Basın Tartışmamız Devam Ediyor: Yılmaz Öztürk Sorularımızı Cevapladı

Basın Tartışmamız Devam Ediyor: Yılmaz Öztürk Sorularımızı Cevapladı
Picture of Yılmaz Öztürk Yazdı
Yılmaz Öztürk Yazdı

Soru: Günümüzde nesnel gerçeklerin yerini duygular ve inançlar aldı. Gazetecinin “kamuya gerçeği aktarma” sorumluluğu, dezenformasyonun ve manipülasyonun bu denli yaygın olduğu bir çağda nasıl bir sınav veriyor?

Yalın bir yanıt vermek gerekirse geçmişteki sınavlarda aldığı sonuçlarla bugünkü sınavlardan aldığı sonuçlar arasında büyük bir fark yok. Gazetecilik toplumun yalnızca ilerici kesimlerinin değil neredeyse tamamının idealize ettiği bir meslek. Gazeteciler sadece gerçeğin değil doğrunun, dürüstün de tarafında olmalı ve onları savunmalı diye düşünüyoruz. Aslında dünyanın bütün toplumları kendinde göremediği vasıfları gazetecinin taşımasını, kendi cesaret edemediği direnişleri gazetecinin sergilemesini, kendisinin giremediği kavgaları gazetecinin vermesini istiyor. Oysa gazetecilik mesleği, bu mitin çok dışındadır; bu kadar ağır bir yükün altına girecek kahramanlar değildir gazeteciler. Gazeteci sıradan insanın gerçekliğiyle uyumludur; yani gerçeklerin peşinde de koşabilir, çıkar sahiplerinin dümen suyuna da girebilir, tıpkı hepimiz gibi.

Sorunuza gelecek olursak, dezenformasyon ve manipülasyon elbette dünyanın kendi çıkarlarının çevresinde dönmesini isteyenlerin başvurdukları araçlar ama bu araçlar kendiliğinden harekete geçemez. Onları harekete geçirenler bazen siyasetçilerdir, bazen yerel ya merkezi iktidarlar, bazen kanaat önderleri, bazen de sıradan insanlardır. Buna alet olanlar arasında gazeteciler de vardır elbette. Bir gazeteci, eğer özellikle isteyerek alet olmuyorsa, gazeteciliğin en basit kurallarını yerine getirmediği için alet olmak durumunda kalıyordur. Yani bir gazeteci ne, neden, nasıl, ne zaman, nerede, kim diye sormayı, aldığı duyumu ya da bilgiyi farklı kaynaklardan doğrulatmayı ve karşı tarafın da görüşünü almayı bilmiyorsa ya da bunları önemsemiyorsa kendini dezenformasyon ve manipülasyona açık bırakmış demektir.

Öte yandan bugünkü ortamda çoğu gazetecinin, ne yazık ki, bırakın bu en basit ilkelere uymayı, açıkça tarafgirlikle etiketlenmiş, çıkar sağlamaya ve egemen söylemi yeniden üretmeye hizmet eden bir omurgasızlıkla hareket ettiğini görüyoruz. Çünkü nasıl sosyal medya algoritmaları neye hizmet ettiğini, ne anlam ürettiğini önemsemeden en çok konuşulanı, en popüler olanı öne çıkarır, gazetecilik faaliyeti de benzer bir motivasyona sahip kılındı: Haber ve yorum görülmeli, konuşulmalı, popüler olmalı, gazeteyi sattırmalı veya tıklanmasını sağlamalı ama sistemle ters düşmemeli, sermayenin çıkarlarına zarar vermemeli. Bu durumda en öne gerçeği koyanlar, haklının yanında duranlar ve dürüstlüğü erdem sayanlar nadir oldukları için görünür hale gelemiyorlar. Ben bu olguya “gazeteciliğin yoksullaşması” adını veriyorum.

