Yapay ayrım, şablon yaşam tarzı

Toplumdaki simgesel sistemlerin kuruluşunda ayrım (mantığı) işlemektedir; yani bir dâhil etme ve dışlama süreci vardır. Ancak bunu hemen kutuplaştırıcı siyasi söylem olarak akla getirmemek lazım; sosyal grupların oluşumunda bu simgesel sistemlerin kuruluşu hemen her alana sirayet etmiş biçimdedir. Bizim değineceğimiz alanların da iç içe geçmişliğini göstermek bakımından bu alanların çokluğunu başta belirtmiş olalım ve devam edelim. Ayrım, ortak algıların paylaşılmasını da içermekte. Buradaki asıl mesele, bu algıların bireyin bulunduğu sosyal yapıdan bağımsız gelişmiyor oluşu. Yapının birey üzerinde, onların beğenilerini şekillendirme, sonrasında ayrımın sembollerini oluşturma gücünü kurması açısından basitçe örneklendirmekte fayda var: Bir bireyin mimiklerini kullanmasından, içtiği çayı, kahveyi şekerli ya da şekersiz içme zevkine, yemek pişirme adetlerine ve damak tadına, giyim kuşam tercihlerine, yaşam tarzına vb. kadar her şey bu yapı etkisindedir. İşte farklılığın, yani ayrımın inşasındaki bu güç, yaşamı kavrayış tarzına da güçlü biçimde yansımaktadır. Toplumsal alanda farklı sosyal grupların oluşumunun olduğu gibi birey nezdinde de bunlar bilişsel ayrımların oluşması biçiminde görülmektedir. İç içe geçmiş ayrımları gözümüzün önüne getirebiliriz; tamamının semboller sistemleri üzerinden oluşturulduğu ayrımlar. Bu ayrımlar da bireylere bir yandan içlerinde bulundukları (doğdukları) dünyayı anlama imkânı sunarken, diğer yandan da bu dünyaya nasıl uyum sağlayacaklarını, kimlerin bu dünyada yeri olduğunu, kimlerin olmadığını kendilerine anlatan sembollerin bilgisini veren ayrımlardır. Örnek verelim: Kendisi gibi tenis kursuna gidenler ile arkadaşlık kurması gerekenin bilgisine sahip olmak, kendisi ile aynı okula gidenlerle hafta sonu zaman geçirmenin doğru olduğu bilgisine sahip olmak, ancak x fiyat altındaki ürünlerin satıldığı market ya da mağazalara gidebileceği bilgisine sahip olmak vb. Bunlar, bireylerin içinde bulundukları yatkınlıklar sisteminin kendilerine sürekli hatırlatılmasına örneklerdir aslında. Bu semboller üzerinden ilerleyen dâhil etme ve dışlamalar, ayrımın sınırlarını toplumsal alanda sürekli çizmektedir. Bir yerde kişinin “kendi yerini bilmesi” gibi. Sürekli olarak yeniden üretilen ayrım mantığını böyle özetleyebiliriz. Sosyal hayatta ikili bir kutbun varlığı söz konusudur; bu kutuplaşmanın asla sönmüyor oluşunun da farklılığın yani ayrımın sürekli yeniden üretiminin sağlamlaştırılmasından geçtiği yadsınamaz. Bu bağlamda aynı mantık, gündelik yaşamda kendisini başka bir alana da yansıtacaktır. Bahsettiğimiz alan, siyaset alanıdır. Bireylerin toplumda sınıflandırılmasının yeniden üretiminin, yapı tarafından da aslında sürekli üretilmesi, siyasetle kesiştiği noktaya da yansımaktadır. Çünkü toplumun bahsettiğimiz biçimde sınıflandırılması, bir hiyerarşi de yaratmaktadır. Burada salt ekonomik sermaye üzerinden bir tabakalaşmanın varlığından söz etmek de ayrımın karmaşık yapısını ve “yapı”nın yarattığı tabakalaşmanın sonuçlarının ağırlığını hafife almak olacaktır. Ancak bu hiyerarşik yapının gerçek dışılıkla kesiştiği durumlar da yine siyaset alanı içinde yeni, bu sefer gerçek olmayan ayrımlar oluşturmak için uyduruluyor. Örneğin, bireyin, dâhil olduğu sosyal grupla uymayan biçimde üzerine giymeye çalıştığı yeni bir beğeniler yani ayrım sembolleri var diyelim; bunu üzerine birisi “giydirmeye” çalışıyor. Ortaya çıkan tablo, sosyal konumundan bağımsız biçimde savunduğu bir yaşam tarzı, beğeniler destesi, eline tutuşturulmuş yeni bir “ayrım”. (Ayrımın “kendiliğinden” hali, yapı en nihayetinde bireyin faillik imkânına/rolüne rağmen belirleyicidir kabulü olduğu müddetçe evet, ayrım şu örnektekinden farklı olarak olağan olandır diyebiliriz, kağıt üzerinde bir analiz olmayan ya da tasarlanıp uygulanmayandır çünkü).

Bireylerin değerleri, beklentileri, beğenileri, alışkanlıkları, yatkınlıkları bulundukları toplumsal konumun yani sosyal grubun yansımasıdır. Bireyin kültürel tüm pratikleri de bunlar etrafında şekillenir, bunlarla uyumlu ve bunlara uymak için şekillenir diyebiliriz. Kültürel seçimlerin tamamı (damak tadı, beğenilen müzik tarzı, okunan herhangi bir şeyin tarzı ya da okuma alışkanlığının varlığı ya da yokluğu, tüm tüketim alışkanlıkları, ev düzeni, aile ilişkileri, oturup kalkma biçimi, kadın erkek rollerinin bulunulan sosyal sınıftaki durumu, spor alışkanlıkları vb. vb.), sınıfsal konumdan bağımsız değildir. Bunlar da yaşam tarzını oluşturur. Peki, alışkanlıkların, yatkınlıkların, beğenilerin iteklenmesiyle, örneğin bir genel ya da yerel seçim kampanyasında “yaratılması” mümkün müdür? Bunun ötesinde “yaşam tarzı satılması”, millî ya da gayri millî cephenin bir yaşam tarzı vardır diye birkaç sembol üzerinden bir iki “yaşam tarzı” yaratılması mümkün müdür?

Yalnız x tüketerek bir yaşam tarzı oluşturulamaz, ürünlerin satın alınması ya da üyeliklerin, aboneliklerin sürekli güncel tutulması ya da x belediyede yaşanması, y şehirde yaşanmasıyla da bir yaşam tarzı oluşturulamaz. Bahsettiğimiz yaşam tarzı içinde sosyal konum bizzat vardır ve bu konum ekonomik, sembolik ve kültürel sermaye ile biçimlenir. Yani klasik Marksist sınıf anlayışına göre de bir sosyal konum atfetme imkânı yoktur artık. Beğenilerden, yatkınlıklardan, alışkanlıklardan bahsetme sebebimiz buydu. Bunlar, tüketimden bağımsızdır. Evet, bunların da tüketime yansıması mevcuttur (çünkü toplumsal dünyanın kutuplaşmış olduğunu belirtmiştik; bu zıtlık beğenilere de yansımaktadır) ancak beğeninin kendisi, salt tüketim değildir. Kültür endüstrisinin dünyaya sürdüğü kitlesel tüketim malları olan film ya da dizilerin sosyal konumlar arasında bir ayrım yaratacak nitelikte olmayışı aslında bundandır; dizi ve film zevkinin ayırt ediciliği x dizisinin konusunun y dizisinin tam aksi olması ya da türünün farklı olmasından bağımsızdır. Burada konu, zaten bunun bir kıstas olamayacağıdır. Beğenide sosyal konumu ayırt edici bir şey arıyorsanız, popüler platformlar, televizyon, sinema vb. gibi geleneksel seçenekler karşısına, bunların olmayışı gibi bir şey koyarak kültürel sermaye üzerinden bir fark aramaya çalışabilirsiniz.

Siyaseten yaratılmaya çalışılan yaşam tarzı farklılığı kandırmacası, kurgulanan Amerikan mallarının nasıl, ne kadar, ne derece verimli biçimde tüketildiği üzerinden ilerleyen bir çiğlik ve saçmalık içinde ilerlerken, yaşam tarzı ve yatkınlıkların varlığının ne olduğunun da bilinmediğini bir kez daha göstermektedir. Yaşam tarzını karton bardaktan kahve içmek, online dizi izleme platformundaki dizileri izlemek, müzik dinlemek için bir üyelik sahibi olmak gibi bir karşılığa sıkıştırdılar. Sadece bu yaşam tarzının, bir yaşam tarzı olduğu ve bunun karşısındaki tek seçeneğin okuma yazma bilmemek ve yemeği elle yemek, hayvanlara işkence etmek olduğu iddiasını koydular. Daha da ileri gidip birinin pozitivist bilimsel aklın temsilcisi diğerinin Orta Çağ karanlığı olduğunu iddia ettiler. Tam da bu sırada, tek bir yaşam tarzı olduğunu kabul edip, bu dünyaya bedel yaşam tarzının da, evrenselcilik iddialarını taşıyan tüm emperyalist söylemleri bünyesine katan, şeffaf, ayrılıkçı kilise destekçisi patrikhanenin dostluğundan taviz vermemekle, terörle mücadele hakkında net bir cümle kurmamakla yolu birleşen herkesle temsil edildiğini iddia ettiler. İşte bu yaşam tarzı satıcılığı, nihayetinde bir mücadele alanı olarak siyasete de ele geçirme stratejisiyle saldırmaya başladı. Peşine kitleleri, bardak tokuşturmayı rönesans sanarak takarken, tek bir döneme ait tek bir eseri tanımayacak kitleleri aydınlanma, bilim “yaşam tarzı” ile aldatmaya başladı.

Sembolik olarak sosyal konumlardan bağımsız itekleme bir sahiplenme de böylece kendisini göstermeye başlayabilir; işin çelişkili yansımaları da göze batmaya başlayabilir. Sosyal konumun şekillendirdiği ve pratiklerde kendisini her daim belli eden beğeni, aslında mevcut olanın da sevilmesinin nedenidir. Örneğin zor şartlarda yaşayan birinin elindeki yaşam imkânlarını sevmesi ya da berbat ama uçuk fiyatlara satılan lüks bir ayakkabıyı giyince çok güzel göründüğünü düşünen bir insanın o ayakkabıyı beğenmesi de buna bir örnektir. Yani, bir şeye atfedilen nitelik onu nasıl sınıflandırdığımızla, algıladığımızla ilgilidir.

Malların tüketimi üzerinden sınıflandırılmayı kabul etmek ile özgürlük, adalet hatta komünizm getiren nohut çığlıklarına alkış tutmak; bahsettiğimiz mevcut yapısı içinde zaten tabakalaşmış bulunan toplumsal yapı içinde tüketim mallarıyla yeniden daha vicdansız/basit bir sınıflamaya razı gelmeyi de beraberinde getirir. Burada, salt tüketim malları ve aslında ekonomik sermaye üzerinden ilerletilen, kitlesel kültür mallarının tüketimini yüksek estetik sanat beğenisi gelişmişliğin bir göstergesi sanmak gibi çarpıtmalarla süsleyen (örneğin online dizi izleme platformu üyeliğini opera izleyiciliği ile bir tutmaya varmış bir kültürel sermayeye katkı gibi gösterme yanılgısı) bu durum, kapitalizme alkış tuttuğunu da görememektedir. Macdonaldslaşan dünyalarında inatla Rus Devrimine gittiklerini sanan Atlantik Cephesine kukla olmuş sözde solun durumuna bir örnek de budur. Ekonomik malların tüketimi için verilen canhıraş mücadelede sınıflayan ve sınıflandırılan konumunda olmayı, buradan gelecek ayrımı sunulan siyasi söylem içinde kucakladıktan sonra komünist nohut tarlalarında sosyalizm çığırtkanlığı yaparken besledikleri vulgar bir sınıf ayrımıdır. Çünkü ayrım için eldeki tüm malzemeler, bireylerin kendi sınıf konumlarının dışında sunulan sembollerin tüketimine giden, itekleme beğenilerin çiğ bir yoludur.

İtekleme bir “beğeni” giydirilmeye çalışılınca hem İzmir’in dağlarında çiçekler açıyor demek hem komünist başkanın bakliyatları muhteşemdir demek zorunda kalınır mesela. Ya da hem “yobazlık kahrolsun”, “ateizm devrimi geliyor” çığırtkanlığı yapılır hem de “her şeye sonsuz miktarda özgürlük”, “tekke ve zaviyeler açılsın efendim, neden açılmıyor” denir.

“O da onun yaşam tarzı…”