Yazarlar:
Pan Enrong, Felsefe Doktoru, Zhejiang Üniversitesi Marksizm Enstitüsü Profesörü;
Ruan Fan, Zhejiang Üniversitesi Marksizm Enstitüsü Doktora Araştırmacısı;
Guo Liang, Felsefe Doktoru, Zhejiang Üniversitesi Guanghua Hukuk Fakültesi Yargı ve Yapay Zekâ Araştırma Merkezi Doktora Sonrası Araştırmacısı.
(Hangzhou 310028)
Özet
Bu çalışma, Kapital perspektifinden hareketle yapay zekâ teknolojisi bağlamında ortaya çıkan “makinenin insanın yerini alması” sorununu ele almayı ve bu meseleye Marksist felsefe temelinde açıklayıcı ve müdahaleci bir araştırma yaklaşımı önermeyi amaçlamaktadır. Kapital’deki “emek gücü (çalışma yeteneği)” anlayışı açısından bakıldığında, makinenin insanın yerini alması tartışmalarındaki temel çelişki, “insan-makine karşıtlığı” ön kabulü altında, makinenin insanın emek gücünü tek yönlü olarak ikame edip edemeyeceği ve bunu nasıl gerçekleştireceği sorusundan kaynaklanmaktadır. Buna karşılık, “insan-makine tamamlayıcılığı” perspektifinden ve “emek zamanı” kavramı temelinde değerlendirildiğinde, “makinenin insanın yerini alması”nın özü, makinenin çalışma süresinin insanın emek zamanının yerine geçmesi olup, makinenin (üretici gücün) insanın emek gücünün yerine geçmesi değildir. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojisi bağlamında makinenin insanın yerini alması meselesinde yalnızca “makinenin insanın kendisini ikame etmesi” düşüncesini eleştirmek yeterli değildir; aynı zamanda insanın farklı zihinsel emek türleri arasında kesintisiz ve sorunsuz biçimde geçiş yapmasının nasıl sağlanacağı da dikkate alınmalıdır. Bu yaklaşım, insan ile yapay zekâ makinesi arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasına yönelik yeni bir düşünme çerçevesi sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, Marksizm, makinenin insanın yerini alması, insan-makine karşıtlığı, insan-makine tamamlayıcılığı
Yapay zekâ ve onun insanla olan ilişkisi, günümüzde geniş çapta ilgi gören bir konu hâline gelmiş; aynı zamanda Çin felsefe çevrelerinde de yoğun biçimde tartışılan yeni araştırma alanlarından biri olmuştur. Örneğin, Philosophical Trends (哲学动态) dergisinin 2018 yılı 4. sayısında yayımlanan Zhao Tingyang’ın “Yapay Zekâ ‘Devrimi’nin Yakın Kaygıları ve Uzak Endişeleri: Etik ve Ontolojik Bir Analiz” ile Zhang Xianglong’un “Yapay Zekâ ve Geniş Anlamda Zihin Felsefesi: Derin Öğrenme ve Özbenliğin Zamansal Anlamı Üzerine Bir Deneme” başlıklı makaleleri, yapay zekâ sorununa ilişkin dikkate değer ve düşündürücü görüşler ortaya koymuştur.
Yapay zekânın gelişimi ve bunun doğurduğu sonuçlar, yalnızca ileri teknoloji alanına ilişkin bir mesele değil, aynı zamanda insanlığın kaderi ve insan toplumunun gelecekteki inşasıyla yakından bağlantılı derin bir felsefi problemdir. Bununla birlikte, Marksist felsefe çevrelerinde bu konu henüz yeterince kapsamlı biçimde ele alınmamıştır. Bu çalışma, yapay zekâ sorununa Marksist felsefe perspektifinden yaklaşmayı; Kapital perspektifinde yapay zekâ teknolojisi bağlamındaki “makinenin insanın yerini alması” sorununu yeniden yapılandırmayı amaçlamaktadır. Böylece hem bu tartışmanın iki tarafı arasındaki temel çelişkinin kaynağını açıklamayı hem de insan ile yapay zekâ makinesi arasındaki ilişkinin yeniden inşasına yönelik yeni bir düşünce çerçevesi sunmayı hedeflemektedir.
I. “İnsan-Makine Karşıtlığı” Ön Kabulüne İlişkin Tartışmalar ve Bunların Özündeki Sorun
AlphaGo ve Google Assistant’ın ortaya çıkışından itibaren, yapay zekâ teknolojisinde kayda değer her ilerleme kamuoyunda sıklıkla “işsizlik dalgası geliyor” söylemleriyle karşılanmıştır. Bunun temel nedeni, AlphaGo’nun ortaya çıkışıyla birlikte yapay zekânın devrim niteliğinde özerk öğrenme ve buna bağlı kendini geliştirme (self-evolution) yeteneklerini sergilemesidir. Bu gelişmeler, kitle iletişim araçları aracılığıyla toplumun geniş kesimlerinin dikkatini çekerken, klasik “makinenin insanın yerini alması” tartışmasını yeniden gündemin merkezine taşımış; insanlar, makinelerin yalnızca fiziksel emeği değil, zihinsel emeği de kapsayacak şekilde insanın yerini tamamen alacağından endişe etmeye başlamıştır.
Günümüzde “makinenin insanın yerini alması” tartışması iki karşıt görüş etrafında şekillenmektedir. İyimser yaklaşım, ağırlıklı olarak devletler ve işletmeler tarafından benimsenmektedir. Bu görüşe göre makinenin insan emeğinin yerini alması geri döndürülemez bir ekonomik eğilimdir; bu nedenle ülkeler yapay zekâ alanında üstünlük elde etmek amacıyla yoğun yatırımlar yapmaktadır. Örneğin Çin’in “Yeni Nesil Yapay Zekâ Gelişim Planı” (Devlet Konseyi Belgesi No. 35, 2017), ülkenin bütün imkânlarını seferber ederek 2030 yılına kadar yapay zekâ alanında küresel liderliğin ele geçirilmesini hedeflemekte; bu hedef, toplumsal yaşamın neredeyse bütün alanlarını kapsamaktadır.
Buna karşılık karamsar yaklaşım, daha çok kamuoyu ile Stephen Hawking, Elon Musk ve Bill Gates gibi bazı bilim insanları ve teknoloji öncüleri tarafından savunulmaktadır. Bu görüşe göre, uzun vadede yapay zekâ teknolojisinin yaygınlaşması sonucunda makinenin insanın yerini alması, ciddi bir kitlesel işsizliğe yol açacaktır. Bunun doğuracağı büyük toplumsal riskler ise, Yuval Noah Harari’nin ifadesiyle insanlığın %99’unun “işe yaramaz sınıf” (useless class) hâline gelmesine neden olabilir.¹ Mevcut kuramsal yaklaşımlar ise bu iki karşıt görüş arasındaki çelişkiyi uzlaştırmakta yetersiz kalmaktadır.
