Millî İstihbarat Akademisinin Dünya Siyasetinde Teknopolitik Düzen Tartışmaları ve Türkiye başlıklı raporunu teknik, mühendislik ve politika boyutlarıyla değerlendireceğim. İnceleme boyunca raporun güçlü tespitlerini ortaya koymanın yanı sıra kavramsal sınırlılıklarına, stratejik boşluklarına ve Türkiye açısından geliştirilmesi gereken yönlerine de işaret edeceğim. Eleştiriyle yetinmeden, tartışılan başlıklarda somut öneriler sunmaya çalışacağım.
Rapor, yapay zekânın devlet kapasitesi, ekonomik güç, toplumsal sınıflar ve uluslararası hiyerarşi üzerindeki etkisini ele alması bakımından önemli bir girişimdir. Bununla birlikte teknopolitika, yalnızca kavramlar ve modeller arasında yürütülen teorik bir tartışma değildir. Devletlerin hangi uluslararası oluşumlarda yer aldığı, hangi teknoloji ekosistemleriyle bütünleştiği ve hangi stratejik merkeze baktığı da bu tartışmanın doğrudan parçasıdır.
Tam da bu nedenle raporu tartışmaya başlamadan önce önümüzde duran somut gelişmeye bakmak gerekir. 16 Temmuz 2026 tarihinde Çin’in Şanghay kentinde Dünya Yapay Zekâ İşbirliği Örgütü’nün, İngilizce kısaltmasıyla WAICO’nun kuruluş anlaşması imzalandı. Yirmi dokuz ülke örgütün kurucu üyeleri arasında yer aldı. Şanghay merkezli bağımsız bir hükümetler arası kuruluş olarak tasarlanan WAICO, yapay zekânın güvenli, adil ve bütün insanlığın yararına geliştirilmesini; uluslararası istişareyi, ortak katkıyı ve paylaşılan faydayı temel ilkeleri arasında ilan etti.
Türkiye ise bu kuruluş masasının çevresinde yoktu. Yeni dünyanın yapay zekâ yönetişimi, teknolojik egemenlik ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki işbirliği kurumlarından biri ilan edilirken Türkiye ne kurucu imzalar arasında ne de bu yeni merkezin belirleyici aktörleri arasında yer aldı. Bu yokluk, teknik kapasite eksikliğiyle açıklanamaz. Türkiye güçlü bir sanayi birikimine, gelişen savunma teknolojilerine, yetişmiş mühendislik insan kaynağına ve bölgesel etki gücüne sahiptir. Sorun, öncelikle stratejik yönelim sorunudur. Türkiye NATO üyesidir ve hükümetin dış politika pusulası hâlâ büyük ölçüde Washington’a dönüktür. Dolayısıyla bir yandan çok kutupluluk, teknolojik bağımsızlık ve yeni dünya düzeni üzerine konuşulurken diğer yandan bu düzenin kurumları kurulurken masanın dışında kalınmaktadır.
Türk devlet geleneğinin simgelerinden çift başlı Selçuklu kartalını hiç duymadık mı? Kartalın iki yöne bakması, devlet aklının dünyadaki farklı güç merkezlerini gözetmesi anlamına gelir. Fakat iki yöne bakmak, iki merkez arasında kararsızca beklemek değildir. Gelişmeleri iki taraftan izleyip karar anında Atlantik’e bağlanmak da değildir. Gerçek devlet aklı, dünyadaki güç değişimini zamanında saptamak ve milletin bağımsızlığı doğrultusunda uygun yerde konumlanmaktır. Bugün Asya’da yeni ekonomik, siyasal ve teknolojik kurumlar kurulurken Türkiye’nin yalnızca seyirci kalması, çift başlı kartalın tarihsel anlamıyla değil, tek yönlü Atlantik bağımlılığıyla açıklanabilir.
Teknopolitika tartışmalarında analizler havada uçuşuyor. Stratejik kapasite, etik yönetişim, insan merkezlilik, yapay zekâ güvenliği ve dijital egemenlik üzerine çok sayıda kavram üretiliyor. Ancak teorinin değeri, somut dünyadaki saflaşmaları açıklayabildiği ölçüde ortaya çıkar. Çin, Rusya ve Küresel Güney ülkeleri yeni bir yapay zekâ işbirliği örgütü kurarken Türkiye’nin neden orada olmadığı sorusu sorulmadan yapılacak bir teknopolitika tartışması eksik kalacaktır. Sorulması gereken yalnızca Türkiye’nin hangi yapay zekâ modelini geliştireceği değildir. Türkiye’nin hangi dünya içinde, hangi devletlerle, hangi üretim ve mülkiyet ilişkileri temelinde yapay zekâ geliştireceği de açıklığa kavuşturulmalıdır.
Bu incelemede yapıcı olmaya özellikle özen gösterdim. Raporun hazırlanmasında emek verenlerin çalışmasını küçümsemek değil, açılan tartışmayı Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu stratejik derinliğe taşımak amaçlanmaktadır. Raporun değerli tespitleri vardır. Bununla birlikte raporun kavramsal çerçevesinin Batı merkezli sınırları, üretim ve mülkiyet ilişkilerine yaklaşımı, ulusal planlama anlayışı ve Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik tehditleri tanımlama biçimi eleştirel olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle yazının klasik bir “sonuç” bölümü yerine kaleme alınan Yön ve Eylem bölümünün özellikle dikkatle okunmasını öneriyorum. Çünkü teknopolitik tartışmanın değeri yalnızca dünyayı yorumlamasında değil, Türkiye’ye bir yön göstermesinde ve uygulanabilir bir eylem çizgisi önermesinde yatmaktadır.
Raporun incelenmesi, metin çözümlemesi ve karşılaştırmalı değerlendirme aşamalarında DeepSeek-V3 ile ChatGPT 5.6-Sol modellerinden destek alınmıştır. Yapay zekâ araçları metnin kavramsal haritasının çıkarılması, tekrar eden savların belirlenmesi ve farklı bölümler arasındaki ilişkilerin karşılaştırılması amacıyla kullanılmış; değerlendirmelerin siyasal ve teorik sorumluluğu ise yazara ait tutulmuştur.
Akademilerimiz insan kaynağımızı görevlerine hazırlıyor. Ayrıca açıkladıkları raporlar aracılığıyla toplumun bilgilenmesini, eğitilmesini sağlıyorlar. Millî İstihbarat Akademisi’nin çabalarını önemsiyoruz.
Millî İstihbarat Akademisi raporunun hazırlanmasına katkı sunanlara ve bu önemli tartışmayı Türkiye’nin gündemine taşıyan bütün uzmanlarımıza selamlarımı iletiyorum.
1. Raporun temel tezi
Millî İstihbarat Akademisi’nin Temmuz 2026 tarihli raporu, yapay zekâyı yalnızca teknolojik yenilik veya ekonomik verimlilik konusu olarak değil, geleceğin devlet kapasitesini, uluslararası hiyerarşilerini, sınıfsal ilişkilerini ve insanın toplumsal konumunu belirleyecek bir teknopolitik mücadele alanı olarak tanımlıyor.
Raporun kurduğu üçlü şema şöyledir:
| Yaklaşım | Öncelik | Temsil edilen çevre | Temel sorun |
| Teknorealizm | Devlet kapasitesi ve stratejik üstünlük | Palantir, Alex Karp, Peter Thiel çevresi | Teknoloji hangi devletin gücüne hizmet edecek? |
| Teknopragmatizm | Kontrollü ve güvenli ilerleme | Anthropic ve yapay zekâ güvenliği çevresi | Güçlü sistemler nasıl yönetilecek? |
| Teknohümanizm | İnsan onuru ve ortak iyi | Vatikan merkezli normatif yaklaşım | Teknoloji insanı ve toplumu neye dönüştürüyor? |
Rapor, bu üç yaklaşımın hiçbirini Türkiye açısından tek başına yeterli bulmuyor. Teknorealizmin devlet kapasitesini doğru teşhis ettiğini ancak hiyerarşik ve tahakkümcü bir dünya düzenine kapı açtığını; teknopragmatizmin güvenlik ve denetim bakımından işlevsel olduğunu ancak şirket merkezli kaldığını; teknohümanizmin güçlü bir ahlaki zemin sunduğunu fakat kapasite ve uygulama konusunda yetersiz olduğunu savunuyor.
Buradan Türkiye için üç sütunlu bir senteze ulaşılıyor:
- Stratejik kapasite
- Güvenli tasarım
- Toplumsal meşruiyet
Raporun temel formülü, “güçlü olmak ile meşru kalmak” arasındaki dengenin kurulmasıdır.
2. Raporun en önemli katkısı
Raporun en değerli yönü, yapay zekâ tartışmasını “hangi model daha başarılıdır?” düzeyinden çıkarıp, politika zemininde bir tartışmaya taşımasıdır:
- Kararı kim verecek?
- Verinin sahibi kim olacak?
- Devlet mi teknoloji şirketlerine bağımlı olacak, şirketler mi millî stratejiye tabi kılınacak?
- Yapay zekâ hangi sınıfların ve devletlerin gücünü büyütecek?
- Teknik olarak mümkün olan her şey siyasal ve ahlaki olarak meşru mudur?
Bu çerçevede rapor, teknolojinin tarafsız olmadığı gerçeğini görünür kılıyor. Yapay zekâ; veri merkezleri, çipler, enerji, kritik mineraller, haberleşme altyapıları ve robotik sistemlerle birlikte ele alınıyor. Dolayısıyla yapay zekâ kapasitesinin yalnızca algoritma veya yazılım geliştirme kapasitesinden ibaret olmadığı doğru biçimde saptanıyor.
Raporun ikinci önemli katkısı, Batı’daki liberal teknoloji paradigmasının çözülüşünü teşhis etmesidir. Teknorealist çevreler artık Silikon Vadisi’nin tüketici uygulamalarına, reklama ve platform kapitalizmine yönelmesini eleştiriyor; mühendislik kapasitesinin yeniden devletin askerî ve stratejik amaçlarına bağlanmasını istiyor. Raporda Palantir çevresinin önerdiği model, açık biçimde Batı üstünlüğünü korumaya yönelik yeni bir devlet-şirket-savunma sanayisi birleşmesi olarak değerlendiriliyor.
Bu saptama önemlidir. Çünkü Atlantik sisteminde teknoloji şirketleri artık yalnızca piyasa aktörleri değildir. İstihbarat, savaş, sınır güvenliği, kamu yönetimi ve algı operasyonlarının doğrudan bileşenlerine dönüşmektedir.
3. Raporun Türkiye teşhisi
Rapora göre Türkiye ne yapay zekâ üretiminin merkez ülkelerinden biridir ne de güvenlik baskılarından uzak, yalnızca etik ve düzenleme meselelerine yoğunlaşabilecek bir konumdadır. Türkiye aynı anda:
- Bölgesel güvenlik tehditleriyle,
- Ekonomik rekabet baskısıyla,
- Kamu hizmetlerinde verimlilik ihtiyacıyla,
- Veri yönetişimi ve kurumsallaşma sorunlarıyla karşı karşıyadır.
Rapor Türkiye’de birbirine paralel ilerleyen iki süreç belirliyor:
Kapasite birikimi: Savunma sanayisi, kamunun teknolojiye yön verme yeteneği, TÜBİTAK programları, TRUBA, üniversite laboratuvarları, sektörel yapay zekâ uygulamaları ve teknik insan kaynağı.
Yönetişim açığı: Veri standartlarının parçalı olması, açıklanabilirlik eksikliği, bağımsız denetim mekanizmalarının yetersizliği, kurumlar arası koordinasyon sorunları ve sorumluluk zincirinin belirsizliği.
Bu teşhis büyük ölçüde isabetlidir. Türkiye’nin savunma sanayisinde elde ettiği operasyonel birikim, görüntü işleme, otonom sistemler, karar destek ve görev planlama gibi alanlarda önemli bir sıçrama zemini yaratmıştır. Ancak rapor da bu birikimin sivil üretim, sanayi, sağlık, eğitim, tarım ve kamu planlamasına aynı ölçüde aktarılamadığını kabul ediyor.
4. Raporun temel düşünsel eksikliği
Rapor, teknopolitik dünyayı büyük ölçüde ABD merkezli üç düşünsel çevrenin iç tartışması üzerinden açıklıyor:
- Palantir’in devletçi ve militarist teknolojik realizmi,
- Anthropic’in şirket merkezli risk yönetimi,
- Vatikan’ın insan onuruna dayalı ahlaki itirazı.
Bu üç yaklaşım birbirinden farklı görünse de aynı Batı düşünce evreninin içinden konuşmaktadır. Birincisi Amerikan devletinin ve Batı üstünlüğünün korunmasını, ikincisi özel şirketlerin teknolojik gelişmeyi kontrollü biçimde yönetmesini, üçüncüsü ise teknik dönüşüm karşısında insanın ahlaki konumunun korunmasını savunmaktadır.
Fakat dünyadaki teknopolitik mücadelenin önemli bir bölümü bu üç seçenek arasındaki tartışmadan ibaret değildir.
Teknolojinin özel sermayenin kârı veya emperyalist devletlerin üstünlüğü için değil, toplumun örgütlü ihtiyaçları, kamu mülkiyeti, ulusal kalkınma ve uzun vadeli planlama doğrultusunda geliştirilmesi Türkiye’nin ve gelişmekte olan ülkelerin tek seçeneğidir.
Kavramların başına “tekno” eklemek, onların felsefi içeriğini değiştirmez; fakat kavramları Palantir, Anthropic veya Vatikan gibi belirli aktörlerle özdeşleştirmek, evrensel düşünce akımlarını dar bir Batı içi tartışmaya hapseder.
Burada tarif edilen kamucu ve bilimsel sosyalist teknopolitik yaklaşım, realizmin, pragmatizmin ya da hümanizmin basitçe karşısında değildir. Tersine, bu kavramların sınıfsal ve tarihsel içeriğini yeniden kurar. Realizm, Batı üstünlüğünü sürdürmek anlamına gelmez; güç ilişkilerini, emperyalist rekabeti ve devletlerin maddi kapasitelerini doğru değerlendirmeyi gerektirir. Gerçekçi bir teknopolitika, Amerikan teknoloji şirketlerinin çıkarlarını evrensel çıkar gibi sunmak yerine, teknolojik gücün hangi sınıfın ve hangi devlet stratejisinin hizmetinde olduğunu sorgular.
Pragmatik tutum, Türkiye’nin somut ihtiyaçlarından, üretim kapasitesinden ve bağımsızlık hedefinden hareket ederek işe yarayan araçları seçmek; fakat bu araçların mülkiyetini, denetimini ve stratejik yönünü kamu iradesine bağlamaktır. Teslimiyet pragmatizm değil, stratejisizliktir.
Hümanizm ise insanı sınıflardan, üretim ilişkilerinden ve emperyalist savaşlardan soyutlayan ahlaki bir romantizme indirgenemez. İnsan merkezli bir teknopolitika, yalnızca etik ilkeler ilan etmekle yetinmez; üretim araçlarının mülkiyeti, devlet planlaması, enerji altyapısı, emek rejimi, çalışma süreleri ve teknolojik bağımsızlık üzerine somut bir program geliştirir.
Daha açık bir ifadeyle rapor, sosyalist planlama deneyimini ve özellikle Çin’in yapay zekâ, sanayi, enerji, telekomünikasyon ve kamu koordinasyonu modelini bağımsız bir teknopolitik yaklaşım olarak incelememektedir.
Bu eksiklik yalnızca coğrafi değildir; sınıfsal bir eksikliktir.
5. “Medeniyet modeli” söyleminin sınırı
Rapor, Türkiye’nin çoğulcu medeniyet mirası, insan onuru ve “hikmet” kavramı üzerinden Batı merkezli hiyerarşik düzene alternatif geliştirebileceğini savunuyor. Teknik aklın, neyin ve kimin yararına üretim yapılacağını belirleyen ahlaki muhakemeyle tamamlanması gerektiğini vurguluyor.
Bu, raporun güçlü ama aynı zamanda sınırlı yönlerinden biridir.
“Türkiye’nin medeniyet birikimi” tek başına bir teknopolitik model oluşturmaz. Bu söylemin maddi karşılığının açıklanması gerekir:
- Hangi kurumlar kurulacaktır?
- Stratejik teknoloji şirketlerinin mülkiyet yapısı nasıl olacaktır?
- Devlet hangi sektörlere öncelik verecektir?
- Kamu verisi nasıl ortak üretim gücüne çevrilecektir?
- Üniversite, sanayi ve devlet hangi plan içinde birleştirilecektir?
- Teknolojik artı değer toplum içinde nasıl paylaşılacaktır?
- Otomasyonun yarattığı verimlilik çalışma saatlerine ve toplumsal refaha nasıl yansıtılacaktır?
Ahlaki söylem, maddi bir kalkınma programıyla birleşmediğinde soyut kalır. Rapor bunu kısmen fark ediyor ve “ahlaki duruş ile sahadaki stratejik kapasite” arasında denge kurulmasını istiyor. Ancak bu dengenin ekonomik ve sınıfsal mekanizmasını tanımlamıyor.
6. Türkiye için önerilen yol haritası
Rapor, Türkiye için kısa, orta ve uzun vadeli uygulanabilir bir idari çerçeve sunmaktadır.
İlk aşamada kamu kurumlarında kullanılan yapay zekâ sistemlerinin envanterinin çıkarılması, kullanım ilkelerinin ve risk sınıflandırmalarının belirlenmesi, yüksek riskli uygulamaların tanımlanması, kamu alım ölçütlerinin hazırlanması ve teknolojik bağımlılık etkisinin değerlendirilmesi önerilmektedir. Orta vadede zorunlu etki değerlendirmesi, test ve sertifikasyon altyapısı, veri standardizasyonu, düzenleyici, uygulayıcı ve denetleyici rollerin ayrıştırılması, teknik uzman kadrolarının oluşturulması, savunma sanayisindeki birikimin sivil alanlara aktarılması ve ortak hesaplama altyapılarının kurulması hedeflenmektedir. Uzun vadede ise ulusal kamu yapay zekâ çerçevesinin ve Türkiye’nin teknopolitik doktrininin oluşturulması, yerli temel model ve veri altyapılarının geliştirilmesi, uluslararası teknopolitik diplomasinin güçlendirilmesi ve Türkiye modelinin uluslararası platformlarda temsil edilmesi öngörülmektedir. Böylece ilk aşamada görünürlük ve kontrol, ikinci aşamada kurumsal kapasite, üçüncü aşamada ise stratejik özerklik ve uluslararası etki amaçlanmaktadır.
Ancak yerli temel model hedefi tek başına yeterli değildir; bu modellerin çalışacağı çip, enerji, veri merkezi, bulut ve haberleşme altyapılarının da aynı ulusal plan içinde ele alınması gerekir.
7. Yön ve Eylem
Millî İstihbarat Akademisi’nin raporu, yapay zekânın artık yalnızca teknik bir yenilik olmadığını doğru biçimde saptıyor. Yapay zekâ; devletlerin gücünü, sınıfsal ilişkileri, üretim düzenini ve uluslararası hiyerarşiyi yeniden kuran bir teknopolitik mücadele alanıdır. Ancak raporun teknorealizm, teknopragmatizm ve teknohümanizmden oluşan sınıflandırması, büyük ölçüde Batı dünyasının kendi içindeki devlet-şirket-ahlak tartışmasıyla sınırlı kalıyor. Oysa büyük çözümler çoğu zaman sistemin içinde değil, sistemin dışındadır. Seçenek ise teknolojik kapasiteyi kamusal mülkiyet, ulusal planlama, halkın refahı ve insanlığın ortak gelişimiyle birleştiren kamucu ve sosyalist teknopolitik düzendir.
Raporun önerdiği “stratejik kapasite-güvenli tasarım-toplumsal meşruiyet” üçlüsüne bu nedenle iki temel sütun daha eklenmelidir: kamusal mülkiyet ve milli planlama. Kamusal mülkiyet için karma modeller denenmektedir. Türkiye’nin de deneyimleri oldukça yeterlidir. Veri, enerji, çip, hesaplama altyapısı ve temel yapay zekâ modelleri birkaç küresel şirketin mülkiyetinde kaldığı sürece egemenlikten söz edilemez.
Bu noktada şirket mülkiyetini mutlak biçimde karşıya koyan yaklaşım fazla kaba kalabilir. Bilimsel sosyalist bakış açısından esas sorun, mülkiyet biçiminin tek başına özel, kamu ya da karma olması değil; ekonomik faaliyetin hangi iktidar ilişkileri içinde, hangi amaçla ve kimin yararına örgütlendiğidir. Stratejik alanlarda kamu mülkiyeti belirleyici olmakla birlikte, kamu öncülüğünde ve sıkı denetim altında karma mülkiyet modelleri de uygulanabilir. Bu durum, tek başına teknolojik bağımsızlığı zedelemez.
Belirleyici olan; devletin yönlendirici ve düzenleyici kapasitesi, kamusal denetimin etkinliği, şirketlerin açık yükümlülüklere tabi tutulması ve üretilen teknoloji, hizmet ve çıktıların insan odaklı ve kamu yararına uygun olmasıdır. Veri, kritik altyapı, temel modeller ve stratejik teknolojiler üzerinde kamunun egemenliği korunmalı; özel şirketler ulusal planın dışında bağımsız güç merkezlerine dönüşmemelidir. Ancak bütün bunların üzerinde, siyasal iktidarın kamucu, halkçı ve bilimsel sosyalist bir programa dayanması gerekir. Çünkü aynı mülkiyet modeli, farklı iktidarların elinde bütünüyle farklı toplumsal sonuçlar üretebilir. Esas güvence, üretim araçlarının biçimsel statüsünden önce, onları yönlendiren sınıfsal iktidarın niteliğidir.
Kamu öncülüğünde hazırlanacak bir ulusal yapay zekâ planı, savunma sanayisinde biriken teknolojik yeteneğin sivil üretime aktarılmasını sağlayabilir. Türkiye-Çin-Rusya-İran teknoloji işbirliği, ulusal yapay zekâ planımızı sınıfsal ve jeopolitik bir programa dönüştürülebilir.
Fakat Türkiye’nin yalnızca teknoloji politikası değil, daha derinde bir strateji sorunu vardır. Millî İstihbarat Akademisi’nin raporları teorik açıdan değerlidir ve tartışılmalıdır. Ancak bu raporlarda Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu temel stratejik tehdidin adı açık biçimde konulmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’ni doğrudan karşıya almaktan kaçınan bir dil, daha düşmanın tanımlanması aşamasında başlayan bir hata zinciri yaratmaktadır. Burada söz konusu olan, yarın Amerika’ya savaş ilan etmek değildir. Strateji, önce tehdidi doğru tanımlama sanatıdır. Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Türkiye karşıtı bir ABD-İsrail-Yunanistan tehditi bulunmaktadır. Hatta Ukrayna özellikle son zamanlarda eylemli bir şekilde bu üçlünün içinde yer almaktadır. Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesinde askerî yığınak yapan, ülkemizi kuşatan üsler kuran, bölücü ve gerici örgütleri silahlandıran ve Türkiye’ye yönelik işgal ve parçalama senaryoları üzerinde çalışan gücün adı konulmadan bağımsız bir teknopolitik doktrin kurulamaz.
Üstelik Millî İstihbarat Teşkilâtı, sözünü ettiğimiz sistemin ne olduğunu oldukça iyi bilmektedir. Mehmetçiğin kanını pazarlık konusu yapan girişimlerin, NATO gladyolarının milletimize kan kusturduğu yılların, darbelerin ve tertiplerin bütün yolları onun kurumsal hafızasında kayıtlıdır. Bu hafıza yalnızca arşivlerde tutulmak için değil, devletin stratejik yönünü aydınlatmak için vardır. Millî İstihbarat Akademisi de milletimizi karşı karşıya bulunduğu tehditler konusunda açık, bilimsel ve cesur biçimde bilgilendirmelidir.
Raporun nükleer enerji konusunda yaptığı saptama bu bakımdan öğreticidir. Metinde, “Nükleer enerji teknolojilerinde yaşanan gecikme ile kaçırılan fırsat deneyimi göz önüne alındığında, Türkiye’nin YZ ve bağlantılı kritik teknolojiler konusunda çok daha stratejik ve zamanında bir bakış açısı geliştirmesi” gerektiği belirtilmektedir. Doğru bir tespittir. Fakat buradan sonra sorulması gereken asıl soru şudur: Türkiye’nin nükleer teknolojiye zamanında erişmesini kim engelledi? Rusya mı, Çin mi? Bugün Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ni Rusya ile yapıyoruz. Bu olgu, Türkiye’nin önündeki stratejik yönelim konusunda teorik sınıflandırmalardan daha açık bir yanıt vermektedir.
Teknopolitika meselesi, şirket modellerinin ve yapay zekâ etiğinin ötesine geçilerek bu derinlikte tartışılmalıdır. Teknolojik bağımsızlık, Türkiye’yi kuşatan Atlantik sisteminden bağımsızlaşma mücadelesinden ayrı düşünülemez. Ulusal yapay zekâ sistemi de nükleer enerji programı da çip üretimi de savunma sanayisi de aynı stratejik bütünün parçalarıdır. Türkiye, Batı’nın kendisine biçtiği bağımlı ve çevre ülke konumunu kabul etmekle Asya’da yükselen yeni dünyanın kurucu güçleri arasında yer almak arasında bir tercih yapacaktır. Vatan Partisi, sistemin içinden önerilen sınırlı çözümlerle yetinmeyecek; teknolojik egemenliğin, bağımsız devletin, kamucu ekonominin ve Avrasya işbirliğinin oluşturduğu büyük çözümü milletimizin önüne getirmeye devam edecektir.



