Avrasyacılık ve anlamlandırma

Her toplum kendisine hastır, bu yüzden de toplumları araştırmak için kullanılacak yöntem büyük önem taşımaktadır.

Doğa bilimlerinin araştırılmasında kullanılan yöntemleri insan bilimlerine uygulamak, yani toplumları, tarihi anlamak için yasa koyucu bir amaçla yola çıkmak, neden sonuç ilişkisi kurmak örneğin kültür bilimciler için tamamen yanlıştır. Mesela toplumların/insanların düşünsel evrimini Comte’un üç hal yasasına indirgeyip zorunlu üç evrenin (teolojik-metafizik-pozitif aşama) tüm insanlık tarihi için “yasalaşmış” olduğunu kabul etmek mümkün değil. Doğa bilimlerindeki modelden yola çıkılarak doğrudan toplumu/insanı anlamak yanlış bir yol olacaktır. Ancak reddin sonunda gelinen nokta kökten bir pozitivizm inkârına vardığında ortaya bilimin kökten reddedildiği bir tablo çıkabilmektedir (pozitivizm insanlığa ne getirdi, aydınlanma hangi acıya son verdi, modernite neye çare oldu sorularını sürekli ortaya atıp yerine cevapsızlığın tembel homurtusu postmodernizmi koyarak pozitivizme saldırmak gibi).

Dilthey ise, insanların, tarihin, toplumların pozitivistlerin bir alanı olamayacağını öne sürerek, bu alanların tin bilimlerinin alanı olduğunu belirtmiştir. Tin bilimleri, Dilthey için yaşama, ifade ve anlama arasındaki ilişki zeminindedir. Yani, sonraki dönemlerde fenomenologlarca kullanılacak olan “yaşantı dünyası” içindeki anlamlandırmalar ve ifadeler, Dilthey için tin bilimlerinin konusudur. Araştırmacı, bunları anlamaya yönelecektir. Bunu yaparken de anlama ve yorumlama yöntemini kullanacaktır. Dilthey’in yönteminin görevi, tarihsel bağlam içinde öznel olanın yorumlanması ve bu yapılırken tümel geçerliğin göz ardı edilmemesidir. Yorumcu yaklaşımda evrensel yasalar, genellenebilirlik de yoktur. Örneğin, Dilthey'de insan dünyası, doğadan farklı bir dünyadır. Doğa bilimlerinin yöntemleriyle insan dünyasını araştırma ise mümkün değildir. Ona göre hem toplumu hem de tarihi anlamanın yolu ampirik yollardan geçmemektedir. Toplumu, tarihi incelemek ise bir anlama işidir. Açıklama amacındaki doğa bilimlerinin yöntemi, bu yüzden insana dair olana uygulanamaz. Neden sonuç ilişkisi kurmak anlamanın bir yolu olamaz.

Toplumsal olan, tarihsel bir konumda ve tekil olduğu için de pozitivizmden farklı olarak kendisine hastır. Her toplum, her topluluk, her zaman/dönem ve her ulus bu bağlamda kendisine özgüdür. Yorumcu yaklaşıma, Dilthey'den gelen en büyük katkı bu olmuştur. Tüm zamanlar için geçerli bir nedensellik ilişkisi de bu yüzden bu yaklaşımda kullanılamaz. Benzer biçimde Rickert'te de kavramlara ampirik bir gerçeklik yüklenmez. Kendilerine yüklenen anlamlara göre bir değer kazandıkları için farklı dönemlerde ve toplumlarda kavramların da anlamları değişebilir. Anlamlar da gerçekliğe dair bilgiden bağımsız değildir. Bu yüzden, pozitivist yaklaşımdaki gibi genel yasalara ulaşma ve bu yasalar aracılığıyla açıklama yapma amacı yorumcu yaklaşımda yoktur. Sosyal bilimler yasalar üzerine kurulmamalıdır. Kültürel anlamlar, değerler, motifler bu yaklaşımın kapsamındadır. Bunları anlamak, kültürel olguların saptanması ve değer-eylem arasındaki ilişkiyi anlamakla mümkündür. Bu, Dilthey'de motif-eylem bağlantısının araştırılmasıdır. Toplumsal olanda, tarih ve kültür, insan eylemlerinden oluştuğu ve eylemler de o dönem ve topluluktaki değerlerden, bireyin değerlerinden bağımsız olamayacağı için değişkendir. Bunu Rickert "değere bağlı gerçeklik" olarak tanımlamaktadır. Oysa doğa bilimlerinde, değere bağlılık söz konusu değildir. Çünkü nesnel gerçekliğin, algılanan nesnesinin bilgisi araştırılmaktadır. Yorumcu yaklaşımda ise kültürü, tarihi, toplumları araştırırken araştırmacı anlamlar arasında da bağ kurmak ve böylece nesnenin bilgisini anlamak zorundadır.

Yorumcu yaklaşım, insanların toplumsal dünyalarını nasıl oluşturduğu, bu toplumsal dünyaya dair hangi anlamlara, anlayışlara sahip olduğu ve bu bağlamda toplumsal olarak anlamlı eylemlerini anlamaya çalışmaktadır. İnceleme nesnesi olan insan topluluğunda neyin önemli, anlamlı olduğu, araştırma süresince anlamın yer aldığı toplumsal ortamın da anlaşılmasıyla, bağlantılarının görülmesiyle ortaya konabilir. Bu, anlamlı toplumsal eylemin de anlaşılmasıdır. Anlamlı toplumsal eylemde, bireyler eylemlerine özel anlamlar yüklemektedir. Bu öznel anlamlar, yorumcu yaklaşımın toplumsal dünyanın içindeki anlamları anlamak ve yorumlamak için yaptıkları çalışmalarda, insanların davranışlarını düzenli, sabit kalıplar içinde görmüyor olmalarıyla da bağlantılıdır. Çünkü toplumsal alanda keşfedilmeyi bekleyen, inşa edilmiş gerçeklikler olsa bile bunlar mevcut bir yasa yüzünden oluşmuş düzenlilikler değildir. Pozitivizmin aksine yorumcu yaklaşıma göre bu toplumsal gerçeklik içindeki mevcut kalıplar, incelenen toplumdaki etkileşimler sonucu oluşmaktadır ve oluştuğu toplum içindeki anlamlandırma süreci yüzünden, genellenebilir nitelikte de değildir. Bu yüzden, araştırmacının görevi bu eylemlerin o insanlar için ne anlama geldiğini keşfetmektir. Pozitivizmden farklı olarak yorumsamacı yaklaşım bu bağlamda anlamlandırma sürecinde bireyi, insan etkileşimlerini dikkate aldığı için toplumsal olanın faillerden bağımsız olamayacağını da savunur.

Batı, moderniteye karşı savaş açtığı noktalarda sıklıkla kendisi ile çelişmektedir. Hem mikro çalışmalar ile anlamlandırmalara, evrenselcilikten ziyade tikel olanlara vurgu yaptığında hem de yasa koyucu kabullerle hareket ettiğinde bunu görebiliriz. Evrensel bir demokrasi anlayışının varlığından sürekli bahseden de aynı merkezdir, postmodernizm zehrini dünyaya yayan da aynı merkezdir. Anlama ve yorumlamaya odaklanan çalışmaların ağırlık kazanması aslında bilimsel açıdan önemli bir yön taşımaktadır. Ancak bunun şarkiyatçı yazınla, Batı egemenliğiyle, Batıcılıkla, emperyalizmle kesişmesi bir sıkıntı yaratmaktadır. Örneğin 1960’ların sonunda, 1970’lerin başında gittikçe yaygınlık kazamaya başlayan “gündelik yaşama” odaklanan, bu yaşantı dünyalarını anlamaya çalışan özellikle Amerika merkezli sosyoloji çalışmaları... Bu mikro boyuttaki araştırmalar gündelik yaşamın anlamlandırmalarını anlama amacıyla yeni bir metodoloji anlayışı geliştirmiştir. Farklı sosyal grupların yaşam tarzlarını, gündelik yaşantı dünyalarındaki tüm anlamlandırmaları için bilimsel bir gayretin çıktığı bilimsel bir alan ve kıta(lar) buna karşılık kültürel birlik noktasında Batı ve Batı olmayan ayrımından aslında vazgeçmemektedir. 

Oysa yorumcu yaklaşım anlamlandırmalara yaptığı vurguyla aslında Batı’yı Doğu karşısına (ve üstün konuma) koymayan bir yaklaşım geliştirmektedir. Tikelin kendi içindeki anlamlandırmalarını kendi bütünlüğü içinde anlama denilen şey, “şu millet de çok x” cümlesinin kurulmasının önüne geçecek olan kibir törpüsünü ve bilgiyi sağlayacak olan imkândır. Çünkü evrenselci iddiaları olmayan bu yaklaşım, örneğin, kendi Türk kimliğini Batı dediği Avrupa kıtasının tüm ülkelerinin tüm kültürlerini birleştirdiği/eşitlediği zihni içinde ezik görmeyecek Türk gencinin, insanının kendi kültürel pratiklerini kimsenin kendisine dışlatmayacağı mekanizmayı kuracaktır. Kendi gündelik yaşamının “kendine haslığı”nın ne genellenebilir olduğunu düşünecek ne de bunun süregelmiş ve süregidecek bir yanı olduğunu düşünecektir. Bunun akışkanlık olmadığını vurgulamak lazım özellikle. Burada bahsettiğimiz, değerlendirilen tikel durumun mevcut zamanda gerçekleşmiş olduğunun göz ardı edilmeden bağlamı içinde değerlendirilmesi. Yorumsamacı yaklaşımın kısıtlılıklarına rağmen çözüm sunabilirliği dediğimiz budur.

Şarkiyatçı bir ayrım ve bunun siyasi oyunlarının sızıntılarına karşılık Avrasyacılık’taysa “anlama” dediğimiz yöntem, stratejik modelin içinde kendisine yer bulmaktadır ve hayata geçirilen adımlar içinde gözlemlenmektedir. Değer-anlam ilişkisinin varlığı, Avrasyacılık’ın ulusal değerlere, millet olmaya, geleneklere, efsanelere yaptığı vurguda öne çıkmaktadır. Bu da kendine has oluşun anlaşılması demektir. Tek kutupluluk karşısındaki bir model olarak tek biçimliliği yeniden üretecek başka bir alan olarak Avrasya alanı açmak değildir bu. Her bir tikelin kendi içindeki bütünlüğünün korunması gereken tüm değerlerini ve anlamlarını öne çıkararak ilerlemeyi benimseyen Avrasyacılık, Avrupa Birliği gibi yapay bir kültürel birlik denemesine karşılık bu yüzden güçlenerek işlemektedir. Tek kutuplu küreselleşmenin anlamlandırma süreçlerinin tamamını da küreselleştirdiğini/öyle kabul ettiğini/dayattığını gördük. Bu tektipleştirme ile siyasetten ekonomiye, tüketimden toplumsal kurumlara kadar her yere sirayet etmeye çalışmıştı; ancak ayakta kalamayışı da küresel bir anlamlandırmanın mümkün olamayacağı gerçeğinde kendisini gösterdi.

Kültürel, dini, idari ve etnik yapının tek kutuplu “anlamlandırma” işgalinde olamayacağı Avrasyacı modelin çok kutuplu yapısı, bahsettiğimiz değer-anlam, motif-eylem ilişkisinin kabulünü de aslında içermektedir. Genellenebilir kültürel anlamlandırmaların tek merkezden yayılmasının imkânsızlığına karşılık, her bir bloktaki mevcut kültürel sistemin barındırdığı tüm çeşitlilik ancak bunların kabulü ile korunabilir.