Öngörülebileceği üzere, makinenin insan emeğinin yerini alma süreci ilerledikçe bu iki karşıt yaklaşımın çatışması da giderek sertleşecektir. Böyle bir durumda Marx’ın yaşadığı dönemin sorunlarının yeniden ortaya çıkması mümkündür. Bir tarafta ekonomik büyüme hız kazanırken, diğer tarafta yeni Luddist hareketlerin² ortaya çıkması ve hatta kitlesel işsizliğin toplumsal istikrarsızlığı tetiklemesi olası görünmektedir.
Yapay zekâ, robotlar ve benzeri teknolojilerin yaygın biçimde uygulanması gerçekten de kitlesel işsizliğe yol açma riskini barındırmaktadır. Tarihte gerçekleşen her teknolojik devrim veya sanayi devrimi, geniş çaplı işsizlik ve toplumsal çalkantılarla birlikte ilerlemiştir. 18. ve 19. yüzyıl Avrupa’sındaki büyük makine sanayisi döneminde “makinenin insanın yerini alması” esas olarak bedensel emeğin ikame edilmesi anlamına gelmekteydi. Buna karşılık, günümüzde yapay zekâ bağlamındaki “makinenin insanın yerini alması” önceki dönemden belirgin biçimde farklıdır; burada asıl söz konusu olan, makinelerin insanın zihinsel emeğini ikame etmesidir (Jia Genliang, 2016). Mevcut Çin koşullarında ise “makinenin insanın yerini alması”, yapay zekâ sistemlerinin hem zihinsel hem de bedensel emeği eş zamanlı olarak ikame etmesi anlamına gelmektedir.
Bedensel emeğin ikame edilmesi bakımından, makinenin insanın yerini alması Çin açısından olumlu sonuçlar doğurmaktadır. İmalat sektörünün yapısal iş gücü yetersizliği ve ürün kalitesindeki istikrarsızlık gibi sorunlarla karşı karşıya olması nedeniyle, “makinenin insanın yerini alması” sanayinin dönüşümü ve ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanması açısından önemli bir güvence hâline gelmiştir. Bu nedenle Çin’de bu süreç giderek hızlanmakta, ancak şimdiye kadar belirgin kitlesel toplumsal olaylara veya ciddi sosyal sorunlara yol açmamaktadır.
Buna karşılık, zihinsel emeğin ikame edilmesi açısından durum farklıdır. Günümüzde birçok “zihinsel emek gerektiren mesleğin” yapay zekâ tarafından ortadan kaldırılabileceği düşüncesi, yalnızca kamuoyunda değil, uzman çevrelerinde de insanların kendi mesleklerinin yapay zekâ tarafından devralınacağı yönündeki kaygıları artırmaktadır. Sektörel araştırmalar, yapay zekâ çağındaki “makinenin insanın yerini alması” olgusunun, geçmişte makineler tarafından ikame edilmesi güç görülen “beyaz yakalı” ve “zihinsel emek yoğun” mesleklere de uzandığını göstermektedir. Sağlık hizmetleri ile hukuk alanındaki robot avukat uygulamaları bunun dikkat çekici örnekleri arasında yer almaktadır (Tencent Araştırma Enstitüsü vd., 2017).
Uzun vadede, yapay zekânın sergilediği etkileyici performans karşısında insanın kendine olan güveni sarsılabilir. Bunun ilk boyutu, bireyin kendi emek kapasitesine duyduğu güvenin zayıflamasıdır. Yapay zekâ; veri analizi, hesaplama ve tıp gibi alanlarda ortaya koyduğu performansla birçok durumda insanı geride bırakmaktadır. Bu da şu soruyu gündeme getirmektedir: Yapay zekânın hesaplama sonuçları ile insanın kararları karşılaştırıldığında hangisi daha güvenilirdir? Günümüzde fiilî durum, insanların giderek yapay zekânın “hesaplama” sonuçlarını kararlarının temel dayanağı olarak kabul etmeye başladığını göstermektedir. Pek çok alanda yapay zekânın ürettiği sonuçlar karar alma süreçlerinin temel kaynağı hâline gelirken, insan yalnızca son aşamada sembolik bir onay mercii olarak kalmaktadır.
Bunun en belirgin örneklerinden biri, yapay zekâ tabanlı uzman sistemlerin sağlık alanındaki uygulamalarıdır. Akıllı teşhis sistemleri, hastanın durumuna göre çok geniş tıbbi literatürü kısa sürede tarayabilmekte, uygun bilimsel kaynakları belirleyebilmekte ve buna dayanarak tanı önerileri sunabilmektedir. Böylece yapay zekâ, üstün teknik kapasitesi sayesinde insanların güvenini kazanmakta ve karar alma yetkisinin bir kısmını paylaşmaya başlamaktadır. Nitekim Guo Liang ve arkadaşlarının (2017) belirttiği üzere, “çok yakın bir gelecekte, güçlü yapay zekânın kararları insan kararlarından çok daha üstün hâle geldikçe, giderek daha fazla insan bağımsız karar vermekten vazgeçerek tamamen yapay zekâya bağımlı olacak ve yapay zekânın insan bedenindeki ‘vekili’ (Avatar) hâline gelecektir.”
Bu durumun uzun süre devam etmesi hâlinde insanlar hem yapay zekâya aşırı bağımlı hâle gelecek hem de kendi yeteneklerini giderek daha fazla göz ardı edeceklerdir. Sorunun ikinci boyutu ise insanın kendi değerine ilişkin kuşkularıdır. İnsan, emek aracılığıyla belirli toplumsal ilişkiler kurmakta, bu ilişkiler içinde kendi değerini gerçekleştirmekte ve zihnindeki “olması gereken” dünyayı inşa etmektedir. Ancak yapay zekânın gelişmesiyle birlikte insanların büyük bir bölümü üretim sürecindeki emek faaliyetlerinden, dolayısıyla toplumsal üretim ilişkilerinden uzaklaşmaktadır. Bu durum, birey ile toplum arasındaki bağların zayıflamasına, insanın toplumsal değer sistemi içerisindeki payının ve öneminin azalmasına yol açmaktadır. Uzun vadede ise insanlık, daha önce benzeri görülmemiş bir öz-değer ve kimlik bunalımıyla karşı karşıya kalacaktır.
Genel olarak değerlendirildiğinde, yapay zekâ teknolojisi bağlamında yürütülen “makinenin insanın yerini alması” tartışmasının temelinde ortak bir varsayım bulunmaktadır: insan ile makinenin karşıt olduğu (insan-makine karşıtlığı) varsayımı. Bu varsayım, yapay zekâ sistemlerinin insanı tek yönlü biçimde ikame edebileceği ve bu süreçte insanın sahip olduğu üstünlüklerin giderek ortadan kalkacağı düşüncesine dayanmaktadır. Böyle bir ön kabul altında, kötümser yaklaşımı benimseyenlerin ve eleştirel çalışmaların sesi oldukça güçlü ve dikkat çekicidir. Ancak yalnızca eleştirel bir yaklaşım benimsemek, sorunu yapıcı biçimde açıklamaya ve günümüz Çin’inin “makinenin insanın yerini alması” ile sanayinin dönüşümü ve yükseltilmesine ilişkin pratik ihtiyaçlarına cevap vermeye yeterli değildir.
Bu noktada temel soru şudur: Marksist felsefe, yapay zekâ teknolojisi çağında ortaya çıkan “makinenin insanın yerini alması” sorununa nasıl cevap verebilir ve bu konuda nasıl yapıcı bir yönetişim yaklaşımı geliştirebilir?
Günümüzde Çin’de “makinenin insanın yerini alması” konusundaki tartışmalar başlıca üç eksende yoğunlaşmaktadır. Bunlardan ilki işsizlik sorunudur. Basit emek biçimlerinin makineler tarafından ikame edilmesi hem Çin’de hem de diğer ülkelerde uzun süredir devam etmekte olup, daha yüksek teknoloji gerektiren işlerin de makineler tarafından üstlenilmesi süreci giderek hız kazanmaktadır. İkinci eksen sınıf sorunudur. Örneğin Harari’ye göre gelecekte akıllı teknolojileri kontrol eden çok küçük bir azınlık evrimsel anlamda yeni bir türe dönüşecek, insanlığın %99’u ise “işe yaramaz sınıf” hâline gelecektir. Üçüncü eksen ise insanlığın geleceği sorunudur. Hayatını kaybeden ünlü fizikçi Stephen Hawking başta olmak üzere bazı düşünürler, yapay zekânın zamanla insanlığı egemenliği altına alabileceğini, hatta insan türünün yok oluşuna yol açabileceğini ileri sürmektedir. Tesla’nın kurucusu Elon Musk ise yapay zekâyı nükleer silahlara benzetmiş; kendisi, 26 ülkeden 116 uzmanla birlikte, “akıllı silahlar” etrafında gelişen silahlanma yarışının durdurulması için uluslararası önlemler alınması çağrısında bulunmuş, hatta buna karşı bir çözüm olarak “Mars’ın kolonileştirilmesi” fikrini dahi gündeme getirmiştir.
Yukarıda belirtilen üç boyut içerisinde “işsizlik sorunu” yakın döneme ilişkin bir kaygıyı ifade ederken, “sınıf sorunu” ile “insanlığın geleceği sorunu” uzun vadeli kaygıları temsil etmektedir. Günümüzde söz konusu uzun vadeli kaygılar, yalnızca felsefi düşüncenin değil, genel olarak beşerî bilimlerdeki eleştirel tartışmaların da başlıca odak noktalarından birini oluşturmaktadır.³ Bu tartışmalar esas itibarıyla insan ile yapay zekâ makinesi arasındaki ilişkiyi ele almakta ve bu ilişkiyi çoğunlukla karşıtlık, hatta ikame ilişkisi olarak yorumlamaktadır. Buna karşılık, daha somut ve pratik bir mesele olan işsizlik sorunu, genellikle felsefenin ilgi alanı dışında bırakılmakta ve ekonomi biliminin konusu olarak değerlendirilmektedir. Her ne kadar “uzun vadeli kaygısı olmayanın yakın vadeli kaygısı olur” denilse de, biz yakın vadeli sorunlar uygun biçimde çözülebildiği takdirde uzun vadeli kaygıların ortaya çıkmasının zorunlu olmadığını düşünüyoruz. Bu nedenle çalışmamız, Marksist felsefeyi temel alarak Kapital’in izlediği araştırma yöntemini takip etmekte; ekonomi politiğin zemini üzerinde felsefi bir eleştiri geliştirmektedir. Başka bir ifadeyle, hareket noktasını yakın vadeli işsizlik sorunu oluşturmakta; “makinenin insanın yerini alması” olgusunu yeniden açıklayıp yeniden yapılandırarak bunun sınıf sorunu ve insanlığın geleceği sorunu üzerindeki muhtemel etkilerini araştırmaktadır.
Yapay zekâ üzerine yürütülen genel felsefi tartışmalardan farklı olarak, Marksist felsefe ağırlıklı biçimde insan ile makine arasındaki ilişkiye değil, insan ile insan arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. Bu çerçevede ele alınan sınıf sorunu da insan ile makine arasındaki değil, insanlar arasındaki sınıfsal ilişkileri ifade etmektedir. Kanımızca, Marksist felsefenin yapay zekâ ve insan-yapay zekâ ilişkisine şimdiye kadar sınırlı ölçüde müdahil olmasının temel nedenlerinden biri de budur.
Bununla birlikte, Kapital’in birinci cildi makinenin insanın bedensel emeğini nasıl ikame ettiğini ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Ayrıca Kapital, yeni teknoloji ve makineleri değerlendirirken hem eleştirel hem de yapıcı bir yaklaşım benimsemektedir. Marx, “1830’dan bu yana gerçekleştirilen teknik icatların tümü, işçilerin direnişini bastırmaya yarayan araçlardan başka bir şey değildir” (Marx-Engels Toplu Eserleri, Cilt 44, 2001, s. 501; bundan sonraki atıflarda yalnızca sayfa numarası verilecektir) diyerek eleştirel tutumunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşılık Kapital, esas olarak Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere’nin karşı karşıya kaldığı ekonomik ve toplumsal sorunları incelemekte (s. 8), özellikle 1735-1830 yılları arasındaki sanayileşme sürecine odaklanmaktadır. Marx’a göre bu dönemde ortaya çıkan yeni teknolojiler ve makineler, üretici güçlerin gelişmesine katkıda bulunan yapıcı bir işleve de sahiptir.⁴ Dolayısıyla, yapay zekâ çağındaki “makinenin insanın yerini alması” olgusunu Kapital perspektifinden yeniden ele almak, hem eleştirel bakış açısını korumaya hem de daha yapıcı çözüm önerileri geliştirmeye imkân vermektedir.
II. Emek Yeteneği Kuramı: Marx’ın Kapital Perspektifinde “Makinenin İnsanın Yerini Alması” Sorunu
Marx’a göre insanın “emek gücü” ya da “emek yeteneği”, insanın emek sürecinde kullandığı “bedensel (Physischen) ve zihinsel (Geistigen) yeteneklerin toplamıdır” (s. 195). Manüfaktür dönemi öncesinde emekçiler üretim faaliyetini bağımsız olarak yürütmekteydi ve bu emek biçimi hem bedensel hem de zihinsel emeği aynı anda içeriyordu. Ancak iş bölümünün ortaya çıkmasıyla birlikte emek, iki temel kategoriye ayrıldı: Bir grup yalnızca bedensel emekle, diğer grup ise yalnızca zihinsel emekle uğraşmaya başladı.
Bedensel emek açısından iş bölümü, insanın emek gücünü tekdüze ve mekanik bir kas gücüne indirgemiş, insanın zihinsel yeteneklerini ise gereksiz, hatta üretim açısından engel oluşturan fazlalıklar hâline getirmiştir. Nitekim Marx’ın ifadesiyle, “düşünmek ve hayal kurmak hatalara yol açar. Manüfaktür, zihinsel faaliyetin en az kullanıldığı yerlerde en fazla gelişmiştir” (s. 418). Zihinsel emek açısından ise iş bölümü, zihinsel emeği sermayenin bedensel emek üzerindeki egemenlik aracına dönüştürmüştür (s. 487).
Öncelikle, zihinsel emekle uğraşan kişiler “özel bir kategori” hâline gelmiştir. Marx, bilgi ve zanaat becerisine sahip az sayıdaki nitelikli işçiyi incelerken, bunların “fabrika işçilerinin kapsamına girmediklerini, yalnızca onlarla aynı mekânda bulunduklarını” belirtmektedir (s. 484). Bu nedenle söz konusu nitelikli işçiler bu aşamadaki “makinenin insanın yerini alması” sürecinden etkilenmemiştir. Benzer şekilde, geleneksel zanaatkârlar ile bilimsel bilgiye sahip işçiler de makinenin ikame ettiği fabrika işçileri kategorisine dâhil değildir.
İkinci olarak, “maddi üretim sürecinin zihinsel unsuru, işçinin karşısına başkalarının mülkiyeti ve işçiyi denetleyen bir güç olarak çıkar” (s. 418). Büyük ölçekli üretim iş birliğinin gelişmesiyle birlikte gözetim gibi doğrudan üretim dışı işlevlere duyulan ihtiyaç artmıştır. Sermaye sahipleri bu denetim görevlerini özel olarak istihdam edilen ücretli çalışanlara devretmiş, kendileri ise adeta bir “komutan” gibi sanayi üzerindeki en yüksek otoriteyi ellerinde tutmuştur. Marx’ın ifadesiyle, “Sanayideki en yüksek otorite sermayenin bir niteliği hâline gelmiştir; tıpkı feodal dönemde savaş ve yargı alanındaki en yüksek otoritenin toprak mülkiyetinin bir niteliği olması gibi” (s. 386).
Zihinsel emeğin bedensel emek üzerindeki denetim mekanizması, makinenin bedensel emeği denetleme ilkesine benzemekle birlikte, işleyiş bakımından farklıdır. Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan makineleşmiş büyük sanayide mühendisler, makine teknisyenleri ve marangozlar gibi bilimsel bilgiye veya teknik beceriye sahip yeni bir emekçi grubu ortaya çıkmıştır (s. 484). Bu kişiler “makinenin insanın yerini alması” sürecinde ikame edilen fabrika işçileri kapsamında yer almamış, aksine sermaye tarafından bedensel emek üzerinde denetim kuran bir güç olarak sisteme dâhil edilmiştir. Bunun nedeni, makinelerin bakım ve onarımından sorumlu olmaları ve makinelerin bedensel emek üzerinde baskının sürdürülmesinde temel araçlardan biri hâline gelmesidir.
Daha da önemlisi, iş bölümü makinenin ortaya çıkmasına yol açmış, makine de insanın bedensel emeğini kapsamlı biçimde ikame etmeye başlamıştır (s. 426). Mikro düzeyde makine, insanın tasarımı doğrultusunda, nitelikli erkek işçinin (Man) bedensel emeğinin yerini almak üzere geliştirilmiş bir üründür. Manüfaktür üretiminde iş birliği ve iş bölümü sayesinde zanaatkârlığın “gizli bilgisi”, kolektif emek yoluyla zihinsel çaba gerektirmeyen basit hareketlere ayrıştırılmış, ardından bu hareketler belirli üretim araçlarında uzmanlaşarak kısmi işçileri (detail worker) ortaya çıkarmıştır (s. 421). Son aşamada ise bu kısmi işçiler de daha ileri düzeyde parçalanmış, gerçekleştirdikleri görevler üretim araçlarına aktarılmış ve nihayetinde makine sistemi içinde bütünleştirilmiştir. Böylece üretim sürecinde erkek işçilerin bedensel becerilerine duyulan ihtiyaç azaldıkça işçilerin değeri de düşmüş (s. 425), manüfaktür işletmeleri ise nitelikli erkek işçilerin yerine çocukları ve kadınları çalıştırmaya yönelmiştir.
Makro düzeyde ise Sanayi Devrimi sonrasında makineler, bedensel emekle uğraşan insanların (MAN) neredeyse tamamının yerini almıştır. Mikro düzeyde “makinenin insanın yerini alması”, takım tezgâhlarının nitelikli işçilerin yerine geçmesini ifade etmektedir. Marx bunu hem Sanayi Devrimi’nin hem de zanaat ve manüfaktür üretiminden makine üretimine geçişin başlangıç noktası olarak görmektedir (s. 430). Çünkü takım tezgâhı, emek nesnesini kavrayıp belirli bir amaç doğrultusunda dönüştürebilmektedir. Sanayi Devrimi sonrasında gelişen makineleşmiş büyük sanayide ise geriye yalnızca çok az sayıda bedensel emekçi kalmış; bunlar makineleri çalıştıran ya da “makine işçilerine” yardımcı olan basit destek görevlerini yerine getiren kişiler hâline gelmiştir (s. 484). Marx’ın emek yeteneği anlayışı açısından bakıldığında, büyük sanayi ve makine teknolojisi bağlamındaki “makinenin insanın yerini alması” olgusu şu temel özelliklere sahiptir.
Nitelik bakımından, büyük sanayi, yüksek nitelikli işçilerin yerine daha düşük nitelikli işçileri ikame etmiştir; böylece kas gücü artık emek yeteneğinin düzeyini belirleyen temel ölçüt olmaktan çıkmıştır. Marx, emek gücünü farklı nitelik düzeylerine ayırmakta ve bu düzeylere karşılık gelen ücretlerin birbirine eşit olmadığını belirtmektedir. Örneğin çocuk işçiler ile yetişkin erkek işçilerin (Man) ücretleri karşılaştırıldığında, 1864 yılında çocuk işçilerin haftalık ücreti 2 şilin 6 peni iken (s. 457), 1863 yılında pamuk krizinin ardından dokuma ve iplik işçilerinin haftalık ücretleri sırasıyla 3 şilin 4 peni, 3 şilin 10 peni, 4 şilin 6 peni ve 5 şilin 1 peni olarak belirlenmiştir (s. 525). Bu nedenle sermayedarlar, çalışma maliyeti daha düşük olan çocuk işçileri, genç işçileri (18 yaş altı) ve kadınları istihdam etmeyi tercih etmiştir.
Nicelik bakımından ise büyük sanayi, az sayıda emekçi aracılığıyla çok sayıda emekçinin yaptığı işi gerçekleştirebilir hâle gelmiştir. Bu dönemde makine, yalnızca bir üretim aracı olmaktan çıkmış, Marx’ın ifadesiyle “işçinin bizzat rakibi hâline gelmiştir” (s. 495). Teknolojik gelişmeler sayesinde üretim miktarı ve kalitesi korunurken emek ihtiyacı büyük ölçüde azaltılmış, bunun sonucunda da yeni istihdam alanlarının oluşumu dolaylı biçimde sınırlandırılmıştır. Örneğin yeni makineler kullanan bir fabrikanın aynı üretim ölçeğini yalnızca 30 işçiyle gerçekleştirebildiği durumda, eski makinelerle aynı üretim için 100 işçiye ihtiyaç duyuluyorsa, aradaki 70 istihdam alanı yeni makineler tarafından ortadan kaldırılmış olmaktadır.
Makine tarafından ikame edilen işçiler ise “sanayi yedek ordusu”nda toplanmakta ve sermayenin değerlenme süreci için her an sömürülebilecek bir emek rezervi oluşturmaktadır (s. 729). Bu sanayi yedek ordusu esas olarak iki kaynaktan beslenmektedir. Birincisi, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi sonucunda yetişkin işçilerin mevcut işlerinden dışlanmasıdır. İkincisi ise çocuk yaşta çalıştırılan işçilerin yetişkinliğe ulaştıklarında işten çıkarılmasıdır. Büyük sanayinin çocuk emeğine duyduğu ihtiyaç nedeniyle bu çocuklar küçük yaşlardan itibaren fabrikalarda teknik beceri gerektirmeyen basit işlerde çalıştırılmakta, ancak yetişkin olduklarında ucuz iş gücü olma avantajlarını kaybettikleri için sermayedarlar tarafından işten çıkarılmakta ve herhangi bir mesleki niteliğe sahip olmayan fazla iş gücü olarak toplumda yer almaktadırlar.
Makineleşmiş büyük sanayi, makineler tarafından ikame edilen işçileri esas olarak yeni bedensel emek alanları ile yeni zihinsel emek alanlarına yönlendirmiştir. Yeni bedensel emek alanlarının ortaya çıkışı iki şekilde gerçekleşmiştir (ss. 509-510). Birincisi, makinelerin üretim verimliliğini artırmasıyla birlikte hammadde tüketimi de artmış, buna bağlı olarak üretim araçlarını sağlayan sektörlerde çalışan işçilere olan talep yükselmiştir. İkincisi ise genişletilmiş yeniden üretim sürecinin yeni istihdam alanları yaratmasıdır. Her ne kadar aynı üretim sektöründe bazı işçiler makineler tarafından ikame edilse de, makineleşmiş büyük sanayi çok daha geniş bir pazar oluşturmuş; bunun sonucunda fabrikaların sayısı artmış ve iş gücüne olan talep de yükselmiştir.
Yeni zihinsel emek alanları da iki biçimde ortaya çıkmıştır. Birincisi, mühendisler, makine teknisyenleri ve marangozlar gibi yeni uzmanlık gerektiren mesleklerin doğmasıdır (s. 484). İkincisi ise üretim dışı emek alanlarında istihdamın artmasıdır. Buna örnek olarak Marx’ın modern ev köleleri olarak nitelendirdiği “hizmetçi sınıfı” verilebilir; bu gruba hizmetçiler, kadın hizmetliler, uşaklar ve benzeri meslekler dâhildir (s. 513).
Sonuç olarak, Marx’ın emek yeteneği kuramı çerçevesinde “makinenin insanın yerini alması”, esas itibarıyla makinenin insanın bedensel emek yeteneğini ikame etmesi anlamına gelmektedir. Bu durum hem somut anlamda yetişkin erkek işçi (Man) hem de genel anlamda insan (MAN) için geçerlidir. Büyük sanayinin makineleri esas olarak güçlü kas gücünü taklit ederken, yapay zekâ makineleri insanın zihinsel yeteneklerini taklit etmektedir. Dolayısıyla yapay zekâ teknolojisi bağlamında makinenin ikame ettiği unsur, insanın zihinsel emek yeteneğidir. Ancak bu iki süreç birlikte değerlendirildiğinde, makineler insanın hem bedensel hem de zihinsel emek yeteneklerini kapsayacak biçimde neredeyse insanın bütününü ikame eder hâle gelmektedir. Bu durum yalnızca kitlesel işsizlik endişelerini değil, aynı zamanda sınıfsal tahakküm ve insanlığın geleceğine ilişkin kaygıları da beraberinde getirmektedir.
III. “İnsan-Makine Karşıtlığı”ndan “İnsan-Makine Tamamlayıcılığı”na
“Kara kutu”nun açılması, eleştirel araştırmadan yapıcı araştırmaya geçişin önemli yollarından biridir. Büyük sanayi döneminde makineler insanın bedensel emeğini ikame ederken, zihinsel emek bir “kara kutu” olarak varlığını sürdürmekteydi. Ancak yapay zekâ makineleri insanın zihinsel emeğini ikame etmeye başladığında, zihinsel emek artık bir kara kutu olarak görülemez. Aksi hâlde, yapay zekâ makinelerinin insanın tüm zihinsel emeğini bütünüyle ikame edeceği, başka bir ifadeyle insanın tamamen makine tarafından yerinden edileceği yönünde yanlış bir kanıya varılması kaçınılmaz olacaktır.
