Yapay Zekâ ile sanat yapılabilir mi? Sanatçılara ve bilim insanlarına sorduk (2)

Kolektif

Yapay Zekâ ve Sanat konulu anketimizin ikinci bölümünü yayınlıyoruz. Sanatçılar ve akademisyenler aşağıdaki soruları yanıtladılar.
Sıralama soyadına göre yapılmıştır.

Soru: İnsan talimatlarıyla birinci yazarı Yapay Zekâ olan bir metin sanat eseri olarak nitelendirilebilir mi? Yapay Zekâ'nın estetik bir üretimini sanat olarak nitelendirebilir miyiz? Yapay Zekâ ile sanat yapılabilir mi? Yapay Zekâ ile üretilen bir eser sanat eseri kabul edilebilir mi?
 

Kemal Ateş: Yıllar önce kim bilir hangi yazarda okudum: Sanat hayatın, doğanın mizaç açısından görünümüdür. Gerçek dünyada gördüklerimiz bir sanatçının kişilik özelliklerinden bir şeyler alarak sanata dönüşür. Yapay zekânın mizacı yok, kişiliği yok. Ürettiği sanat olamaz. Ancak şu var ki sanatçı da yapay zekâdan farkını daha çok göstermek zorunda kalacak.

 

Ataol Behramoğlu: Bu konudaki tüm ve benzer sorulara yanıtım özetle şöyledir:
Sanatsal yaratı salt bir kurgu(kurmaca)ve sadece bir zekâ işi değildir.
Sanatçının kendisinin bile bilincinde olmayabileceği bilinç altı süreçlerle. Sezgilerle, onun kişiliğine özgü özelliklerle, ayrıntılarla, rastlantılarla, yaratma sürecindeki olaylarve ortamlarla ilgilidir.
Çok zaman önce Fransa izleninimlerimi yazarken Comédie Française başlıklı üç dizede şöyle demiştim: Olaylar ve eşyanın/ Yeri belirlenir/ Başla komutu verilir... Sanatsal yaratı böyle bir şey değildir. Yapay zekâ yoluyla birbirinin benzeri polisiyeler, erotik yada romantik vb. şeyler üretebilirsiniz.
Sanat yapıtı öylesine özgün, kişisel ve yapıldığı zamanım olayları ve ortamlarıyla öylesine ilgilidir ki tıpkısını sanatçının kendisi bile yaratamaz. Kişisel yaşamların her biri, bütün ortak özelliklere karşın, ne kadar özgün ve biricikse, gerçek sanat yapıtı da öyledir.
 

 

Faruk Duman: Yapay Zekâ ile Sanat
Yapay zekâ ve sanat, son yılların en çok konuşulan konularından biri oldu. Sanat üretmeyi yapay zekâ üstlenebilir mi, diye konuşuluyor sürekli. Sanatın gereksizliği ve basitliği konusunda herhalde bir iç inanç var... O nedenle. Oysa sanatın insanın yaşamını ve karakterini kaydeden bir yanı var. Sanat bir anlatma isteği ile doğuyor. Yani insan aklından geçenleri, dünya üzerinde yaşananlara ilişkin söyleyeceklerini en çok sanat yoluyla söylüyor. İnsanlığın başından, ilkel insandan bu yana. Yaşamın korkuları, sıkıcılıkları sanat yoluyla katlanılır hale geliyor. Yaşamı, dünyayı anlamaya çalışmak da en çok sanat yoluyla...

