Doğu Perinçek Fon Krizini Yorumluyor

Doğu Perinçek Fon Krizini Yorumluyor
Picture of Doğu Perinçek Yazdı
Doğu Perinçek Yazdı

Vatan Partisi Genel Başkanı

Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, 24 Eylül 2026 Perşembe günü Ulusal Kanal’da Haber+ programında Türkiye’nin birinci sıradaki gündemi olan fon krizini değerlendirdi. Programın tamamının yazılı halini sizlere sunuyoruz.

Şimdi gördüğümüz televizyonlarda olsun, basında, medyada bu fon mağdurlarının bireysel hikâyeleri var, ayrıntılar… Yani bu insanlar nasıl kandırılmış, aldatılmış falan; bu hikâyeleri izliyoruz. Bu hikâyelerin içinde yapılan tartışmalar var. Bunun dışına çıkamayan, daha yukarıdan sürece bakamayan anlayışlar da televizyonlarda hâkim durumda.

Peki, buraya Türkiye nereden geliyor, niçin bu olaylar yaşanıyor? 1980’de yeni bir programa girdi Türkiye, 24 Ocak kararlarıyla 1980 yılında, hatırlayacaksınız. O program Turgut Özal’ın programıydı. O programın sloganı, başlığı şuydu: “Biz dünya ekonomisine entegre oluyoruz.” Yani dünya ekonomisiyle bütünleşiyoruz.

Dünya ekonomisi dedikleri dünya değil; emperyalist, kapitalist sistemin ekonomisiyle bütünleşiyoruz. O bütünleşme nasıl oluyor? Kapıları açıyoruz, gümrükleri mümkün olduğu kadar indiriyoruz. Yani dünya rekabet sisteminden kendi yerli üreticimizi koruyan gümrükleri aşağılara doğru çekiyoruz. Kamu iktisadi teşekkülleri ne oluyor? Onlar bu memleketin sırtında kambur; yani kamu iktisadi teşekküllerinde lüzumundan fazla işçi, ücretleri yüksek oluyor. Bunlar kâr edemiyor. Dolayısıyla kamu iktisadi teşekküllerini özelleştiriyoruz. “Çiftçilere destek veriyoruz, sizin vergilerinizden çiftçilere destek veriyoruz; ondan sonra çiftçi dünyada rekabet edebiliyorsa edebilir, edemiyorsa ölür, kalan sahalar bizimdir.” ve işte sosyal devletmiş gibi olmuş…

Bunlar aslında ekonominin sırtındaki kamburlar ve “üretici kamburdur” tespitiyle o program Türkiye’de yürürlüğe girdi. Peki; esnaf, zanaatkâr, sanayici… Onlar da kambur ilan edildi mi üreticiler içerisinde? Tabii, sonuç itibarıyla yani o sistemin içerisinde esas olarak temel slogan şuydu: Üretici kambur.

Peki, eskiden üretici neydi? Atatürk devriminin, Cumhuriyet devriminin getirdiği Atatürk’ün meşhur sözü: “Üretici bu memleketin efendisi.” Yani “Üretici bu memleketin efendisi.” derken Mustafa Kemal Atatürk hem ekonominin efendisi üretici… Çünkü ekonomi ne demek? Üretim faaliyeti, değil mi? Esas olarak ekonomiyi tarif ediyoruz; üretim faaliyetine ilişkin bütün ilişkilerin hepsine ekonomi diyoruz. Şimdi üretici kambur ilan ediliyor. Halbuki Atatürk zamanında neydi? Üretici memleketin efendisiydi. İki, aynı zamanda üretici memleketin siyasal efendisiydi, yani iktidar sahibiydi. “Bir müstahsil hükümetiyiz.” diye tanımlamıştı. Aynı şey; yani üreticiler hükümetiyiz, yani ikisi beraber zaten. Ekonominin efendisi kimse iktidar da onlara ait olur.

Hatta İsmet Paşa’nın 1933-1934 yıllarında Sivas demiryolu için Sivas’a gittiği zaman söylediği bir söz vardır. Yani işte “Anadolu’nun bağrında biz halk hükümeti kurduk, üreticiler hükümeti kurduk” diye, birçok örnek verilebilir. Dolayısıyla Türkiye bir sistem değişikliğine girdi 1980’de. Üreticinin efendi olduğu sistemden üreticinin kambur olduğu sisteme geçtik.

Şimdi bu geldiğimiz yerde üreticilerin kambur olduğu sistemin battığı yerdeyiz; bittiği yerdeyiz, çöktüğü yerdeyiz. Bu çok çok önemli. Çünkü bu sistemin işleyişiyle birlikte Turgut Özal bu sistemi kurdu, Tansu Çiller hükümetleri zamanında devam ettirildi, 2002 sonbaharı ve 2003 baharından başlayarak da Tayyip Erdoğan hükümetleri bu üreticiyi kambur ilan eden sistemi sürdürdü. Bu sistemin efendisi kim? Batılı emperyalistler. Yani sonuç itibarıyla Türkiye’nin gümrük duvarlarını yıktılar. Böylece ne oldu? O Denizli’ydi, Konya’ydı, Bursa’ydı, Balıkesir’di, Diyarbakır’dı, Trabzon’du… Türkiye’nin sanayi kentleri vardı, küçük ve orta sanayi kentleri. O gümrükleri açtığınız zaman o küçük, orta sanayiciler çarşılarına kıran girdi. Sistemin özelliklerinden biri.

İki, çiftçiye destekleri sağladınız. O zaman ne oldu? Pamuğu Amerika’dan alıyorsunuz, Yunanistan’dan alıyorsunuz. Çünkü eskiden çiftçiye belli bir destek vardı. O destek sayesinde Amerika ve Yunanistan’ın kendi pamukçusuna verdiği destekle rekabet edebilen bir konumu vardı çiftçimizin. O yıkıldı. O zaman ne oldu? İşte Bergama, Bakırçay Havzası’nın pamukçusu yıkıldı gitti; Söke pamukçusu yıkıldı gitti; doğuda işte Muş Ovası, Iğdır Ovası, oradaki pamukçular; Adıyaman’daki pamuk, Adana pamukçuluğu gitti sonuç itibarıyla.

Sanayide de diyelim dışarıdan ucuz kömür alacağız; ucuz kömürle ucuz demir üreteceğiz. Yani demir-çelik sanayisinde kömürün kullanıldığını hepimiz biliyoruz. Ondan sonra dünya piyasalarında rekabet edeceğiz. Ucuz kömürü de Zonguldak’tan almayacağız; Ukrayna’dan, Rusya’dan ve Güney Afrika’dan alacağız. Zonguldak’ın kömür madenlerini özelleştireceğiz veya kapatacağız. Diyelim özelleştireceğiz veya kapatacağız; Zonguldak’ın dağın altında yatan kömürü orada yatmaya devam edecek, biz dışarıdan kömür getireceğiz. Bu tabii ki ne oldu? Dünya piyasalarında rekabet iddiasıyla gündeme getirilen bu ekonomi, esas olarak Türkiye’nin üreticisinin çok zor duruma düştüğü ve üretimi baltaladığı için Türkiye’nin aynı zamanda satın alma kabiliyetine ağır darbe indirdi. Çünkü satmak için bir şey üretmeniz gerekiyor. Onu üretmediğiniz zaman borçla satın almak durumunda kalıyorsunuz. Bu borçlanmanın sonunda da nereye geldik? Köprüleri satmak, yolları satmak… Hani özelleştirmeler, fabrikalar falan filan satıldı; bu sefer köprülerin satılması, efendim şeylerin, anayolların satılmasına kadar Türkiye gelmiş oldu.

Ve bu sistem Türkiye’deki üreticileri; sanayi üreticileri olsun, tarım üreticileri olsun, onları kenarlara itti, kenarlara sürdü sonuç itibarıyla. Dolayısıyla Türkiye’nin sınıfsal yapısı ve hâkim sınıfların özellikleri de değişti. Sonuç itibarıyla bizim ondan sonra şöyle dört tane şey çıktı, unsur çıktı sisteme hâkim olan. İlleri kaybederken birilerine yolun açılması gerekiyor. Şuna: Havadan para kazanan, ondan sonra işte sıcak para getiriyor ve komisyonunu alıyor, oradan komisyonunu alıyor. Burada bir üretim yok. Sıcak parayı getirdin, komisyonunu aldın. İkincisi, tarikat rantçıları. Tarikatların tepesinde adamlar var işte. Hepsinin kasaları açılıyor, servetleri ilan ediliyor falan. Adamlar ne fabrika kurmuş ne üretim yapmış falan filan ama o tarikatlara birtakım rantlar akmış gitmiş. Ondan sonra büyük banka kârları, tefeciler… Ondan sonra borsa vurgunları, dolar vurgunları…

Bu sınıflar; dolar, borsa vurguncuları, sıcak para komisyoncuları, tarikat rantçıları, büyük faizciler ki bunların içinde bankalar da geliyor, bu “sülük” diyoruz bunlara, bunlar sülük. Üretmeyen, üretilenleri emen şeyler, hâkim sınıf unsurları. Klasik kapitalizmdeki sanayici, ondan sonra tüccar diyeyim, bunlar üretimle ilgili sınıflar. O sanayiciler ve tüccarlar sistemin kenarlarına sürüldü. Demin söylediğimiz havadan para kazananlar… İşte borsada havada kâğıtlar uçuşuyor, hop, servetler el değiştiriyor.

Ve bakın, televizyonları açıyoruz, ne konuşuluyor? Avro’dan işte birtakım ukala sözü veriyorlar bana, bilim adamları, ekonomistler, bilmem neler bağlanıyor. Millete ne diyor? “Avro’dan alın, altına yatırın; altından alın, dolara yatırın; dolardan alın, avroya yatırın.” Bunlar yatırım mı? Dolardan aldım, altına yatırdım; altından aldım, avroya yatırdım. Bunların yatırımla ne ilgisi var? Yatırım nedir kapitalizmde? Fabrikayı kurarız, içine makineleri koyarız. İşçileri, ondan sonra piyasadan ustaları, orada üretim yapacak üreticileri, emekçileri buluruz. O makinelerin başına koyarız. Makineler çalışır, üretim yapar. O üretimden işçiye bir ödeme yaparız, ona ücret diyoruz. Bir de ödenmeyen, yani işçiye ürettiklerinin bir kısmını da ödemiyorsunuz; o ne oluyor? O kâr oluyor. Kapitalizmin kârı bu.

Bu fabrika kurarak, tarıma yatırım yaparak veya da hizmetlere yatırım yaparak kazanmak, kâr etmek… Bu sistemi yıkan, onun yerine “Dolardan aldım, avroya yatırdım. Avrodan aldım, bilmem altına yatırdım. Altından aldım, avroya yatırdım.” falan diye yatırımla ilgisi olmayan, işte borsalarda servetlerin el değiştirdiği ve dünya ekonomisindeki havadan para kazanma sistemine entegre olan Türkiye’de bir sistem kuruldu. Hani “Dünya ekonomisiyle bütünleşiyoruz.” dedi ya Turgut Özal, o bütünleştikleri ekonomi dünyanın üretim ekonomisi değil; dünya ekonomisi, dünyanın havadan para kazanan şeylerine, büyük tefeciler, büyük faizciler, ondan sonra bu… O sisteme borsacılar ve tefeciler entegre olan bir sistem oluşturdular.

Ama o sistemin geleceği yer işte burasıydı. Sonuç itibarıyla onun birtakım insanların hayatları içerisinde biriktirdiği bazı değerler var, kaynaklar var falan filan. “Ya onu sen bana ver, ben sana onu iki misli vereceğim, üç misli vereceğim.” falan diye üretilenleri üretim sisteminin dışında paylaşan yeni bir sistem oluştu. Çünkü bir şey üretilecek ki onu paylaşasın. Dolayısıyla orada sahte değerler paylaşılmıyor. Yani bugün bazı laflar görüyoruz işte televizyonlarda falan, işte bu fonlar falan… Dolayısıyla birtakım sahte değerler paylaşılıyor. Hayır, sahte değerler paylaşılmıyor. Neler paylaşılıyor? Türkiye’de fincan üretiliyor. O fincan üretiminden üreticinin elde ettiği kârlar ve kazançlar diyelim sanayicinin falan filan… O başka bir yerde, üretim ekonomisinin dışında bir havadan para kazanma sistemi oluştu. Alın teriyle üretilenler orada paylaşılıyor.

Ve abone yapılıyor insanlar da o sisteme. Yani “Ya parayı buraya yatır, ben sana üç ayda bu kadar vereceğim.” falan diye çok büyük vaatler vesaire… Ne oldu? 450 bin ile 500 bin kadar rakamlar ifade ediliyor; 500 bin insanımız bu sisteme entegre edildi. E bunlar işte diyelim emekli oluyor, işte aldığı tazminat… Diyelim sanayiciydi, işte şeydi, küçük sanatçıydı, üreticiydi ya da memurdu; elde ettiği paraları biriktirdiği, biriktirdiği paralar filan… O kaynaklara el koyan, havadan el koyma sistemi oluşturuldu. O kaynakları alıp üretim süreçlerine sokan değil… Burası çok önemli. Diyelim memur götürüyor, bankaya para yatırıyor; oradan faiz alıyor. Ama o banka diyelim sanayiciye kredi veriyor; bir üretim sistemine entegre olmuş oluyor o zaman o bankaya para yatıran adam. Ama bu demin “fon” denen sistemde ne oluyor? Havadan para kazananların sistemine yurttaşların alın terlerini de entegre ediyorlar. Bir yağma sistemi oluşturuyorlar.