Yapay zekâ ve onun doğurduğu üç temel kaygıya cevap verebilmek için öncelikle “zihinsel emek” kara kutusunu açmak ve yapay zekânın insanın zihinsel emeğini hangi yönleriyle ikame ettiğini ortaya koymak gerekmektedir. Marx’a göre zihinsel emek kendi içinde “hayvansı içgüdüsel emek yeteneği” ile “yalnızca insana özgü emek yeteneği” olmak üzere iki alt kategoriye ayrılabilir. Marx, arıların petek inşa etmesini hayvansal içgüdüye dayalı bir emek biçimi olarak değerlendirmektedir (s. 208).
Marx’a göre yalnızca insana özgü emek biçimi üç temel yeteneği içermektedir. Birincisi, amaçlı denetim yeteneğidir. Emek sürecinde emekçi kendi zihinsel faaliyetini bilinçli olarak yönetir; başka bir ifadeyle, “kendi doğasında bulunan potansiyel güçleri açığa çıkarır ve bu güçlerin faaliyetini kendi denetimi altında tutar.” İkincisi, hayal etme yeteneğidir. Marx’ın ifadesiyle, “emek sürecinin sonunda elde edilen sonuç, sürecin başlangıcında zaten emekçinin tasarımında, yani düşünsel olarak mevcut bulunmaktadır.” Burada kullanılan Almanca der Vorstellung kavramı, “tasarlama” veya “hayal etme” anlamına gelmektedir. Üçüncüsü ise yaratıcılık yeteneğidir. Emekçi, “yalnızca doğal nesnenin biçimini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda kendi amacını da o nesnede gerçekleştirir.”
Bu noktada temel soru şudur: İnsanlarda kaygı yaratan yapay zekâ makineleri, insanın zihinsel emek yeteneklerinden hangilerini gerçekten ikame edebilmektedir?
Mevcut durumda yapay zekâ başlıca üç tür “zihinsel” yetenek sergilemektedir: tekrarlayan hesaplama yapabilme, büyük veri üzerinden istatistiksel öğrenme gerçekleştirebilme ve bilgi depolayabilme. Marx’ın emek yeteneği anlayışı açısından değerlendirildiğinde, bu üç yeteneğin hiçbiri yalnızca insana özgü emek yetenekleri arasında yer almamaktadır. Aksine, bunlar hayvansı içgüdüsel emek yeteneğine daha yakındır. Bu nedenle yapay zekâ; denetim, hayal gücü ve yaratıcılık gibi yalnızca insana özgü zihinsel emek yeteneklerini geliştirmediği sürece, yapay zekânın doğurabileceği çeşitli sorunlar konusunda aşırı kaygılanmaya gerek bulunmamaktadır (bkz. Şekil 1). Buna rağmen, günümüzde yapay zekâ teknolojisi bağlamındaki “makinenin insanın yerini alması” tartışmalarında karamsar yaklaşımın sesi çok daha güçlü çıkmaktadır.

Şekil 1. İnsan Emek Yeteneği ile Makinenin Üretim Yeteneği Arasındaki İlişki
Bize göre insanların yapay zekânın doğurabileceği sonuçlardan bu denli kaygı duymasının nedeni, yapay zekâ teknolojisinin ve ona dayalı makinelerin insanın emek yeteneğini bütünüyle ikame edebilmesi değildir. Asıl neden, “makinenin insanın yerini alması” tartışmasının her iki tarafının da bu sorunu “insan-makine karşıtlığı” ön kabulü üzerinden değerlendirmesidir. Bu ön kabul, hem Marx ve diğer düşünürlerin klasik değerlendirmelerinden hem de tarihin ortaya koyduğu deneyimlerden beslenmektedir.
“İnsan-makine karşıtlığı” ön kabulü altında “makinenin insanın yerini alması”, makinenin insanın (MAN) emek yeteneğini doğrudan ikame etmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir anlayışın insanlarda içgüdüsel bir tedirginlik ve reddetme duygusu uyandırması kaçınılmazdır. Bu nedenle, insan-makine karşıtlığına dayanan kuramsal çerçeve aşılmadığı sürece, yapay zekâ geliştikçe insanların “makinenin insanın yerini alması” olgusuna ilişkin kaygıları ve korkuları da giderek artacak; hatta bu durum toplumsal huzursuzluklara ve öngörülemeyen ciddi sonuçlara yol açabilecektir.
İnsan-makine karşıtlığı çerçevesini aşmanın imkânı ise Kapital‘e yeniden dönmekle mümkündür. Marx, “nispi artı-değer” kavramını tartışırken “makinenin insanın yerini alması” meselesine de değinmektedir. Fabrika Yasası’nın işçilerin günlük çalışma süresini en fazla on iki saatle sınırlandırmasının ardından sermayedarlar, mutlak çalışma süresini uzatarak daha fazla artı-değer elde etme olanağını kaybetmişlerdir. Bunun üzerine farklı bir yönteme, yani nispi artı-değer üretimine yönelmişlerdir. Araç ve makinelerde yapılan teknik iyileştirmeler sayesinde üretim verimliliği artırılmış, işçilerin kendi geçimlerini sağlayabilmeleri için gerekli emek zamanı kısaltılmış; buna karşılık sermayedarların karşılıksız olarak el koyabildiği emek zamanı uzamıştır. Dolayısıyla “makinenin insanın yerini alması” olgusunu incelerken mutlak emek zamanı ve nispi emek zamanı kavramlarından yararlanmak mümkündür.
Emek zamanı perspektifinden bakıldığında ise “makinenin insanın yerini alması”nın özü, “makinenin (çalışma süresiyle) insanın emek zamanını ikame etmesi”dir; yoksa “makinenin (üretim kapasitesiyle) insanın emek yeteneğini ikame etmesi” değildir. Bu anlamda emek zamanı, insanın (MAN) emek yeteneğini fiilen kullandığı zamanı ifade etmektedir. Dolayısıyla Marx’ın emek yeteneği kuramı, emek zamanı kuramı çerçevesinde daha somut bir biçimde yeniden yorumlanabilir.
Emek zamanı perspektifinden bakıldığında, büyük sanayi teknolojisi bağlamındaki “makinenin insanın yerini alması” olgusunun sonuçlarında esaslı bir değişiklik meydana gelmemiştir. Bir işçinin günde 12 saat çalıştığını ve iş bölümüne dayalı sistemde bunun 8 saatinin fiziksel emek, 4 saatinin ise zihinsel emek olduğunu varsayalım. Makineler fiziksel emek zamanını ikame ettikten sonra ortaya çıkan 8 saatlik boş zamanın bir kısmı hizmetçi, oda hizmetlisi ve uşak gibi zihinsel emek kategorilerine aktarılırken, diğer kısmı ise genişletilmiş yeniden üretimin gerektirdiği fiziksel emek alanlarına yönlendirilmektedir. Ancak Marx’ın yaşadığı dönemde sanayileşmenin giderek derinleşerek Sanayi Devrimi’nin en ileri aşamasına ulaşmasıyla birlikte, toplumun genişletilmiş yeniden üretim için ihtiyaç duyduğu fiziksel emek zamanı giderek azalmış, buna karşın zihinsel emek zamanına olan talepte kayda değer bir artış yaşanmamıştır. Sonuç olarak toplumsal düzeyde kitlesel işsizlik ortaya çıkmış ve bir sanayi yedek ordusu oluşmuştur.
Buna karşılık, yapay zekâ teknolojileri bağlamında “makinenin insanın yerini alması” olgusunun sonuçları her ne kadar ilk bakışta benzer görünse de özünde farklılaşmaktadır. Süreç açısından bakıldığında, yapay zekâ makinelerinin zihinsel emeği ikame etme süreci, büyük sanayi makinelerinin fiziksel emeği ikame etme sürecine benzemektedir; her iki durumda da insanlar önce mevcut çalışma alanlarından çıkarılmakta, ardından yeni çalışma alanlarına yönlendirilmektedir. Ancak sonuç bakımından önemli bir farklılık bulunmaktadır. Yapay zekâ makineleri, insanın zihinsel emek zamanı içerisinde yer alan faaliyetleri ikame ederken, büyük sanayi dönemindeki makineleşme insanın fiziksel emek zamanını zihinsel emek zamanına dönüştürmekte, yani fiziksel emek süresini zihinsel emek süresiyle ikame etmektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, günümüz yapay zekâ sistemleri henüz insana özgü emek yeteneklerinden hiçbirini ikame edebilmiş değildir. Bu nedenle, emek zamanı yaklaşımı çerçevesinde değerlendirildiğinde, yapay zekânın mevcut ikame hedefi; tekrarlayan hesaplamalar, büyük veri temelli istatistiksel öğrenme ve bilgi depolama gibi faaliyetleri yerine getiren zihinsel emek yoğun mesleklerdir. Bir sonraki aşamada ikame edilmesi muhtemel olan ise, insanın hayvansal içgüdü niteliğindeki emek zamanıdır; Marx’ın sözünü ettiği “hizmetkâr sınıfı”na benzer işlevleri üstlenen hizmet robotları bunun örnekleri arasında gösterilebilir. Uzun vadede ise, yapay zekâ insana özgü emek yeteneklerine benzer nitelikler geliştirmediği sürece, insanların yapay zekâ ve makineler konusunda aşırı kaygı duymalarına gerek yoktur. İnsanın kendisi makineler tarafından bütünüyle ikame edilmeyecek, büyük sanayi döneminde olduğu gibi edilgen biçimde çağdaş sanayi yedek ordusuna da dönüşmeyecektir. Dolayısıyla “makinenin insanın yerini alması” süreci devam edecek, ancak insanlar insana özgü emek faaliyetlerine daha fazla zaman ayırma imkânına sahip olacaktır. Bununla birlikte, bu sonucun gerçekleşmesi belirli ön koşulların sağlanmasına bağlıdır.
IV. “Yapay Zekâ Marksizmi” Adlı Yeni Bir Araştırma Alanının Açılması
“Makinenin insanın yerini alması” olgusunu emek zamanı perspektifinden ele almak, özünde makinelerin insanı (Man) nasıl ikame edip dışlayacağını tartışmak değil; teknolojik gelişmelere uyum sağlamak amacıyla insanın farklı emek zamanları arasındaki oranların nasıl yeniden düzenlenebileceğini incelemektir. Bu yaklaşım, “insan-makine karşıtlığına dayalı ikame” anlayışından “insan-makine tamamlayıcılığına dayalı ikame” anlayışına doğru bir bakış açısı değişimini ifade etmektedir. Günümüz Çin’inde hem “makinenin insanın yerini alması” sürecine hem de ekonomik dönüşüm ve sanayi modernizasyonuna duyulan güçlü ihtiyaç dikkate alındığında, bu yeni yaklaşım yalnızca makineleşmenin emek zamanında meydana getirdiği dönüşümü açıklamakla kalmamakta, aynı zamanda yapıcı bir yönetişim çerçevesi de sunmaktadır.
İlk olarak bu yaklaşım, insanların yapay zekâ ve ilgili teknolojilere karşı içgüdüsel biçimde geliştirdikleri korku ve direnç gibi olumsuz duyguların azaltılmasına katkı sağlayabilir. İkinci olarak, yapay zekâ teknolojilerinin toplum ve birey üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini daha nesnel biçimde değerlendirme imkânı sunarak, bu teknolojilerin doğurabileceği sorunlara daha rasyonel bir bakış geliştirilmesini mümkün kılar. Son olarak ise, emek zamanının yeniden düzenlenmesi yoluyla insan-makine ilişkisinin yeniden inşa edilmesine olanak tanıyarak, ilgili toplumsal sorunların çözümü için insanlara gerekli zaman ve hareket alanını sağlamaktadır.
Daha önce de belirtildiği üzere, insanın emek zamanındaki dönüşüm belirli koşullara bağlıdır. Eğer “makinenin insanın yerini alması” sürecinde insanların emek zamanı sağlıklı biçimde yeniden düzenlenemezse, bu durum kitlesel işsizliğe, Luddist hareketlerin yeniden ortaya çıkmasına, hatta sınıfsal sorunlar ile insanlığın geleceğine ilişkin daha kapsamlı problemlerin doğmasına yol açabilir. Bunun en belirgin örnekleri, 18. yüzyıl İngiltere’si ile 19. yüzyıl Avrupa kıtasındaki sanayileşme sürecinde görülen Luddist hareketler, işçi hareketleri, sınıf mücadeleleri ve toplumsal istikrarsızlıklardır. Marx ve Engels, bu sorunların temelinde kapitalist sistemin bulunduğunu savunmuş; hatta “makinenin insanın yerini alması” sürecinin doğurduğu toplumsal sorunların çözümü için kapitalist toplumun komünist toplumla ikame edilmesini önermişlerdir.
Yapay zekâ teknolojileri bağlamında “makinenin insanın yerini alması” olgusu açısından bakıldığında, eleştirinin yalnızca makinenin insanın kendisini ikame etmesi fikrine yöneltilmesi yeterli değildir. Asıl üzerinde durulması gereken husus, insanın (Man) farklı zihinsel emek zamanları arasında kesintisiz ve sorunsuz biçimde geçiş yapabilmesinin nasıl sağlanacağıdır. Çin’in gelecekteki yapay zekâ stratejisi ile “makinenin insanın yerini alması” olgusuna dayalı sanayi politikaları açısından bu yaklaşım uygulanabilir bir yönetişim modeli sunmaktadır. Bu model, hem teknolojik hem de kurumsal düzeyde oluşturulacak güvenceler aracılığıyla hayata geçirilebilir.
Teknolojik açıdan bakıldığında, insanlar ancak yapay zekânın henüz insan yeteneklerini bütünüyle aşamadığı bir dönemde emek zamanlarını yeniden düzenleyebilmek için gerekli zamana sahip olabilirler. Çünkü teknoloji doğrudan insanın kendisini etkileyebilecek bir güce sahiptir. Teknolojik gelişmeler insanın uyum sağlayabileceğinden daha hızlı ilerlediğinde, bireylerin bu dönüşüme uyum sağlayabilecek yeterli geçiş süresi kalmayacak; bunun sonucunda, geçmişte makinelerin tahrip edilmesiyle simgelenen Luddist hareketlere benzer toplumsal tepkilerin ortaya çıkması kaçınılmaz hâle gelebilecektir.
Kurumsal açıdan ise, insanların emek zamanları arasında istikrarlı bir geçiş gerçekleştirebilmeleri ancak toplumsal kurumların yeterli düzeyde temel güvence sağlamasıyla mümkün olabilir. Başka bir ifadeyle, kurumlar teknoloji ile insan arasında bir tampon işlevi görerek teknolojinin insan üzerinde doğrudan ve ani bir etki yaratmasını önlemektedir. Aksi takdirde insanlar bir emek zamanı biçiminden diğerine geçebilecek yeterli toplumsal alana sahip olamayacak, teknolojik dönüşümle doğrudan yüzleşmek zorunda kalacak ve bu durum kitlesel işsizliği tetikleyerek daha geniş çaplı toplumsal sorunlara yol açabilecektir.
Yukarıdaki tartışmalardan hareketle, yapay zekâ ile insan arasındaki ilişkinin sanıldığı kadar gizemli olmadığı ve bu alanın Marksist felsefenin müdahalesini dışlayacak kadar erişilmez bir niteliğe sahip bulunmadığı söylenebilir. Kanaatimizce yapay zekâ makinesi, her şeyden önce bir teknolojik ürün (technical artifact) niteliği taşımaktadır. Bu nedenle Marx’ın erken dönem eleştirel kuramı, yapay zekâ makinelerinin geniş ölçekli kullanımının doğurabileceği en yakın risk olan işsizlik sorununu kapsamlı biçimde eleştirebilecek teorik imkânlara sahiptir.
İkinci olarak Marx, Kapital’in birinci cildinde teknolojinin ortaya çıkışı ve evrim sürecini ayrıntılı biçimde incelemiştir. Bu çerçevede Marksist felsefe, yapay zekâ sistemlerinin tasarım ve üretim süreçlerinin oluşturduğu “kara kutu”ya nüfuz edebilir; böylece insan-yapay zekâ makinesi ilişkisine müdahale ederek onu yeniden kurgulayabilir. Bu da uzun vadeli kaygılar olarak görülen “sınıf sorunu” ve “insanlığın geleceği sorunu” üzerinde etkide bulunabilecek teorik bir zemin sunmaktadır.
Bununla birlikte, tarihsel deneyimlerin ve eleştirel düşüncenin oluşturduğu düşünsel atalet, yapay zekâ uzmanları ile kamuoyu arasındaki bilgi uçurumu ve kitle iletişim araçlarının bu tartışmaları sürekli beslemesi nedeniyle, yapay zekâ çağındaki “makinenin insanın yerini alması” söylemi toplumun her kesiminin bildiği bir “kurt geliyor” hikâyesine dönüşmüştür. Oysa insanlar, emek zamanı perspektifinden bakıldığında, “makinenin insanın yerini alması” olgusunun özünün makinenin (çalışma süresinin) insanın emek zamanını ikame etmesi olduğunu; makinenin (üretim kapasitesinin) insanın emek yeteneğini bizzat ikame etmesi anlamına gelmediğini yeterince fark edememektedir.
Kurumsal yeniden yapılanma yoluyla, Luddistler gibi yapay zekâ makinelerini tahrip etmek yerine onları benimsemek mümkündür. Çünkü bu makineler insanlığa daha önce sahip olmadığı yetenekler kazandırmaktadır. Böylece insanlar, yalnızca insana özgü emek zamanı içerisinde benzeri görülmemiş gelişim imkânlarına kavuşacak ve ideal komünist yaşam biçimine her zamankinden daha fazla yaklaşacaktır. İşsizlik sorunu uygun biçimde çözüme kavuşturulduğunda, uzun vadeli kaygılar olarak görülen sınıf sorunu ve insanlığın geleceği sorunu da eskisi kadar ağır bir tehdit oluşturmayacaktır. Bu yaklaşım, “Yapay Zekâ Marksizmi” olarak adlandırılabilecek yeni bir araştırma alanının geliştirilmesine yönelik bir deneme niteliğindedir ve araştırmanın odak noktasını insan-insan ilişkilerinden insan-makine ilişkilerine doğru genişletmektedir.
Kaynakça
- Jia Genliang, “Üçüncü Sanayi Devrimi ve Endüstriyel Akıllılaşma”, Çin Sosyal Bilimler Dergisi (中国社会科学), 2016, Sayı 6.
- Tencent Araştırma Enstitüsü ve diğerleri, Yapay Zekâ: Ulusal Yapay Zekâ Stratejisinin Temel Uygulama Aracı, Çin Halk Üniversitesi Yayınevi, 2017, s. 271.
- Guo Liang, Zhang Li ve Sheng Xiaoming, “Yapay Zekâ Teknolojilerinin Entegrasyonu ve Evrimi Toplumsal Riskler Doğurmaktadır”, China Science Daily (中国科学报), 10 Ağustos 2017, s. 5.
- Marx ve Engels Toplu Eserleri, Cilt 44, Renmin Yayınevi, 2001.



