Olcay Taşlı yeni yayınlanan Tercüme Bürosu başlıklı kitabına şöyle başlıyor:
“Türk Devrimi (Kemalizm), Batı kültürünün kendi kişiliği içinde eritip yeniden değerlendirilişi, bu kültürün kendi benliğinin bir parçası olarak dönüştürülmesidir.”
Bu makaledekiler dâhil Türkiye’nin Batı ile ilişkisi üzerine kurulan her cümle gibi Taşlı’nın tespiti de tartışmalıdır.
19. yüzyıl Avrupa’nın dünyanın geri kalanını biçimlendirebildiği çağdı ve daha önce böyle bir örnek görülmemişti. Batı dışı dünya ile Batının ilişkisi o andan itibaren problematiktir. Bu ilişkiyi problemli hâle getiren, Batı dışı dünyanın Batı'dan öğrenmesi değildi; tarih boyunca toplumlar birbirlerinden öğrendiler. İslam toplumu kendinden önceki toplumlardan öğrendi; Aristo'dan öğrendi, Hristiyanlıktan öğrendi. Batı da İslam uygarlığından çok fazla şey öğrendi. Çin dünyaya çok şey öğretti. Doğa yasalarının keşfedilmesinde Batı önemli katkılar yapmıştır. 18. yüzyıldan itibaren düşünme yeteneği Batı'da çok gelişti. Modern toplumsal ilişkiler ilk defa Batı'da ortaya çıktı. Örneğin Altı Ok’taki kavramlar Batı'nın özel mülkü değildir ama Batı menşeilidir.
Tüm dünya Roma Hukuku'ndan öğrendi. Hâlâ hukuk fakültelerinde Roma Hukuku dersi okutuluyor ve bunların hiçbiri tartışma konusu olmuyor. Ama Türkiye üç yüzyıldır Batıcılığı ve Batılılaşmayı tartışıyor. En azından III. Selim'den itibaren bu tartışma devletin en üst katına kadar tırmandı. Bundan bağımsız neredeyse hiçbir tartışma yapamıyoruz. Sosyoloji konuşalım, iktisat konuşalım, uluslararası ilişkileri konuşalım; söz dönüp dolaşıp Türkiye'nin Batı'yla ilişkisine gelip dayanıyor. Bu, nesneldir.
Yalnızca biz de tartışmıyoruz. Son üç yüzyılda Batılılaşmayı, Batıcılığı ve Batı'yı; Rusya, Çin, Japonya, Mısır hatta Latin Amerika tartıştı.
Toplumları bu tartışmaya zorlayan Batı'nın kendi dışıyla kurduğu ilişkideki tahakkümdü ve ilişkinin problemli olması buradan kaynaklanır. Bu tartışmanın üç yüzyıldır gündemi işgal edebilmesinin nedeni, Batı ile Batı dışı dünyanın çelişkisidir.
***
Tanzimat reformculuğunun oluşmasında diplomasinin rolünü anlayabilmek için 10 yıl boyunca diplomasi arşivlerinde evrak okudum. 10 yıllık emekle ulaştığım en önemli bilgi şudur: Tanzimat’ın 19. yüzyılın üçüncü çeyreğindeki gerçeğini anlamak için Victoria Çağı İngiltere'sini ve II. İmparatorluk Fransa'sını bilmek gerekir. Sadece Batı'yı değil, kendimizi anlamak için de Batı'yı okumaya ihtiyacımız var.
Türkiye aydını Batı'yı okumaya Tanzimat'la başladı ama Batı kaynaklarının halka açılması hiç şüphesiz Hasan Âli Yücel’in önderlik ettiği çeviri hareketiyle oldu. Çeviri hareketini başlatanlar bir Türk hümanizması oluşturmayı ve Türk aydınlanması yaratmayı amaçladılar. Taşlı bu amacı şöyle tarif etmiş: “Bu çaba öncelikle bir arayış, kendini bulma ve yeni Türk imajını oluşturma çabasıydı; lakin bir o kadar da Batılı bu yeni imajı, Batı’nın Rönesansı’nda arayacak kadar da moderndi.”
Aynı kitapta “(Hasan Âli) Yücel, Türk insanına yeni bir Batılı kişilik kazandırmak amacındaydı.” deniliyor.
Ünlü oryantalist Arnold Toynbee, Büyük Petro’nun Batı'dan öğrendikleriyle Batı'yı yendiğini; III. Selim, Mustafa Kemal ve Lenin’in de içinde yer aldığı aydınlanmacı liderlerin bu anlamda Büyük Petro'nun takipçisi olduklarını ileri sürmüştü. Bu kısmen doğrudur. Batı'dan öğrenmek, 19. ve 20. yüzyıllarda Batı'ya karşı koyabilmenin belki de en etkili yoluydu. Zaten 19. yüzyılda çağdaşlaşma örneği bulmak için bakılabilecek tek yer Batı'ydı; 20. yüzyılın başlangıcında ise Batı dışı dünya yeni ayağa kalkıyordu.
Batılı ve antik kaynakların çevirisi sayesinde Hasan Âli Yücel’in hümanizma yoluyla Türk aydınlanması yaratabileceğini düşündüğünü biliyoruz. Batı, Homeros, Aristo ve Cicero gibi antik kaynakları okuyarak aydınlanmıştı. Biz de onları okumadan aydınlanamayız; fakat sorumuz şu olmalı: Homeros ve Cicero, Batı dışı dünyadaki aydınlanmanın kaynağı olabilir mi?
Bu makalede Türk aydınlanmasının kaynaklarını ya da devrim kadroları için kültürel olgu olarak modernleşmenin Batılılaşmayla eş anlamlı olup olmadığı tartışmayacağım. Makalenin amacı, bu sorulara cevap verebileceğimiz maddi koşulların oluştuğuna ilişkin bir tez ileri sürmektir.
***
Amerika Birleşik Devletleri, Engels’in de Kapital’in önsözünde yazdığı gibi, 19. yüzyılda tek gerçek burjuva toplumuydu ve 20. yüzyıla kadar da böyle kaldı. Burada burjuva toplumundan, burjuvaların etkin şekilde içinde yaşadığı toplum değil; değerler, ahlak ve ilişkilerin tam anlamıyla burjuva mülkiyeti tarafından biçimlendirildiği ve onun sahibinin hiçbir sınırlama olmadan önderlik ettiği toplum kastediliyor. ABD, o toplumun doruğudur. Burjuva mülkiyetinin, önüne sınırlamalar çıkmadan gelişmesinin nasıl bir hikâye ortaya çıkarabileceğini gözlemlemek için simülasyon yaratılsaydı, ulusal ölçekte o evren Amerika Birleşik Devletleri olurdu.
19. yüzyılda Amerikan medeniyeti Avrupa burjuva aydınlarını çok fazla heyecanlandırabiliyordu. O zamanlar bu heyecan sadece Tocqueville gibi liberal-muhafazakâr aydınların yazdıklarına yansımadı; örneğin Dvořák’ın Yeni Dünya Senfonisi’nde de en coşkulu şekilde kendisini gösterir. İnsan haklarının burjuva yorumunun manifestolaştırılmasında Amerikan kültürü öncülük yapmıştı ve Fransa kronolojik olarak onu takip etti. Fransız Devrimi'nde Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın rolü, 20. yüzyılda nelerin yaşanacağının da ipuçlarını veriyordu. Devrimler Çağı Avrupalıdır; fakat 1787’de ABD’de başlamıştır denirse, yanlış bir cümle kurulmuş olmaz.
Batı hegemonyası Avrupa merkezli doğdu; ABD, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Büyük Güçler arasına katıldı. Bu, aynı zamanda Batı için Devrimler Çağı’nın kapandığı zaman dilimiydi ve ikisinin üst üste binmesi kesinlikle rastlantı değildir.
Burjuva üretim ilişkileri Avrupa yayılmacılığıyla küreselleşmiştir; örneğin Türkiye’nin Tanzimat’ta yaşadığı değişim, burjuva sınıfı olmadan burjuva toplumun üst yapısını benimsemek değil, Avrupa’daki üretici güçlerin Doğu'ya doğru genişlemesiydi. Fakat Avrupa’da doğan burjuva toplumu, en gelişmiş biçimini ve dünyadaki en güçlü hegemonyasını Amerika Birleşik Devletleri’nin kişiliğinde gerçekleştirdi. İngiltere ilk dünya devletiydi; ABD ise küresel hegemonyaya tarihte en çok yaklaşmış devlettir. Gerçekçi olsun ya da olmasın, tek kutuplu hegemonyayı dünyaya tartıştıran ABD oldu. Kautsky, ultra-emperyalizm teorisini ortaya atarken, belki de farkında olmadan kafasında ABD’nin emperyalist genişlemesinin aşırı bir biçimini kurgulamıştı. Buradan şu sonuca da varabiliriz: ABD, burjuva toplumunun ulaşabileceği sınırdır.
En azından Başkan Wilson’un 1919’da Paris Barış Konferansı’na katılmak üzere Avrupa topraklarına adım atmasından itibaren ve tüm 20. yüzyıl boyunca Avrupa’da ve dünyanın önemli bölümünde en itibar edilen söz, Amerikan başkanlarının sözüydü. Roosevelt Avrupa’ya yardım ve koruma vaadi verdiğinde, Batı Avrupa bu teminata güvenerek inşa edildi. Kennedy 1963’te Berlin Duvarı önünde konuştuğunda dünyanın önemli bölümünü ikna etmişti ve ikna olanlar kendilerine “hür dünya” adını veriyordu. Reagan da Project Democracy’yi ortaya attığında çok sayıda insanı inandırmayı başardı. Amerikan başkanının sözüne yüklenen ağırlık, Batıcılığın 20. yüzyılda aldığı biçimdi.
Yüzyıllar 1 Ocak tarihinde başlayıp 31 Aralık’ta bitmez. 19. yüzyıl Fransız Devrimi'yle başlamış, Birinci Dünya Savaşı’yla bitmiştir. O yüzden uzun yüzyıldır. 20. yüzyıl da Birinci Dünya Savaşı’yla başlar; ama mutabakat sağlanmış bir kapanış tarihi yoktur. Ben, 2008 krizinin 20. yüzyılın sonu, 21. yüzyılın başlangıcını işaretleyebileceğini düşünüyorum. 2008 krizi hem mülkiyet ilişkilerinde 1929 krizine göre çok daha kalıcı etkiler bıraktı hem de Batı ile Batı dışı dünyanın ilişkisinin nasıl dönüştüğünün daha da açığa çıkmasına vesile oldu. 2008’in diğer vakası, Pekin Olimpiyatları’nın açılış törenindeki dünyayı hayran bırakan gösteridir. Çin’in en yetenekli sinema yönetmenlerinden Zhang Yimou’nun hazırladığı ve yönettiği gösterideki estetik ve disiplin, sadece olimpiyatların değil, adeta yeni bir yüzyılın da açılış töreniydi.
2008 krizi sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyası ile sözünün itibarındaki yıpranma açıkça konuşuluyor. ABD-İsrail koalisyonunun İran ile savaşıyla birlikte en güvenilmez söz, artık ABD başkanının sözüdür. Hem Trump’ın kişiliğinde ABD başkanının itibar kaybı hem de Atlantik’in iki yakası arasındaki ilişkinin krizi, bir anlamda saf burjuva toplumu ile onun hegemonyasının çözülmesi ve burjuva toplumunun varoluş krizidir. Kriz Trump’ın kişiliğinden doğmadı; onun maddi nedenleri Trump’ı Beyaz Saray’a taşıdı. Amerikan kültürünün aldığı biçim ve Amerikan ulusallığının çözülmeye başlaması, kendisini Beyaz Saray’da Trump’ın başkanlığıyla göstermiştir, diyebiliriz. Yaşadığımız olguyu açıklayacak olan, saf burjuva toplumunun gelişmesinin kaçınılmaz olarak vardığı sonuç ve gelişen dünyanın üretici sınıflarının emperyalist sınıflarla mücadelesinin ulaştığı düzeydir.
Avrupa’da Devrimler Çağı’nın başlamasında Atlantik’in iki yakasının etkileşimi ile Amerikan ulusallığının gerçekleşmesi nasıl üç asır önce önemli rol oynadıysa, Amerikan ulusallığının çözülmeye başlaması ve Atlantik ilişkilerinin günümüzdeki krizi de başka bir devrimci dinamiğin göstergesi olabilir. Saf burjuva toplumunun sınırlarına ulaşıldığında hem Batı algısı hem de Batıcılık tartışmaları geçmişten farklı içerikler kazanacaktır. Tam da o ana yaklaştığımızda Hasan Âli Yücel’in hatırlatılması gerekliydi.
Avrupalılar keşif ve kolonileştirme seferleriyle deniz yoluyla Hindistan’a ilk ulaştığında, Hindistan’da yaşayanlar “deniz çingeneleri geldi” demişler. Kim geldi, nereden geldi, nasıl geldi, neden geldi... Hindistan’da yaşayanların muhtemelen hiçbir gerçek fikri yoktu. Üç yüzyılda hem kimin, nereden, nasıl ve neden geldiğini tecrübe ettik hem de Batı'yı okuduk.
19. ve 20. yüzyıllarda burjuva toplumunun Batı'daki başarısı ile Batı’nın, içinde kendisini de inşa ettiği Doğu kurgusunun Batı dışına nüfuz etmesi, Doğu’nun kendi aydınlanmasına dayanak oluşturabilecek kaynaklarla ilişkisinin kopmasına neden olmuştu. 21. yüzyılda ise artık Hasan Âli Yücel’i tekrar konuşmamız için en az iki nedenimiz var:
• Doğu'yu da Batı'yı da şimdi daha anlayarak okuyabiliyoruz.
• Ekonomik ve politik süreçler, Türkiye’nin kendi aydınlanmasına temel oluşturacak kaynakları keşfi önündeki engelleri temizliyor.
Türk aydınlanması, burjuva toplumun zaferiyle değil, ancak burjuva toplumunun meta ekonomileri içinde aşılmasıyla sonuna kadar geliştirilebilirdi. Amerikan başkanının itibarı ile Türk aydınlanmasının olanakları arasında ters yönlü bir ilişki vardır.
Doğu aydınlanmalarının olanakları 21. yüzyılda daha güçlü şekilde ortaya çıktı. Bu koşullarda ilk akla gelecek isimlerden biri tabii ki Hasan Âli Yücel olacaktı.