Gazetecilik hem pratik olarak hem de anlam üretimi bağlamında yoksullaşıyor; çünkü kapitalist medyanın ekonomi-politiği başka bir yola girmeye izin vermiyor. Bugün ana akım gazeteler, bu gazetelerin web siteleri, sadece dijital ortamda yayın yapan haber siteleri ve tabii TV’ler adeta resmi bültenler ve halkla ilişkiler metinleriyle dolu. Bu durumun tam anlamıyla dezenformasyona ve manipülasyona yol açtığı gerçeği hesaba katılmıyor. Çünkü medya sermayesinin çıkar ilişkileri bunu gerektiriyor.Bu karamsar yorumların ardından şu gözlemle bitireyim. Türkiye gazeteciliğini gazetelerle pek değil ama pek çok ülkede olmadığı kadar canlı, sağlam bir siyasi duruşa sahip, cesareti ve kararlılığı yüksek, haberlerini, yorumlarını araştırmalarla destekleyip savunan dergilerle anlamaya çalışmak insana daha fazla umut veriyor. Örneğin Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim dergileri 1960’lara ve 70’lerin ilk çeyreğine bu anlamda damga vurmuştu. Avcıoğlu’nun hazırladığı dosyalar süregiden sömürü düzenini yerle bir edecek kadar sağlamdı. 1980’lerin tüm karanlığına rağmen özellikle sol gençlik tarafından çıkarılan dergiler keza. Bugün de gazeteci kendine ana akımın dışında yollar arıyor ve buluyor. Youtube kanalları, sosyal medyada yayın yapanlar, pod-cast hazırlayanlar o zamanların dergiciliği mantığıyla hareket ediyor, motive oluyor.

Soru: Araştırmacı Gazetecilik dendiğinde akla Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç gibi isimler geliyor ve bu isimler Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek olayların peşinden gidip ortaya çıkarmışlardı. Bugün araştırmacı gazetecilik, saydığımız isimler kadar etkisini kaybetti. Bunun sebebi nedir?

İzninizle, “araştırmacı gazetecilik” diye bir kategoriyi kabul etmediğimi öncelikle söyleyeyim. Çünkü bu kategori tamamen ABD menşelidir ve medyanın ticarileşmesinin bir göstergesi olarak yapay bir bölünmeyi ifade eder. Evet, belki fazla uzun zamandır böyle kategoriler kullanılıyor ve genel olarak da kabul görmüş durumda; araştırmacı gazeteci de soruşturmacı gazeteci de hatta araştırmacı-soruşturmacı gazeteci de deniyor, tıpkı yaratıcı yazar dendiği gibi… Oysa nasıl yaratıcılık yazar olmaya içkinse araştırıp soruşturmak da gazeteciliğe içkindir.

Sorunuza gelecek olursak… Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç Türkiye’de gazeteciliğin yüz aklarıdır. Yaşı 50’nin altındakiler Mumcu dışındaki isimleri bilmez, bilenler de genellikle orta yolcu sayar; çünkü görünürde İpekçi ve Emeç nihayetinde ana akım gazetelerin tepe yöneticileridir. Oysa örneğin İpekçi devletin içinde yuvalanmış karanlık odakların üzerine gitmişti. Emeç de yeraltı yapılanmaları ve kaçakçılık şebekelerinin peşini hiç bırakmamıştı. Her ikisi de iyi gazetelerin ve iyi gazetecilerin önünü açmışlardır ayrıca. Mumcu zaten Kürt dosyasıyla, İran dosyasıyla, Rabıta dosyasıyla, devlet-mafya ilişkisiyle, kısacası ülkenin temellerine dinamit koyan bütün yapıları açığa çıkaran dosyalarıyla gerçek bir gazeteciydi.

Gazetecilik, tıpkı toplumsal kültürdeki pek çok unsur gibi bu isimlerin katledilmeleriyle derin bir karanlığa gömüldü: Mumcu, İpekçi, Emeç… Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakıoğlu, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Kemal Türkler, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Metin Göktepe… Binlerce gazeteciyi gözaltına alan, hapse atan, fişleyen, işkencelerden geçiren 12 Eylül darbesi… Bunların tümü Türkiye’nin aydınlığına topyekûn bir saldırıya geçilmiş olduğunu gösterir; gazeteciliğin ve bilim insanlığının, yani gerçeğin yanında durmanın hayatları alarak cezalandırılabileceğini açıkça gösteren saldırılardır.

Ezcümle, tıpkı insan olan herkes gibi gazeteciler de bu ağır baskı ve saldırıdan çok korkmuşlardır. Bu korku, moda deyişle bu travma gelecek yıllara sirayet etmiştir; nitekim günümüzde de tüm ağırlığıyla devam ediyor. Bugün sokaktaki insan bile başına ne geleceğini bilemediği (ya da çok iyi bildiği) için konuşmaktan korkuyorsa gazetecinin, üstelik de kolayca hedef olabilen bir meslek yaptığı için korkmaması düşünülemez.

İletişim bilimi açısından baktığımda bu durumu tıpkı toplum gibi gazetecinin de suskunluk sarmalına girmesi olarak değerlendiriyorum. Alman sosyolog NoelleNeumann’ın geliştirdiği suskunluk sarmalı teorisi en basit tanımıyla insanların, toplumdaki egemen görüşe ters düşme ve dışlanma korkusuyla kendi fikirlerini gizleme veya değiştirme eğilimini açıklar. Türk toplumu tam olarak 45 yıldır olduğu gibi bugün de bu sarmala dolanmış durumdadır, tabii gazeteciler de…

Her şeye karşın Türkiye’de çok iyi gazetecilik yapıldığını söylemeliyim. Bağımsız gazeteciler öyle haberler öyle dosyalar hazırlıyorlar ki bunlar da tıpkı Avcıoğlu’nun dosyaları gibi ülkeyi temellerinden sarsacak kadar güçlüdür. Ne var ki sadece Türkiye’de değil küresel çapta felaket bombardımanı süregittiği için George Gerbner’in ta 1970’lerde TV haberlerinin izleyici üzerindeki etkisini açıklamak için ortaya koyduğu gibi, bireylerde ve toplumda bir “acımasız dünya sendromu” gelişmiş durumda. İnsanlar sürekli tehdit altında hissettikleri, başta devlet olmak üzere kurumlara, topluma, diğer bireylere büyük bir güven kaybı yaşadıkları için kendilerini bu “yeni normale” alıştırmaya, olan biteni bilinçdışında normalleştirmeye çalışıyorlar.

Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” diye bir cümlesi vardır; o cümleyi Auschwitz’i gölgede bırakacak o denli çok katliama tanık olduk ki… Binlerce çocuk “Bunlar geleceğin teröristi” diye yaftalanıp sistematik olarak katledilirken gazetecinin “patlattığı” yolsuzluk dosyasının yankı yaratmaması doğaldır. Sürekli felaket ortamında yaşayan insanların, sürekli olarak kendi aleyhine olan uygulamalara maruz bırakılmaya, hatta yaşam haklarına saldırılmasına tepki göstermeye mecali kalmadı. Ne var ki daha kötüsü gerçek oldu: Onlar yapıyorsa ve cezasız kaldıkları gibi bir de ödüllendiriliyorlarsa ben de yaparım diye düşünülmeye başlandı. Dolayısıyla toplum insani açıdan ne kadar yoksullaştıysa gazetecilik de o kadar yoksullaştı.

Soru: TV ekranlarındaki haber kanalları eskiye göre daha az izlense de varlığını sürdürüyor. Bunun yanında Youtube’da birçok gazeteci kendi kanallarını açarak gündemi değerlendirdikleri ya da ellerine geçen yeni haberleri aktarmaya başladılar. Bu değişim habercilik anlayışında değişiklere sebep olur mu?

Dijital mecralarda gazetecilik faaliyetinin geleneksel gazetecilik anlayışından çok farklı kurallarla yürüdüğünü düşünmüyorum: Eskiden tiraj peşinde koşulurken şimdi tıklanma peşinde koşuluyor. Ancak gazetecilik ilkeleri bellidir ve etik yaklaşım her gazeteciyi özenli davranmaya yöneltmelidir. Bunları önemseyenler ile umursamayanlar daima birbirinden net çizgilerle ayrılır. Kuşkusuz gerçek gazetecilik yapmak isteyenlerin ana akım medyada kendilerine yer bulmalarının çok zor olduğunu anımsamak gerekiyor. Yer bulsalar bile oralardaki yoksullaşmış gazetecilik ortamı içinde var olamıyorlar. Kendilerini yakın hissettikleri veya “ben burada çalışabilirim” diye düşündükleri gazeteler, dergiler, TV’ler ise ayakta kalma savaşı veriyor. Geriye dijital iletişim platformları kalıyor. Ancak gazetecilik artık çok pahalı bir iş. Manevi bedeli kadar maddi bedeli de çok yüksek. Ne olacak canım, bir kamerayla bir mikrofona bakar deyip geçilebilecek bir şey değil. Mikrofon yayına uygun olmalı, kamera yüksek kalitede çekim yapabilmeli, aydınlatma iyi olmalı… Bir de bu işin esas kısmı, yani haberin hazırlanması var. Bana belgeler yağar, ben de derleyip haberi patlatırım, mümkün değil. Ciddi emek sarf etmek, yollara düşmek, konaklamak, haber kaynaklarına yakın olmak… Bu altyapı ciddi maliyetler doğurur. Kısacası maliyeti çok yüksek, kendi geçimini sağlayabilecek geliri elde etme olasılığı ise çok düşük. Bu bedel meselesini, habercilikte özgür ve bağımsız olmadığını, yapmak istediklerini yapamadığını düşünerek dijital platformları kullanmaya yönelen gazeteciler için söylüyorum elbette. Yoksa her yerde olduğu gibi dijital mecrada da gazeteci taklidi yapan ama örtülü olarak güç odaklarının sözcülüğünü yapan, sermayenin kanaat önderliğine soyunan, neoliberal ideolojiyi sürekli yeniden üreten çok kişi var.