Ama bu yağma sistemi sonuç itibarıyla Türkiye’de üretimi teşvik eden, geliştiren, üretime kaynak sağlayan bir sistem değil. Oradan elde edilen paralar diyelim yurt dışına götürülüyor. Yine o yağma sisteminin içine katılan para hareketlerinin içerisinde dans edip duruyor bütün o kaynaklar falan. Öyle bir sistem oluştu. O sistemin en sonunda patlaması kaçınılmazdı. Neden? Çünkü toplumlar yaşayacak, toplumlar aç kalmayacak. Toplumlar üretmeden yaşayamaz. Yani üretimsiz bir toplum olmaz. Ve o üretim daraldığı zaman da o daralmanın diyelim en son geleceği yerler nedir? Açlık falan kıyılarına gelmektir.

Yani şu anda Türkiye açlığın kıyısında değil ama şimdi bu fon sistemi devam etse Türkiye’de sonuç itibarıyla o açlığa da… Yani üretim daraldığı için, Türkiye’nin üretim kapasitesi zayıfladığı için en sonunda insanların açlık sınırına geleceği duraklar da var bu gelişmelerin şeyinde, ucunda. Ama tabii sonuç itibarıyla hiçbir toplum bunu kabul etmez. Yani toplumların da ayakta kalma, yaşama mekanizmaları var sonuç itibarıyla.

Ve zaten Vatan Partisi bunları ta başından gördü. Sonuç itibarıyla başından gördü; dedi ki: “Bu bir yağma, bu bir sülük sistemidir; bu bir yağma sistemidir. Burada üreticiler Türkiye’nin başında değil, burada havadan para kazananlar…” Yani en güzel bu sistemi tarif eden açıklama: Havadan para kazanmak. Bir üreterek kazanmak yok, değil mi? O kapitalizmin kazancı. Veyahut da sosyalist ülkelerde de üreterek bir değer yaratırsın. Bir de ne var? Üretilmişleri havada kâğıt oyunlarıyla, borsa oyunlarıyla, ondan sonra bu tür fon sistemleriyle falan filan tepede yağmalayan, bir havadan para kazanan bir sistem oluşuyor. Ama onun altında ne var? Onun altında bir üretim var. Üretilenleri orada paylaşıyorlar. Yoksa değeri olmayan hayalî değerleri paylaşmıyorlar. Yani yüzeysel bakanlar “Hayalî değerleri paylaşıyorlar bunlar.” diye söylüyor falan televizyonlarda. Öyle değil. Hayalî değerler değil. Bütün o havadan para kazanma sistemi, aşağıda alın teriyle üretilenleri yukarıda üretim süreçleri dışındaki mekanizmalar ve ilişkilerle yağmalayan bir zadegân mı diyelim, bir hâkim güç oluşuyor.

Türkiye bunların diktası altına düşüyor ve bunlar aynı zamanda bir siyasi, anayasal sistem de getiriyorlar. Nedir? Meclisi kenara itiyorlar, Cumhurbaşkanlığı Sistemi kuruluyor ki Cumhurbaşkanlığı Sistemi dar bir seçkinler, elit zümresinin hükmetmesi. Üretici yok orada hükmedenler arasında. Kimler var? Sıcak para komisyoncuları var, tarikat rantçıları var, birtakım büyük faizciler var. Ondan sonra bunların, bu dört sülüğün sistemini oluşturuyorlar.

Dolayısıyla son cümleleri şöyle söyleyeyim: Yani 1980’de Turgut Özal’la kurulan “Dünya Ekonomisi ile Bütünleşme Ekonomisi Programı” Tansu Çiller ile devam etti, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanımız yönetimindeki hükümetlerle… Ve iflas etti, sürdürülemez hâle geldi. Zaten daha 2017 yıllarında falan, bundan 8-9 sene evvel kokular alınmaya başlanmıştı. Yani mesela ben hatırlıyorum, o zaman Berat Albayrak Maliye Bakanı’ydı falan, bizzat Maliye Bakanı olarak bu sistemin sürdürülemez hâle geldiğini falan söylemeye başlamışlardı. Ve bugün işte o fonlar patladı. O fonların patlaması sonucunda 450 bin insan doğrudan doğruya mağdur oluyor.

Aslında mağdur olan bütün Türkiye’dir. Çünkü üretim sistemini tasfiye eden, çökerten bir sistem olduğu için bütün Türk milleti, bütün üreticiler, dolayısıyla bütün millet mağdur oluyor. Bir ülkenin üretimini yıkmaya başlarsanız bütün millet onun altında kalır; yoksa sırf üreticiler kalmaz. Onun için burada “Mağdurları biz seyredelim.” falan değil, bu sistemin bittiği yerdeyiz. Türkiye bir devrime gidiyor. Bu sistem bittiği için Türkiye yaşayacak. Türkiye yaşayacak, nasıl yaşayacak? Üretmeden yaşayamaz bir toplum. Türkiye üretecek ve Türkiye yaşayacak. Öyleyse Türkiye yeniden üretim odaklı bir sistemi kuracak. Bu bir devrim; “üretim devrimi” diyoruz Vatan Partisi olarak buna. Ve bunun programını yıllar öncesinden yaptık. Dedik ki: “Bu sistem yürümez.”

O programda neler var? Mesela işte şimdi bankalardan şikâyet şu var falan… Bankaları kamulaştıracağız. Yani yabancı… Hepsini değil ama bu yabancı bankalarla iştirakler, bunların bir manası yok. Yabancı bankalar kuruyorlar, ondan sonra geliyorlar, bizim paralarımızı ütüyorlar. Bu ortadan kalkacak. Banka sistemi millileştirilecek diyelim. İki, yurt dışına kaçırılmış olan ve götürülmüş olan 500 milyar dolar devletin zoruyla, kanunla Türkiye’ye getirilip üretim süreçlerine sokulacak, yatırıma sokulacak. İster o paranın sahibi kendisi iş kurar veya işini genişletir veya devletin kamu iktisadi teşekküllerine planlı olarak kamu iktisadi teşekküllerine yatırım yapar, sermaye dâhil olarak katılır, eder. Bankalardaki altınlar, külçe altınlar… Tonlarla banka kasalarına kilitlenmiş, bizzat Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz’ın ifade ettiği —350 milyar dolar diyordu 6-7 ay evvel oldu— 500 milyar dolar… Yani altının fiyatları yükseldiği için 500 milyar dolar da bankalarda kilitlenmiş altın var. Bunlar da bankaların kilitleri kırılacak, oradan çıkarılacak. Tamam, sahibi kimse mülkiyet hakkına hürmet ediyoruz. Ama o kaynaklar ne olacak? Türkiye gidip de Londra bankalarından dilenmeyecek, para dilenmeyecek New York bankalarından. Kendi kasalarına kilitlediği, Türkiye’nin işçisinin, çiftçisinin alın teriyle, çarşıların alın teriyle yaratılmış olan kaynaklar altın olarak banka kasalarına yerleştirilmiştir; onlar üretim süreçlerine dâhil edilecektir. Böyle bir program Türkiye’nin bir eşiğine geldi.

Bu kaçınılmaz bir durumdur. Bakın, bu programın sahibi olan AK Parti şimdi ne oldu? Bu fonlara karşı birtakım soruşturmalarla falan… Sanki bu yalnız başına bir hukuki yargıyla ilgili birtakım suçlar işlenmiş, mali suçlar falan var, ekonomik suçlar işlenmiş; bunun üzerine yürüyen bir uygulama olarak yansıyor, kamuoyuna yansıtılıyor. Ama burada olay nedir? İflas eden bir ekonomik program var. Burada suç değil, iflas eden bir ekonomik program var. O ekonomik program da Turgut Özal’ın “dünya ekonomisiyle bütünleşme” dediği ve Tayyip Erdoğan’ın, ondan evvel de Tansu Çiller’in uyguladığı program. Yani bizzat Tayyip Erdoğan’ın uyguladığı program şimdi döndü. Tayyip Erdoğan’ı aynı zamanda devirme, Tayyip Erdoğan’la AK Parti içinde kavgaya giren, rekabete giren unsurların aynı zamanda kullandığı bir fon soruşturmalarıyla falan Tayyip Erdoğan’a karşı bir alet olarak da değerlendiriliyor. Bir de işin o tarafı var.

Yani çöken bir sistem var: Dünya ekonomisiyle bütünleşme sistemi. Onun sahibi olarak sorumlu tutulan bir Tayyip Erdoğan var. Ve AK Parti içindeki iktidar kavgasında da diyelim iki tane güç var. Hatta AK Parti içinde Atlantikçiler var, diyelim göreli millîler var. O Atlantikçiler şimdi kendi programlarının sorumlusu olarak diyelim hükümeti gösteriyorlar. Gösteriyorlar, yani gösteriyorlar… Gösteriyorlar, şöyle gösteriyorlar: Toplumdaki mağdurlar… Şimdi herkes kime sövüyor, kime sayıyor, kime öfkeli? Bu devlete öfkeli, hükümete öfkeli, Tayyip Erdoğan’a öfkeli. O Tayyip Erdoğan öfkesi aynı zamanda AK Parti içindeki iktidar kavgasında kullanılan bir öfke. Bir de işin bu boyutu var. Denebilir: Siz tabii bizim televizyonlarda duyduğumuz, medyada tartışılanların dışında bir tablo çizdiniz. Çünkü medyada tartışılanların hepsi böyle mağdurların şeyleri, acıklı hikâyeleri. İşte adam 3 milyon biriktirmiş, 5 milyon biriktirmiş, 10 milyon biriktirmiş… Onun zalim foncular 10 milyonunun üzerine konmuş, çöreklenmiş, onu ütmüş, ondan sonra şey yapmış. Yani burada bir suç var. Suçtan önce burada bir program var. O suç, o programın zemininde bir şeyler hayata geçiriliyor. Bu çok önemli. O program olmasa o suç işlenemez.

Yani “dünya ekonomisiyle bütünleşme” denen Turgut Özal’ın, Tansu Çiller’in, Tayyip Erdoğan’ın sıralı uyguladıkları program olmasa bu fonlar monlar dediğim… Hadi Vatan Partisi iktidarında o fonlar çıksın ortaya. Bunlar sülük. Sen sülüklerine izin verirsen gelir senin kanını emer. Hatta sülüklerine izin vermek bile değil. Bu üçlü diyelim… Turgut Özal hepsi diyor ya “Turgut Özal bizim pirimiz”, Turgut Özal’ı aşk içinde anıyorlar, ediyorlar falan filan. Turgut Özal, Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan… Bu sistemi uyguladılar ve bütün bu fonların sahiplerini korudular, beslediler. Sahiplerini falan filan da korudular, beslediler.

Burada şu bakış açısı da yanlış: “Ya niye Sermaye Piyasası Kurulu bunu denetlemedi?” Ya bu bir denetleme sorunu değil, bunu denetleyerek önleyemezsin. Bu bir sistem sorunu, denetlemenin ötesinde bir sistem sorunu. Sistem onların sistemi; sen denetçilerle o sistemi ortadan kaldıramazsın. Yani “dünya ekonomisiyle bütünleşme” denen sistemi kurduğun zaman —ki bu üreticiyi kambur ilan eden bir sistem— üreticiyi kambur ilan eden sistemi kurduğun zaman istediğin kadar Sermaye Piyasası Kurulunun denetçileri ve müfettişleri oluşturmak için binlerce müfettiş ekleyin, her şeyin başına bir denetçi dikmek için falan yapın; bunu bu yollardan önleyemezsiniz. Kurduğun sistem çünkü üretimi, üreticiliği tasfiye eden, onu kambur ilan eden bir sistem. Neyi teşvik eden bir sistem?

Şimdi televizyonlarda yatırımla ilgili bir haber varmış, sabah açıyoruz. Televizyondaki beyler ve hanımlar bağlanıyor: “Falanca ekonomist hocam, evet, ne yapalım şimdi, parayı nereye yatıralım?” “Ya da altına yatırın, dolara bağlayın.” Ha, o öbür hoca konuşuyor: “Dolardan alın, avroya yatırın. Avrodan alın, bilmem neye yatıralım.” Sistem bu. Bu yatırım mı? Elimdeki üç kuruş parayı dolardan aldım, altına yatırdım; altından aldım, avroya bağladım. Bağladım. Burada bir yatırım var mı?

Hiç Türkiye şunu konuşuyor mu: Fabrika kurmak, ondan sonra makineleri koymak, tarıma yatırım yapmak, ondan sonra orada bir şey üretmek… Bunu konuşuyor mu? Televizyonlarda bunu duyuyor muyuz? Sabah programları, öğlen programları… Bakın, dikkat edin; ekonomi programlarının hepsi para para bilmem ne, para bilmem ne falan… Sloganlarında hep para var. Ama para ekonominin esası değil, ekonominin esası nedir? Mal üretimidir. Para bir değişim aracıdır. Ben kalemi ürettim, öbürü fincanı üretti. Ondan sonra ben pazara götürdüm, kalemi sattım, fincanla değiştim. Fincanla nasıl değişiyorum? Para sayesinde değişiyorum. Aslında parayla fincan değişiyor ama para bir lira, fincan da bir lira. Sonuç olarak… Kalem bir lira, fincan bir lira; iki lira diyelim. Arada farklılık var, fincan bir lira. O bir lira, bu iki malların değişiminde bir araç. Yani her iki malın değerini ifade eden bir şey.

Yani şimdi bu eskiden neymiş? Öküzü götürüyordu şeye, satıyordu diyelim; hayvanı, koyunu götürüyordu, onunla karşıda bez alıyordu, şeker alıyordu. Yani koyunla diyelim bezi, şekeri değiştiriyordu. Veyahut yoğurt yapıyordu, yağ yapıyordu, pazara götürüyordu. Veyahut üzüm üretiyordu, pazara götürüyordu; üzümle bezi değiştiriyordu. Ama hangi sayede değiştiriyordu? Üzümün karşılığında aldığı parayla bezi alıyordu. Dolayısıyla üzümle bez değişmiş oluyordu. Paranın rolü bu. Dolayısıyla parayı böyle ekonominin merkezine yerleştirdiğin zaman ekonomiden kopuyorsun. Sonuç olarak bu çok önemli.

Dolayısıyla bugün televizyonlar, televizyon programları üretimle ilgili konuları konuşmuyorlar. Hep böyle: “Ondan aldım, buraya yatırdım.” Veyahut da borsa… Borsada kâğıtlar uçuşuyor. İran savaşı şöyle olacak derken hop, bir bakıyorsun bir servet oradan bu tarafa geçiyor. E peki burada bir üretim yok ya! Bu kazanç… Diyelim İran’da savaş çıktı; efendim, Babülmendep Boğazı’na Yemen ordusu geliyor, ele geçirdi; ondan sonra Hürmüz Boğazı’na şu oldu falan dediğiniz zaman birdenbire petrol fiyatları, bilmem diğer her türlü harcıâlem mallar ve diğer malların fiyatları falan filan oynuyor. Borsalarda şirketlerin hisse senetlerinin değerleri fırlıyor veya iniyor, bedelleri falan filan fırlıyor veya iniyor falan. Oralarda servetler el değiştiriyor.

Halbuki bir kapitalist ekonomide nedir? Servetin kaynağı, sonuç itibarıyla bir üretime el konmasıdır. Burada gene üretime el konuyor ama üretimle ilgili mekanizmalar içerisinde bir el koyuş değil. Bir yandan üretilenler var ama onun dışında havadan para kazanan bir mekanizma ve sistemlerle o üretilen değerlere el konmuş oluyor. Bu tabii ne oluyor sonuç itibarıyla? Diyelim Türkiye’nin alış kabiliyetini yükselttiğinden sonra ekonomiyi büyüten, dolayısıyla ödemeler açığını kapatan veyahut da ödeme sisteminde bir üstünlük, fazlalık yaratan bir rol oynamıyor.

Sonuç olarak Türkiye ekonomisi başlangıçta gerileme gösteriyor. Yani onun için burada sorumlu falanca fonun sahibi, falanca banka, onun falanı değil. Bunun sorumlusu bu sistemin efendileri, Turgut Özal’dan başlayarak bu sistemi Türkiye’de kuranlar. Yani bir üretim odaklı ekonomiden… Mustafa Kemal’in üretim odaklı işte kamu iktisadi teşekkülleri açıyor; şeker fabrikaları kuruyor, basma fabrikaları kuruyor, madenleri kapatıyor ve böylece 1930’lardan 1940’lara kadar dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden birisini yapıyor. Ve o, her şeye rağmen 1980’lere kadar o ekonomi geliyor. Mesela Demokrat Parti zamanında, ondan sonra 60’ların başında falan şeker fabrikaları kuruluyor, iplik fabrikaları kuruluyor, ondan sonra madenler işletiliyor falan. Yine bir üretim sistemi, Mustafa Kemal’den kalan üretim odaklı bir sistem devam ediyor.

Ama 1980’de gelen bu Turgut Özal’ın programı ile birlikte bir karşı devrim… Üreticiyi kambur ilan eden bir karşı devrim. Üreticiyi kambur ilan ettiğin zaman da işte bu fon felaketi, fon belası ortaya çıkıyor. Ve burada mağdur da böyle 350 bin, 450 bin, 500 bin kişi değil. Bu şeyin, “sülük ekonomisi” diyelim, bu sülük ekonomisinin havadan para kazanmasına doğrudan doğruya kurban olanlar onlar. Ama bir de esas kurban olan bütün bir 86 milyonluk halk var. Çünkü ekonomi çöküyor, üretim sistemi zaafa uğruyor. Bunun sonuçları nedir? Bu devam ederse Türkiye açlığın kıyısına kadar gider. Dolayısıyla buna tabii ne oluyor? Bir yerde o “Nereye gidiyoruz?” falan hikayesi…

Ve burada tabii aynı zamanda iktidar kavgaları, iktidar kapışmaları da gündeme geliyor. Diyelim bu sistemin sahipleri kendi içlerindeki iktidar kavgasında da bu durumu kullanıyorlar. Mesela ben daha açık söyleyeyim: AK Parti içindeki iktidar kavgasının da bir aracı hâline gelmiştir bu fon hikayesi, onu da görelim. Bu açıklamanız çok çarpıcı gerçekten.

— Bir şey var, Mehmet Şimşek’e istifa…

Atlantikçiler hem bu sistemin esas sahipleridir ama aynı zamanda bu fonların falan sorumlusu olarak kendi rakiplerini, diyelim Tayyip Erdoğan’ı görüp onun şeyini yakıp ondan sonra diyelim… Sanki bu sistemin sahibi Mehmet Şimşek’ti, işte bilmem kimdi veya ne oldu… Olay o değil.

