Avrasyacılık ve Tekbiçimlilik

“Bizi geri olmaya mahkûm bir kavim olarak tanımakla yetinmemiş olan Batı, haraplığımızı çabuklaştırmak için ne yapmak lazımsa yapmıştır. Batı ve Doğu zihinlerinde yekdiğeriyle çatışan iki prensip söz konusu olduğu vakit, bunun en mühim kaynağını bulmak için Avrupa’ya bakmalı. İşte Avrupa’da devamlı olarak mücadele ettiğimiz bu zihniyet mevcuttur.”[1]

Modernitenin tarihinin bir tekbiçimlileştirme tarihi olduğu iddiası mevcuttur. Bu iddia bağlamında felsefi, ahlaki ya da politik değerler, evrenselleştirici tutumlar farklı aracılar ile merkezileştirilmiştir. Modernitenin çıkış yeri olan Batı’dan başlamak üzere farklılaşmış yaşam biçimleri ve değerler zamanla tekbiçimlileştirilmeye başlanmış, Batı’nın “gelişme” mitiyle beraber bu süreç üçüncü dünyaya dayatılmıştır. Küreselleşme de bu iddiaların zirveye çıktığı dönem olmuştur. Küreselleşmenin, tüm tekbiçimlileştirme yöntemlerine ve gayretine karşılık sürekli karşımıza çıkan kavramlardan ikisi ise çoğculculuk ve çokkültürcülük olmaktadır. de Benoist, bu kavramların günümüzde geçmişe ait özelliklerin gölgesi olduğunu, küreselleşme ile aslında gittikçe türdeşleşen dünya üzerinde karikatürize edilmiş eski özellikler olduğunu ifade etmektedir.[2] Karşımızda küreselleşmenin kötü bir şakasının olduğunu düşünebiliriz bu durumda; dalga geçmek, aşağılamak da diyebiliriz buna. Küresel hazır-hızlı yiyecek firmalarının işgali altında olan bir üçüncü dünya ülkesinde, bu küresel markaların yerel lezzetleri Amerikanca sunduğunda ortaya çeşitlilik, kü-yerellik çıktığını iddia etmesine benzer bir saçmalık sizin de gözünüzde canlanmadı mı? 

Küreselleşmeyle birlikte Batı, dünya genelinde meşruiyet iddiaları bulunan, sistem içindeki tüm işaret ve değer sistemlerini manipüle etme gücü bulunan bir egemen sınıf da yaratmış ve bu sınıfı desteklemiştir. Sınırsız para ve güç birikmesinin mevcut olduğu bu yeni sınıf ile küresel medya, uluslararası büyük şirketler yönetilmiş ve gereken teknik imkân ve insan gücü bu yerler için sağlanmıştır. Bu sürecin yarattığı değişim ortaya çıkan bireylerin toplumsal dayanışmadan uzaklaşan yapısına da yansımıştır; sadece üretim odaklı, para odaklı, soğukkanlı, faydacı insan tipi. Tıpkı bahsettiğim egemen sınıf gibi. Böylece tarihten gelen kültürel birikimin, birliğin aşındırılması, toplumsal yapının farklı kurumlarının yıkılması için bir de bu yön işlemiştir.[3] Gerçek yaşamdan kopuk, kayıtsız, çıkarları için özelliklerini satabilen, karakterinde kalıcı hiçbir yön bulunmayan insan türü. Küreselleşmeye uyumlu, tüketici rolüne, tüketmek için kazanmak rolüne de uyumlu bireyler. Sonra mı? Herkes aynı şekilde aynı yemekleri aynı ritüel ile yemekte, aynı kıyafetleri aynı mağazalardan aynı dönemlerde aynı yerlerde giymek için almakta, benzer şeyler sonrasında yaşadıkları can sıkıntılarını aynı yolları izleyerek yok etmeye çalışmakta, aynı programları aynı zamanda izlemekte ve oluşturulan kalıplar içinde yorumlayarak bu programlara ya da televizyon serilerine, filmlere dair fikir oluşturmakta, aynı müzik türleriyle aynı duygulara aynı tepkileri vermekte. Küreselleşmenin gündelik hayatta yarattığı aynılık karşısında sürekli gündeme getirmeye çalıştığı çoğulculuk ve çokkültürlülük, yine küresel pazar içinde sunduğu seçenekler içinden “giyebileceğiniz”, “alabileceğiniz”, “ait olabileceğiniz” vb. bir çokkültürlülüktür. Küreselleşme sınırları içinde, tek kutuplu dünyanın dayattığı Batı değerleri içinde kalmak koşuluyla (aslında Batı kültürüne bağımlı) sahip olunabilecek (her anlamda) çokkültürlülük ve (her alanda) çoğulculuk ancak budur.

Avrasyacılık, Batı kültürüne bağımlı kalmayı tamamen reddetmektedir; Batı kültürü gelip geçici ve yerel bir fenomendir. Modernite de Batı’ya ait bir fenomen olarak görülmektedir. Moderniteyle gelen Batı’nın tüm evrenselci iddialarına karşı durmak da diğer medeniyet ve kültürlerin görevidir. Aynı anda ve aynı mekânda bir arada bulunan kültürlerin varlığını kabul eden Avrasyacılık, bu kültürlerin ve medeniyetlerin varlığından doğan çoğulculuğun yanındadır; bunu destekler. Küreselleşmenin çoğulculuğunun yapaylığına karşılık, Avrasyacılıktaki çoğulculuk zaten mevcut olan, hatta küreselleşmenin pençelerinden kurtarılması gerekendir. İlerlemenin, gelişmenin Batıcı dayatmasına karşılık, her kültürün ve medeniyetin kendine ait bir düzeyi, yönü ve modeli vardır. Ayran yerine kola geldiğinde, hamburger ekmeğinin içine döner koyunca Türk kültürüne saygı duyulmuyor yani. Her kültürün dünyaya bakış ve anlayışı kendisine özgüdür; bu da her bir kültürü, içindeki her bir birey ile belirli ve özel bir tarihe ait kılmaktadır.[4] Kendine özgü olanın kendi içindeki evrimi, dışarıdan kendisine değişimin dayatılmasıyla ya da kendisinin “biraz” şekillendirilmeye çalışılmasıyla aynı değildir. Sonuç biçimsiz, bozuk ve çirkin olacaktır.

Bahsettiğimiz yerelleşme görünümleri de küreselleşmeyle beraber ortaya çıkmakta; bunu küreselleşmenin sevimli yüzü olarak değerlendirmekten kaçınmak gerekir. Yerele uygun küreselleşme diye bir şey olamaz; zaten pazarın evrenselleşmesinden bahsediyorken bu çelişecektir. Öte yandan pazara odaklı bir dönüşüm süreci yaşanmaktadır ve bu da toplumsal düzeni yeniden organize eder: Pazarın yayılmasına uyum sağlamış kültür, davranışlar, ihtiyaçlar, beklentiler vb. Yani Batı kültürü, Batı’nın davranışlarını taklit, Batı’nın ihtiyaçlarını ihtiyaç sanmaya başlama ve Batılı değerlerin benimsenmeye başlanmasıyla Batılı değerlerle uyumlu beklentiler.

Tüm evrenselcilikler, farklılıklara yönelmektedir; ancak kültürel çeşitliliği tanıma noktasında evrenselcilik pek durmamaktadır. Bireyi, bireyselliği öne çıkaran değerler ve Batı kültürü ile olan ilişkisi, kültürel çeşitliliğe olan ilgisizliğinin nedenleri arasında sayılabilir. Modernite ve evrenselcilik ilişkisi, de Benoist’ya göre, insan haklarının evrensel bir insan haklarından ziyade, kültürün “tüm insanların kültürü” olmasından ziyade Batı kültüründen bahsedilmesinde kendisini göstermektedir.[5] Öte yandan, yalnız Batı’nın evrenselciliğini değil, tüm evrenselci iddiaları reddeden Avrasyacılık, Rus evrenselciliğine de liberalizme ya da Batıcılığa olduğu kadar karşı durmaktadır. Dugin, medeniyetlerin diyalektiğine dayanan bir çokkutupluluk ve küresel bir bakış savunduklarını ifade ederken, birçok medeniyetin varlığının bir çatışma ortamı yaratacağına dair ortaya atılan muhalefeti de eleştirmektedir. Huntington’ın Medeniyetler Çatışmasını ve son yirmi yılda bizim de içinde bulunduğumuz bölgeyi düşünelim ve Dugin’in bu muhalefete karşı cevabını ona göre değerlendirelim: Çatışmanın varlığı medeniyetlerin varlığının, bir arada oluşunun bir sonucu değildir; barışın hâkim olabileceği bölgelerdeki medeniyetler arası çatışma, küreselleşmenin ve Amerikan hegemonyasının bir sonucudur. Dugin, küreselleşmenin barış diyerek savaşmasını, yürüttüğü gizli hegemonik müdahalelere bağlayarak, Avrasyacılıkta amacın tarihsel olarak devam eden, var olan çokkültürlü yapıyı korumak olduğunu belirtmektedir.[6]

Batı değerlerine göre sınıflandırılmış ve ayrıştırılmış bilgi anlayışlarının tamamının değiştirilmesi, küreselleşmeye karşı atılması gereken bir adım olarak Avrasyacılıkta karşımıza çıkmaktadır. Yeniden bir sosyoloji, yeniden bir felsefe, yeniden bir antropoloji ya da tarih; kısaca yeniden bir bilim anlayışı inşa etmek görevdir. Kendisini baştan çoğulcu bir bilgi anlayışı olarak kuran Avrasyacılık, modernitenin aksine kabullerinde mevcut her uygarlığın bilgi anlayışını barındırmaktadır; Rus, Çin, İslam gibi...[7]

Üzerinden sökülüp alınan kıyafetlerinin hesabını bile sormamak mı ya da üzerine zorla geçirilen bir çöpün içinde yaşamaya devam etmek mi? Kendi giysilerini tekrar giyebilmeyi seçmek mümkündür aslında.

 

[1] Atatürk, Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık.

[2] de Benoist, View From The Right (I).

[3] de Benoist & Champetier, Manifesto for a European Renaissance.

[4] Spengler, Batı’nın Çöküşü.

[5] de Benoist, Beyond Human Rights.

[6] Dugin, Eurasian Mission.

[7] Dugin, The Fourth Political Theory.