Milli İstihbarat Akademisi’nin Gerçeklerden Uzak Raporu

Milli İstihbarat Akademisi’nin Gerçeklerden Uzak Raporu
Picture of Samet Kunt Yazdı
Samet Kunt Yazdı

Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesinde, Milli İstihbarat Akademisi ‘’ANKARA ZİRVESİ, NATO 3.0 TARTIŞMALARI VE TÜRKİYE’’ başlıklı bir rapor yayınladı. Raporun ana fikri, giriş bölümünde de ifade edildiği gibi ‘’Raporun temel argümanı şudur: NATO 3.0’ın başarısı, müttefiklerin stratejik özerklik arayışlarını doğru yönetildiğinde kolektif caydırıcılığı ve dayanıklılığı güçlendiren bir unsur olarak kavrayıp kavrayamayacağına bağlıdır.’’  Rapora göre NATO 1.0 Soğuk Savaş’ın tehdit algısına ve belirgin cephe hatlarına dayanan klasik ittifak modeline dayanıyordu, 2.0 ise kriz yönetimi ve alan dışı operasyonlar üzerine inşa edilmişti.

Kriz Yönetimi Değil Küreselleşme Saldırısı

          SSCB dağıldıktan sonra ABD‘nin NATO’yu da araçsallaştırarak; küreselleşme saldırısını başlatmasını, bu temelde milli devletleri hedef tahtasına oturtmasını, Türkiye başta olmak üzere onlarca ülkeyi bölmek için planlar hazırlamasını, Afganistan, Irak işgalleri, Venezuela’ya, Libya’ya, Suriye’ye, Yemen’e, Filistin’e, Lübnan’a ve birçok ülkeye askeri müdahaleler yapmasını, Kürdistan adı altında 2.İsrail Devleti’ni kurmak için 40 yıldır uğraşmasını, MİT NATO 2.0 kapsamına alıyor ve bunu kriz yönetimi ve alan dışı operasyonlar olarak tanımlıyor. Görüldüğü gibi henüz raporun başında stratejik körlük ortaya çıkıyor. ABD/NATO’nun Ezilen ve Gelişen Dünya’ya saldırısı MİT tarafından, NATO’nun kriz yönetimi ve alan dışı operasyonlar dönemi olarak görülüyor.


Stratejik Özerklik ve Uyum NATO’yu Kurtaramaz

          Rapor NATO’nun bugün içine girdiği krizin sebebini, farklı tehdit algılarından kaynaklı oluşan uyum sorununda buluyor.  ‘’ABD’nin stratejik önceliklerini Asya-Pasifik odaklı şekilde revize etmesi, transatlantik güvenlik mimarisinde yeni bir sorumluluk dağılımını hem siyasi hem de yapısal açıdan zorunlu hâle getirmiştir. Buna ek olarak müttefikler arasındaki coğrafi farklılıklar, tehdit algısı farklılıkları ve gündem ayrışması; NATO’nun uyum kapasitesini zorlamaya devam etmektedir.’’
          MİT’in bu krize karşı çözüm önerisi de hazır, eğer NATO müttefiklerin stratejik özerklik arayışlarını doğru yönetip bunu uyum halinde ortak bir strateji haline getirirse ve külfet paylaşımı ile ABD’nin sırtındaki yükün diğer müttefikler tarafından doğru şekilde paylaşılmasını sağlarsa kolektif caydırıcılığı ve dayanıklılığı artar. “Külfet paylaşımı” ve “külfet kaydırma” yaklaşımı NATO 3.0 bağlamında dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım; ABD’nin rolünün ortadan kalkması değil nükleer caydırıcılık, stratejik istihbarat ve küresel güç projeksiyonu gibi alanlarda yoğunlaşırken konvansiyonel savunma sorumluluğunun Avrupa müttefiklerine daha fazla devredilmesi anlamına gelmektedir.’’

         
Fransa’nın 2. Dünya Savaşı kahramanı ve sonrasında cumhurbaşkanı olan General de Gaulle’nin de dediği gibi NATO, ABD’nin üye ülkeleri kontrol örgütüdür. Aynı gerçeği İtalyan Başbakanı Kossiga da ifade etmiştir. ABD devasa sanayi altyapısı ve askeri üstünlüğü sayesinde, NATO üyesi ülkeler üzerinde böyle bir denetim kurabilmişti. 70 yıl önce dünya üretiminin neredeyse yarısını üreten ve açık ara Dünya’nın en büyük ekonomisi olan ABD’nin bugün dünya ekonomisi üzerindeki payı yüzde 20’lerin altına düşmüş durumda, satın alma paritesine göre de Çin’in gerisine düştü. ABD askeri gücünün kağıttan kaplan olduğu İran Savaşı’nda da bir kez daha görülmüş oldu. Artık askeri, ekonomik, siyasi, teknolojik üstünlük Asya’ya kaymaktadır, Çin, Rusya, İran gibi ülkelerin liderliğinde, çok kutuplu yeni bir dünya yükselmektedir. Özetle NATO’nun çekirdeği ve ana dayanağı olan ABD Hegemonyası geri gelmemek üzere büyük bir çöküş içine girmiştir. NATO’nun beyni olan ABD Hegemonyası ölmektedir.

          Bununla birlikte SSCB’nin dağılması da NATO’yu anlamsızlaştırmıştır. Özellikle son 35 yılda NATO, ABD’nin zorlamasıyla, ABD’nin milli devletlere saldırısının aracı haline gelmiştir. Ancak gerileyen gücü sebebiyle ABD bu yeteneğini de kaybetmiştir. Artık diğer NATO ülkelerini, istediği gibi savaşlara sokamamaktadır.  Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un da dediği gibi NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir. Maalesef MİT yöneticileri bu gerçeği görmemektedir. Dağılan, ölen bir NATO’da sorumluluk üstlenmek, bir nevi intihar görevi talep etmektir. Hiçbir bir insan, deprem sonrasında yıkılma noktasına gelmiş bir eve tekrardan girmez. NATO’nun aklı başında devletleri NATO’nun enkazından en az zararla kurtulmaya çalışıyor ancak bizim yöneticilerimiz tam tersi uygulamalar içinde.

Milli Güvenlik Politikası Nasıl Belirlenir??

          Doğru bir Milli Güvenlik politikası ancak gerçekçi bir tehdit saptamasıyla belirlenebilir. Raporda Türkiye’ye tehdidin nereden geldiğini gösteren en ufak bir emare bile bulunmamaktadır. ABD-İsrail-NATO Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ege kıyılarına askeri yığınak yapmaktadır, Noble Dina ve Nemesis tatbikatlarıyla Türkiye’yi hedef almakta ve Dedeağaç’ta Meriç Nehri’ni geçme tatbikatlarıyla Türkiye’ye saldırı hazırlıkları içindedir. Karadeniz’de Türk gemileri vurulmaktadır. En son ABD Kongresi’nden geçen yasa ile de ABD yasal olarak da Türkiye’yi müttefiki olarak görmediğini ilan etmektedir. Bugünlerde büyük bir darbe yiyen 2. İsrail planlarının da 40 yıldır uygulayıcısı olan ABD ve NATO’dur. İsrail ABD/NATO sayesinde bu kadar pervasızca saldırabilmektedir. Yöneticilerimiz yaklaşan İsrail tehdidinden bahsetmektedir, ancak İsrail’e bu cüreti veren ABD ve NATO’ya karşı bir şey söyleyememektedir. 

‘’Türkiye; NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olması, NATO Kara Komutanlığına ev sahipliği yapması, Kürecik erken uyarı radarı, doğu ile güney kanatlarının aynı anda parçası hâline gelen jeopolitik konumu, terörizm ve hibrit tehditlerle mücadelede biriktirdiği saha tecrübesinin yanı sıra hızla güçlenen savunma sanayisi kapasitesiyle NATO’nun kolektif caydırıcılığına ve dayanıklılığına bugün her zamankinden daha fazla stratejik katma değer sunmaktadır.’’  Rapordaki bu ifade yükselen tehdide karşı MİT’in aciz durumunu görmek bakımından anlamlıdır.

          Güvenliğimizi bize saldıran ya da saldırmak için hazırlık yapan ABD/NATO’yu, bize saldırmamaya ikna ederek sağlayamayız. Daha doğrusu ABD/NATO’yu güçle caydırabiliriz. Türkiye hem kendi öz gücüne güvenerek, hem de Doğu Akdeniz’de ABD/NATO gibi güçleri dengeleyecek Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerle ittifak kurarak NATO ve ABD’yi caydırır. Ancak yöneticilerimiz tam tersini yapıyor. Türkiye’ye yönelen bu yakıcı tehdidi nasıl önleyeceklerine dair bir çözüm sunmuyorlar. Yukarıda da görüldüğü gibi Türkiye’ye yönelik tehdidin kaynağı olan ABD/NATO ile dostluk arayışına girmektedirler. En önemli örnek yanı başımızda yaşanmıştır, İran ABD-İsrail saldırılarına NATO üyesi olmadığı için direnmiş ve savaşı kazanmıştır. Tehdidi görmezden gelmek, hesaplaşmayı ertelemeye çalışmak, ABD-NATO’ya biz senin müttefikiniz demek yaklaşan ve yükselen tehdidi engellemeyecek. İran Savaşı ile birlikte, 15 Temmuz, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları da kendi tarihimizden çok önemli derslerdir.

Türkiye’nin NATO İçindeki Rolü

          MİT’e göre ‘’Türkiye’nin NATO içindeki rolü, 1952’den bu yana güvenilir bir müttefik olmanın çok ötesine geçmiştir.’’ MİT’in stratejik körlüğü yalnız bugüne dair değil aynı zamanda geçmişe yöneliktir. Türkiye NATO içinde her zaman üvey evlat muamelesi görmüştür. NATO üyeliği sürecinde Kemalist Devrim yıkıma uğramış, devletçi-üretime dayalı ekonomi programı yerine getirilen neoliberal ekonomi programı Türkiye’yi borca batırmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin zihinleri bu süreçte erozyona uğratılmış, yıllarca ABD’nin çıkarları Türkiye’nin çıkarları diye anlatılmıştır, Türkiye bu süreçte dostlarına ve potansiyel müttefiklerine düşman edilmiş, ABD’den bağımsız hareket edemeyen bir konuma getirilmiştir.

          12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz Darbeleri NATO tarafından tertiplenmiştir. 12 Mart’ta 1200, 12 Eylül’de 2000 vatansever subayı NATO TSK’dan atmıştır. Başbağlar, Madımak, Maraş, Çorum katliamları NATO’nun eylemleridir. Yine Uğur Mumcu, Eşref Bitlis gibi aydınlarımız NATO tarafından şehit edilmiştir. Ergenekon’un da uygulayıcısı NATO olmuştur. Örnekler artırılabilir, ancak Türkiye NATO içinde hiçbir zaman güvenilir bir müttefik olmamış, güvenilmez, bölünmek istenen, sürekli uğraşılması gereken bir ülke olarak görülmüştür. Nitekim geçmişte yaşananları buna en büyük kanıttır.

Sonu

          Şüphesiz MİT Akademisi’nin bu gerçeklerden ve vatanseverlikten uzak raporu, hükümetimizin yanlış uygulamalarının bir sonucudur. MİT, AK Parti Hükümeti’nin stratejik körlüğünü yansıtmaktadır. Yukarıda da ifade edildiği gibi raporda;

1.Türkiye için tehdit saptaması yapılmamaktadır, hatta yanlış yapılmaktadır. Türkiye’ye yönelen ABD/NATO/İsrail merkezli tehdit görmezden gelinmektedir.
2.Türkiye’nin 74 yıllık NATO serüveninin sonuçları, gerçeklere aykırı bir şekilde üstü kapatılmaktadır.
3.NATO’nun Ezilen Dünya’ya yönelik Küreselleşme saldırısı kriz yönetimi gibi bir şirin kavramla örtülmektedir.
4.MİT, NATO’nun krizinin yapısal olduğunu, NATO için dağılmaktan bir çaresi olmadığını ve artık Dünya’daki ağırlık merkezinin Asya’ya kaydığını ve Türkiye’nin de yerinin Asya’da olduğunu görmemektedir.

          Ancak hiçbir güç gerçeğin karşısında duramaz. Türkiye 2014’den beri Atlantik Sistemi’nden kopmaktadır, NATO dağılmaktadır. Türkiye’nin mecburiyetleri, NATO’da rol üstlenmek değil, TRÇİ İttifakıyla Yeni Dünya’nın kurucuları arasında yer almaktır. Buna uygun bir hükümetin kurulması Türkiye’nin gündemine er ya da geç gelecektir.

Paylaş
Paylaş: