Bütünleşme ve İttihad-ı Anasır Tartışmaları

Kuntay Gücüm
TEORİ Genel Yayın Yönetmeni

Savaşlar sınırları değiştirir. Şöyle de söyleyebiliriz sınırlar savaşla değişir başka türlüsü istisnadır.
Sınırların değişmesinden daha önemli olan sınırların uluslararası meşruiyet biçimidir ve o meşruiyetler de değişebilir. 

Tarihsel Hatırlatma
Osmanlı hükümeti 1918’de müstakil -ittifak güçlerinden bağımsız- barış isteğini müttefiklere ilettiğinde peşi sıra nüfus istatistiklerini de göndermişti. Çünkü herkes savaştan sonra sınırların yeniden çizileceğini ve yeni sınırların meşruiyetinin milliyetler prensibine dayanacağını biliyordu. Nitekim 1919’da Paris Barış Konferansı toplandığında ilk iş olarak Wilson Prensiplerinin, yeni barışın temeli olduğunu karar altına aldı. Buradaki prensipler sadece Başkan Wilson’un ilan ettiği 14 madde değil, Milletlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkının Wilsonian yorumudur (Leninist yorumu Wilsonian yorumdan farklıdır). 

20. yüzyıl boyunca ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hem ulusal kurtuluş hareketleri hem de emperyalist hegemonya sınırlar üzerine tezlerini milletler ilkesine dayandırdılar. İlki, ikincisiyle karşı karşıya gelecek şekilde devrimci yorumu temsil ediyordu.  
Misak-ı Milli tam da millî devletler çağının misakıdır. 

Hitler Doğuya doğru işgallere ilk başladığında Alman azınlıkları gerekçe göstermiş, işgalleri milliyetler prensibine dayandırmıştı. 
Bugün devletlerin ulusal sınırları herkes için meşrudur ve ulusal sınırların ötesine taşan genişleme herkes için gayrimeşru olacaktır. Bu meşruiyet biçimi insanlara aşkın bir yasa, doğa yasası gibi görünür. Şu anda dünyada sınırlar büyük ölçüde millet esasına göre çizilmiştir ve yasanın tam olarak kendisini gerçekleştirmiş sayılması için gerekli sınır tadilatı, siyonizmi tek başına sorun olarak ayırırsak, cüzzi düzeydedir. 

Oysa 1800 yılına gidilse ve milliyetler prensibi anlatılsa o dönemin insanlarına anlaşılmaz gelecektir. Hatta 19. yüzyılın ortasında bile milliyetler ile sınırlar arasında hâlâ ilişki kurulmuyordu. Osmanlı İmparatorluğu 1856 Avrupa Devletler Sisteminin parçası kabul edildiğinde sınırları ulusal değildi. Aynı tarihte Rusya ve Avusturya da ulusal sınırlarında değildi. Almanya ve İtalya henüz ortada yoktu. Piyomente Krallığı beş büyük güçten biri sayılıyordu fakat bağımsız krallıklar örneğin İki Sicilya Krallığı hâlâ yaşıyordu ve Fransız Bourbon Hanedanlığı tarafından yönetilmişti. Milano, Lombardiya-Venedik Krallığı’nın başkentiydi. Prusya da beş büyük güçten biriydi ama Almanya da henüz kurulmamıştı.  

O günlerde Arapların devlet kurması önerilse ve öneri Arapların millet olmasına dayandırılsa, Avrupalılara bile anlamsız ve anlaşılmaz görünürdü. Sultan-Halifeden ayrılmak Araplar için gündemde olmadığından, Arap Devleti önerisi -muhtemelen Mısır dışında- Millet-i Muhammediye’yi parçalamak çabası olarak algılanırdı. Toplum bilincinde milliyet ile sınırlar arasında ilişki henüz kurulmamıştı ve hâlâ haklar ve yükümlülükler ulusallığın öncesindeki aidiyetlere göre bölüştürülüyordu. 
Birinci Dünya Savaşında sonra bambaşka bir dünya ortaya çıkmıştır ve bugün de o dünyanın içindeyiz. 

Neyin İttihadı?
Savaşlar sadece sınırları değiştirmiyor; bazen sınırların meşruiyet dayanaklarını da değiştiriyor. Sınırların meşruiyet biçimi nasıl bir toplum kurgulandığıyla ilgilidir. Bu ilişkiyi anlayabilmek için millî sınırların meşruiyetinin tanınmasından öncesindeki toplum algılarına bakmak gerekiyor. Örnek olarak Türkiye’yi kullanacağım ve bugünle bağını kurmaya çalışacağım.

19. yüzyılda öngörülen toplum hem Tanzimatçılar, hem Avrupa’daki Jöntürk grubu hem de Balkan Savaşlarına kadar ülke içindeki İttihat ve Terakki tarafından İttihad-ı Anasır ile ifade edildi. Farklı milliyetlerin birliği anlamına gelir ve ulusal sınırları dışlar. Gerçi 1860’ların sonunda Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın birlikte yayınladıkları Hürriyet’te ilk defa olarak İttihad-ı İslam ifadesi kullanılmış, Namık Kemal 1872’de İbret’te bu başlıkla bir makale yayınlamıştı. Fakat İttihat-ı İslam, İttihad-ı Anasır’ın karşı tezi değildi. Avrupalılar İttihad-ı İslam’a Panislamizm adını verdiler ve 1882’den itibaren özellikle Fransa’da, Fransız kolonyalizminin Müslüman ülkelerde genişlemesi sebebiyle ve kolonyalizmin önünde engel olabileceği endişesiyle Panislamizm canlı tartışma başlıklarından biri oldu (Panislamizm ile İslamizm farklıdır). Fakat İttihad-ı İslam sınırların meşruiyetine dayanak oluşturamamıştır.

Yusuf Akçura 1904’de yayınladığı Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesinde İttihad-ı Anasır için Osmanlıcılık ifadesini kullandı. Bu makale sebebiyle bazı tarihçiler 1904’ü Türkçülüğün başlangıcı kabul eder. Fakat Türk milliyetçiliğin hakim paradigma hâline dönüşmesi Balkan Savaşları sonrasındadır ve hükümetin İttihad-ı İslam ile ilişkisi hala devam ediyordu. Birinci Dünya Savaşında çıkıldığında ise yeni sınırlar artık ne İttihad-ı Anasır’a ne de İttihad-ı İslam’a dayandırılamazdı. Bu bir çağ gerçeğidir. 
Şunu da not edelim: Çağların dönüm noktalarında her zaman savaşlar olmuştur.

Tarihi Dönemeçte Anayasa

Hem Türkiye’nin yaşadığı süreçler hem de küresel ve bölgesel geniş çaplı savaş tehditleri aşağıdaki soruları sormamızı gerektiriyor:
-Olası savaş sınırları değiştirir mi?
-Savaş sınırların meşruiyet esaslarını değiştirir mi?
-Türkiye bugün yaşadığı süreçte toplum projesi olarak Türk-Kürt-Arap ittifakı çağrısı, tarz-ı siyasette İttihat-ı Anasır’a geri dönüş anlamına mı geliyor? 
-İttihad-ı Anasır 21. yüzyılda hangi sınır meşruiyet biçimine tekabül eder?
-İttihad-ı İslam ve İttihad-ı Anasır 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde bir arada yeni toplum projesi yaratabilir mi?

Öcalan kendi tezlerini uzun süredir demokratik modernite, demokratik ulus, demokratik konfederalizm kavramlarıyla açıklıyor. Bu dilde “demokrasi” negatif çarpan gibi… Başına geldiği her sözcüğü zıddına dönüştürüyor. “Demokratik devlet” devlete, “demokratik ulus” ulusa, “demokratik sosyalizm” sosyalizme benzemiyor. Konfederalizm de devlet biçimini değil, toplum biçimini ifade ediyor. Konfederal toplum öneriliyor.

Öcalan’ın tezlerinin Murray Bookchin’in anarşist fikirleriyle benzerlikleri olduğunu biliyoruz. Fakat yerli kökler de bulabiliriz: Nizam-ı Cedid öncesinde Osmanlı İmparatorluğu konfederal bir toplumdu. Her feodal toplum o veya bu ölçüde konfederaldir ve Osmanlı da Avrupa serflik sistemi kadar olmasa da konfederal toplumun örneklerinden birini oluşturur. Tarihe giden kökler önemlidir çünkü Öcalan’a tezlerini şu cümlelerle de ifade etme olanağı verir: Devlet-i Aliye’yi ayağa kaldıralım ama bu sefer monarşi olmasın ve demokratik olsun. Önerme böyle sunulsaydı kendisini yine açıklamış olurdu. Ayrıca bu kökler muhafazakârlıkla kesişim kümesi kurulabileceğini de gösterir. Bu da yeni anayasa sürecinde sonuçlar yaratabilir. Acaba ‘sivil’ anayasa projesinde İttihad-ı Anasır’ın izlerini görecek miyiz? Önümüzde şu soru da var: “Sivil Anayasa” ifadesindeki sivil ne anlama geliyor ve neyin zıddı olarak kullanılıyor? Askerî olanın zıddı olarak “sivil”e ihtiyaç yok çünkü bugün askerî otorite ile siyasal iktidar arasında çelişki yok. Politik alanın dışını ifade ediyor olabilir mi? Muhafazakârların devletle kafalarında çözemedikleri çelişkiler olduğu gerçektir. Yine de sivil sözcüğünü politik alanın dışı anlamında kullanmaları bizi kendi içinde açıklayıcı sonuca götürmüyor. O zaman sivil anayasa “apolitik anayasa” anlamına gelirdi ve apolitik anayasa istemek “absürd” olurdu.

Sivil sözcüğünün anayasa tartışmalarında ulusal olanın zıddı olarak algılanması açıklayıcıdır. Amacım savaş sonucuna ilişkin spekülasyon yapmak değil. Fakat, Atlantik İttifakının savaş zaferi (mümkün görünse de görünmese de bugünü ve geleceği anlamak için üzerine düşünmeliyiz) hem sınırları değiştirir hem de sınırların meşruiyet unsurlarını. Artık yeni sınırlar 20. yüzyıldakinden farklı çizilir ve yeni sınırların dayandırıldığı meşruiyetler emperyalist sınıfların kozmopolit ideolojisiyle uyumlu olur.

2025 yılına damgasını vuran süreç, Türkiye’nin olası savaşa yaptığı önemli ve stratejik hazırlıktır. Bütünleşme sadece silahlı unsurların Türkiye ile bütünleştirilmesini değil, toplumun içindeki birikmiş çelişkilerin çözümünü de ifade ediyor. Abdullah Öcalan’ın rolü bu açıdan da önemli. Diğer taraftan Türkiye hangi toplum ve hangi devlet sorusunu da tartışacak.   

Toplum kurgusu ile sınır meşruiyetleri arasında her zaman doğrudan ilişki oldu. Toplum kurgusunun en damıtılmış hâli de anayasa projeleri. Anayasa tartışmalarıyla savaş ihtimalinin yükselmesinin üst üste binmesi planlı olmasa da rastlantı da değil. 
İttihad-ı Anasır’a 21. yüzyılda geri dönüşün kimin zaferiyle uyumlu olabileceği üzerine herkes düşünmelidir.  
 

İdeolojiler
Etiketler
bütünleşme; öcalan; yeni anayasa; teori