Dijital platformlar, yani Youtube ya da yayına uygun diğer dijital mecralarda yapılan canlı

yayınlar, iletişim sürecinin en önemli unsuru olan geribeslemeyi, yani izleyicinin verdiği

tepkiyi anında öğrenme olanağı yaratıyor. Bu çok önemli bir veriye sahip olmak demek.

Tıpkı anketlerdeki denek gruplarından genellemeler yapıldığı gibi gazeteci de yayını hakkındaki düşünceleri, programı izleyenlerden oluşan denek grubu üzerinden alıp genel yaklaşımı tespit edebiliyor. Yayınlanan haberlerin toplumda ne kadar ve hangi bağlamda karşılık bulduğunu ölçebiliyor. Bu da yayının etkisini artırmak için yollar bulmasını sağlıyor. Tabii izleyici grubunun heterojen değil homojen olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Yani gazeteci yaptığı yayının, genel olarak zaten kendisini izlemeye değer bulanlar tarafından izlendiğini bilmeli. Özellikle olumsuz tepki vermek, karşı çıkmak, moral bozmak için de gelenler de oluyor ama bunlar genellikle bir iki program sonrasında sırra kadem basıyor.

Geribesleme bilgisinin elde edilmesiyle ilgili iki sorundan söz etmekte yarar var. Bunlardan birincisi, geleneksel medyada tiraja ya da reytinge bağlı olan gazetecilerin dijital yayıncılıkta destekçilerine bağımlı hale gelmesi. Tabii ki eşit düzeyde baskı yaratan bir bağımlılıktan söz etmek mümkün değil ama izleyicisi sayısını artırmak, izleyenin bir kere daha izlemesini sağlamak ve ne yazık ki bağışta bulunmasını sağlamak bağımsız gazeteciler için çok önemli.

Buradan ikinci soruna geçilebilir ki bu da geribeslemelerin gazeteciyi yönlendirme etkisidir. Örneğin yayıncı “Burası tepki aldı, tonu düşüreyim, burada duyarlılık arttı, üzerine gideyim, bunu söyleyince bir gerginlik oluştu, şaka yapayım” gibi davranışlar geliştirebiliyor. Bu noktada Erving Goffman’ın kavramsallaştırmasına başvurursak programcı gazeteci aslında bir benlik sunumuna girmiş, performans sergilemeye yönelmiş oluyor. Bu sergileme gazetecinin programa başladığındaki gazeteci kimliğinden soyunarak beğeni kazanmaya, olumsuz tepkileri dönüştürmeye, bir başka deyişle onaylanmaya yöneliktir. Bu nedenle de yazarken izlediği gazetecilik kurallarından canlı yayın sırasında uzaklaşabiliyor, yazarken çok dikkat ettiği gazetecilik ilkelerine, etik kurallara aykırı düşebilecek davranışlar bile sergileyebiliyor. Çünkü sahnede olmak seyirciye kendini beğendirmekle de ilgilidir. Eğer sizi beğenmezlerse bir daha Youtube kanalınızı izlemezler. Bu durum gazetecinin üstünden hiç çıkarmaması gereken nesnel yaklaşım gömleğini bir yana bırakması anlamına gelebiliyor.

Paylaş
Paylaş: