İsmini vermek istemeyen uzmanlık

Modernite beraberinde uzmanlaşmayı getirmektedir. Bu uzmanlaşmanın itibar edilebilirliği, uzmanlığa yani teknik bilgiye duyulan güvenle birlikte düşünülmelidir. 

Peki farklı mecralar aracılığıyla uzmanlık alanlarına, kurumlara dair “güvensizlik” yaratılması için neden bir çaba var ve bu çaba ne tür tehlikelere yol açmaktadır? Bu operasyona kendi alanlarında tek bir tutarlı analiz ortaya koyamayan akademisyenler, yanlış bilgi aktaran ve yanlışı gösterildiğinde saldırganlaşan, doğru bilgiyi bulmak ve sunmakla yükümlü gazeteciler örnek olabilir. Uzmanlığa duyulan güvenin kurumlara duyulan güveni yok ederek ilerlemesi sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla hızlanırken, adını vermek istemeyen bir “uzmanı” referans verip “gazetecilik” yaptığını öne sürmek aynı zamanda “ıslak saçların” sağlığa zararının da bir göstergesi haline gelmektedir. Teknik uzmanlaşmayı yok sayan bu örneklerin sosyal medyayla daha da yaygınlaşmasının asıl vahameti, devlet ve kurumlarına yönelik itibarın güvensizlik ve risk bulutuyla sarılması gayretinde yatmaktadır. Adalet yokluğundan, hukuksuzluktan, bilimsel hiçbir çalışmanın hiçbir kurumda yapılamıyor olduğundan, eğitimin hiçbir şekilde verilemiyor olduğundan yakınan bu uzmanlık dışı seslerin yeni mekânı, bilimsel uzmanlaşma ve devletin itibarına aynı anda saldırmaktadır.  

Tekinsiz ve belirsiz bir yaşam alanında sürekli farklı kurumların “tam olarak ne yaptığını anlamayan” ya da “yine yanlış yaptığının” kendisine sosyal medya, geleneksel medya aracılığı ile aşılandığı vatandaşlar düşünelim. Örneğin eğitim, sağlık ya da savunma alanında ülkemizin asla doğru bir adım atmadığı/girişimde bulunmadığı (son zamanlardaki tüm atılımlarımıza kör biçimde) öne sürülmekte. Bunların sonucunda hastanelere güvensizlik, orduya güvensizlik yaratılmaya çalışılmaktadır. Kurumlarına sürekli tedirgin yaklaşmasını istedikleri vatandaşların ülkelerine olan aidiyet duygularını da sonunda yitirmeleri amaçlanmaktadır. “Bu ordu bitmiş, orduda asker kalmadı” yalanlarını savurarak vatandaşlarda devlete ve orduya karşı güvensizlik yaratma gayretinin sonucu “en iyisi birinin himayesine girelim”le bitsin demektir. Amerika’nın kanatlarının altına girmek ve asla çıkmak istemeyenlerin tam bağımsızlığa yapılan yatırımlara (yerli ve millî savunma sanayimizin gelişmesine düşmanca saldıranları düşünün) karşı giriştikleri uzmanlık katledici paylaşımlar, ifadeler bunlara güncel örnekler diyebiliriz.  

Modern kurumlar, kendilerine duyulan güven temelinde yükselerek hayatta kalmaktadır. Ulus devlet sistemi ise, egemenlik bu sistemde sınırlar biçiminde olduğu için (postmodernizmin aksine) modernizm ile örtüşen bir yapıdadır. Bu bağlamda, uzmanlık vasfını hiçe sayan saldırılar modern kurumlara, uzmanlaşmayı yapısında barındıran modernliğe yapılan saldırılardır; bilimsel bilgiye karşı müphemliğin kalesi olan postmoderniteyi kucaklayan bir tavırdır ve ulus devletin karşısındadır. Sınırlarla olan hesaplaşma dâhilinde azınlıkçılığın yeni bir sistem olarak sunulduğu, modern ulus devlet sisteminin sınırları karşısında farklılıkları “renkler”, “çeşitlilik” diyerek ön plana çıkaran postmodern düşmanlık biçimi sınırlara duyduğu nefreti kurallar ve düzenle de bir hesaplaşmaya çevirmiştir.* Küresel emperyalizmin ulus devlet düşmanlığıyla ilerlemesi karşısında ulus devletlerin yükselişine tanıklık eden içinde yaşadığımız dönem, bu saldırıları her kılıfa sokmaktadır. Bu, bilimsel uzmanlığı, teknik uzmanlığı yok saymasına da yansımakta, oluşturduğu kaosun bir anti-bilim hareketi sayılabileceği halde “çok seslilik”, “farklı yorumlar” şeklinde sunabilmesine yansımaktadır. Güya “bilim, çağdaşlaşma, ilericilik” diyerek tüm bunların karşısında olan en büyük gericiliği, postmoderniteyi yanına almıştır. Tek bir ayak üzerine de kurulmamış, birçok yerden destek almaktadır bu çaba.  

Yöntem bilimsel çoğulculuk bilimsel bilgiden toplumun korunması gerektiği gibi bir görüşe sahiptir. Bilim, din ve siyaset onun için birdir. Çoğulculuk dediğimiz sıkıntılı ifade bu yüzden bilim üzerine düşüncelerine de sıkıntılı biçimde yansımıştır: Yöntem bilimsel çoğulculuğa göre birbirine alternatif olarak ortaya atılan her bilgi önceden doğru ya da yanlış değildir. Yani elma dediğiniz şeye karşı olarak elma değildir ve armuttur dendiğinde ilk başta her ikisinin de doğru ya da yanlış olmadığını savunmaktadır. Herkes için ortak bir ölçüt olamayacağını öne sürdüğü için de örneğin Feyerabend deney ve gözleme de karşıdır; ortak bir düzen de yoktur. Yani elma, sizin için elma olabilir ama elma değildir diyen için ve armuttur diyen için de “yok bu elma” diye diretemezsiniz. Herkesin her şeyin uzmanı olmaktan hiçbir biçimde çekinmediği dönemde bu bilgilerin/fikirlerin ortada dolanmasını bu görüşe göre düşünürsek muhteşem bir şey; çünkü bilimsel uzmanlığın “hükümdarlığı” böylece kırılmaktadır. Bilim, din ve siyaset diye belirttiğimiz üçlüye bir bakın. Kurumlara duyulan güven şu bakış açısıyla nasıl bir darbe alacaktır düşünün. İşte şu an o saldırıyla karşı karşıya olunan dönemde olduğumuza göre, düşünmek zor olmayacaktır.  

Yöntem bilimsel çoğulculuğun açtığı yolun bilim düşmanlığı ile kesişmesi, bilimin üstünlüğünün reddine varan bilim-karşıtı tavrının yansımalarına baktığımızda kendisini çoğulculuk adı altında sakladığını görmekteyiz. Herkesin her şeyin uzmanı olması, herkesin her şey hakkında fikir belirtmesi, ismini vermek istemeyen uzmanlığın teknik/bilimsel bilgi gerektiren konuda yorumunun yine uzmanlık gerektiren bir alanda referans gibi gösterilebilmesi buna bir örnek. Uzmanlık sistemlerinin dayandığı güvenin, tehlike karşısında oluşturduğu riske karşı güvenlik zarara uğratılmaktadır. Herkesin her şeyin uzmanı gibi davranabilmesi, bir ceza hukukçusunun ekonomi hakkında yorumlarıyla medyada saatlerce konuşması/konuşturulmasıyla, bir gazetecinin eğitim sistemi hakkında medyada büyük laflar etmesiyle ya da beslenme hakkında bir hekim gibi konuşmasıyla sürekli tehlike içinde yaşanıyor havası yaratılmaktadır. Oysa her biri sürekli kendi cephesini bilimin cephesi gibi de gösterebilir; ancak dediğimiz gibi, uzmanlaşmaya karşı durdukları noktada saldırdıkları bilimin ta kendisidir. Dönüp gelecekleri yer bilim karşıtı hareketlerin yeridir; bu hareketlerin “bilimin hegemonyasına” son vermek adına yaptığı çağrılardır. Yüzeyi kazıdıkça bunların altından da sadece ulus devlet karşıtı girişimler çıkmaktadır.

 

* Jürgen Elsasser’in “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır” adlı kitabında konuya yer verilmiştir.