“Doğu da Batı da Allah’ındır.” Walter Burkert kitabına Kuran-ı Kerim’den yaptığı bu atıfla başlar. Batı tarihinin köklerini bir Yunan mucizesine bağlamak isteyenlere itirazını onların dışladığı coğrafyanın diliyle kurar. Bir uygarlığın birdenbire, kendiliğinden, eşi benzeri görülmemiş bir dehanın ürünü olarak doğduğunu söylemek, aslında o uygarlığın tarihini yazmayı reddetmektir. Mucize, açıklamanın bittiği yerde başlar. Avrupa düşüncesinin iki yüzyıldır en çok başvurduğu mucize de budur. Ege kıyılarında, komşularına neredeyse hiçbir şey borçlu olmadan kendi içinden fışkırdığı varsayılan Yunan uygarlığı. Bu anlatının bir tarihi, bir adresi ve bir işlevi vardır. Burkert’in eseri, üçünü birden görünür kılan bir kitaptır.
Kitap ilk kez 1984’te Heidelberg Bilimler Akademisi yayınları arasında Almanca yayımlandı; gözden geçirilmiş İngilizce baskısı 1992’de Harvard University Press tarafından The Orientalizing Revolution adıyla yayımlandı; Türkçeye Mehmet Fatih Yavuz’un çevirisiyle 2012’de İthaki Yayınları kazandırdı. “Göçmen Zanaatkârlar”, “Bir Kâhin ya da Bir Şifacı: Büyü ve Tıp” ve “Ya da Aynı Zamanda Tanrısal Bir Şair: Akadca ve Erken Dönem Yunan Edebiyatı” başlıklı üç bölümüyle Burkert, Yunan dinini ve mitolojisini kendi içine kapalı bir Akdeniz olgusu saymak yerine Mezopotamya, Mısır, Hitit ve Yakındoğu köklerine bağlayan karşılaştırmalı bir pencere açar.
Kalenin İçinden Konuşan Bir Filolog
Walter Burkert (1931-2015), Yunan dini, Pythagorasçılık ve Yakındoğu-Yunan ilişkileri alanında yirminci yüzyılın en çok atıf alan filologlarından ve din tarihçilerinden biridir. Bavyera’da doğdu, Erlangen ve Münih’te okudu, 1969’dan 1996’daki emekliliğine kadar Zürih Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsünü yürüttü; 1990’da Balzan Ödülü’nü aldı. Dinin temeline soyut inançları değil somut ritüelleri ve kurban pratiklerini koyan Homo Necans’ı, antik dinler tarihini okuma biçimini kökten sarsmıştır. Yunan Dini ve Babil, Memphis, Persepolis gibi çalışmaları da antik medeniyetlerin geçirgen ve etkileşimli yapısını izler.
Alman akademik geleneğinin içinden gelmesine rağmen Burkert, klasik filolojinin saf Hellenizm fantezisine mesafeli durabilmiştir. Yaklaşımı, metni bağlamından koparan dar filolojik bakışın karşısına maddi kalıntıları, ticari ağları ve göç hareketlerini koyar. Kitabın tartışma gücünün bir kısmı da yazarının bu konumundan gelir. Burkert, bu disiplinin dışından gelip klasik filolojiye saldıran bir muhalif değildir. Kalenin içinden biri olarak konuşur. Batı merkezli efsanenin sökülmesi bu yüzden savuşturulması güç bir iş hâline gelir.
Yunan Mucizesi Modern Bir İcattır
Burkert’in ilk hamlesi, Yunan mucizesi fikrinin modern bir ürün olduğunu göstermektir. Filolojinin teolojiden ayrılmadığı 19. yüzyıla kadar İbrani kutsal metinleriyle Yunan klasikleri aynı kefeye konuyor, aralarındaki bağlantılar kimseyi rahatsız etmiyordu. Kırılma birkaç gelişmeyle geldi. Friedrich August Wolf’un 1777’de Göttingen’e filoloji öğrencisi sıfatıyla kaydolmasıyla simgelenen disipliner ayrışma yaşandı. Avrupa’da arkeolojinin babası olarak kabul edilen Winckelmann’la yükselen yeni klasisizm ve Herder’den itibaren edebiyatı ve tinsel kültürü halkla, kabileyle, ırkla özdeşleştiren romantik milliyetçilik. Karşılıklı etkileşimin yerini kökler ve içeriden gelişme aldı. Carl Otfried Müller’in Yunan kabile kültürü düşüncesi, Creuzer’in evrenselci modeline karşı alanı kazandı. Dördüncü etken ise dilbilimden geldi. Hint-Avrupa dil ailesi kavramının keşfi, Yunan-Roma-Cermen hattını birbirine bağlarken Yakındoğu dünyasının ötekileştirilmesine yol açtı. Burkert’in altını çizdiği zamanlama önemlidir: Bu milliyetçi-romantik bilinç, Yahudilerin Avrupa’da yasal eşitlik kazandıkları yıllarda “oryantalizme” karşı bir cephe geliştirmiş ve antisemitizme uygun bir zemin hazırlamıştır. Tezin altında yatan ihtiyaç da açıktır: Kapitalizmin Avrupa merkezli yükselişi kendisine saf bir soyağacı ve “üstün Batı aklı” meşruiyeti arıyordu; bunu antikçağa dayandırmak en kullanışlı yoldu. Dil zaman zaman hiçbir örtüye ihtiyaç duymayacak kadar açıktır: Ulrich von Wilamowitz-Moellendorff 1884’te, yüzyıllardır çöküş içindeki Semitik halkların ve Mısırlıların Yunanlara birkaç el becerisi ve zevksiz süs eşyası dışında hiçbir şey veremediğini yazabiliyor, Yakındoğu’yu gerçek Hellenizmin ölümcül düşmanı ilan edebiliyordu.
Yunan sanatındaki yabancı unsurlar fiilî bir gizleme politikasına tabi tutulmuştur: Standart yayınlarda Yakındoğu ve Yunan objeleri yan yana gösterilmez; büyük Yunan tapınaklarında bulunmuş çok sayıda Yakındoğu kökenli eser onlarca yıl yayımlanmadan bekletilmiştir. Olympia’nın Doğu bronzları bakımından dünyanın en zengin buluntu yeri olduğu, Batı Asya’daki pek çok merkezden daha zengin olduğu nadiren dile getirilir. Sözde tarafsız bilimsel aygıtın kendisi, hizmet ettiği çıkarların izini taşır.
Buna, arkeolojinin Batı’da uzun süre kutsal kitaplara dayandırılarak kurumsallaşması da eklenmelidir. Tevrat ve İncil’den yola çıkılarak benimsenen ön kabuller, bugünkü Avrupa merkezci anlayışın temel katmanlarından biri sayılabilir. Burkert bu direncin kaynağını kendini güvende hissetmeme duygusuna bağlar. Kimliğini saf ve dışarıdan bağımsız bir temele oturtmak zorunda hisseden bir bilincin her dış bağlantıyı tehdit olarak okuduğunu belirtir.
Kültür Köprüsü Olarak Anadolu
Kitabın merkezine yerleştirdiği dönem kabaca MÖ 750-650 arasıdır. Asur’un yayıldığı, Fenike ticaretinin Akdeniz’i ördüğü, Yunanların hem doğuya hem batıya açıldığı dönemdir. Burkert’in kurduğu çerçeve baştan sona maddîdir. MÖ 1200 dolaylarındaki büyük çöküşün ardından Bronz Çağı’nın saray ekonomileri, yazı sistemleri ve zanaat örgütlenmeleri büyük ölçüde ortadan kalkar. Mısır dışında kent uygarlığı ve yazı geleneği yalnızca Kilikya ile Suriye-Filistin’de ayakta kalır. Asur’un 9. yüzyıldan itibaren batıya doğru genişlemesinin itici gücü ise hammadde, özellikle de madendir. Asurnasirpal ve III. Salmaneser’in seferleri, 877’de Asur ordusunun ilk kez Akdeniz kıyısında görünmesi, 841’de Tir ve Sidon’un, 834’te Tarsos’un haraca bağlanması bunların hepsi, kültürel temasın üzerinde yükseldiği zemini kurar. Bakır ve demir arayışı, gemileri ve insanları hareket ettiren asıl kuvvettir.
