– Dünyada yaygın basının gelişmeye başladığı dönemden itibaren, Türkiye’de ise Tanzimat döneminden başlayarak aydın kavramı ile gazeteci önemli ölçüde özdeşleşmişti. Basın, entelektüel dünyanın gelişmesinde önemli rol oynadı. Günümüzde gazeteciliğin entelektüel yaşamı aynı ölçüde besleyebildiğini düşünüyor musunuz?
Tarihsel olarak baktığımızda, basının gelişmesini ve yüksek entelektüel yaşamı demokratik devrimlere borçluyuz.
Tarih boyunca iletişim, en temel insanî faaliyetlerden biri oldu. Duvar yazılarından hiyerogliflere, alfabelerden modern gazetelere kadar üretilen değerler, insanın yaşam mücadelesinin, bilme ve aktarma çabasının doğal sonucudur.
Haber, etimolojik olarak “bilme, bilgi, birinci elden bilinen şey” demektir. Bilgi, maddenin insan zihnine yansımasıdır. Tarihseldir. Kaynağı doğadır. Öznesi insandır.
Bugünkü bilimin, sanatın, dinin temelinde büyü vardı. Belki de ilk haberciler, büyücülerdi. Onlar toplumun moralini yükselten, yaşam enerjisini artıran, insanı ortak yaşam için bir araya getiren en önemli kaynaklardan bir tanesiydi. Gaipten edindiklerini ileri sürdükleri bilgiyi, topluma yayarlardı. Yani en ilkel basın çalışanı, büyücülerdir. İlkel topluluklarda gaibin sesini topluma duyuran büyücüler, sınıflı toplumlarda yerini peygamberlere bıraktılar. Onlar, “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim” diyen Tanrı’nın buyruklarını topluma anlatan, yaratıcının emirlerini haber veren düzen savaşçılarıydılar. Hadislere göre 124 bin peygamber gönderildiği belirtilmiştir. Bunlara evliyaları da ekleyin. Allah’ı bilinir kılan, onu düzenini yeryüzüne yayan habercilerin sayısının büyüklüğü dikkat çekicidir.
İlk habercilerin özelliği, aynı zamanda toplumun aydın sınıfını oluşturmasıdır. Manevî üretimin temelidir. Öyleyse haberciler, yalnızca haber bildirenler değil, topluma manevi üretim yapan kesimlerdir. Bu yüzden aydın kavramı ile gazeteciliğin özdeşleşmesi, birlikte ortaya çıkması bir tesadüf değildir.
Devam edecek olursak İlk Çağ’dan demokratik devrimlere kadar, iletişim amacıyla pek çok araç kullanıldı: Davulcular, güvercinler, kamu kayıtlarını halka sunan Acta Diurna’lar… Yine Çin’de 8. yüzyılda Kai Yuan Za Bao denilen resmî gazeteler vardı. İpek üzerine elle yazılan gazetelerin esas aboneleri saray memurlarıydı. Bu gazetelerin kopyaları taşraya da gönderilirdi.
Matbaanın bulunuşu, basın-yayım için büyük bir devrim oldu. Tabloid boydaki gazeteler, 1600’lü yıllardan itibaren hayatımıza girmeye başladı. Bunların en önemli özelliği süreli olmasıydı. Johann Carolus’un 1605 yılında yayınladığı aller Fürnemmen und gedenckwürdigen Historie adlı gazetesi, kâğıt üzerine basılan ilk gazete kabul edilmektedir.
Gazetelerin yaygınlaşması, fikir hayatının zenginleşmesinde büyük sıçrama noktalarından biri oldu. Gazeteler, aydınlanmanın en önemli araçlarından bir tanesiydi. 1640 Cromwell Devrimi, 1775-1783 ABD Bağımsızlık Savaşı, 1789 Fransız Devrimi başta olmak üzere dünyada yaşanan Millî Demokratik Devrimler, basın tarihinde çok önemli rol oynadılar. Kılıçla ve silahla gelen demokrasi, aynı zamanda basın özgürlüğünü de getirdi.
Demokratik devrimlerle birlikte bir kamuoyu oluşuyordu. Kamuoyu (l’opinion publique) kelimesini ilk kullanan ve yaygınlaştıran Jean Jacques Rousseau’dur.
Millî Demokratik Devrimler, her yerde zincire vurulmuş insanların prangalarını kırarken, basın özgürlüğünü de güvence altına aldı. Fransız Devriminin önderleri, basın özgürlüğünün değerine sık vurgu yaptılar. Eşitliğin yol açacağı sorunların çözüm adresi de basındı: “Bugünlerde bir yurttaşın kendini savunabilmesinin sadece tek bir yolu var; o da tüm ulusa, ulus da kendisine kulaklarını tıkarsa insanlığa seslenmek. Bunu yapabilmesinin de tek yolu var; o da basın. Dolayısıyla basın özgürlüğü demokratik uluslarda diğer hiçbiriyle kıyaslanamayacak ölçüde değerli; eşitliğin açabileceği dertlere bir tek o derman olabilir.” (Alexis de Tocqueville, Demokratik Zorbalık, Çev: Ebru Erbaş, Can Klasik, İkinci Basım, Kasım 2019, S. 52.)
Demokratik devrimler, Orta Çağ ilişkilerini temizlerken hümanizmayı yeniden canlandırıyordu. Bu yüzden kamuoyu önem kazanıyor, demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik, kardeşlik, adalet gibi kavramları insanlara ulaştırmak gerekiyordu. Gazeteler bunun için biçilmiş kaftandı. O yüzden Avrupa başta olmak üzere tüm demokratik devrimler, halka basın yoluyla gittiler. Sizin de belirttiğiniz gibi Tanzimat döneminde de Türk aydını, basın yoluyla halka gitti. Aydın kavramı ile gazeteciliğin özdeşleşmesi tesadüf değildi; çünkü o gazetecilerin çoğu aynı zamanda devrimcilerdi. Bu arada bir not düşmekte fayda var:
Tanzimat’ın siyasetteki karşılığı ile gazetecilikteki ve edebiyattaki karşılığı tam zıttır. Biri Batı’ya siyaseten bağlanma ve sömürgeleşmedir. Basın yayın ve edebiyatta ise Batı’dan taşınan özgürlük, eşitlik, kardeşlik fikirleriyle özgürleşme ve millileşme sürecinin ürünleri verilmiştir. Ayrıca bu edebi ürünler, aynı zamanda gazetelerde yayımlanıyordu. Bu yüzden aydın-edebiyat-basın üçgeni, sağlam bir entelektüel alan yaratmıştı.
Yukarıda da belirttik. Devrimciler basına büyük önem verdi. Çarpıcıdır, her devrimin etkili bir yayın organı vardı. Türkiye’de Hâkimiyet-i Milliye, Rusya’da Pravda, Çin’de Halkın Günlüğü…
Basının devrimle ilişkisi, entelektüel dünyayı beslemesinin temelidir. Aynı zamanda dönemin aydınları da çok yönlüydüler. Tanzimat diye adlandırılan dönemdeki aydınlara bakacak olursak, edebiyatçıdırlar, şairdirler, yazardırlar, gazetecilerdir, bürokratlardır… Entelektüelliğin esası çok yönlülüktür. Bugün ise kapitalizmin tekelleştiği çağda artık sistem çok yönlü insanlara ihtiyaç duymamaktadır. Tekel çağında bölünmüş, parçalanmış, bir alana hapsedilmiş insan tipi yaratılmıştır. Artık entelektüelliğin pabucu dama atılmış, teknik gelişmelerle birlikte uzmanlar ortaya çıkmış ve insanlar uzmanlaşmaya yönlendirilmiştir. Bu yüzden artık gazetecilik bir meslek olarak entelektüelleri değil, uzmanları bağrında barındırmaya başlamıştır.
Emperyalist sistem, yalnızca uzmanlar, profesyonel gazeteciler yaratmamıştır. Son döneminde en yaldızlı numarası, ideolojiler üstü “bağımsız”, “tarafsız gazeteci” ve “tarafsız aydın” olmaktır.
Sistem de bu bağımsız ve özerk aydını, gazeteciyi pek sever, pek kollar. Ona daha fazla pay ayırır. Çünkü bunlar piyasayı ve hâkim sınıfın hegemonyasını kaba saba savunmazlar. Muhalif görünümüyle sistemi daha incelikli ve estetik yayarlar. Özellikle içinde bulunduğumuz neoliberal dönemde, bu allayıp pullama daha da artmıştır. Özellikle emperyalist sistemin basın üzerinde tam hâkim olması, tekeller kurması bu durumu pekiştirdi. Çünkü gazetelerin bir çoğu sistemin insanları havuzlama araçlarına dönüştü. Emperyalist merkezler bugün büyük oranda Türk medyasını fonluyor. Sözde bağımsız ve tarafsız gazeteciler, aslında tam olarak emperyalist merkezlere göbekten bağlanmaya başlamışlardır.
Tüm bu nedenlerden dolayı günümüzde gazeteciliğin entelektüel yaşamı aynı ölçüde besleyebildiğini söylemek pek mümkün değildir. Artık gazetecilik daha kısır, daha alanı belli, daha yüzeysel görünüme bürünmüş durumdadir. Yine de ben tüm bunlara rağmen gazetecilikte entelektüel hayatın yeniden ciddi bir biçimde canlanacağını düşünüyorum. Çünkü dünyanın içinde bulunduğu durum, yaşanan ve büyüyen sorunlar, emperyalist sistemin çürümesi, kapitalizmin krizlere çare bulamaması, Türkiye’nin Atlantik zincirini kırarak Avrasya’ya yönelmesi, kamucu, paylaşımcı bir dünyanın ortaya çıkması gibi gelişmeler, bizi ciddi tartışmaların beklediğini gösteriyor.
– Dünya ve Türkiye 1980’li yıllardan itibaren büyük değişimler yaşadı. Bu dönüşüm Türkiye’de basını ve gazeteci karakterini nasıl etkiledi?
Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kapitalizmin rekabetçi aşamasına yerine tekellerin ortaya çıktığı emperyalist döneme girdik. Artık dünya da iki kampa ayrılmıştı: Ezen uluslar ve ezilen uluslar. Yalnızca ezen ülkeler ve ezilen ülkeler karşı karşıya gelmiyordu. Ezen ülkelerde tekelleşen medya kuruluşları, emperyalist siyasetlere destek veriyordu. Saldırgan tekellerin sözcülüğünü yapıyordu. Ezilen ulusların medyası ise, bağımsızlık ve kurtuluş mücadelelerinde halkın birleştirilmesinde, toplumsal mücadelelerde öne çıkıyordu. Tabiî ezilen ülkeler içinde, emperyalistlerin sözcülüğünü yapan gazeteler de yok değildi. İşgal İstanbul’undaki basının bir kısmı buna çarpıcı bir örnektir. Ankara’daki Hâkimiyet-i Milliye gibi gazeteler Kurtuluş Savaşı’nın sözcüsüydü.
Bu dönemde özellikle Batı’daki tekeller, basın özgürlüğüne karşı tırpanlama hamlelerine girişti. Kitlelere karşı emperyalist devletlerin siyasetlerini dillendiren filozoflar, basın özgürlüğünü de zehir gibi sunmaya başladı. Arthur Schopenhauer, basın özgürlüğünün daha tehlikeli hale geldiğini ifade ediyordu: “Diğer yandan basın özgürlüğü yine de bir zehir tacirliği, gönül ve akıl için zehir ticareti izni olarak görülebilir. Çünkü bilgi ve yargı gücünden yoksun kitlelerin, özellikle de kendileri için kazanç ve faydanın söz konusu olduğu iddiasında isek, kafasına sokulamayacak ne vardır? Ve bir şey bir kimsenin kafasına sokulduğunda onun o uğurda işlemekten geri duracağı gaddarlık ve zorbalık gösterilebilir mi? Dolayısıyla, özellikle şikâyetleri ve hoşnutsuzlukları ele almanın yasal yollarının olduğu durumda, korkarım ki basın özgürlüğünün tehlikeleri faydalarından çok daha fazladır. Fakat her halde böyle bir özgürlüğün şartı imzasız her türlü yazının en kati biçimde yasaklanması olmalıdır.”
Basın özgürlüğünün hedef alınmasında 1980’ler bir dönüm noktası oldu. Küreselleşme ve postmodernizm dünyaya egemen olmaya başladı. ABD dünyada egemen bir dolat saltanatı kurmuştu. Yani bir haraç sistemi kurulmuştu. Mali sermaye yeraltına kaymaya başladı.
Üretici emeğe dayanmadan kısa yollardan vurgunlar yapma, devlete vergi vermeme, kâr mekanizmasını korumak için her türlü yasa dışı başvurma belirleyici olmuştu. Bir hukukdışılık kurulurken, medeniyet çatışmalarıyla eşit ve özgür yurttaş kültürü terk edilmişti. Felsefi anlamda Nietszche gibi aklı dışlayan filozoflar yeniden keşfediliyor, ortaçağın biat kültürü canlanıyordu. Lyotard gibi postmodernizmin teorisyenleri, “bilginin ve gerçekliğin göreceli olduğu”nu yayıyordu.
Emperyalist tekellerin hedefinde ise millî devletler vardı. Bunlar bölünüp parçalanmalı, sınırlar yani gümrük duvarları da ortadan kalkmalıydı. Bu amaçla tekeller basına daha büyük paylar ayırdı. Medyada da tekelleşme başladı. Tekelleşen medya için artık gerçeğin bir önemi kalmamıştı. Yalanlar, emperyalistlerin ezilen dünyaya müdahalesinin bir parçası olarak kurgulandı. Küreselleşmiş, tekelleşmiş medyaya da bu yalanları yayma görevi verdiler. Irak’ın işgali öncesi tek bir elden yayılan petrole bulanmış karabatak görüntüleri, Saddam’ın ve Esad’ın kimyasal silahları olduğu yalanları hep bir ağızdan aynı cümlelerle söylendi. Gerçeğin reddiyle başlayan yalan çağının tüm özeti buydu.
Gerçek sistemin işine gelmemektedir. Sistem yalanı pompalamaktadır. Kitle iletişim araçları, tekelci basın aracılığıyla gerçek perdelenmekte, toplum Budala Mışkin’lere döndürülmeye çalışılmaktadır. Sistem gerçeğin reddiyle, kendi toplumunu imal etmektedir. “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik” sloganlarıyla gerçeğin peşinden koşarak, mücadele ederek kul olmaktan kurtulan insan; gerçeğin yıkıma uğratılmasıyla yine kul olmaya zorlanmaktadır.
Bu durum Türkiye’yi de doğrudan etkiledi. Türkiye 24 Ocak kararları ile birlikte dünya ekonomisiyle bütünleşme programını uygulamaya başladı. Türk basını 1980’lere kadar görece daha bağımsız kalmaya başardı. Bu döneme kadar basının çoğu patronsuzdu. Fakat 1980’den sonra artık iş dünyası da basın alanına giriyordu. Artık şirket-medyalar ortaya çıktı. Basın yayın organları ticaret şirketlerine döndü. Bazıları da yukarıda belirttiğimiz gibi fonlarla emperyalist merkezlere bağlandı. Fon alanlar, emperyalizmin millî devleti tasfiye etme girişimlerinin sopası oldu. Türk basını bugün yalan haber kıskacındadır.
Ülkemizdeki veriler çarpıcıdır. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İstanbul’da eş zamanlı yapılan Ulusal Stratejik İletişim Politikası” ve “Dezenformasyonla Mücadele” çalıştaylarının ortak açılış toplantısında şu bilgileri verdi:
“Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsünün 2018 yılında yaptığı bir araştırma var ki her yıl tekrar ediyor ve ilk olarak 2018 yılında yaptığı bu tespiti her seferinde de tekrarlamış oluyor. 2018’de yaptığı araştırmada, Türkiye yalan habere muhatap olma noktasında dünyadaki birinci ülke olarak tespit edilmiştir. Bu rapora göre 100 haberden 50’si yalan. Türkiye’yi muhatap alan, Türkiye’de üretilen haberlerin yarısı yalan. Buna mukabil İngiltere’de 100 haberden 15’i yalan, Fransa’da 12’si yalan, Almanya’da 9’u yalan. Bu noktadan baktığımızda bu küresel dezenformasyon problemini Türkiye’nin en fazla yaşayan ülke olduğunu görüyoruz.”
Altun, 8 Ocak 2025’te Ankara’da yapılan 2’nci İletişim Şurası Hazırlık Çalıştayı’nda yaptığı konuşmada da mücadelenin boyutunu gözler önüne serdi:
“Dezenformasyonla Mücadele Merkezimizin (DMM) yoğun çalışmalarıyla bugüne kadar, ülkemize karşı üretilen 2 binin üzerinde yalan haberi ve kara propaganda girişimini bertaraf ettik.”
Yalan haberin yanı sıra, şirketlerin elinde haber kamunun bilgi edinme hakkını geriye etti. Artık haber, bir meta gibi alınıp satılabilen bir ürün oldu. Artık emekçinin, işçinin, dar gelirlinin sorunları veya ekonomiden güvenliğe çözümler bu medyanın ilgisini çekmiyordu. Onlar için haberin çok izlenmesi, reklam çekmesi, alınıp satılabilmesi önemliydi. Tekelleşen medyalar, kamunun bilgi alma hakkını silerek kendi iktidarını güçlendirmede söylemin dayatılması sürecini başlattı. Basın-yayın organları siyasi pazarlama endüstrisi haline geldi. Doğrunun ulaştırılması olgusu, yalanın meşrulaştırılmasına dönüştü.
Aklın yıkımı, inancın ve ön yargının iktidarı; beraberinde hem bilginin hem de gerçeğin değerini ikinci plana attı. Artık doğrular önemsizdi. Bilgibozumu şarttı. Önemli olan kitleleri havuzlayacak, kendi istediği şekilde yönlendirecek, peşinden sürükleyecek fayda sağlayan söylemler geliştirmekti. Basın araçları ve sosyal medya bunun için en kullanışlı araçlardı.
Bu durumdan gazeteciler de nasibini aldı. Tekellerin medya içindeki rekabeti medyayı, kamuoyuna önderlik etme rolünden, izleyici ilgisini kendine çekebilmek için kamuoyunun hoşuna giden ve onu eğlendiren bir araca dönüştürdü. Basın emekçileri de işsizlik, güvencesizlik, sendikasızlık gibi dayatmalarla karşı karşıya bırakılmıştı. Büyük medya patronları kârlarına kâr katarken, gazeteciler, televizyoncular, muhabirler, yazı işleri, radyocular düşük ücretlerle çalıştırılmaya zorlanıyordu.
Özetle, 1980’den sonra dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimler, basın yayın sektörünü de olumsuz etkiledi. Medya daha da piyasanın avuçlarına atıldı. Gazetecilik karakterinde büyük olumsuzluklar yaşandı.
– Dijitalleşme basının geleceğini ve gazetecilerin mesleki faaliyeti ile gerçekle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürüyor? Gazetecilerin düşünce dünyasındaki konumu nasıl etkileniyor?
“Dijital dünya”, “Tüketim toplumu”, “bilgi toplumu”, “iletişim çağı”, “imge çağı”, “deneyim çağı”… Bugün hepimiz bu adlandırmaları duyuyoruz. Oysa bu adlandırmaların hepsi üretmeden tüketmeyi yansıtıyor. Bu da basının geleceğini ve mesleği doğrudan etkiliyor. Ekonominin sanallaşmasının yanından toplumu da sanallaştırmak isteyen sistemin en büyük yardımcısı, internetin kamusal hale getirilmesi oldu. İnternet, radyo ve televizyondan sonraki en önemli buluştu. Küreselleşme ideolojisi, internetin üzerinde yükseliyordu. Bir tıkla fotoğraf, görüntü, para, haber, aklınıza ne gelirse gelsin; dünyanın bir ucundan bir ucuna saniyeler içinde gönderilebiliyordu. “Yeni medya” işte bunun üzerinde yükseldi.
Özellikle 2000’lerin başından sonra kâğıttan dijitale geçiş yoğunlaştı. İnternet yayıncılığı, geleneksel medyanın yerini almaya başladı. Artık yeni medya araçları gelişiyordu. Bu başlı başına bir eğitim konusu haline geldi.
“Yeni medya” zahmetsizdi. Para ve vakit harcamak gerekmiyordu. Örneğin bir gazeteyi almak için bakkala, markete uğramalısınız ve bir bedel ödemelisiniz. Fakat yeni medyada böyle bir şeye ihtiyaç duymuyorsunuz. Dünyadan haberler bir tıkla telefonunuzda, bilgisayarınızda, tabletinizde. Ama işin cilveli yanı şuydu. Bir tıkla gelen, sadece bilgi ve haber değildi. Artık yalan da bir tıkla cebinizdeydi. Filtresiz bir bilgi akışı… Sadece bilgi değil yalan da çok hızlı yayılabiliyordu. Gelişi kolay ama gidişi daha zordu.
Burada geleneksel medya ve yeni medya arasındaki farkı da tartışmak gerekiyor. Geleneksel medyanın, yazılı basının en önemli özelliği kendi içinde bir disiplini olması ve denetim mekanizmalarını işletmesidir. Yazılı medya, otosansürü de beraberinde getirmektedir. Etik temellidir.
Bir örnek verelim: Diyelim E. isimli bir şahsın bir vurgun haberini yazıyorsunuz. Öncelikle muhabir bu haberi oluştururken, 5N1K diye özetlenen temel unsurları içeren şekilde haberini yazmalıdır:
Ne?-Olay nedir? Haberin ana konusu nedir?
Ne zaman?-Olay ne zaman yaşanmıştır?
Nerede?-Olayın geçtiği yer neresidir?
Nasıl?-Olayın gerçekleşme şekli nasıldır?
Neden?-Olayın sebepleri nelerdir?
Kim?-Haberin aktörleri kimlerdir?
İkinci olarak, habere bahis kişiye ulaşarak yanıt hakkını edinmelidir. Muhabir haberi yazdıktan sonra, ilgili birimin şefine gönderir. Diyelim A gazetesinin istihbarat biriminde çalışan bir gazeteci, haberi yazdıktan sonra A gazetesinin istihbarat şefine haberini ulaştırarak okunmasını sağlar. Şefin düzeltme isteği varsa yapar. Yoksa şef, haberi haber merkezine gönderir. Haber Müdürü ve Yazı İşleri Müdürü de haberi görür. Eğer buralardan onay çıkmazsa haberini düzeltmek, yenilemek zorundadır. Eğer onay çıkmışsa haber bu kez gireceği sayfanın editörüne yönlendirilir. Editör son halini verir. Haber gazetede tasarlanır. Tasarlanan sayfalar Genel Yayın Yönetmeni, Yazı İşleri Müdürü, Haber Müdürü’nden birinin onayından geçer. Gazete böylece baskıya gider.
Görüldüğü üzere, gazetede bir haber en az 7-8 kez elden ve denetimden geçmektedir. Bu haberin sağlamlığı konusunda, günlük işleyiş bir sigortadır. Ama yeni medya, geleneksel medyanın bu disiplini, denetimi, otosansürünü ortadan kaldırmaktadır. Orada tık avcılığı vardır. Haberi hızlı girmek, ilk okutan/duyuran olmak önemlidir. Bu nedenle denetim mekanizmaları da doğrudan işlevsiz hale gelmektedir. Haberler artık fastfood’a indirgenmektedir. Sindirmeden, ayaküstü tüketilen nesneler haline getirilmektedir. Bu yazılı basını da doğrudan etkilemekte, etiğe balta darbeleri vurmaktadır. Bugün Türkiye’nin en eski gazetelerinin manşetlerinde bile, arka arkaya boy boy tekzipler yayımlanmaktadır.
Tabiî durum, yalnızca bununla da sınırlı değil. Artık muhabirler de işlevsizleşti. Herkes gazeteci. Telefon kamerasından çekilen anlık görüntüler, televizyonların ana haberlerini süslemeye başladı. Başı, önü, arkası ne olduğu bilinmeden yayınlanan birkaç saniyelik görüntü ile insanlara fikir dayatılıyordu. Muhabir olmayınca, bir haber süzgeci de yoktu. Bununla birlikte televizyonlara, sosyal medyaya mahkeme görevi de yükleniyordu. İnsanlar istedikleri asıp kesiyor, istediklerini cezalandırıyor, istediklerini ödüllendiriyordu.
Denetimin yokluğu, “bağımsız gazetecilik” etiketini de beraberinde getirdi. Artık bir kuruma bağlı olmadan gelen görüntüleri paylaşan, bağımsız gazeteciler köşenin başlarını tutmaya başladı. Gazete tirajları düşerken sosyal medyada milyonluk takipçilere ulaşan hesaplar ortaya çıktı. Bağımsızlık, editöryal politikadan yoksunluk yine denetimsizliği ve dolayısıyla nihayetinde basın etiğini vuruyordu.
Ama belirtmek gerekir ki, gazeteciliğin biçimini ve düşünce dünyasını yalnızca dijitalleşme etkilemiyor. Dijitalleşme, işin bir parçası. Gazeteciliğin düşünce dünyasını etkileyen temel faktör emperyalizmdir. Emperyalist sistemin yıkıcı etkileri bugün dört bir yanımızı sarmıştır. İnsanı metalaştıran, çarkların arasında ezen bu sistem gerçeğe kafa tutmakta, yalanı ve sahteliği baş tacı yapmaktadır. Ahlak tanımayan tekeller, gazeteciliğin meslek etiğini de ayaklar altına almaya çalışmaktadır.
İlk soruda umutsuz değilim derken aslında bir gerçeğe işaret ediyordum. Evet bunca olumsuzluk var ama gazeteciliğin de bittiği görüşünde değilim. Bugün gazeteciliğin onur ve namusu, yine ezilen ve gelişen dünyanın mücadelesinde yükselen bayrakla olacaktır.
Gazeteciler, mevcut durumun çıkmazında kalamaz. Emperyalist baskıya karşı bağımsızlığın, yalana karşı gerçekliğe sadakatin, yeni ortaçağa karşı aydınlanmanın, kural tanımazlığa karşı etiğin, insan düşmanlığına karşı hümanizmin, fonculara karşı başı dikliğin mücadelesini yürütmek her basın emekçisinin temel görevidir.
Gazetelere, televizyonlara, radyolara düşen görev meslek etiğine yeniden dört elle sarılmak ve güven artırıcı adımlar atmaktır. Devletler de yerli ve millî medyalarını desteklemeli, tekellerin elinde bulunan sosyal medya araçlarına karşı yerli ve millî uygulamaları geliştirmeli, çeşitlendirmelidir.



