Yazar: Ran Siwei, Ningbo Üniversitesi Marksizm Enstitüsü Doçenti
Özet
Yapay zekâ teknolojilerinin yükselişi, insan toplumunu derinden etkilemekte; insan ile doğa, insan ile toplum ve insan ile insan arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirmenin yanı sıra, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki işleyiş mantığını da köklü biçimde dönüştürmektedir. Marksist perspektiften bakıldığında, yapay zekâ; Marksist felsefe, politik ekonomi ve geleceğin toplumsal yapısı açısından önemli meydan okumalar ortaya çıkarmaktadır. Felsefi açıdan yapay zekâ, madde ile bilinç arasındaki ilişkiye ve özne konumundaki insan ile yapay zekâ arasındaki etik ilişkiye yönelik yeni sorgulamalar doğurmaktadır. Politik ekonomi bakımından ise, emek-değer kuramı ile değerin paylaşım mekanizmalarını tartışmaya açmaktadır. Toplumsal düzeyde ise, gelecekte işçi sınıfının istihdamı ve sınıfsal kimliği üzerinde ciddi krizlere yol açma potansiyeli taşımaktadır. Marksist analiz perspektifine göre, özne olan insan ile yapay zekâ arasında özsel ve aşılması mümkün olmayan temel farklılıklar bulunmaktadır. Nesneleşmiş bir zekâ biçimi olarak yapay zekâ karşısında, insan ile yapay zekâ arasındaki ilişkinin insan merkezli bir anlayış temelinde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Yapay zekâ, Marx’ın değer kuramını geçersiz kılmamış; yalnızca değerin yaratılması ve dağıtılmasının somut biçimlerini değiştirmiştir. Bu bağlamda yapay zekâ, üretici güçlerde niteliksel bir sıçramayı temsil etmekte; buna paralel olarak üretim ilişkilerinin de derinlemesine yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır. Nihai amaç ise insanın özgür ve çok yönlü gelişiminin gerçekleştirilmesidir.
Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, Tekillik açmazı, ahlaki ikilem, Luddist ikilem, Matta ikilemi
I. Giriş
Yapay zekânın anlaşılması ve eleştirel biçimde değerlendirilmesi, çağdaş akademik dünyanın temel araştırma alanlarından biri hâline gelmiştir. Akademik çevrelerde genel kabul gören görüşe göre, Yapay Zekâ (AI) kavramı 1956 yılında düzenlenen Dartmouth Konferansı ile ortaya çıkmıştır. Ancak insanlığın bilgisayarı tasarlama ve geliştirme tarihine kadar gidildiğinde, bu başlangıcın daha erken dönemlere uzandığı da söylenebilir.
Yaklaşık yetmiş yıllık gelişim süreci içerisinde yapay zekâ; Turing Makinesinden uzman sistemlere, yapay sinir ağlarından AlphaGo’ya, ChatGPT’den Sora’ya kadar uzanan önemli teknolojik aşamalardan geçmiştir. Günümüzde büyük dil modelleri, derin öğrenme ve üretici yapay zekâ (Generative AI) teknolojileri, insan toplumunun üretici güçlerinin gelişiminde yeni bir dalga meydana getirmektedir.
Genel kabul gören tanıma göre yapay zekâ, “makineler veya yazılımlar tarafından sergilenen zekâ” olarak ifade edilmektedir (Calum Chace, 2017, s. 3). Bu tanım iki temel kavrama dayanmaktadır: “zekâ” ve “makine”. Burada zekâ, bilgi edinme ve bu bilgiyi belirli hedeflere ulaşmak amacıyla kullanabilme yeteneğini; makine ise esas itibarıyla bilgisayarı ifade etmektedir. Dolayısıyla yapay zekâ, insanın düşünme faaliyetlerini makineleştirerek bilgisayarların insan benzeri düşünme ve hesaplama yetenekleri kazanmasını amaçlamaktadır. Özünde ise insan beyninin örgütlenme yapısının ve düşünme mekanizmasının taklit edilmesi; başka bir ifadeyle insan düşüncesinin belirli yönlerinin maddileştirilmesi anlamına gelmektedir.
Yapay zekânın kapsadığı alan oldukça geniştir. Bunlar arasında otomatik teorem ispatı, uzman sistemler, yapay sinir ağları, doğal dil işleme, genetik algoritmalar, derin öğrenme, pekiştirmeli öğrenme (reinforcement learning) ve süper zekâ gibi birçok çalışma alanı bulunmaktadır.
Genel olarak yapay zekâ iki kategoriye ayrılmaktadır: Zayıf Yapay Zekâ (Narrow Artificial Intelligence – NAI) ve Güçlü Yapay Zekâ (General Artificial Intelligence – GAI). Zayıf yapay zekâ, yalnızca insanlar tarafından kendisine verilen belirli görevleri yerine getirebilen sistemleri ifade ederken; güçlü yapay zekâ ise hedef oluşturma, belirli bir iradeye sahip olma ve insanın sahip olduğu tüm bilişsel işlevleri gerçekleştirebilme kapasitesine sahip sistemleri ifade etmektedir. Günümüzde ise üretici yapay zekâ (Generative AI), yapay zekâ teknolojilerinin gelişimindeki en dikkat çekici ve en hızlı ilerleyen alan olarak öne çıkmaktadır.
Yapay zekânın ortaya çıkışı, insanlığın dünyayı algılama ve dönüştürme biçimini köklü şekilde değiştirmiş; aynı zamanda üretim yapısının ve insanlar arasındaki etkileşim biçimlerinin yeniden şekillenmesine yol açmıştır. Amerikalı düşünür Henry Kissinger ve çalışma arkadaşlarına göre yapay zekâ, “insanın düşünme biçimini, bilgiyi, algıyı ve gerçekliği dönüştüren; bu süreçte insanlık tarihinin akışını değiştiren bir teknolojidir” (Kissinger vd., 2023, s. 6). Küreselleşme araştırmaları alanının önde gelen isimlerinden Richard Baldwin ise yapay zekâ çağını “Üçüncü Büyük Dönüşüm” olarak tanımlamaktadır (Baldwin, 2021, s. 19).
Bugün yapay zekâ teknolojisi, bilimsel araştırmalardan eğitime, imalat sanayinden lojistiğe, savunmadan siyasete, sanattan kültüre kadar toplumsal yaşamın hemen her alanında köklü değişimler meydana getirmektedir. Hiç kuşkusuz bu teknoloji, üretici güçlerin gelişimini büyük ölçüde hızlandırmış ve insanların yaşam koşullarını önemli ölçüde iyileştirmiştir. Bununla birlikte, insanlığın üretim ve yaşam faaliyetleri açısından daha önce benzeri görülmemiş sorunları da beraberinde getirmektedir. Baldwin’e göre robot çağının “büyük dönüşümü”, kaçınılmaz olarak “büyük toplumsal çalkantıları” da doğuracaktır (Baldwin, 2021, s. 19). Stephen Hawking de yapay zekânın gelecekteki gelişimi konusunda derin kaygılar dile getirmiştir. Dünyaca tanınan yapay zekâ araştırmacısı Fei-Fei Li ise şu tespitte bulunmaktadır: “İnkâr edilemeyecek bir gerçek vardır ki, yapay zekâ artık tamamen bizim denetimimiz altında değildir” (Li, 2024, s. 352). Günümüzde yerli ve yabancı akademik çalışmalar incelendiğinde, yapay zekânın insan toplumu açısından çok boyutlu meydan okumalar ortaya çıkardığı görülmektedir.
Felsefi açıdan bakıldığında yapay zekâ, madde ile bilinç arasındaki ilişkiyi, varlık ile düşünce arasındaki bağı yeniden tartışmaya açmaktadır. Bunun en somut yansıması, yapay zekânın gerçekten insan benzeri bir bilince sahip olup olamayacağı sorusudur. Yapay zekâ literatüründe bu tartışma genellikle “tekillik (singularity)” problemi olarak adlandırılmaktadır.
Etik açıdan ise yapay zekâ, insanlığın ahlaki normlarını ve etik ilkelerini ciddi biçimde sorgulamaktadır. Bu sorun, esas olarak yapay zekânın yabancılaşması meselesi etrafında şekillenmektedir. Yapay zekâ başlangıçta insan emeğinin ürünü olarak, insan toplumunun üretim ve yaşam ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla geliştirilmiştir. Ancak uygulama sürecinde çeşitli etik ikilemler ortaya çıkmaktadır. Yapay zekâ sistemleri insanın dünyayı dönüştürme kapasitesini büyük ölçüde artırırken, aynı zamanda insan denetiminden giderek uzaklaşma riskini de beraberinde getirmektedir.
Marksist siyasal ekonomi açısından değerlendirildiğinde ise yapay zekâ, Marx’ın değer teorisine yönelik önemli tartışmalar doğurmaktadır. Gelecekte yapay zekâ sistemlerinin hem zihinsel hem de fiziksel emeğin önemli bir bölümünü üstlenmesi, teorik ve pratik düzeyde emek-değer kuramına yeni meydan okumalar getirecektir. Değerin dağılımı açısından bakıldığında ise yapay zekâ, servetin gelecekte nasıl paylaşılacağı konusunda yeni sorunlar yaratmaktadır. Dijital teknolojilerin ve yapay zekânın yükselişiyle birlikte dijital sermayeyi ve yapay zekâ teknolojilerini elinde bulunduran yeni toplumsal kesimler ortaya çıkmakta; buna bağlı olarak “dijital uçurum” giderek derinleşmektedir. Bu süreç, servetin yeniden dağılımını yapısal biçimde etkileyerek yeni bir dijital burjuvazi ile yeni bir dijital proletarya yaratma eğilimi göstermekte; böylece servet dağılımında “Matta etkisi” ya da yazarın ifadesiyle “Matta çıkmazı” ortaya çıkmaktadır.
Geleceğin toplumu açısından ise yapay zekâ, işçi sınıfının istihdamı üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır. Sermaye tarihsel olarak emeğin yerine geçme eğilimindedir. Makinenin üretime girmesinden itibaren sermaye sahipleri işçilerin yerine makineleri kullanmaya başlamış ve bunun sonucunda işçilerin makinelere karşı geliştirdiği tarihsel “Luddizm” hareketi ortaya çıkmıştır. Yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte gelecekte çok daha geniş ölçekli bir işgücü ikamesi yaşanması beklenmektedir. Bu durum yeni bir “Neo-Luddist çıkmaz” yaratabilir. Böyle bir süreç, büyük bir sanayi yedek ordusunun oluşmasına ve nihayetinde “proletaryanın gereksizleşmesi” şeklindeki yeni bir toplumsal krizin ortaya çıkmasına yol açabilir.
Dolayısıyla yapay zekânın ortaya çıkardığı sorunlar yalnızca teknolojiyle sınırlı değildir; felsefe, siyaset bilimi, iktisat, sosyoloji, etik ve kamu yönetimi gibi birçok disiplini kapsayan çok boyutlu meselelerdir. Bu nedenle söz konusu gelişmelerin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi, ancak geniş bir kuramsal perspektif ve sistematik bir düşünce yaklaşımıyla mümkündür.
Yapay zekânın potansiyel riskleri, uzun yıllardır bilim kurgu edebiyatı ve sinema eserlerinde de somut biçimde tasvir edilmektedir. Isaac Asimov’un Robot serisi ile Liu Cixin’in İnsanlığı Beslemek (赡养人类) adlı eseri bu konuyu işleyen önemli örnekler arasındadır. Benzer şekilde Terminatör, Matrix, Yapay Zekâ (A.I.) ve Transcendence (Evrim) gibi filmler de yapay zekânın insanlık üzerindeki olası etkilerini farklı açılardan ele almaktadır.
İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari ise 21. Yüzyıl İçin 21 Ders adlı eserinde şu dikkat çekici değerlendirmeyi yapmaktadır: “Yapay zekânın geleceğini anlamaya çalışırken başvurulması gereken asıl kaynak Steven Spielberg’in filmleri değil, Karl Marx’ın teorileridir” (Harari, 2018, s. 238).
Doğanın, toplumun ve insan düşüncesinin genel gelişim yasalarını açıklayan bilimsel bir dünya görüşü ve yöntem olarak Marksizm, yapay zekânın ortaya çıkardığı meydan okumalara hem cevap verebilecek hem de cevap vermesi gereken bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Genel olarak Marksizm, felsefe, siyasal ekonomi ve bilimsel sosyalizmden oluşan bütünlüklü bir teorik sistemdir. Bu nedenle yapay zekânın doğurduğu sorunlar üç temel başlık altında incelenebilir: felsefi meydan okumalar, Marksist siyasal ekonomi açısından ortaya çıkan meydan okumalar ve geleceğin toplumuna ilişkin meydan okumalar.
Bu çalışmada, söz konusu üç alan sırasıyla Marksist felsefe, Marksist siyasal ekonomi ve bilimsel sosyalizm perspektiflerinden ele alınacak; yalnızca günümüz yapay zekâ teknolojilerinin doğurduğu somut sorunlar ortaya konulmakla kalmayacak, aynı zamanda Marksist düşüncenin sunduğu kuramsal cevaplar değerlendirilecek ve gelecekte yapılacak araştırmalar için yeni tartışma alanları da önerilecektir.
II. Felsefi Meydan Okuma: Yapay Zekânın Tekillik Çıkmazı ve Ahlaki Çıkmazı
Marksist felsefenin temelini diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm oluşturur. Bu felsefenin merkezinde ise madde ile bilinç, varlık ile düşünce arasındaki ilişkinin açıklanması yer alır. İnsan, maddi üretim pratiği temelinde, özne ile nesnenin karşılıklı etkileşimi ve diyalektik birliği içinde, öznel bilginin nesnel gerçekliğe uygun hâle gelmesi yoluyla hakikate ulaşır. Aynı zamanda, nesnel dünyanın insanın öznel ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde dönüştürülmesi sayesinde değer yaratılır.
Yapay zekânın ortaya çıkışı ve gelişimi, öncelikle madde ile bilinç arasındaki ilişkiye yönelik temel bir meydan okuma ortaya koymaktadır. Bu bağlamda temel soru şudur: Yapay zekâ kendi öz bilincine sahip olabilir mi? İşte bu soru, literatürde “tekillik (singularity) çıkmazı” olarak adlandırılan tartışmayı doğurmaktadır. Bunun yanı sıra, yapay zekânın gelişimi insan ile yapay zekâ arasındaki değer ilişkisini de yeniden tartışmaya açmaktadır. Bu durum ise “ahlaki çıkmaz (moral dilemma)” olarak ifade edilen yeni etik sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
1. Yapay Zekâ ve Öz Bilinç
Öz bilinç, Hegel’in felsefi sisteminde merkezi bir konuma sahiptir ve insan tininin gelişimini belirleyen temel aşamalardan biri olarak kabul edilir. Özünde yapay zekâ, insanın zihinsel ve fiziksel emeğinin yerine geçebilecek, insan benzeri düşünme yeteneğine sahip makineler yaratma girişimidir. Bu durumda şu soru ortaya çıkmaktadır: Yapay zekâ da insanlar gibi öz bilince sahip olabilir mi?
Felsefenin temel problemi, madde ile bilinç, varlık ile düşünce arasındaki ilişkinin açıklanmasıdır. Bu bağlamda yapay zekânın insan toplumu açısından ortaya çıkardığı ilk temel meydan okuma, onun insan benzeri bir bilince sahip olup olamayacağı sorusudur. Bu ise doğrudan insanın özü meselesiyle ilişkilidir. Hegel’in ifadesiyle, “İnsanı insan yapan şey, onun düşünme yetisidir.” (Hegel, 1980, s. 38).
Bu nedenle birçok araştırmacı, yapay zekânın insanlara özgü öz bilince sahip olup olamayacağı sorusunu farklı açılardan ele almıştır. Wang Qian ve Zhang Yuanyuan, gelecekte yapay zekânın yalnızca “düşünen” değil, aynı zamanda “kalbiyle düşünebilen” bir varlığa dönüşüp dönüşemeyeceğini sorgulamışlardır (Wang & Zhang, 2020). Zhao Tingyang ise yapay zekânın öz bilince sahip olmasının hangi koşullarda mümkün olabileceğini tartışmış ve gelecekte insan öznesi ile yapay zekâ öznesinin birlikte var olduğu “çift öznelilik” (dual subjectivity) olgusunun ortaya çıkabileceğini ileri sürmüştür (Zhao, 2019). Jiang Yi ise yapay zekâ ile insan öz bilinci arasındaki kavramsal farklılıkları ayrıntılı biçimde analiz etmiştir (Jiang, 2019).
Eğer yapay zekâ gerçekten insan benzeri bir bilince sahip olursa, zamanla insanı aşması ve hatta onun yerini alması mümkün olabilir mi? Yapay zekâ araştırmalarında bu soru “tekillik (singularity)” problemi olarak adlandırılmaktadır. Tekillik, makine zekâsının insan zekâsını aştığı varsayımsal eşiği ifade eder.
“Tekillik” kavramını yapay zekâ alanında ilk kez sistemli biçimde kullanan kişi, bilim insanı ve bilim kurgu yazarı Vernor Vinge olmuştur. “Yaklaşan Tekillik” başlıklı konuşmasında, Irving John Good’un ortaya attığı “zekâ patlaması” düşüncesine atıfta bulunarak, süper zekâya sahip makinelerin insan zekâsını çok geride bırakacağını öne sürmüştür (Good, 1965, ss. 31-38). Daha sonra Amerikalı gelecek bilimci Raymond Kurzweil, The Age of Spiritual Machines (Ruhsal Makineler Çağı) ve The Singularity Is Near (Tekillik Yakın) adlı eserlerinde bu tartışmayı yeniden gündeme taşımıştır.
Tekillik tartışmasının kökeni ise Turing Testine kadar uzanmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse, eğer bir kişi karşısındaki konuşma partnerinin insan mı yoksa makine mi olduğunu ayırt edemiyorsa, söz konusu makinenin insan düzeyinde zekâ sergilediği kabul edilir.
Günümüzde yapay zekâ genel olarak güçlü yapay zekâ ve zayıf yapay zekâ olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Güçlü yapay zekâ, insanlar gibi bağımsız düşünme, muhakeme etme ve karar verme yeteneğine sahip olup kendi inisiyatifiyle hareket edebilir. Buna karşılık zayıf yapay zekâ, yalnızca insanlar tarafından verilen komutları yerine getirebilir; bağımsız iradeye sahip değildir. Dolayısıyla yapay zekânın bilince sahip olup olmadığına ilişkin tartışmalar esasen güçlü yapay zekâ etrafında şekillenmektedir.
Şüphesiz ki yapay zekâ, hesaplama gücü ve mantıksal akıl yürütme kapasitesi bakımından insanı geride bırakabilir. Ancak bu durum, onun insanlar gibi gerçek anlamda bir bilince sahip olduğu anlamına gelir mi?
Marksist bakış açısına göre bu sorunun cevabı hayırdır. Çünkü bilinç, insan beyninin bir işlevi ve özelliğidir; nesnel dünyanın insan zihnindeki öznel yansımasıdır. Marksizme göre bilincin ortaya çıkışı ve gelişiminde belirleyici olan unsur ise toplumsal pratiktir; özellikle de emek, bilincin oluşumunda ve gelişmesinde temel rol oynar.
İlk olarak, insan beyni biyolojik bir sistemken, yapay zekâ fiziksel bir sistemdir. İnsan karbon temelli bir yaşam formuyken, yapay zekâ silikon temelli bir yapıdır. Makinelerin, insanların aksine, kendi varlıklarını sürdürebilmek için yeme, içme, barınma ve giyinme gibi maddi yaşam araçlarına ihtiyacı yoktur. İnsan ile makine arasındaki temel fark, insan ile hayvan arasındaki farkla benzerlik gösterir: belirleyici unsur, kişinin kendi yaşam araçlarını bizzat üretmesidir.
İkinci olarak, bilinç nesnel içerik ile öznel biçimin birliğidir. Bilinç maddi dünyadan kaynaklanır; ancak doğrudan maddenin kendisi değil, insan zihni tarafından işlenmiş hâlidir. Marx’ın ifadesiyle, “İdeal olan, maddi olanın insan beynine aktarılmış ve orada dönüştürülmüş biçiminden başka bir şey değildir.” (Marx ve Engels Eserleri, Cilt 5, s. 22). Bilinç, amaçlılık, planlılık ve yaratıcılık gibi özelliklere sahiptir; hatta kimi zaman maddi dünyayı çarpıtılmış biçimde de yansıtabilir. Buna karşılık yapay zekâ, yalnızca sensörler aracılığıyla bilgiyi mekanik olarak alıp veriye dönüştürmektedir. Makine öğrenmesi özünde görüntü işlemeye dayanır; görüntü ise yalnızca piksellerden oluşan iki boyutlu bir matristir. Dolayısıyla yapay zekâ, bilinçte bulunan amaçlılık, planlama ve yaratıcılık niteliklerine sahip değildir.
Üçüncü olarak, bilinç son derece karmaşık ve derin bir olgudur. Byron Reese’e göre bilincin iki temel unsuru algılama yetisi ve özgür iradedir (Reese, 2020, s. 201). Algılama yetisinin temelinde deneyim bulunur. Örneğin “acı” hissi ancak yaşanarak deneyimlenebilir; deneyim olmaksızın bilinçten söz edilemez. Özgür iradenin özü ise seçim yapabilme yetisidir. İnsan bilinci; bilgi, duygu ve iradenin bütünleşmesinden oluşur. Yapay zekâ ise insan bilincinin yalnızca düşünme, yani rasyonel muhakeme boyutunu taklit etmekte ve genişletmektedir. Oysa insan, aynı zamanda duygu, inanç, irade ve diğer irrasyonel unsurlara da sahiptir. Bu irrasyonel boyut son derece karmaşık olduğundan, yapay zekânın bunları taklit edebilmesi oldukça güçtür. İnsan, özgür iradeye sahip bir tür-varlık (species-being) iken, makine yalnızca kendisine verilen komutları mekanik biçimde yerine getirmektedir. Bilinç, özünde biyolojik mekanizmalar üzerine kurulu insan beyninin bir işlevi ve niteliğidir. Buna karşılık yapay zekânın çalışma mekanizması, fizik ve bilgisayar bilimlerinin ilkelerine dayanmakta; biyolojik faaliyetleri yalnızca simüle etmektedir. Bu nedenle yapay zekâ, insanın sevinç, öfke, üzüntü ve mutluluk gibi duygularına sahip olmadığı gibi, gerçek anlamda özgür iradeye de sahip değildir.
Dördüncü olarak, insanların kullandığı dil esas itibarıyla doğal dildir ve ancak belirli bir bağlam içerisinde anlam kazanabilir. Yapay zekânın kullandığı dil ise çoğunlukla yapay dil olup, mantıksal açıklık ve biçimsel sadelik özellikleri taşır. Bu dilin temeli büyük ölçüde birinci dereceden mantık, küme kuramı ve benzeri biçimsel dillere dayanmaktadır. Dolayısıyla yapay zekâ, örneğin “红烧狮子头” (hongshao shizitou) gibi yalnızca sözcüklerden ibaret olmayan, kültürel ve bağlamsal anlamlar içeren insan ifadelerini gerçek anlamda kavrayamaz. Yapay dil, doğal dilden türetilmiş; onun işlenmiş ve sistematik hâle getirilmiş bir biçimidir.
Aslında yapay zekânın bilince sahip olup olamayacağı sorusuna verilecek cevabın temel önkoşulu, Marksizmin insan anlayışıdır. Yapay zekâ ontolojisine ilişkin sorgulamanın, Marksist insan teorisinden Marksist robot teorisine uzanan kuramsal bir geçiş üzerine inşa edilmesi gerekmektedir. Marksist kuram çerçevesinde insan; “gerçek insan”, “toplumsal insan”, “tarihsel insan” ve aynı zamanda **”yaşayan insan”**dır. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, yapay zekânın gerçek anlamda insan düzeyinde bir zekâya ulaşabilmesi için önünde hâlâ kat etmesi gereken önemli bir mesafe bulunmaktadır.
2. Yapay Zekâ ve Efendi-Köle İlişkisi
Efendi-köle ilişkisi, Hegel’in Tinin Görüngübilimi (Phänomenologie des Geistes) adlı eserinde ortaya koyduğu temel kavramlardan biridir. Byron Reese’in araştırmasına göre, “robot” kelimesi Slav dillerindeki “kölelik” anlamına gelen sözcükten türemiştir (Reese, 2020, s. 64). İnsanlığın başlangıçtaki tasarımına göre robotlar, insanlara yardımcı olmak üzere geliştirilmiş araçlar, yani bir bakıma insanın “köleleri”dir. Dolayısıyla insan ile robot arasındaki ilişki, klasik anlamda bir efendi-köle ilişkisi olarak görülebilir.
Ancak yapay zekâ teknolojisinin giderek gelişmesiyle birlikte bu ilişkinin Hegel’in sözünü ettiği anlamda tersine dönmesi mümkündür. Başka bir ifadeyle, robotların “efendi”, insanların ise onlara bağımlı “köle” konumuna düşmesi ihtimali gündeme gelmektedir.
Yeni bir üretici güç niteliği taşıyan yapay zekâ, insanlığın üretim ilişkilerini derinden etkileyecek ve yeniden şekillendirecektir. Yapay zekâ teknolojilerinin eğitim, sağlık, finans, askerî alan, imalat sanayii ve reklamcılık gibi birçok sektörde yaygınlaşmasıyla birlikte, yapay zekâ etiği üzerine yürütülen tartışmalar da giderek yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle yapay zekâ etiği, günümüzün tamamen yeni araştırma alanlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Derin öğrenme ve pekiştirmeli öğrenme, yapay zekânın en belirgin özellikleri arasında yer almaktadır. Bu yöntemler sayesinde yapay zekâ, kendi kendine öğrenebilen ve kendi algoritmalarını geliştirebilen sistemler aracılığıyla giderek daha karmaşık görevleri yerine getirebilmektedir. Böylece akıllı makineler, yalnızca insan komutlarını pasif biçimde uygulayan araçlar olmaktan çıkıp belirli ölçüde özerk davranabilen sistemlere dönüşmektedir. Başlangıç düzeyinde de olsa “algılama-düşünme-eyleme” süreçlerini gerçekleştirebilmeleri, onların belirli ölçüde bağımsız davranışlar sergilemelerine imkân tanımaktadır.
Bununla birlikte, bu tür makinelerin sahip olduğu özerk hareket alanının, belirli etik kurallarla sınırlandırılması gerekmektedir. Bu düşünce, “ahlaki makine” kavramını ortaya çıkarmıştır. Ahlaki makine, “yüksek derecede özerk yapay zekâ sistemlerinin, insanlar gibi ahlaki sorumluluk taşıyan varlıklar hâline getirilmesi” anlamına gelmektedir (Tencent Araştırma Enstitüsü vd., 2017, s. 291). Bu yaklaşım doğrultusunda, insan değerleri ile yapay zekâ sistemlerinin benimsediği değerlerin uyumlu hâle getirilmesini amaçlayan “değer hizalaması” (value alignment) fikri geliştirilmiştir.
Wendell Wallach ve Colin Allen, Moral Machines: Teaching Robots Right from Wrong (Ahlaki Makineler: Robotlara Doğru ile Yanlışı Öğretmek) adlı eserlerinde, gelecekte yapay zekânın kullanım alanlarını üç temel kategori altında incelemektedir: askerî robotlar, seks robotları ve endüstriyel robotlar. Yazarlara göre bu alanların her biri, farklı etik sorunları beraberinde getirmektedir. Bunların başında ise şu temel soru gelmektedir: İnsanlar, yapay zekânın ahlaki kararlar vermesini gerçekten istemekte midir? (Ding Xiaojun vd., 2020).
Yapay zekâ algoritmaları ve sistemleri günümüzde gizlilik, güvenlik, sorumluluk ve ayrımcılık gibi doğrudan pratik sorunlara yol açmaktadır. Bunun yanı sıra istihdam, gelir eşitsizliği ve toplumsal ilişkilerde yaşanan krizler gibi dolaylı sorunlar da ortaya çıkmaktadır (Mo Hongwei & Xu Lifang, 2022, s. 15). Bu meseleler özünde insan davranışlarını düzenleyen normlar ile yapay zekânın davranış normları arasındaki ilişkiyi ve bu iki alanın nasıl uyumlaştırılacağını ilgilendirmektedir. Hatta bazı araştırmacılar, robotların insan haklarına sahip olup olamayacağını dahi tartışmaya açmıştır. Bu tartışmalar sonucunda yeni bir disiplin olarak “yapay zekâ etiği” ortaya çıkmıştır.
İnsan davranışlarını düzenleyen ilkeler açısından bakıldığında, yapay zekâ geliştiricilerinin uyması gereken dokuz temel tasarım ilkesi bulunmaktadır. Bunlar; bağlantılılık (koordinasyon) ilkesi, şeffaflık ilkesi, kontrol edilebilirlik ilkesi, güvenlik ilkesi, güvenliği koruma ilkesi, mahremiyet ilkesi, etik olma ilkesi, kullanıcı desteği ilkesi ve açıklama yükümlülüğü ilkesidir.
Akıllı makinelerin davranış normları bakımından ise, bilim kurgu yazarı Isaac Asimov, robotlar için tarihte ilk kez üç etik yasa önermiştir:
- Robot hiçbir insana zarar veremez; bir insanın zarar görmesine kayıtsız kalarak da zarar verilmesine izin veremez.
- Birinci yasa ile çelişmediği sürece robot, insanların verdiği emirlere uymak zorundadır.
- Birinci ve ikinci yasalarla çelişmediği sürece robot kendi varlığını korumak zorundadır.
Bu üç yasa arasında öncelik sıralaması vardır; önceki yasa sonraki yasaya üstün gelir. Asimov’un Üç Robot Yasası, özünde insan ile robot arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir etik çerçeve ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, insanlık yapay zekâ karşısında çeşitli risklerle de karşı karşıyadır. Yuan Wei, yapay zekânın gelecekte insanlığa hizmet eden bir araç mı olacağı, yoksa insanlığı yöneten bir güç hâline mi geleceği sorusunu gündeme getirmiştir (Yuan Wei, 2021). Bu nedenle, insan normlarının ve ahlaki değerlerin yapay zekâ sistemlerine nasıl entegre edileceği meselesinin derinlemesine araştırılması gerekmektedir.
Bu konu, günümüzde hem devletlerin hem de uluslararası kuruluşların yoğun ilgi gösterdiği bir alan hâline gelmiştir. UNESCO Dünya Bilimsel Bilgi ve Teknoloji Etiği Komisyonu Robot Etiğine İlişkin Ön Taslak Raporunu yayımlamış; Avrupa Birliği Robotlara İlişkin Medeni Hukuk Kurallarını kabul etmiş; Birleşik Krallık ise Robotlar ve Robotik Sistemlerin Etik Tasarımı ve Kullanımına İlişkin Rehberi yayımlamıştır.
2017 yılında Kaliforniya’nın Asilomar kentinde düzenlenen Asilomar Yapay Zekâ Konferansında katılımcılar, yapay zekânın geliştirilmesine yönelik 23 Asilomar İlkesini ortaklaşa imzalamıştır.
Üçüncü Kuşak ve Yol Uluslararası İşbirliği Forumunda ise Çin, Küresel Yapay Zekâ Yönetişimi Girişimini ortaya koymuş ve küresel yapay zekâ yönetişim sisteminin geliştirilmesine yönelik on bir temel ilke önermiştir. Bu girişim, küresel yapay zekâ yönetişimine ilişkin Çin’in çözüm önerisini ortaya koymasının yanı sıra, Marksist perspektiften yapay zekâ sorununa yaklaşımın da önemli bir örneğini oluşturmaktadır. İnsan ile yapay zekâ arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılması ve değerlendirilmesi gerektiği, Marksizmin cevaplaması gereken temel sorulardan biridir. Bu ilişkinin özü ise, Marksist anlamda yapay zekânın yabancılaşması problemidir.
Wang Baomin ve Wu Chaoyang’a göre, “Yapay zekâ teknolojisi, yaşam kalitesini artıran öncü bir teknoloji olmasının yanı sıra, zamanla insan toplumunun gelişimini sınırlayan ve tehdit eden yabancı bir güce de dönüşmektedir.” (Wang Baomin & Wu Chaoyang, 2024). Yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte, insanların yarattığı akıllı makineler, insanın özsel niteliklerinin nesneleşmiş ve maddileşmiş biçimi hâline gelmektedir. Bununla birlikte, bu akıllı makineler yabancılaşma eğilimi gösterebilmekte; insanı sınırlayan, dışlayan ve tahakküm altına alan araçlara dönüşerek insanın bağımsızlığına ve özgür gelişimine zarar verebilmektedir.
Bu anlamda yapay zekâ, iki ucu keskin bir kılıçtır. Bir yandan proletaryanın ve tüm insanlığın özgürleşmesi için yeni imkânlar sunarken, diğer yandan bu tarihsel hedefin önüne yeni engeller çıkarmaktadır. İnsan benzeri özelliklere sahip makine sermayesi ve sabit sermaye biçimi olarak yapay zekâ, insanın sömürülmesinde kullanılan yeni bir araca dönüşebilmektedir.
Bu yabancılaşmanın başlıca tezahürleri şu şekilde sıralanabilir.
Birincisi, akıllı teknolojiler tüm toplumun temel teknolojik altyapısını oluşturarak kendi “akıllı teknoloji paradigması” aracılığıyla insanlar üzerinde açık ya da örtük bir tahakküm kurmaktadır. Böylece yapay zekânın teknolojik mantığı, insanın özerklik mantığını giderek sınırlandırmaktadır.
İkincisi, toplumun bütünüyle akıllılaşması; özellikle akıllı üretim, akıllı hizmetler ve akıllı şehir uygulamalarının hızla yaygınlaşması sonucunda insan, giderek devasa ve karmaşık akıllı toplumsal sistemlerin bir “eklenti”si ya da “kölesi” hâline gelmektedir. Bu durum, modern çağın efendi-köle ilişkisini yeniden üretmektedir. Böylece La Mettrie’nin “İnsan bir makinedir” önermesi tersine dönmekte ve “Makine insandır” biçimindeki paradoksal bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Üçüncüsü, yapay zekâ teknolojisinin yaygınlaşması insanın toplumsal yaşamını bütün yönleriyle dönüştürmekte ve Harvey’in ifade ettiği anlamda bir “zaman-mekân sıkışması” etkisi yaratmaktadır. İnsanlık, daha önce benzeri görülmemiş bir hızlanma dinamiğiyle toplumsal dönüşümü gerçekleştiren insan dışı akıllı bir dünyanın içine girmektedir. Bunun sonucunda ise “Dünyayı insan mı dönüştürmektedir, yoksa dünya mı insanı dönüştürmektedir?” sorusu yeni bir antinomi olarak ortaya çıkmaktadır.
Dördüncüsü, yapay zekânın özerklik düzeyi sürekli artmakta; kendi kendini geliştirme yoluyla insanı aşan bir zekâ ve güce ulaşma ihtimali, insanlığın geleceğini büyük bir belirsizlik ve risk ortamına sürükleyebilmektedir (Sun Weiping & Dai Yibin, 2023, s. 65-69). Böyle bir gelişme, insanlığı “teknolojik denetime dayalı totalitarizm”, “akıllı terörizm” ve “akıllı faşizm” gibi yeni tehlikelerle karşı karşıya bırakabilir.
Marksist bakış açısından değerlendirildiğinde ise, yapay zekânın yabancılaşması özünde yine insan ile insan arasındaki ilişki meselesidir. Makinenin insanı mı yöneteceği, yoksa insanın makineyi mi denetleyeceği sorunu, temelde insanların birbirleriyle nasıl bir toplumsal birlik kuracakları sorununa indirgenebilir. Marx’a göre geleceğin komünist toplumu, “özgür bireylerin birliği” (association of free individuals) olacaktır. Günümüz Çin’i açısından ise bu hedef, bütün süreçleri kapsayan halk demokrasisinin eksiksiz biçimde uygulanmasını, toplumsal yönetişim mekanizmalarının geliştirilmesini ve halkın gerçek anlamda egemenliğinin sağlanmasını gerektirmektedir. Ancak bu şekilde Li Feifei’nin ifade ettiği “yapay zekâ ayrıcalıkları” (AI privilege) olgusuna karşı etkili bir denge oluşturulabilir (Li Feifei, 2024, s. 372).
III. Politik Ekonomiye Yönelik Meydan Okuma: Yapay Zekânın “Değer Açmazı” ve “Matta Etkisi Açmazı”
Emek-değer teorisi, Marksist politik ekonominin temelini oluşturmaktadır. Marksizme göre, değerin yaratıcısı emektir; özellikle de canlı emek, değer üretiminin asli kaynağıdır. Bu nedenle emek-değer teorisi, Marksist politik ekonominin bütününe yön veren temel eksendir. Değerin nasıl üretildiği ve nasıl paylaştırıldığı ise politik ekonominin başlıca inceleme alanlarını oluşturur.
Hiç kuşkusuz, yapay zekânın ortaya çıkışı ve giderek yaygınlaşması hem değer yaratma süreçlerini hem de değerin bölüşümünü derinden etkilemektedir. Bu durum, bir yandan emek-değer teorisi bağlamında “değer açmazı” olarak adlandırılabilecek teorik tartışmaları gündeme getirirken, diğer yandan servetin ve gelirin dağılımı bakımından “Matta etkisi (Matthew Effect) açmazı” olarak ifade edilen yeni eşitsizlik sorunlarını ortaya çıkarmaktadır.
1. Yapay Zekâ ve Değer Yaratımı
Yapay zekânın ortaya çıkışı, Marksist değer teorisine de yeni meydan okumalar getirmiştir. Marksist politik ekonomiye göre, değerin yegâne kaynağı insan emeğidir. Ancak yapay zekâ çağında değer yaratımının ve bunun gerçekleşme koşullarının köklü biçimde değişmesi, insanlığın emek biçimlerini ve buna bağlı olarak ortaya çıkan değer biçimlerini de bütüncül bir şekilde dönüştürmektedir.
Marx, eserlerinde “otomatik makine”, “otomatik düzenek”, “otomatik sistem” ve “otomatik fabrika” gibi kavramlarla, makinelerin üretim süreci üzerindeki etkisini birçok kez ele almıştır. Yapay zekâ destekli makinelerin gelişmesiyle birlikte sermayenin emek üzerindeki ikame etkisi giderek artmakta, “makinenin insanın yerini alması” süreci hızlanmakta ve “insanlı fabrikalar” yerini “insansız fabrikalara” bırakmaktadır.
Akıllı üretim çağında meta üretiminde giderek belirginleşen “insanın yokluğu” olgusu ortaya çıkmaktadır. Eğer meta üretimine insan emeği hiç katılmıyorsa, üretim sürecinde emek unsurunun varlığından da söz etmek güçleşmektedir. Bu durum, Marx’ın emek-değer teorisine yönelik yeni sorgulamaları ve eleştirileri beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, Marx’ın emek-değer teorisinin yapay zekâ çağında hâlâ geçerliliğini koruyup korumadığı önemli bir tartışma konusu hâline gelmiştir (Li Nan, 2024).
Yapay zekâ çağında insan emeğinin niteliği de köklü biçimde değişmektedir. Bunlardan ilki, canlı emek ile nesneleşmiş emek arasındaki ilişkinin giderek daha karmaşık bir hâl almasıdır. Serbest rekabetçi kapitalizm döneminde Marx’ın Kapital‘de ortaya koyduğu canlı emek ile nesneleşmiş emek arasındaki ilişki nispeten açıktır. İşçi, zihinsel ve bedensel emeğini kullanarak üretim araçları vasıtasıyla hammaddeleri kullanım değerine sahip ürünlere dönüştürmekte ve böylece metanın değerini yaratmaktadır. Makineyi temsil eden sabit sermaye ise kendi değerini metaya aktararak nesneleşmiş emek biçimini meydana getirmektedir. Aynı zamanda, mutlak ve nispi artı-değer üretimi yoluyla sermayenin artı-değer elde etmesi mümkün olmaktadır.
Buna karşılık, yapay zekâ çağında fabrika üretimi giderek akıllı ve otomatik işleyen bir üretim sürecine dönüşmektedir. Bu dönüşüm, canlı emek ile nesneleşmiş emek arasındaki klasik ilişkinin yapısını önemli ölçüde değiştirmektedir. Günümüz fabrikaları giderek “insansız fabrika” modeline yönelmektedir. Bu durumda üretim sürecinde canlı emek ortadan kalkmış görünmekte; metaların değeri yalnızca akıllı makinelerin faaliyeti sonucunda oluşuyor, insan emeği ise üretim sürecinden tamamen çekilmiş gibi görünmektedir. Böyle bir varsayım kabul edildiğinde, artık sömürüden ve dolayısıyla artı-değerin varlığından söz etmek de mümkün olmayacaktır.
Ancak konu dikkatle incelendiğinde, “insansız fabrika” kavramının kendi içinde bir dilsel yanılsama barındırdığı görülmektedir. Çünkü insansız fabrika, mutlak anlamda hiçbir insanın bulunmadığı bir üretim biçimini ifade etmez. Bu kavram yalnızca, üretim sürecinde sermayenin organik bileşimi içerisinde emeğin payının sıfıra yaklaşmasını, fakat hiçbir zaman mutlak olarak sıfıra eşit olmamasını ifade eder. Yüksek matematikte bir dizinin limiti belirli koşullar altında sıfıra yaklaşabilir; ancak bu, dizinin gerçekten sıfır olduğu anlamına gelmez.
Akıllı üretim çağında da benzer bir durum söz konusudur. Meta üretiminde insanın rolü giderek azalmakta, canlı emeğin metanın değer oluşumundaki payı sürekli küçülmekte; buna karşılık nesneleşmiş emeğin ağırlığı giderek artmaktadır. Ne var ki, giderek küçülen bu pay son derece karmaşık insan emeğini temsil etmektedir. Bu emek, üstel düzeyde karmaşıklaşan, sayısız basit emeğin bileşiminden oluşan nitelikli emektir. Örneğin yapay zekâ teknolojilerini etkin biçimde kullanabilen uzman bir emekçinin bu yetkinliği kazanabilmesi için uzun yıllar eğitim görmesi ve kapsamlı bir pratik deneyim edinmesi gerekmektedir.
Bu gelişmeler, dijital emek adı verilen yeni bir emek biçimini de ortaya çıkarmıştır. Toplumda dijital emekle uğraşan kişiler kimi zaman mizahi biçimde “kod maymunu”, “kod işçisi” veya “yazılım emekçisi” gibi ifadelerle anılmaktadır. Bu toplumsal olgu, gerçekte yeni bir emek biçiminin ve yeni bir emekçi tipinin ortaya çıktığını göstermektedir.
Kuramsal açıdan ise bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar, “dijital emek” kavramının akademik bir terim olarak kullanılmasının uygun olmadığını, bunun daha çok gündelik dile ait bir ifade olduğunu ileri sürmektedir (Yu Bin, 2021). Buna karşılık bazı araştırmacılar ise dijital emek kavramının kapsamının gereğinden fazla genişletilmemesi gerektiğini; “emek” ve “dijital” niteliklerinin birlikte bu kavramın sınırlarını belirlediğini savunmaktadır (Xiao Feng, 2023).
Genel olarak dijital emek, emekçilerin cep telefonu, bilgisayar ve diğer dijital araçları kullanarak ham verileri işleyip dönüştürmesi ve bunun sonucunda kullanım değerine sahip dijital ürünler ile dijital hizmetler üretmesi sürecini ifade etmektedir. Nitekim Li Feifei’nin belirttiği gibi, “Veri yalnızca bir değere sahip değildir; aynı zamanda etki gücüne de sahiptir ve hatta daha önce görülmemiş ölçüde belirleyici sonuçlar doğurabilir.” (Li Feifei, 2024, s. 377).
Bu nedenle ekonomik açıdan bakıldığında veri, yeni bir üretim faktörü olarak dijital ekonomide merkezi bir rol üstlenmektedir. Yazara göre, dijital emek, emek-değer teorisi ile yapay zekâ arasındaki ilişkiyi anlamanın temel anahtarıdır. Bunun yanı sıra, akıllı üretim çağında ortaya çıkan yeni üretim biçimi, Marx’ın mutlak artı-değer ve nispi artı-değer üretimine ilişkin bazı klasik açıklamalarını da yeniden değerlendirmeyi gerektirmektedir.
Akıllı çağda emek biçimleri, zaman ve mekânın geleneksel sınırlarını aşmıştır. Geleneksel emek biçimleri zamansal açıdan doğal yasalar ve etik normlarla, mekânsal açıdan ise merkezi yönetim ve kolektif işbirliği koşullarıyla sınırlıydı. Buna karşılık akıllı çağın emek biçimleri, zaman ve mekân üzerindeki bu sınırlamaları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Emek zamanı en üst düzeye kadar genişletilmiş; insanlar günün yirmi dört saati, parçalı zaman dilimlerini dahi kullanarak çalışabilir hâle gelmiştir. Mekânsal bakımdan ise iş yeri ile yaşam alanı arasındaki sınırlar bulanıklaşmış; evden çalışma, uzaktan çalışma ve benzeri yeni çalışma modelleri ortaya çıkmıştır. Böylece hem emek verimliliği hem de toplam emek hacmi önemli ölçüde artmıştır.
Dijital teknolojilerin gelişmesi, küreselleşmeyi yeni bir aşamaya taşımış; küresel yatırım ve ticaretin daha kolay ve akıcı biçimde gerçekleşmesini sağlamıştır. Ancak bütün bu değişimlere rağmen, insan emeğinin metaların değerinin yegâne kaynağı olduğu gerçeği değişmemiştir. Değişen yalnızca değerin oluşum süreci ve üretim biçimidir. Bu dönüşüm, kapitalistlerin artı-değeri elde etme yöntemlerini daha esnek ve daha verimli hâle getirmiştir.
Dolayısıyla yapay zekânın üretim süreci üzerindeki etkisi yalnızca tek tek işletmeler veya belirli sektörler üzerinden değerlendirilemez. Daha sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek için konu, insan toplumunun toplam emek süreci perspektifinden ele alınmalıdır.
Bu açıdan bakıldığında, akıllı çağda emek-değer teorisinin geçerliliğini yitirmediği, aksine beklenmedik yeni sonuçlar doğurabileceği görülmektedir. Örneğin yapay zekâ destekli üretim koşullarında, gelecekte toplumsal üretimde “değer” ile “kullanım değeri” arasındaki ilişkinin tersine dönmesi mümkün olabilir. Böyle bir gelişme ise Marx’ın eleştirdiği meta fetişizmi mantığının aşılmasına imkân sağlayabilir.
Güçlü yapay zekânın yönlendirdiği büyük veri algoritmalarının ortaya çıkardığı doğrusal olmayan sonuçlar, yalnızca üretimin daha rasyonel biçimde planlanmasını ve israfın en aza indirilmesini sağlamakla kalmayabilir; aynı zamanda insanların “değer” kavramına ilişkin anlayışını yeniden şekillendirebilir ve toplumsal üretimin yeniden kullanım değerini önceleyen bir anlayışa yönelmesine katkıda bulunabilir.
Kapitalist üretim süreci özünde emek süreci ile değerin kendini büyütme (değerlenme) sürecinin diyalektik birliğidir. Kapitalistlerin artı-değer elde etme arzusu ve kapitalist üretimin plansız niteliği, üretimin sürekli genişlemesine yol açmakta; bunun sonucu olarak aşırı üretim ve ekonomik krizler ortaya çıkmaktadır. Bilgi asimetrisi piyasa ekonomisinin temel zaaflarından biridir. Akıllı teknolojiler ise arz ve talep arasındaki bilgi dengesizliğini büyük ölçüde giderebilmektedir.
Komünist bir toplumda, büyük veri teknolojileri kullanılarak toplumun toplam ihtiyaçları bilimsel biçimde hesaplanabilir; böylece aşırı üretim önlenebilir ve merkezi planlama ilk kez tam anlamıyla uygulanabilir hâle gelebilir. Bu nedenle geleceğin akıllı toplumunda üretim, öncelikle kullanım değeri üretimine ve insan ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelecek; üretimin amacı yalnızca artı-değer yaratmak olmayacaktır.
Sonuç olarak yapay zekânın ortaya çıkışı emek-değer teorisini geçersiz kılmamaktadır. Değişen, emek-değer teorisinin yapay zekâ çağındaki içerik ve görünümüdür. Başka bir ifadeyle, teori derin bir dönüşüm ve yeniden yapılanma sürecinden geçmektedir. Yazarın benzetmesiyle bu dönüşüm, “maymun anatomisinden insan anatomisine geçiş” niteliğindedir. Nitekim Marx’ın da belirttiği gibi, “İnsan anatomisi, maymun anatomisinin anahtarıdır.” Aynı şekilde yapay zekânın ortaya çıkışı da emek-değer teorisinin bilimsel açıklayıcılığını daha kapsamlı biçimde ortaya koyma potansiyeline sahiptir.
2. Yapay Zekâ ve Değerin Dağılımı
Değerin yaratılması ile değerin dağıtımı birbirinden ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Yapay zekânın gelişmesiyle birlikte insanlığın ürettiği toplam servet çok daha büyük ve çok daha verimli hâle gelecektir. Ancak asıl mesele, bu devasa servetin nasıl dağıtılacağıdır. Marx, dağıtım sorununu ayrıntılı biçimde incelemiş; dağıtımı üretim sürecinden bağımsız değil, onunla diyalektik bir bütünlük içinde ele almıştır. Özellikle ürünlerin dağıtımından önce gerçekleşen üretim araçlarının dağılımına ve toplum üyelerinin farklı üretim alanlarına nasıl yerleştirildiğine dikkat çekmiştir. Ona göre ürünlerin dağılımı, esasen bu ön dağıtımın bir sonucudur (Marx ve Engels Seçme Eserleri, Cilt 8, s. 20).
Yapay zekâ çağında dağıtım sorununun özü, aslında yapay zekâyı kimin kontrol ettiğidir. Yuval Noah Harari, Homo Deus adlı eserinde akıllı teknolojiler çağında “eşitsizliğin yeniden ve daha ileri bir düzeyde üretilmesi” olgusunu öngörmektedir. Ona göre gelecekte, “geliştirilmiş insanlardan oluşan son derece küçük bir ayrıcalıklı elit sınıf” ortaya çıkacaktır (Harari, 2017, s. 311). Bu seçkin grup, tarihte benzeri görülmemiş ölçüde yetenek ve yaratıcılığa sahip olacak, dünyanın en önemli kararlarını verecektir. Algoritmik sistemleri kontrol edecek, ancak kendileri bu sistemlerin denetimi altına girmeyecektir. Böylece “algoritmik diktatörlük” olarak adlandırılabilecek bir düzen ortaya çıkacak ve geleceğin “Leviathan toplumu” şekillenecektir.
Li Feifei ise bu durumu “yapay zekâ ayrıcalığı” (AI privilege) olarak tanımlamakta ve bunun son derece dışlayıcı bir ayrıcalık biçimi olduğunu belirtmektedir (Li Feifei, 2024, s. 372). Bu ayrıcalıklı grubun karşısında ise teknolojik olarak kendini geliştiremeyen “alt sınıf” yer alacaktır. Bu kesim hem bilgisayar algoritmaları hem de algoritmaları kontrol eden elitler tarafından yönetilecektir.
Üretim araçlarının yeni biçimi hâline gelen algoritmik sistemlerin denetimi sayesinde insanlık, Komünist Manifesto‘da tasvir edildiği gibi yeniden iki temel sınıfa ayrılacaktır: Bir tarafta algoritmaları kontrol eden üst sınıf, diğer tarafta algoritmalar tarafından kontrol edilen alt sınıf. Böylece toplumda belirgin bir “dijital uçurum” ortaya çıkacaktır.
Sınıfların ve toplumsal tabakalaşmanın bu yeni biçimde yeniden tanımlanmasıyla birlikte servetin dağılımı da yeniden şekillenecektir. Algoritmaları kontrol eden üst sınıf giderek daha fazla maddi servete sahip olurken, algoritmaların denetimi altındaki alt sınıf toplumdaki servetten giderek daha az pay alacaktır. Böylece yapay zekâ çağında servet dağılımına ilişkin “Matta İkilemi (Matthew Dilemma)” ortaya çıkacaktır.
Çinli bilim kurgu yazarı Liu Cixin, İnsanlığı Beslemek (赡养人类) adlı kısa öyküsünde bu toplumsal tabloyu edebî bir anlatımla somutlaştırmaktadır. Dijital ekonominin gelişmesiyle birlikte dijital teknolojilere hâkim olan “avantajlı gruplar” ile bu teknolojilere erişemeyen “dezavantajlı gruplar” ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle bunlar, Harari’nin tanımladığı algoritmaları kontrol eden “üst sınıf” ile algoritmalar tarafından kontrol edilen “alt sınıf”dır.
“Dijital uçurum”un yol açtığı dijital eşitsizlik, iyi bir yaşamın gerçekleştirilmesini ciddi biçimde engelleyecektir. Çünkü “avantajlı gruplar”, dijital teknolojileri kontrol ederek daha fazla “dijital kaynağa”, dolayısıyla daha fazla “dijital getiriden” yararlanma imkânına sahip olacak; bu durum gelir dağılımı, sosyal refah ve benzeri alanlardaki eşitsizlikleri daha da derinleştirecek ve ekonomik ile toplumsal gelişme açısından potansiyel riskler doğuracaktır (Dong Chao, 2024). Dijital ekonomideki bu eşitsizlik, bireysel gelirlerde **”Matta etkisi”**nin (Matthew Effect) ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu nedenle dijital uçurumun nasıl giderileceği, bugün olduğu kadar gelecekte de üzerinde ciddiyetle durulması gereken temel sorunlardan biridir.
Byron Reese’in araştırmalarına göre, ABD’de tarihsel olarak evrensel temel gelir (Universal Basic Income, UBI) fikri ortaya atılmış ve “sosyal güvenliğin dokunulmaz olduğu” savunulmuştur. Ancak kapitalist özel mülkiyet düzeninin temellerine dokunulmadan ve üretim ilişkileri dönüştürülmeden evrensel temel gelir de yalnızca boş bir vaat olarak kalacaktır. Marx’ın belirttiği gibi, “Ekonomik çağları birbirinden ayıran şey neyin üretildiği değil, nasıl üretildiği ve hangi emek araçlarıyla üretildiğidir.” (Marx ve Engels Seçme Eserleri, Cilt 5, s. 210).
Yapay zekâ çağında dijital teknoloji özünde hâlâ bir emek aracı niteliği taşımaktadır. Gelişmiş bir üretim aracı olarak yapay zekâ, toplumsallaşmış üretimi yeni bir aşamaya taşırken, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile toplumsallaşmış üretim arasındaki çelişkiyi de en üst düzeye çıkarmaktadır. Dolayısıyla yapay zekânın yol açtığı “Matta İkilemi”ni çözmenin temel meselesi, bu üretim araçlarını kimin kontrol ettiğidir. Bu nedenle, “özel mülkiyet kutsaldır” şeklindeki yanıltıcı dogmanın aşılması, kapitalist özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve dijital teknolojilerin önce dijital sermayeye, ardından dijital kapitalizme dönüşmesinin önlenmesi gerekmektedir. Böylece dijital sermayenin emekçiler üzerindeki tahakküm ve sömürü mantığının da kırılması mümkün olacaktır.
Akıllı teknolojiler çağında dijital teknoloji, özünde insanlığın ilerlemesini sağlayan bir güçtür. Bu nedenle yalnızca küçük bir seçkin grubun değil, bütün insanlığın hizmetinde olmalıdır. İnsanlığın gelişim hedefi, az sayıda elitin zenginleşmesi değil, tüm insanların ortak refahının sağlanması olmalıdır.
IV. Gelecek Toplumuna Yönelik Meydan Okumalar: “Yeni Luddist İkilem” ve Proletaryanın “İşe Yaramazlaşması” Sorunu
Marksizme göre komünist toplum, insanın özgür ve çok yönlü gelişimini gerçekleştirebildiği bir toplumdur. Ancak yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte giderek daha fazla işçi işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya kalmakta, robotlar ile emekçiler arasında yeni çatışmalar ortaya çıkmakta ve böylece “Yeni Luddist İkilem” doğmaktadır. Bunun sonucunda ise daha fazla proleter, “işe yaramaz” hâle gelme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.
1. Yapay Zekâ ve İşçi İstihdamı
Yapay zekâ teknolojisinin yükselişi, işçi sınıfının istihdamı açısından ciddi meydan okumalar doğurmaktadır. Örneğin Wuhan’da faaliyet gösteren Luobo Kuaipao (萝卜快跑) sürücüsüz taksi sistemi ile geleneksel taksi şoförleri arasındaki istihdam rekabeti toplumda geniş yankı uyandırmıştır. 2024 Nobel Fizik Ödülü sahibi Geoffrey Hinton da gelecekte çok sayıda mesleğin yapay zekâ tarafından ikame edileceğini açıkça dile getirmiştir. Bu sorunun nasıl çözülebileceği ise hâlâ Marksist düşüncenin sunduğu teorik kaynaklardan yararlanmayı gerektirmektedir.
Marx’ın belirttiği gibi, “Makinenin işçinin yerini alması nedeniyle meta fiyatlarının düştüğü her durumda, işçinin yerine makine kullanılacaktır.” (Marx ve Engels Seçme Eserleri, Cilt 8, s. 343). Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte sermayenin emeği ikame etme kapasitesi giderek artmış, hatta insansız fabrikalar gibi uç örnekler ortaya çıkarak insanı meta üretim sürecinin dışına itmeye başlamıştır.
19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi sırasında büyük sanayinin yükselişiyle birlikte makine üretimi insan emeğinin yerini almaya başlamış, işçiler fabrikalardan dışlanmış ve çalışma haklarını koruyabilmek amacıyla makineleri tahrip ettikleri Luddist Hareket ortaya çıkmıştır. Luddizm geçmişte olduğu gibi günümüzde de farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Akıllı teknolojiler çağının yükselişiyle birlikte insanlık “Yeni Luddist Hareket” olarak adlandırılabilecek yeni bir olguyla karşı karşıya kalmıştır.
Eski Luddistler yüksek verimli iplik eğirme makineleri, dokuma tezgâhları ve buhar makineleriyle mücadele ederken; yeni Luddistler bilgisayarlar, internet ve yapay zekâ gibi ileri teknolojilerle karşı karşıyadır. Xie Rong’un (2022) belirttiği üzere: “1990’lı yıllarda ortaya çıkan Yeni Luddizm, teknoloji kültürüne yönelik eleştirel bir toplumsal hareketti. Çekiç kullanan eski Luddistlerden farklı olarak, yeni Luddistlerin ana kitlesini gazeteciler, yazarlar ve diğer orta sınıf entelektüeller oluşturmuş; mücadele araçları ise kitap yayımlamak, toplantılar düzenlemek ve araştırmacılara Luddistleri taklit ederek tehdit mektupları göndermek olmuştur.”
İster klasik Luddist hareket ister yapay zekâ çağındaki Yeni Luddist hareket olsun, her ikisinin de özünde tartıştığı mesele insan ile makine arasındaki ilişkidir. Özellikle yeni teknolojilerin işçi sınıfının emek sürecindeki konumunu ve istihdam olanaklarını tehdit etmesi, aşındırması ve giderek ortadan kaldırması bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır.
İngiliz araştırmacı Michael Wooldridge, Frey ve Osborne’un raporunu değerlendirerek 702 mesleği otomasyona açık olma derecelerine göre sınıflandırmıştır. Buna göre otomasyon nedeniyle ortadan kalkma riski en yüksek meslekler arasında telefonla satış temsilcileri, kanalizasyon temizleme işçileri, sigorta satış elemanları, veri giriş operatörleri, telefon santral operatörleri, satış görevlileri, gravür ustaları ve kasiyerlerin yanı sıra terapistler, diş hekimleri, danışmanlar, doktorlar ve öğretmenler de yer almaktadır.
Michael Wooldridge’in aktardığı modele göre yalnızca bu meslekler değil; ulaştırma ve lojistik sektöründeki çalışanların büyük bölümü, ofis ve idari destek personelinin önemli bir kısmı ile çeşitli üretim sektörlerinde çalışan emekçiler de otomasyon nedeniyle ciddi risk altındadır (Michael Wooldridge, 2023, s. 251).
Richard Susskind ve Daniel Susskind ise Yapay Zekâ Hangi İşleri Elimizden Alacak? adlı eserlerinde yapay zekânın gelecekte insan emeği üzerindeki etkilerini sistematik biçimde incelemiş ve bunun Keynes’in tanımladığı “yapısal işsizlik” olgusuna yol açacağını ileri sürmüşlerdir. Buna göre yeni teknolojiler, belirli mesleklerin ortadan kalkması nedeniyle insanların işsiz kalmasına neden olmaktadır. Yapay zekâ çağında ise teknolojik işsizlik sorunu çok daha ağır bir boyut kazanmaktadır. Çünkü onların ifadesiyle, “Makinelerin giderek daha yetenekli hâle geldiği bir süreçte, profesyonel meslek sahiplerinin istihdamını garanti edebilecek herhangi bir iktisadi ilke bulunmamaktadır.” (Richard Susskind ve Daniel Susskind, 2018, s. 333).
Bu bakımdan, gelecekte ortaya çıkacak kitlesel işsizliğin asıl yükünü yine proletaryanın taşıyacağı ileri sürülmektedir. Yazara göre kapitalist üretim sistemi varlığını sürdürdüğü müddetçe, bu eğilimin tersine çevrilmesi mümkün değildir.
2. “İşe Yaramazlık” Tezinin Eleştirisi
Yapay zekânın yol açtığı “Yeni Luddist İkilem”, kaçınılmaz olarak proletaryanın “işe yaramazlaşması” sorununu da gündeme getirmektedir. Yuval Noah Harari, Homo Deus adlı eserinde ortaya attığı “işe yaramaz sınıf” kavramıyla bu tartışmaya önemli ölçüde yön vermiştir. Harari şu soruyu sormaktadır:
“Yüksek zekâya sahip fakat bilinçten yoksun algoritmalar neredeyse bütün işleri devralıp bunları bilinç sahibi insanlardan daha iyi yapmaya başladığında, insanların yapabileceği ne kalacaktır?” (Harari, 2017, s. 286). Harari’ye göre 21. yüzyılın en önemli ekonomik sorunu, ekonomik açıdan artık hiçbir işe yaramayan insanların ortaya çıkmasıdır.
Liu Cixin de kısa bilim kurgu öyküsü İnsanlığı Beslemek (赡养人类)‘de daha da çarpıcı bir düşünce ortaya koymaktadır: Gelecekte zenginler ile yoksullar artık aynı türün üyeleri olmayacaktır. Onun kurgusal çıkarımı şu şekildedir: Emek, insan ile maymun arasındaki ilk tür ayrımını yaratmıştır; özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte ise insanlık zenginler ve yoksullar olarak ikiye bölünmüştür. Akıllı teknolojileri kontrol eden zenginler, üstün bilgiye sahip yeni bir elit sınıfa dönüşmektedir. Son derece verimli makineler bütün işleri üstlendiğinde proletaryanın emek gücünü satma imkânı dahi ortadan kalkacak; böylece yoksullar, zenginler açısından tamamen işlevsiz hâle gelecektir.
Benzer şekilde James Barrat da Son Buluşumuz: Yapay Zekâ ve İnsan Çağının Sonu adlı eserinde “insan çağının sonu”nu öngörmektedir (James Barrat, 2016, s. 255).
İster Harari’nin “işe yaramaz sınıfı”, ister Liu Cixin’in “zenginler açısından hiçbir işe yaramayan yoksullar” fikri, isterse Barrat’ın “insan çağının sonu” öngörüsü olsun, tüm bu yaklaşımlar geleceğin toplumunda ortak bir soruna işaret etmektedir: proletaryanın işe yaramazlaşması ikilemi. Bu tablo, Marksizmin öngördüğü komünist toplum anlayışıyla açık biçimde çelişmektedir.
Peki bu meydan okumaya nasıl cevap verilmelidir?
Aslında Marx, bu sorunu çok daha önce Kapital‘de “nispi artı nüfus” ya da “sanayi yedek ordusu” kavramlarıyla incelemiştir. Marx’ın ifadesiyle:
“Modern sanayinin bütün hareket biçimi, işçi nüfusunun bir bölümünün sürekli olarak işsiz ya da yarı işsiz bir kitleye dönüştürülmesine dayanır.” (Marx ve Engels Seçme Eserleri, Cilt 5, s. 730).
Bu açıdan bakıldığında, yapay zekâ çağında yapay zekânın emekçileri, özellikle de proletaryayı, “işe yaramaz” bir konuma sürüklemesi kaçınılmaz görünmektedir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken temel bir önkoşul vardır: Bu sonuç, yalnızca kapitalist özel mülkiyet ilişkilerinin değişmeden devam ettiği varsayımı altında geçerlidir.
Marksist bakış açısına göre ise yapay zekâ, son derece gelişmiş bir üretici güç olarak, er ya da geç mevcut üretim ilişkilerinin sınırlarını aşacak ve bu ilişkilerin dönüşümünü zorlayacaktır. Dolayısıyla “işe yaramaz sınıf” gerçekte işe yaramaz değildir; yalnızca kapitalist özel mülkiyet düzeninin sermaye birikimi ve değerin kendini büyütmesi mantığı açısından işlevsiz hâle gelmektedir. Başka bir ifadeyle, bu insanlar toplum için değil, kapitalistin kâr elde etme amacı bakımından “işe yaramaz” olarak görülmektedir.
İşçi sınıfı, kapitalist açısından yalnızca servet biriktirmenin bir aracı olarak görülmektedir. Dolayısıyla sorun, “işe yaramaz sınıf”ın istihdamını çözecek iktisadi ilkelerin bulunmaması değil, Batı iktisadının geleceğin toplumsal sorunları karşısındaki yetersizliğidir. Yazara göre Batı iktisadı, özünde kapitalistlerin zenginleşmesini meşrulaştıran, onların sınıfsal çıkarlarını savunan burjuva (vülger) iktisadıdır. Çünkü “işe yaramaz sınıf” kavramının ortaya çıkmasının temel önkoşulu kapitalist özel mülkiyet sistemidir. Üretim ilişkilerinin temelini oluşturan özel mülkiyet ortadan kaldırıldığında ise yapay zekâ, proletaryayı “işe yaramaz bir sınıfa” dönüştürmeyecek; aksine işçi sınıfının ve geleceğin emekçilerinin özgür ve çok yönlü gelişiminin önünü açacaktır (Sun Weiping, 2021). Bunun gerekçeleri şu şekilde sıralanmaktadır:
İlk olarak, akıllı toplum gelecekteki komünist toplumun maddi temelini hazırlayacaktır. Akıllı teknolojilerin üstel biçimde gelişmesi ve ekonomik hayatta yaygın biçimde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte akıllı endüstriler ortaya çıkacak; geleneksel sektörler bilgi teknolojileri ve yapay zekâ sayesinde giderek daha akıllı hâle gelecektir. Bu süreç ekonomik faaliyetlerin teknolojik düzeyini ve emek verimliliğini büyük ölçüde artırarak Marx’ın ifade ettiği “toplumsal zenginliğin bütün kaynaklarının gür biçimde akması” hedefini gerçekleştirebilir.
İkinci olarak, yapay zekâ gelişmiş bir üretim aracı olarak üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine, yani daha ileri bir kolektif mülkiyet biçimine giden yolu açacaktır. Yazara göre yapay zekâ özel mülkiyet konusu olmamalı; bütün toplumun ortak mülkiyetinde bulunmalıdır. Aksi hâlde çok geniş toplumsal kesimler kaçınılmaz biçimde “işe yaramaz sınıf” konumuna düşecektir.
Üçüncü olarak, bilgi teknolojileri ve yapay zekâ gibi bilimsel-teknolojik gelişmeler, birinci derecede üretici güç olarak, yüksek düzeyde gelişmiş planlı ekonominin uygulanmasını mümkün kılacaktır. Böylece ekonomik krizlerin ve kitlesel işsizliğin ortadan kaldırılması için gerekli maddi koşullar oluşturulabilecektir.
Dördüncü olarak ise yüksek düzeyde akıllı ve otomatik üretim sistemleri, emekçileri monoton, sürekli tekrar eden, sıkıcı, hatta zehirli ve tehlikeli çalışma ortamlarından kurtaracaktır. Böylece insanlar yaratıcı faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilecek, kendi özlerine yeniden yaklaşabilecek ve natüralizm ile hümanizmin uyum içinde birleştiği bir yaşam düzeni kurulabilecektir. Marx’ın tasvir ettiği, “sabah avlanan, öğleden sonra balık tutan, akşam hayvancılıkla uğraşan ve yemekten sonra eleştiri yapan” özgürlükler dünyası nihayet gerçekleşebilecektir.
Proletaryanın ve insanlığın özgürleşmesi Marksizmin temel hedeflerinden biridir. Ancak bu tarihsel süreç boyunca üretici güçlerde meydana gelen değişimlere uyum sağlayacak biçimde üretim ilişkilerinin de sürekli dönüştürülmesi gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, yapay zekâ çağında ortaya çıkan yeni üretici güçlerin ve bunlara uygun üretim ilişkilerinin sistemli biçimde incelenmesi, günümüzde yeni nitelikli üretici güçler tartışmasının temel araştırma alanlarından birini oluşturmaktadır.
V. Sonuç ve Değerlendirme
Yapay zekânın yükselişi, çağdaş toplumda ortaya çıkardığı çok yönlü sorunlarla birbirinden bağımsız bir olgu değildir. Aksine, bu sorunlar karşılıklı olarak birbirini etkileyip besleyerek gelecekte insanlık açısından daha büyük sistemik riskler yaratma potansiyeline sahiptir. Bu süreç, daha fazla “siyah kuğu” ve “gri gergedan” niteliğinde krizlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Yapay zekâ insan bilincine ne kadar yaklaşırsa ve insana ne kadar benzer hâle gelirse, doğuracağı etik riskler de o ölçüde artacaktır. Benzer şekilde, yapay zekâ ne kadar gelişmiş olursa, işçi sınıfının emeğinin yerini alma kapasitesi de o kadar yükselecek; böylece meta üretiminde baskın konuma gelerek yeni servet uçurumları ve daha keskin sınıf çatışmaları yaratacaktır. Bunun sonucunda kitlesel işsizlik ve “yararsız sınıf” olgusu ortaya çıkabilecektir. Dolayısıyla yapay zekânın doğurduğu sorunlar tek boyutlu veya parçacı yaklaşımlarla değerlendirilemez; bunlara ancak diyalektik, bütüncül ve sistematik bir bakış açısıyla yaklaşılabilir. Bu nedenle Marksist teori, yapay zekânın ortaya çıkardığı meydan okumalara hem teorik hem de pratik düzeyde cevap verebilecek ve cevap vermesi gereken bir düşünce sistemidir.
Çağımızın en dinamik teknolojik gelişmelerinden biri olan yapay zekâ, ekonomik ve toplumsal kalkınmayı hızlandırma bakımından son derece büyük bir potansiyele sahiptir. Marx, Felsefenin Sefaleti‘nde şöyle der: “İnsanlar yeni üretici güçler kazandıkça üretim tarzlarını değiştirirler; üretim tarzları, yani geçimlerini sağlama biçimleri değiştikçe bütün toplumsal ilişkileri de değişir. El değirmeni feodal beylerin toplumunu, buharlı değirmen ise sanayi kapitalistlerinin toplumunu yaratmıştır.”
Bu çerçevede şu soru önem kazanmaktadır: Yeni bir üretici güç olarak yapay zekâ nasıl bir toplum meydana getirecektir?
Klaus Schwab’ın ortaya attığı Dördüncü Sanayi Devrimi kavramına göre bu yeni devrimin merkezinde yapay zekâ yer almaktadır. “Akıllı fabrikalar” aracılığıyla fiziksel ve dijital üretim sistemlerinin küresel ölçekte bütünleşmesi hedeflenmektedir. Bu nedenle Dördüncü Sanayi Devrimi yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda derin bir sistemsel dönüşümdür. Ancak Schwab’ın da belirttiği gibi, bu dönüşümün en önemli sorunlarından biri toplumsal eşitsizliğin daha da derinleşme ihtimalidir. Çin, sosyalist modernleşme ve güçlü bir sosyalist devlet inşa etme sürecinde bir yandan yapay zekânın sunduğu tarihî fırsatları değerlendirerek yeni üretici güçlerin gelişimini hızlandırmalı, diğer yandan ise bu teknolojinin doğurabileceği risklere karşı etkin denetim ve güvenlik mekanizmaları oluşturmalıdır.
Bu bağlamda iki temel görev öne çıkmaktadır. İlk olarak, yapay zekâ teknolojilerinin geliştirilmesi güçlü biçimde desteklenmeli; kamu politikaları optimize edilmeli, yapay zekâ sektörünün gelişmesini engelleyen kurumsal ve yapısal engeller kaldırılmalı ve yapay zekâ temelli sanayi ile tedarik zincirleri oluşturulmalıdır. Böylece sosyalist sistemin kurumsal üstünlüğü ile yapay zekânın teknolojik üstünlüğü bir araya getirilerek üretici güçlerin potansiyeli en üst düzeye çıkarılabilir.
Çin her ne kadar yapay zekâ yarışına görece geç katılmış olsa da, bugün hızlı bir gelişme sürecindedir. Gelecekte yapay zekânın yeni üretici güçlere ve yüksek kaliteli ekonomik kalkınmaya daha derin biçimde entegre edilmesi, sosyalist modernleşmede niteliksel bir sıçramanın gerçekleştirilmesini sağlayacaktır. İkinci olarak ise, toplum yapay zekâ çağını açık ve kapsayıcı bir yaklaşımla karşılamalıdır. Yapay zekâyı ne mutlak bir tehdit ne de sınırsız bir kurtuluş olarak gören tek taraflı bakış açılarından kaçınılmalıdır. Bunun yerine, teknolojinin sunduğu fırsatlar ile beraberinde getirdiği riskler dengeli ve eleştirel bir perspektifle değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, hem teknolojik ilerlemenin sürdürülebilirliğini hem de toplumsal refahın korunmasını mümkün kılacaktır.
Kaynakça
Byron Reese, Yapay Zekâ Felsefesi, çev. Wang Fei, Wenhui Yayınevi, 2020.
Ding Xiaojun, Yu Feng ve Xu Liying, “İnsanların Yapay Zekânın Ahlaki Kararlar Vermesine Duyduğu Rahatsızlığın Kaynağı ve Çözüm Yolları”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2020, Sayı 12.
Dong Chao, “Çin’de Dijital Uçurumun Yeni Özelliklerinin Ekonomi ve Toplum Üzerindeki Olası Etkileri”, Dijital Ekonomi (数字经济), 2024, Sayı 3.
G. W. F. Hegel, Küçük Mantık, çev. He Lin, Ticaret Basımevi (商务印书馆), 1980.
Henry Kissinger, Eric Schmidt ve Daniel Huttenlocher, Yapay Zekâ Çağı ve İnsanlığın Geleceği, çev. Hu Liping ve Feng Jun, CITIC Yayınevi, 2023.
Jiang Yi, “Yapay Zekâ ile Özbilinç Arasındaki Farkın Kavramsal Analizi”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2019, Sayı 10.
Calum Chace, Yapay Zekâ Devrimi: Süper Zekâ Çağında İnsanlığın Kaderi, çev. Zhang Yaoran, China Machine Press, 2017.
Klaus Schwab, Dördüncü Sanayi Devrimi: Dönüştürücü Güç, çev. Li Jing, CITIC Yayınevi, 2016.
Fei-Fei Li, Gördüğüm Dünya: Fei-Fei Li’nin Otobiyografisi, çev. Zhao Can, CITIC Yayınevi, 2024.
Li Nan, “Yapay Zekâ Çağında Emek-Değer Teorisinin Yeniden Değerlendirilmesi”, Marksist Teori Araştırmaları (马克思主义理论学科研究), 2024, Sayı 3.
Li Yan ve Ran Siwei, “Toplumsal Öğrenme Modeli ve Zekânın Gerçekleştirilmesine İlişkin Felsefi Bir Açıklama”, Mikrobilgisayar Bilgileri (微计算机信息), 2010, Sayı 2.
Richard Baldwin, Kargaşa: Robot Çağı ve Küreselleşmenin Büyük Dönüşümü, çev. Zhu Haiyan, CITIC Yayınevi, 2021.
Richard Susskind ve Daniel Susskind, Yapay Zekâ Hangi İşleri Elimizden Alacak?, çev. Li Li, Zhejiang Üniversitesi Yayınevi, 2018.
Marx ve Engels Eserleri, Renmin Yayınevi, 2009.
Michael Wooldridge, Yapay Zekânın Tam Tarihi, çev. Xu Shu, Zhejiang Bilim ve Teknoloji Yayınevi, 2023.
Mo Hongwei ve Xu Lifang, Yapay Zekâ Etiğine Giriş, Xi’an Elektronik Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Yayınevi, 2022.
Tencent Araştırma Enstitüsü ve diğerleri, Yapay Zekâ: Ulusal Yapay Zekâ Stratejisinin Temel Uygulama Aracı, Çin Halk Üniversitesi Yayınevi, 2017.
Wang Baomin ve Wu Zhaoyang, “Yapay Zekâ Teknolojisinin Yabancılaşma Risklerinin Marksist Hukuk Felsefesi Açısından Analizi”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2024, Sayı 4.
Wang Qian ve Zhang Yuanyuan, “Yapay Zekâ Gelecekte ‘Kalbiyle’ Düşünebilir mi?”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2020, Sayı 6.
Xiao Feng, “Dijital Emeğin Sınırları: Marx’ın Emek Anlayışı Temelinde Bir İnceleme”, Marksizm Araştırmaları (马克思主义研究), 2023, Sayı 4.
Xie Rong, “Luddite İşçilerden Yeni Ludditelere ve Dijital İşçilere: Teknoloji Eleştirisinin İnşacı Yaklaşımı”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2022, Sayı 4.
Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders (Çince baskı adı: Bugünün Kısa Tarihi), çev. Lin Junhong, CITIC Yayınevi, 2018.
Yuan Wei, “Yapay Zekâ: İnsanlığa Hükmedecek mi, Yoksa İnsanlığa Hizmet mi Edecek? — Tarihsel Materyalizm Temelinde Bir Değerlendirme”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2021, Sayı 2.
Sun Weiping, “Akıllı Toplum: Komünist Toplumun İnşasının Temeli ve Koşulları”, Marksizm Araştırmaları (马克思主义研究), 2021, Sayı 1.
Sun Weiping ve Dai Yibin, Yapay Zekânın Değerine Dair Düşünceler, Şanghay Üniversitesi Yayınevi, 2023.
Yu Bin, “‘Dijital Emek’ ve ‘Dijital Sermaye’nin Politik Ekonomi Analizi”, Marksizm Araştırmaları (马克思主义研究), 2021, Sayı 5.
Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi (Çince baskı adı: Geleceğin Kısa Tarihi), çev. Lin Junhong, CITIC Yayınevi, 2017.
James Barrat, Son İcadımız: Yapay Zekâ ve İnsanlık Çağının Sonu, çev. Lü Jia, Elektronik Sanayi Yayınevi, 2016.
Zhao Tingyang, “Yapay Zekânın Özbilinci Nasıl Mümkün Olabilir?”, Doğanın Diyalektiği Üzerine İletişim (自然辩证法通讯), 2019, Sayı 1.
J. Good, “İlk Ultra-Zeki Makine Üzerine Spekülasyonlar”, Advances in Computers, Cilt 6, Academic Press, 1965, ss. 31–38.
Wendell Wallach ve Colin Allen, Moral Machines: Teaching Robots Right from Wrong (Ahlaki Makineler: Robotlara Doğruyu Yanlıştan Ayırmayı Öğretmek), Oxford University Press, 2010.