Bu zeminde ağ örülür. Yunan tüccarlar 9. yüzyılın sonundan itibaren Orontes ağzındaki Al-Mina’da etkindir. Tarsos’ta ve Tell Sukas’ta da izleri bulunur. Euboea’daki Lefkandi kazıları, 10. ve 9. yüzyıllarda Doğu’yla ticaret yapan görece varlıklı bir topluluğu gün ışığına çıkarır. 850 dolaylarında Tirli Fenikeliler Kıbrıs’a yerleşir, Kition bir Fenike kenti olur; 814’te Kartaca kurulur. Khalkisliler VIII. yüzyılın ortasından önce İskhia’daki Pithekoussai’ye ulaşır ve burada Etrüsklerle yapılan maden ticareti belirleyici hâle gelir; Kıbrıs üzerinden Kartaca ve Sardinya’ya uzanan Fenike hattı, Euboea’dan İthaka üzerinden batıya uzanan Yunan hattıyla rekabet içindedir. Burkert’in vurguladığı ayrıntı çarpıcıdır. Yunan yazısının en erken örnekleri tam da bu güzergâhlar boyunca ortaya çıkar. Euboea, Naksos, Pithekoussai, Atina. Alfabe, edebiyatın taşıyıcısı olmadan önce ticaretin aletidir.
Bu ağ üzerinde insanlar da yürür. Yunanlar hakkındaki en erken çiviyazılı kayıt, III. Tiglath-Pileser döneminde, 738’den kısa süre sonra bir Asur görevlisinin raporunda geçer: İyonyalılar gelmiş, gemileriyle kıyı kentlerine saldırmışlardır. Doğu’nun Yunanları İyonyalı diye adlandırması, İbranicede Yawan, Arapça ve Türkçede Yunan biçiminde bugüne kadar gelmiştir. Ters yönde de trafik vardır. Psammetikhos’un ordusunda İonya ve Karia’dan paralı askerler, Babil ordusunda Alkaios’un kardeşi Antimenidas, Mısır’da Sappho’nun kardeşi Kharaksos hizmet eder. Yüzyılın sonuna doğru ağırlık merkezi kayar. Gyges’in 665’te Asurlularla doğrudan ilişki kurmasıyla Sardis’ten Doğu’ya uzanan Kral Yolu inşa edilir ve Anadolu’dkai İyonyalılar doğu ticaretiyle doğrudan temasa geçerek hızlı bir gelişim sürecine girer. Pers İmparatorluğu’nun sonradan kurumsallaştıracağı bu hat, Anadolu’nun köprü işlevini kalıcılaştırır.
Kültürün Taşıyıcısı İnsandır
Kültürel etkileşimin cansız nesnelerin ithalatıyla açıklanamayacağını savunan Burkert, asıl aktarımın insandan insana, eğitim ve çıraklık yoluyla gerçekleştiğini gösterir. Homeros’un kamu için çalışan gezginler arasında saydığı kâhin ya da şifacı, marangoz ve tanrısal şair. Kitabın üç bölümü bu üçlüyü izler. Seyyah ustalar fildişi, altın ve bronz atölyelerini Ege’ye, özellikle Girit, Rodos ve Euboea’ya taşımış, yerli çırak yetiştirmişlerdir. Babil’de “Zanaatkâroğulları”, Suriye’de “Dökümcüoğulları” gibi adlarla anılan aile loncaları bu hareketlilikte etkindir; Yakındoğu’da aileler meslek adlarıyla anılmaktaydı.
8. ve 7. yüzyıl Yunan tapınaklarında ve mezarlarında Fenike üretimi bronz ve gümüş kazanlar, fildişi oymalar, devekuşu yumurtaları, cam boncuklar, tridacna kabukları, silindir mühürler ve Şam Kralı Hazael’in adını taşıyan bronz koşum levhaları bulunur. Ama Yunan zanaatkârlar hazır mal temin etmenin ötesine geçmiş, yeni döküm, altın işleme, fildişi oymacılığı, dövme (sphyrelaton), içi boşaltılarak dökme, kilden kalıp alma gibi işleme tekniklerini Yakındoğulu ustalardan öğrenmişlerdir:
Dil, bu aktarımın en önemli tanığıdır. Mimari alanında kelimelerin Akadcadan antik Yunancaya geçtiğini söyler Burkert. Örneği kerpiç tuğla plinthos, Akadca libittu, ölçü çubuğu kanon, Akadca qan mindati ve baraka skene, Asurca maşkanu doğrudan Batı Asya’nın yapım yöntemlerini yansıtır. Yunanlar Fenike alfabesini kendi ses yapılarına uyarlarken yazı teknolojisini de ithal etmişlerdir. Yine Burkert’in verdiği örneklere göre ahşap yazı tableti deltos, Semitik daltu, Babil’e özgü altmışlık ağırlık sistemi ve mina birimi mnea, Akadca mana Yunan ticaretine girmiştir. Harflerin adlandırılışı bile bu izi taşır. Yunanlar yazıya phoinikeia, yani “Fenike işi” demeyi sürdürmüştür.
İmge dünyası da aynı yoldan gelir: Aslan dövüşü sahneleri, sfenks, grifon, siren, khimaira, triton gibi melez canavarlar, Hayat Ağacı motifi, lotus bezemeleri ve ayakta duran çıplak tanrıça figürleri Asya’nın görsel dağarcığından alınmıştır. Burkert’in dikkat çektiği ayrıntı manidardır. Yunan vazolarını dolduran aslan ve pars gibi yırtıcılara Yunan topraklarında rastlamak pek mümkün değildir. Anadolu’dan ve Mezopotamya’dan gelen aslan, önce imge olarak göç etmiştir.
Nesneden Mite
Aktarım teknikte durmaz. Ciğere bakarak kehanette bulunma (hepatoskopi), Mezopotamya kil ciğer modelleriyle Etrüsk bronz modelleri arasındaki benzerlikte elle tutulur hâle gelir. Temel sunuları, arınma ve kötülük kovma ritüelleri, Lamaştu’dan Gorgo’ya uzanan koruyucu-korkutucu figürler aynı hatta yürür. Edebiyat cephesinde Atrahasis, Gılgamış, Enuma Eliş ve Erra ile erken Yunan şiiri arasındaki örtüşmeler; Hititlerin Gökyüzündeki Krallık metninin Kumarbi’siyle Hesiodos’un Uranos-Kronos anlatısı arasındaki paralellik, Ahiqar geleneğiyle Yunan fablı arasındaki bağ Gılgamış’ta yılanın yuttuğu gençlik otunun İbykos’ta yeniden belirmesi sayılabilir. Burkert’in bir başka hatırlatması, mit ile pratiğin iç içeliğini göstermesi bakımından öğreticidir. Atrahasis’teki insanın yaratılışı pasajı, doğumu kolaylaştırmak için okunan bir büyü metninin parçası olarak yorumlanmıştır. Mitos, bulutların üzerinde değil, emek ve ihtiyaç dünyasının içinde dolaşır. Kitabın sonucu böylece kurulur. 8. yüzyılda, askerî genişleme ve büyüyen ekonomik faaliyetle bağlantılı olarak Yakındoğu’dan batıya, okuryazarlık dâhil bütün bir kültürel yol açılmıştır. Doğu bir süre kültürel önderliği elinde tutmuş, Yunanlar aldıklarını hızla uyarlayıp dönüştürmüş ve kısa süre içinde Akdeniz’de kültürel üstünlüğü ele geçirmiştir.
Etkileşimi Kim Taşıdı?
Burkert’in asıl katkısı, vardığı sonuçtan çok oraya nasıl vardığıdır. Kitap arkeolojiyi, filolojiyi, Asuroloji ve Hititolojiyi, karşılaştırmalı dinler tarihini aynı masaya oturtur. Yazar amacını alanlar arasında köprü kurmak, sınırların ötesine geçen bir haberci olmak diye tarif eder. Ödünç kelimeleri ve harf adlarını izleyerek dilsel köprüleri gösterir, maddi kalıntıları coğrafi ve kronolojik bağlamda karşılaştırır, Yakındoğu mitleriyle Yunan destanları arasındaki yapısal paralellikleri metinler arası bir süzgeçten geçirir.
Tek tek motif benzerlikleri neredeyse hiçbir şey kanıtlamaz; benzer motifler her yerde görülür. O yüzden Burkert, tesadüf ihtimalinin düştüğü karmaşık yapılara bakar. Bir tanrılar sistemi, temel bir kozmolojik düşünce, bütün bir sahnenin anlatı yapısı, saldırı ve savunmanın çok özel bir düzenlenişi. Bütün bu tarihsel bağlantılar, yani geçişin fiilen mümkün olduğu kanal kurulduktan sonra ödünç kelimeler dâhil diğer bağlantıların olasılığı artar ama hiçbiri tek başına çürütülemez kanıt sayılmamalıdır.
Burkert, etki gibi havada asılı duran bir kavramı, taşıyıcılarını göstererek somut bir toplumsal sürece dönüştürür. Kültür, ruhlar arasında esrarengiz biçimde dolaşmaz; onu belirli insanlar, belirli güzergâhlarda, belirli nedenlerle taşır. Fikirler, beceri sahibi insanlar hareket ettiği için hareket eder; beceri sahibi insanlar ise maden, haraç, savaş, kolonizasyon ve pazar hareket ettirdiği için yola çıkar. Burkert sınırlarını da saklamaz. Bir zamanlar köprü işlevi gören Suriye’nin edebî kültürü geri gelmemek üzere yitmiştir; Kumarbi ile Hesiodos arasındaki bağ için beş altı yüzyıllık bir zaman farkının ve coğrafi mesafenin kapatılması gerekir. Örtüşmeleri bilerek öne çıkardığını kendisi söyler ve aktarımın kanıtlanamadığı yerlerde bile benzerliğin saptanmasını değerli bulur; çünkü bu hem Yunan hem Yakındoğu olgusunu yalıtılmışlıktan kurtarır.
Kitabın güçlü noktalarından birisi, mucizeyi yıkarken yerine başka bir mucize koymamasıdır. Burkert, “her şey aslında Doğu’da başladı” tarzında bir köken yarışına girmez; dış alımın gerçekliğiyle Yunanların seçici, dönüştürücü, yeniden sistemleştirici emeğini aynı anda savunur. Ödünç almayı yalnızca bir başlangıç noktası sayar. Seçme, uyarlama ve yeni bir bütüne eklemleme işlemi her örnekte ayrıca incelenmeyi hak eder. Ama yaratıcı dönüşüm vurgusunun, dışarıdan alma gerçeğini örtmeye yarayan bir bağışıklık stratejisine dönüşmesine de izin vermez. Dış etkenin iç koşullar aracılığıyla iş gördüğünü kabul eden bu duruş, kitabın en olgun yanıdır. Gerçi bunu Burkert yapmasa da eskiçağ dönemindeki yazarlar, Yunan medeniyetinin özellikle Mısır’dan oldukça etkilendiğini kendileri yazar. Yunanların daha önceleri tanrıların soy ağaçlarını, adlarını, kendilerine özgü niteliklerini, görüntülerini bilmediklerini; bu belirlemeleri yapanların Homeros ile Hesiodos olduğunu; bu tanrıların ne gerçek ne de takma adlarla anılmadıklarını; halkın onları sadece düzen kurucu, yönetici varlıklar olarak bildiklerini; Mısır’ı tanıdıktan sonra bu tanrıları isimlendirmeye çalıştıklarını da söylemektedir. [1]
Bununla birlikte birkaç sınırdan söz edilebilir. Taşıyıcılar adlandırılır ama bir toplumsal katman olarak çözümlenmez. Gezgin usta, paralı asker, kiralık kâhin gibi bunlar belirli bir çözülmenin ürünüdür. Nitelikli emeği saraya ve tapınağa bağlayan Bronz Çağı düzeninin dağılması bu insanları serbest bırakmıştır. Burkert hareketliliği tasvir eder, hatta lonca örgütlenmelerine değinir ama hareketliliğin yapısal nedenini bir üretim ilişkileri sorunu olarak kurmaz. Maden ticaretinin tekelci karakteri, kölelik düzeninin gelişimi, Doğu’daki saray-tapınak mülkiyetiyle Ege polisindeki mülkiyet ilişkileri arasındaki fark; bunlar kültürel değişimin arkasındaki asıl mekanizmalar olarak inşa edilmez.
Kitabın girişinde kültürü kendi iç ekonomik ve toplumsal dinamikleriyle gelişen bir sistem sayan yaklaşımların karşısına kültürü bir iletişim bütünü olarak gören bir model konmaktadır. Bu karşıtlığın zorlama olduğu görülüyor. İç dinamik, hangi ödünç almanın tutunacağını ve nasıl dönüşeceğini belirler; dış temas gerçektir ama iç koşullar üzerinden etki eder. Nitekim kitabın en kışkırtıcı sorusu da bu yüzden tatmin edici bir yanıt alamaz. Doğu’da yazıcı kastının tekelinde olan alfabe, Yunan dünyasında neden görece yaygın bir toplumsal mülkiyete dönüştü? Yanıt açıklık gibi kavramlardan ziyade toplumsal biçimlerin farkında aranmalıdır. Yeniden dağıtımcı saray-tapınak aygıtı ile küçük üreticilerin, kolonizasyonun ve genişleyen meta değişiminin dünyası aynı yazıya aynı işlevi yükleyemez. Burkert’in elinde bu açıklamayı kuracak malzemenin tamamı vardır; kurmayı tercih etmez.
Son olarak iki kapsam sorunu var. Doğu’dan Batı’ya akan trafik o kadar güçlü çizilir ki Yunanların bu malzemeyi kendi polis kültürüne ve siyasal formlarına uyarlarken gösterdiği dönüştürme gücü yer yer gölgede kalır; odağın ağırlıklı olarak Fenike-Mezopotamya hattında kalması ise Yunan dünyasının doğrudan komşusu olan Anadolu-Hitit-Luvi köprüsünün görece az işlenmesine yol açmıştır. Burkert ne kadar Doğu kökenini teslim etse de sonuçta Batılı bir akademisyendir ve aktarımı büyük ölçüde Batı merkezli kavram setleriyle değerlendirir.
Saf Bir Başlangıç Arayışına Karşı
Yunan mucizesi yalnızca yanlış bir tarih tezi değildir; bir zincirin ilk halkasıdır. Yunan’dan Roma’ya, oradan Hristiyanlığa, Rönesans’a, Aydınlanmaya ve modern Avrupa’ya uzanan çizgisel anlatı, Doğu’yu durağan, despotik ve tarihin dışında bir alan olarak kurgular. Bu anlatının işlevi bellidir. Tarihsel olarak özgül bir toplumsal düzeni, bir uygarlık özünün doğal doruğu gibi göstermek. Batı, Doğu’ya egzotik bir merakla yaklaşır, tarihi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kurgular ve Anadolu topraklarında yetişmiş filozofları, şairleri Yunan menşeili ilan eder. Burkert’in kanıtları zincirin ilk halkasını çözer: Alfabe, kehanet tekniği, arınma ritüeli, teogoni, fabl, kozmoloji ve hatta destanın edebî biçimi Suriye, Kilikya, Mezopotamya ve Fenike ile temas içinde biçimlendiyse, Batının saf bir başlangıcı yoktur.
Kitabın son sayfası bu sonucu tek cümleye indirir. Burkert, kültürün çekirdekten yetişen bir bitki değil; merak, ihtiyaç ve ilgi tarafından yönlendirilen kesintisiz bir öğrenme süreci olduğunu söyler. “Yunan mucizesi”, eşsiz bir yeteneğin ürününden ibaret değildir; Yunanların en doğudaki Batılılar olmasına da borçludur. VIII. yüzyılın özel koşullarında, Suriye ve güney Anadolu’daki komşularının aksine askerî istilaya uğramadan dönemin bütün gelişmelerine katılabilmişlerdir. Burkert’in kapanış cümlesi ise bütün bir tarih yazımına itirazdır: Hellas, Hesperia yani Batı değildir.
Burada bizce dikkat edilmesi gereken bir durum bulunuyor. Avrupa merkezciliğin panzehiri, bir tür yerlicilik de olmamalıdır. Milli tarihimizi bilmenin yanı sıra medeniyeti inşa edenler iyi tanımamız gerekir. Burada yapay bir tarih anlatısına karşı anlatılmayanları, görülmeyenler, üstü kapatılanları ortaya çıkarmalıyız. Üzerinde yaşadığımız toprakların tarihini bilmenin yanı sıra bizim insanlığa yaptığımız katkıları ve aynı şekilde bizim kültürümüze yapılan katkıları doğru kavramamız gerekmektedir. Dünya üzerinde başka topluluklarla temas etmemiş tek bir toplum yoktur; kültürün öznesi bir kişi değil, birbiriyle etkileşen topluluklardır. Bu yüzden Doğu etkisi döneminin gerçek öznesi ikisi arasında gidip gelen ustalar, denizciler, demirciler, askerler ve yazıcılardır. Anadolu ve Batı Asya coğrafyası, Asya ile Avrupa hatta Afrika ve kuzey stepleri arasında bir köprü olarak, tarih boyunca tam da bu geçirgenliğin sahnesi olmuştur.
Burkert 1992 tarihli önsözünde, tezinin sekiz yıl öncesine kıyasla artık daha az kışkırtıcı göründüğünü, bunda kitabın kendi etkisinin payı olsa da asıl nedenin klasiklerin modern dünyada tek model olma konumunu yitirmesi olduğunu yazar. Bir disiplinin içindeki kabul eşiklerinin, o disiplinin hizmet ettiği dünya değiştikçe kaydığını itiraf eder. Daha önemlisi, ispat yükü yer değiştirdi. Bir zamanlar temasın kanıtlanması gerekirken artık yalıtılmışlığı varsaymak açıklama gerektiren bir tutum hâline geldi.
Devralınacak olan yalnızca bu sonuç değil, onu üreten yöntemdir: Aktarımı taşıyıcıları, güzergâhları ve nesneleriyle izleme ısrarı ve bilimsel kategorilerin kendilerinin de tarihsel ürünler olduğunun unutulmaması gerekir. Uygarlıklar ne soyut bir etnik üstünlük sayesinde ilerler ne de saf bir izolasyonla var olabilir. Bilim, sanat, teknoloji ve felsefe toplumların ortak birikimiyle süzülen tarihsel bir zincirin halkalarıdır. Mucize anlatısı, tarihin yerine geçen bir boşluktu. Burkert o boşluğu gemilerle, madenlerle, atölyelerle ve göç eden insanlarla yani maddi altyapı ile doldurdu. Geriye kalan iş, bu insanların hangi toplumsal ilişkiler içinde hareket ettiğini sonuna kadar çözümlemek meselesi ise hâlâ önümüzde duruyor.
Bu yazının hazırlanmasında Walter Burkert’in Yunan Kültüründe Yakındoğu Etkileri adlı eserinin İthaki Yayınları tarafından 2012 yılında yapılan baskısından yararlanılmıştır. (Özgün baskı: Heidelberg, 1984; İngilizce baskı: The Orientalizing Revolution, Harvard University Press, 1992.)
[1] Bilim ve Ütopya dergisi, Yunan Mitolojisinin Kökeni Yunan Değil Yakındoğu Mucizesi, sayı 296, s.11.