Sanatsal çalışmaları yönetmek, sanat yapıtını üretmek de bazı araçlara gereksinim doğuruyor. Ben yazı yaşamıma kalem kâğıtla başladım. Sonra bir daktilom oldu. Yazılarımı bilgisayarda yazmaya çok daha sonra geçtim. Teknolojik aygıtlar, yani yazıyı bilgisayarda yazmak, orada onu kolayca düzeltmek, kolayca postalamak gibi işleri kolaylaştıran araçlar, kuşkusuz çok önemli. Ama sonuç olarak bunlar sanatçının işlerini, zanaatını kolaylaştırıyor. Yapay zekâ olanağı da öyle. Ama bu araçlar bir sabah kalkıp kendi kendine bir at resmi çizmek istemiyor. Sanat isteği insana özgü bir duygu. O nedenle önemli olan o isteğin varlığını korumasıdır.
Yapay zekâyı yöneterek üretilen sanat yapıtı da elbette bir sanattır. Çünkü o da sonuçta bu isteği üretebilmek için yönetilen araçlardan biridir. Daktilo gibi.

Elbette, yapay zekâdan “cümleleri benim yerime kur” diye bir istekte bulunan kişi herhalde sanat üretmeye üşeniyordur, yani “istek” pek zayıftır onda. Ve ortaya çıkan şeyde de biçem olmayacaktır.

Son olarak, ben 50 yaşımı geçtim... Bu günlerde başa dönmeye, “gidişat”ın tersine kalem kâğıda ve özlediğim daktiloya geri gitmeye hazırlanıyorum. Hızdan uzak, zanaata yakın oldum hep, çünkü bana göre sanat yapıtları güzeldirler evet ama onlar üzerinde çalıştığımız anlar daha güzeldir.

 

Burçak Evren: Yalnızca yazın yaşamının değil, tüm sanatların sanırım nur topu gibi bir tartışma konusu oldu: Yapay zekâ… Yapay zekâ odaklı sanat yapıtları, algoritmaların ve veri setlerinin kullanımıyla hemen hemen tüm sanat yapıtlarında kendini göstermeye başlamış, dahası yalnızca göstermekle yetirmeyip ortaya koyduğu sınırlı örneklerle geleceğe ilişkin bir dizi tartışmaların da habercisi olmuştur. 

Yapay zekâ ile sanat arasındaki ilk tartışma yapay zekânın sanatçılar için bir araç mı, yoksa ortak bir yaratıcı mı olduğudur. Ya da bir başka deyişle yapay zekânın bir sanatçının yaratıcılık alanındaki yeri/ölçüsünün neyle, nasıl hangi oranlarda sınırlı sınırlı olabileceğidir. Bu soruya verilecek yanıt, yapay zekânın yaratıcılıktaki konumunu tümüyle dışladığı kadar belirli oranlarda kabulü şeklinde de bir farklık ortaya koyacaktır. Yapay zekâ destekli algoritmalar bir sanatçının yeni yaratılara yelken açmasına yardımcı olurken, aynı zamanda yaratının giderek -eski bir deyimle dumura uğramasını da-  beraberinde getirmez mi? 

Bu aşamada yapay zekâ ile yaratıcılık ilişkilerini tümüyle benimseyip, tümüyle yadsımak sanırım çok erken. Ancak şimdiden sanatın bildik, alışıldık genel tanımlarının bir kez daha gözden geçirerek gelişmeler karşında yeni tamınlar arayışına girmek de kaçınılmaz. Yapay zekâ belki gelecekte -etik ve telif sorunlar dışında- genel olarak sanatın radikal bir biçimde değişim/dönüşümünü sağlamayacak ama, bir sanat eserindeki oranıyla da bir dizi tartışmaların ateşleyicisi olacak. 

Yeniliğe karşı durmak elbette ki mümkün değil. Ancak yapay zekâ kullanımımın günümüz ve gelecek sanat yapıklarındaki konumundan daha çok, Prehistorik dönemlerin Altamira örneği mağara resimlerinden Çatal Höyük’e, Homeros’un İlyada ve Odysseus’undan  İnkalar’a  dek kimi karanlıkta kalan yanlarına Von Daniken’dan daha gerçekçi çözümler getireceği bir gerçek… 

 

Yücel Arzen Hacıoğulları:

Soru: Yapay Zekâ Sanat Yapabilir mi?
Cevap:  Hayır yapamaz! En azından şimdilik… Adı YAPAY olarak kaldığı sürece…

Çünkü insanın düşünce, yapma-etme faaliyetinin özündeki dürtüsüye sahip değil Yapay Zekâ.
İnsanın kendini yok etme, öldürme arzusuna. 
Ferud’un, Yunan Mitos’undan hareketle; Thanatos’un kucağından Eros’unkine kurduğu Salıncak’tan habersiz! 
Kendine başka, bambaşka, insanınkinden başka; ölüm ve yaşam-varlık ve yokluk ikileminden/birliğinden başka bir gerilim çıkaracak şeyin, şeylerin farkında değil henüz. 
O yüzden biz (şimdilik) asıl, o “yapay”!
Ahh… farkındalık!
Bu düşünceyi açmalıyım; “Bir fincan kahve mi içsem kendimi mi öldürsem?” diyen Camus gibi ikircikli düşünmez, düşünemez Yapay Zekâ! Vesvesi ya da kaygısı yoktur!
Ne “İçinde bir intihar korkusu var!”  ne dilinde bir Ahmet Kaya türküsü…
Ne mezarlıkta bomboş dolaşıp “to be or not to be” diye mırıldanabilir ne de Osman Nihat’ın Nihavent Makamındaki “Bir ihtimal daha var!” şarkısına denk düşürebilir çevirisini…
Yapay Zekâ, YAPAY kaldığı sürece, Başka Zekâ’ya dönüşemedikçe, sanat yapamaz!

Otistikler de sanat yapamaz örneğin! 
Fevkalade icracı olsalar, son derece yüksek beceri gerektiren enstrümanlar icraları etseler, absolute müzik kulağına sahip olabilseler bile müzik yapamazlar… 
Kendilerine, kendi çukuruna düşmüşlere Allah yardım etsin!

Hz. Yusuf gibi Dipsiz Kuyularından; kendinden çıkması, uzaklaşması, kendini aşamasına, 
Yusuf gibi olamayan “vecd ile bin secde…” edemeyenlere; Rabbim yardım eylesin!

Kaldırmak ve vardırmak gerek dünyaya düşmüş, fırlatılmış cesedi; Hz. Adem’i

Bunu bilmez Yapay Zekâ… İnsanın nasıl insan olduğunu… Yok’la bütün Var’ı nasıl düzenlediğini. Yoluna girmeyi, varamasa da yönelmeyi…

“Bütün uydurmadır” diyen Derrida’ya hürmetle son şarkımda söylediğim gibi;
Çölün Farkında Olan Bir Kum Tanesi / A Desert-Aware Grain Şarkısını / şiirini söylemek için, kendi içinden bir çöl uyduran kum taneciği olmayı bilmez! Bilemez… 
İnsan olmanın, insan gibi düşünmenin, insanlığından kurtulmak arzusundan, hikâyesinden geldiğini… Ama bir gün Asıl olanın Yapay’ı olmaktan çıkıp kendine bizim bilmediğimiz başka bir hareket noktası bulur ise; BAŞKA ZEKÂ olur, başka bir hikâye anlatır…?
İşte o zaman “hikâyelere” inanan insan için durum çok zorlaşır!

 

Süleyman Karakul: El Atına Binmiş Çalım Satıyor
Seksenli-doksanlı yıllarda, tanıtım işleri amaçlı atölyemde; grafik ve reklam işleri yapıyordum. Bu işler için gereken projeksiyon makinesini de kendim yapmıştım. Karakteristik harf ve logoları büyütmek için kullanılan zorunlu bir araçtı. İşleri kolaylaştırıyor, zaman ve emek tasarrufu sağlıyor, başarılı sonuç alıyorduk. 

İşlerin yoğun olmadığı dönemlerde resim de yapıyordum. Figüratif konulu resimler (portre ve insan figürleri) çok zamanımı alıyordu. Aklıma projeksiyon makinesi ile tuvale yansıtarak  çizme fikri geldi. Birkaç tane resim yaptım bu yöntemle. Normalde günlerce süren çalışma, kısa bir sürede bitiyordu. Resim yapmak çok kolay hale gelmişti, bu yolla çok sayıda resim yaparak sergi açabilirdim ama sanki bu resimler tam olarak bana ait değilmiş gibi geldi. Desen yeteneğimi kullanmadan çizdiğim figürleri, başka birisi yapmış gibi geliyordu bana. Bu gerçek karşısında bu yöntemden vazgeçtim, kendi beceri ve soyutlama düşüncemle yaptığım resimler tam olarak benim hale geldi.

Yapay Zeka’ya gelince; projeksiyon makinesi O’nun yanında çok masum kalıyor. Bir komutla her konuya uygun figürler buluyor, onları istediğin renge-biçime dönüştürebiliyorsun. Bunun olanaklarını tam olarak bilemiyorum ama bana yansıyanlar bu kadar, sanırım çok daha geniş olanaklara sahiptir. Yani; resim yapan insanı dışlayan, onun bilgi ve yeteneklerini yok sayan ve kullanmasını engelleyen bir sistem.

Sanat ve sanatçının klasik tanımını anımsarsak; duygu, düşünce, gözlem, izlenimlerin özgün bir anlatım diliyle, çeşitli araç ve gereçler kullanarak ortaya bir eser çıkarmak olduğunu biliyoruz. Demek ki bir yapıtın sanat eseri niteliğini taşıması için bu koşullar gerekiyor. Sanatçı; eline fırçasını-boyasını alarak tuvalin başına geçecek, önceden tasarladığı konu ile ilgili eskizler olacak, onu da süzgecinden geçirerek, desen ve soyutlama yeteneğini kullanarak tuvale aktaracak ve orada savaş tekrar başlayacak; kompozisyonu oluşturan hareket, ışık gölge, denge, ritim, valör, pasaj gibi ögeleri uygun bir biçimde oluşturup, imzanı atacaksın. İşte bu ortaya çıkan yapıt sanat eseri, bunu yapan da sanatçı olabilir bana göre. 

Peki, teknolojiyi kullanmayalım mı, tabii ki kullanacağız. Geçmişte; açık havaya çıkarak peyzaj resimleri yapar, ya da fotoğraf çekerek onu atölyede malzeme olarak kullanırdık. Şimdi oralar gitmeden bir tıkla, binlerce manzara ve insan ve hayvan görselleri ekranımızda bize bakıyor. Bunların çıktısını alarak, açık havaya çıkmış gibi ya da canlı model çiziyormuş gibi kullanabiliyoruz. Teknolojinin olanaklarını, insan yeteneğini ve yaratıcı düşüncesini engellemeden kullanmalıyız, bence doğru olan budur.

Yazımın başlığı olan atasözümüz bu gerçeği çok iyi anlatıyor sanırım. Kendi atımıza binelim ama çalım satmayalım.
 

Prof. Dr Aybike Serttaş: Sanatın Özne, Niyet ve Etik Sorumluluk Temeli
İnsan talimatlarıyla üretilmiş ve birinci yazar olarak yapay zekânın yazıldığı bir metni sanat eseri saymak ilk bakışta mümkün görünse de sanat felsefesinin temel ölçütleri açısından sorunludur, çünkü sanat eseri dediğimiz şey yalnızca etkileyici bir sonuç ya da estetik haz üretimi değildir; o eserin arkasında niyet kuran, anlam yükleyen, değer seçimi yapan bir özne vardır. Yapay zekâ ise bugünkü yapısıyla bilinç, yaşantı, amaçlılık ve ahlaki muhasebe taşımaz; istatistiksel örüntüler üzerinden metin ve imge üretir. Bu nedenle yazar/sanatçı statüsünü ona vermek, fail atfını felsefi olarak kaydırır ve sorumluluğu muğlaklaştırır.

Bu noktada Kant’ın sanat ve deha üzerine formülü açıklayıcıdır: “Deha, sanata kurallarını veren (doğuştan) yetenektir.” diyen Kant’ın vurgusu, sanatın salt teknik bir üretim olmadığı; özgünlük ve yön vericilik taşıyan bir kural koyma gücü içerdiği üzerinedir. Bu kural koymayı yalnızca biçimsel yenilik gibi dar bir alana sıkıştırmadan düşünmek gerekir: Sanatsal edim, dünyaya ilişkin bir tavır almayı, bir anlam rejimi kurmayı ve bunu gerekçelendirebilmeyi kapsar. Yapay zekâ ise kuralları koyan değil; kendisine verilen veri ve yönlendirmeler üzerinden örüntüleri yeniden tertip eden bir araçtır. Dolayısıyla birinci yazar yapay zekâ ifadesi, sanatın özündeki özne, niyet ve sorumluluk bağını zayıflatır.

Estetik üretim ile sanat arasındaki ayrım da burada belirleyicidir. Estetik değer, her zaman sanatsal değerle örtüşmez. Örneğin doğadaki bir gün batımı yoğun estetik haz verebilir ama ortada onu sanat yapan bir fail yoktur. Yapay zekânın ürettiği metin ya da imge de estetik bir etki yaratabilir fakat bu etki tek başına esere sanat eseri statüsü kazandırmaz. Sanat, etkileyici sonuçtan önce, o sonucun bağlamını kuran öznenin anlamlandırma eylemidir.

Bu çerçevede “yapay zekâ ile sanat yapılabilir mi?” sorusuna verilecek yanıtın ayrımı önemlidir. Yapay zekâ, bir ifade aracına indirgenerek (fotoğraf makinesi, kurgu yazılımı ya da dijital tasarım araçları gibi) insanın sanatsal pratiği içinde kullanılabilir. Bu durumda sanat yapan hâlâ insandır; kavramsal çerçeveyi kurar, seçimleri yapar, üretimi bağlama yerleştirir, etik sınırları gözetir ve imzasıyla sorumluluğu üstlenir. Yapay zekânın sanatı iddiası ise, bu öznel ve etik omurgayı ortadan kaldırır.

Tartışmanın etik boyutu, meseleyi yalnızca ontolojik bir sınıflandırma olmaktan çıkarıp daha ağır bir zemine taşır. Birincisi, birinci yazar yapay zekâ gibi atıflar üretimdeki gerçek failin yani insanın hesap verebilirliğini yani intihal, aldatma, yanlış bilgi, ayrımcı içerik gibi risklerde sorumluluğunu yok edebilir. İkincisi, bu tür atıflar, yaratıcı emeğin değerini kurumsal ve piyasa düzeyinde aşındırarak, insan üretiminin yerini otomasyonun prestiji ile ikame etmeye yönelir; bu da asıl ve gerçek emeği yok sayar.

Bu etik tartışmanın en kritik başlıklarından biri, yapay zekâ sistemlerinin başka sanatçıların ürettiği milyonlarca eserden “esinlenerek” üretim yapmasıdır. Burada esinlenme diye normalleştirilen şey, ölçek ve yöntem bakımından insanın sanatsal etkilenmesinden niteliksel olarak farklıdır. Bir sanatçının başka sanatçılardan etkilenmesi, tarihsel bir ilişki ağı içinde, sınırlı temaslarla ve kendi yaşantısı ve niyetiyle dönüşerek ilerler. Yapay zekâ ise milyonlarca eseri toplu biçimde içselleştiren bir süreçle çalışır. Sorun etkilenmenin varlığı değil; etkilenmenin endüstriyel ölçekte, otomatik, çoğu zaman izinsiz ve görünmez biçimde gerçekleşmesidir.

Bu durum öncelikle rıza ve mülkiyet meselesini doğurur. Birçok üretici eserlerinin eğitim verisine dâhil edilmesine açık bir onay vermemiştir; kimi zaman eserler platformlardan çekilerek ya da lisans koşullarını aşan yöntemlerle veri havuzlarına girmiştir. Yapay zekâ çıktısı yeni görünse bile, bu yenilik çoğu zaman başkalarının emeği üzerine kurulu bir ürün yaratır. Bu nedenle kamusal alanda görülebilir olmak ile makine öğrenimiyle sınırsızca kullanılabilir olmak arasındaki ayrımın silinmesi etik problemlerin merkezindedir.

İkinci olarak bu süreç adil emek ve adil rekabet sorununa yol açar. Milyonlarca sanatçının yıllar içinde oluşturduğu stil, teknik ve ifade repertuvarı tek bir sistem içinde toplanıp düşük maliyetle ve yüksek hızla yeniden üretilebilir hâle gelince, yaratıcı emeğin ekonomik zemini sarsılır. Özellikle serbest çalışan illüstratör, tasarımcı, fotoğrafçı ve metin yazarları açısından bu, doğal piyasa değişiminden çok, emeğin izinsiz ölçeklenmesi üzerinden kurulan yapısal bir güç kaymasıdır.

Üçüncü problem atıf ve tanınma boyutudur. İnsanlar arası sanat dünyasında etkilenme çoğu zaman referans, alıntı, eleştiri, tartışma gibi izlenebilir izler bırakır. Yapay zekâ üretiminde ise kaynak belirsizdir; hangi üreticinin izinin çıktıda nasıl yer aldığı takip edilemez. Bu durum emeğin tanınması ve adil kredilendirme ilkesini fiilen devre dışı bırakır; sanatın etik altyapısındaki tanınma ve hakkaniyet zedelenir.

Son olarak stil taklidi meselesi etik açıdan ayrı bir katman ekler. Bir sanatçının imzası hâline gelmiş üslubun “X tarzında üret” komutuyla seri biçimde üretilmesi, yalnızca estetik bir mesele değildir; kimlik, itibar ve mesleki bütünlük meselesidir. Bu tür üretimler, sanatçıların emeğini değersizleştirebilir, izleyiciyi yanıltabilir ve sanatçıların kendi üslupları üzerindeki kontrolünü zayıflatabilir.

Bu nedenle, yapay zekâ araç düzeyinde bir pratik olarak sanatsal üretime eklemlenebilse bile, “yapay zekâ sanat yapar” iddiası hem kavramsal hem etik açıdan savunulması güç bir iddiadır. Bugün için daha tutarlı yaklaşım şudur: Yapay zekâ sanatçı değil araçtır; onu birinci yazar ya da özne diye konumlandırmak, sanatın failini yanlış yerde arar ve sorumluluğu muğlaklaştırır. Başkalarının birikimini izin, şeffaflık, karşılık/tazmin üçlüsü olmadan ölçekleyip metalaştıran bir üretim mantığı sürdükçe, bu yolla üretilen çıktıyı etik açıdan meşru bir sanat eseri diye kabul etmek, sanatın özündeki niyet, emek ve sorumluluk kavramlarını yok etme riski taşır.
 

Metin Turan: Peşinen, yapay zekâ ile tanışıklığımın yakın zamana dayandığını, sizin sorunuzla da birkaç uygulama yapmaya çalıştığımı ve benzer kaygıları taşıyan insanların tepkilerine bakarak bir yanıt oluşturduğumun bilinmesini isterim. Yani, üç dakika, üç gün,  üç ay, beş yıl sonra şimdi söyleyeceklerimden daha farklı bir yargıya ulaşabileceğim unutulmamalıdır. Konuya ilişkin en çarpıcı örneklerden birini fotoğraf makinası ile çekilenlerin sanat olup olmadığı sorunsalını oluşturuyor. O tartışmanın ham halinden bugün geldiğimiz dijital sanat kavramsallaştırmasını yapay zekâ ile üretilenler için de düşünmeliyiz.

Dolayısıyla da bu sorulara yanıtımı biraz daha ayrıntılandırdığımda, soruna, yalnızca teknik bir olanak tartışması olarak değil, varlığın nelik ve nasıllıklarını da akılda tutarak eğilmek gerektiğini düşünürüm. Uygulamanın bizim gündemimize geldiği, görebildiğimiz boyutlarına bakarak değerlendirdiğimde de, şimdilik kaydıyla, şöyle bir düşünceye sahibim: yargıları bugünden vermek yerine tarihsel süzgecin öğrettiklerini dikkate almak daha doğru olacaktır. Romantik estetiğin, sanatçıyı benzersiz bir iç dünya taşıyıcısı olarak konumlandırdığı anımsanır ve yazarlığı uzun süre bilinçli öznenin içsel yaşantısının dışavurumu olarak kavradığımız unutulmazsa; geldiğimiz noktada yargılayıcı ve peşin hükümlerden uzak durmamız gerektiği de tartışma götürmez. Zira modern düşüncenin bu figürü parçaladığını dolayısıyla da metnin tekil bir bilinçten uzaklaşarak, dilin ve kültürel kodların dolaşımında aranır olduğunu görmemiz gerektiği gerçeğiyle tanıştık. Yani, nasıl ki dil kolektif bir yapının ürünü ise yazar da tarihsel olarak birikmiş söylem biçim ve deneyimlerinin dışında değildir. Yapay zekânın devasa korpustan öğrenerek üretim yapmasını neden bu bağlamda düşünmeyelim?

Soruya sorularla açılım getirmeye çalışacağım çünkü, yukarıda da belirttiğim gibi, birincisi yapay zekâ teknolojisi ile içli-dışlı değilim, ikincisi mevcut haliyle bizim erişebildiklerimizin bir sınırı var.    

Yapay zekânın bilinçli olmadığı savlanabilir. Doğru ama, yazarlığın tümü bilinç midir? Bilinçdışı, alışkanlık, dilin kendiliğindenliği, kültürel tekrar… Bunların her birinin yazarlığı dağıttığı ortada değil mi? Bu noktada niyeti devreden çıkarıp kurucu müdahale ile yola devam eder, yani bir yazınsal yapıtta estetik karar, seçim, çerçeveleme ve bağlamlandırma eylemine odaklanırsak, sanatsal öznenin iş başında olduğuyla da karşılaşmış oluruz. Soruya geldiğimizde, yapay zekanın çıktısı, kendi başına niyetsiz olabilir ama, unutmamak gerek ki onu çağıran, konumlandıran, sınırlayan, seçen bir özne var. Soruna ontolojik saflık yerine, kültürel statüyle yaklaşınca, yapay zekâ üretimi bir metin ya da görsel, eğer estetik bir bağlam içinde sunuluyor, tartışılıyor ve yorumlanıyorsa, sanat statüsü kazanabilir. Tıpkı fotoğraf makinesiyle oluşturulan görsellerin sanat yapıtı sayılması gibi…

Sanat tarihine baktığımızda, tartışılıyor olsa da, bu genişlemenin örneklerini görebiliriz. Örneğin Marcel Duchamp’ın pisuarı galeriye yerleştirmesiyle sanatın maddi doğasının değişmemesi gibi. Burada ayrımında olmamız gereken nesnenin kendisinin değil, karar ve bağlamın belirleyiciliğidir. Dolayısıyla yapay zekâ üretimi bir görselin sanat olarak kabul edilmesi de kavramsal konumlandırma olarak, benzer bir dönüşümün parçasıdır. Estetik deneyimin bilinç alanında gerçekleştiğini unutmayarak şu kritik soruyu akla getirmek gerekiyor: Sanatın koşulu üreticinin bilinci midir, yoksa alımlayıcının deneyimi mi? Eğer sanatın temel ölçütü estetik deneyim ise yapay zekâ üretiminin sanat olmasını engelleyen ontolojik bir bariyerin de olmadığını görürüz.

Yapay Zekâ
Etiketler
yapay zekâ, sanat