— Mehmet Şimşek’i neye yönlendirdiğini soruyorum.

O Mehmet Şimşek, bu sistemin memurları, bu sistemin uygulayıcıları, polisleri falan filan. Yani bu sistemi kuran onlar değil.

— Doğru anlamak açısından soruyorum Sayın Genel Başkan. Yani şöyle mi söylüyorsunuz? Evet, hükümetin başında Erdoğan, hükümetin bakanları sorumlular elbette. Ama asıl bu sistemden kuvvetle beslenenler yükü öte tarafa mı atıyorlar? O kapışma mı var?

Yok, şöyle: Bu sistemin sorumlusu, üç tane sorumlusu var. Bir, Turgut Özal. İki, Tansu Çiller. Üç, Tayyip Erdoğan. Ama geldiğimiz noktada AK Parti içinde de bir kavga var. AK Parti içerisinde diyelim Turgut Özal’la bir çelişme içine girmiş olan —isimler falan vermeyeceğim— şimdi AK Parti içinde de bir iktidar kavgası başladı. Yani “Kim gelecek, Turgut Özal’dan sonra kim gelecek?” falan filan diye. Oradaki taraflardan diyelim Atlantikçiler, kendilerinin dayatmış olduğu Türkiye’ye sistemin sorumlusu olarak kendi rakiplerini görüp oradan ikinci bir havadan… Bu sefer havadan para kazanmayı, havadan iktidar kazanma sürecine dönüştürüyor. Yani burada sorumluluğu… Tayyip Erdoğan evet, bu sistemin sorumlusu ama diyelim geldiğimiz noktada sistemin daha merkezinde olan unsurlar onu zayıflatmak, onu devirmek için falan da kullanıyorlar. Onu biraz sonra göreceğiz zaten.

— Ben şahsen bu değerlendirmeyi çok önemli buluyorum. Efendim, süremiz bitiyor. Bitmeden son bir soru sormak isterim. Bu 450 bin mağdur ve ismini henüz daha bilemediğimiz yüzlerce mağdura ne önerirsiniz? Ne yapsınlar? Soğuk su içmelerini mi?

Mağdura şunu öneririm: Hepsi Vatan Partisine girsinler ve üretim devrimini birlikte yapalım. Yani bu sistem içinde devlet bunlara şey yapsın… Devletin borçlarını ödeyecek, içerideki kendi borçlarını ödeyecek, tazminat borçlarını ödeyecek falan mecali yok. Bazı partiler onu söylüyor: “Devlet versin mağdurlara parasını.” Veremez! Nereden verecek devlet? Havadan kâğıt mı basacak? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi gücü var onlara verecek?

İkincisi, onlara vermek bir ekonomik çözüm mü? Sistem ayakta. Onlara veriyorsun, o mağdurlar da o gelen parayla gidip başka bir fona götürüp yine havadan para kazanma yoluna mı girecekler? Yani sistemin kendisi ayakta kalıyor. Dolayısıyla Türkiye burada bir üretim devriminin eşiğine girmiştir. Sülükleri Türkiye koparıp atacak, o tarafı iyi.

Sonuç itibarıyla havadan para kazanmak, sıcak parayı getirip oradan komisyon almak, tarikat rantçılığı, tarikatları beslemek devlet kaynaklarıyla… Ondan sonra bankaların büyük faiz gelirleri, ondan sonra bu tür borsada kâğıtların havada uçuşmasıyla kazanılan paralar… Bu sisteme son vereceğiz. Bakın, Vatan Partisinin yaptığı üretim devriminde bunlar da var. Ali Kocatürk vardı rahmetli, partimizin liderlerinden, eski Hazine Genel Müdürümüz. Sonra Birleşmiş Milletler’de Türkiye’nin ekonomi temsilcisiydi. O, daha onun önerisiyle biz üretim devrimi programında İstanbul Borsasını kapatan, ondan sonra borsayı yeniden düzenleyen birtakım şeyler getirmiştik. Bize gülüyorlardı.

Emtia borsası önerisi… Emtia borsaları üretime yarıyor. Onlar şey… Yeniden borsaya birtakım müdahaleler yapacağız, yabancı bankalarla iş birliği yapacağız, bankaların faiz gelirlerini kontrol altına alacağız. Bankaların faiz gelirlerini falan belli bir kontrol altına alacağız. Yoksa Sermaye Piyasası Kurulunun denetlemeleriyle falan, polisiye tedbirlerle bu sisteme uygun bir çözüm bulmak mümkün değil.

Paylaş
Paylaş: