Yapay Zekâ Çağında İnsan Öznelliğinin Dönüşümü: Marksist Teknoloji Anlayışı Temelinde Felsefi Bir İnceleme

Yapay Zekâ Çağında İnsan Öznelliğinin Dönüşümü: Marksist Teknoloji Anlayışı Temelinde Felsefi Bir İnceleme
Picture of Yao Mingming – Chang Jiayang Yazdı
Yao Mingming – Chang Jiayang Yazdı

Yao Mingming – Chang Jiayang

Yao Mingming, Zhejiang Üniversitesi Marksizm Enstitüsü’nde doçent ve Zhejiang Üniversitesi Marksist Teori Yenilik ve Yaygınlaştırma Araştırma Merkezi araştırmacısıdır.
Chang Jiayang, Zhejiang Üniversitesi Marksizm Enstitüsü yüksek lisans öğrencisidir.

Öz

Yapay zekâ teknolojisinin hızlı gelişimi, insanın pratik biçimlerini ve bilişsel mantığını derinden dönüştürmekte; felsefenin temel meselelerinden biri olan insan öznelliği konusuna daha önce görülmemiş meydan okumalar getirmektedir. Marx, insanın öznelliğini doğal ilişkilerdeki kör belirlenmişlikten ve toplumsal ilişkilerdeki tahakkümden kurtarmaya yönelik bir düşünce geliştirmiştir. Marx’ın teknoloji anlayışı, yapay zekâ çağında insan öznelliğinin dönüşümünü incelemek için önemli bir teorik alan sağlamaktadır. Yapay zekâ teknolojisi, insan öznelliğinde üç temel dönüşüme yol açmaktadır: sahiplenmeden yorumlamaya, aşkın (önsel) olandan bağlamsal olana ve tekçi/otoriter belirlemeden birlikte varoluşa doğru bir yönelim. Ancak bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan; değerleri yorumlama hakkının teknoloji tarafından gasp edilmesi, sanal ve gerçek bağlamların özgünlüğünün yitirilmesi ve insan-makine birlikte varoluşunun insan öznelliği üzerindeki etkileri gibi derin sorunlar göz ardı edilemez. Bu nedenle, “değer yönelimli hâkimiyet sistemi -bağlamsal özgünlüğün korunması-insan-makine ortak zekâ normları” temelinde oluşturulacak bir doğrulama ve yeniden inşa yolu aracılığıyla, yapay zekâ çağında insan öznelliği, nesnel gerçeklikle olan ilişkisi içerisinde özgürleştirilmelidir.

Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ; insan öznelliği; Marksist teknoloji anlayışı

Yapay zekâ teknolojisinin laboratuvar ortamından uygulama alanlarına geçişindeki atılımsal gelişmeler, toplumsal ilerlemeyi büyük ölçüde hızlandırmış ve yaşam ile üretim biçimleri üzerinde köklü değişimler meydana getirmiştir. Yapay zekâ teknolojisinin toplum üzerindeki belirleyici ve genişleyen etkisi, durdurulamaz bir eğilimle insan yaşamının her alanına nüfuz etmekte ve doğrudan insanın kendisinde de bazı dönüşümlere yol açmaktadır (Han Shuifa, 2019).

Otonom araçların güvenli ve istikrarlı biçimde hareket etmesinden, akıllı asistanların insanlara kolaylık sağlayan hizmetler sunmasına; yapay zekânın tıbbi teşhis süreçlerinde doktorların karar alma süreçlerine hassas biçimde destek vermesine kadar, algoritmalar tüm bu alanlarda kritik rol oynamaktadır. İnsan-makine iş birliği de giderek yaygınlaşan çalışma biçimi hâline gelmekte ve araçsal yardımcı konumundan aşamalı olarak “bilişsel ortak yaşama” (cognitive symbiosis) doğru evrilmektedir.

Bu bağlamda, insanın öznelliğinin değişime uğrayıp uğramadığı, hangi açmazlarla karşı karşıya olduğu ve bu sorunlara nasıl yanıt verilmesi gerektiği, yapay zekâ çağının acilen ele alınması gereken temel meseleleri hâline gelmiştir. Bu makale, Marksist teknoloji anlayışı temelinde yapay zekâ teknolojisinin yol açtığı insan öznelliği dönüşümünü incelemekte, mevcut sorunları ortaya koymakta ve optimizasyon yolları önermektedir. Böylece yapay zekâ çağında insan öznelliğinin karşı karşıya olduğu açmazların aşılması için yeni bir paradigma sunmayı; ayrıca insanlığın gelecekteki gelişim yönünü kavramasına ve sürdürülebilir bir insan-makine ortak yaşam ilişkisi inşa etmesine yönelik önemli bir rehberlik sağlamayı amaçlamaktadır.

I. Marksist Teknoloji Anlayışı Perspektifinde Öznellik Dönüşümünün Üçlü Mantığı

Marksist teknoloji anlayışı, diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizmin kapsamlı teorik sistemi içerisinde şekillenmiştir. Derin pratiklik, tarihsellik ve insan merkezlilik özellikleriyle, “gerçek insan” ve “maddi pratik” kavramlarından hareket ederek teknoloji ile üretici güçler, teknoloji ile toplumsal gelişme ve teknoloji ile insan arasındaki üç boyutlu diyalektik ilişkiyi ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, insan öznelliğinin dönüşüm yasalarını kavramak için temel bir metodolojik rehber sunmaktadır.

İlk olarak, teknoloji ile üretici güçler arasındaki diyalektik ilişkidir. Teknoloji, üretici güçlerin temel unsurlarından biridir ve teknoloji ile üretici güçler karşılıklı etkileşim içerisindedir. Bir yandan, üretici güçlerin gelişimi teknolojik ilerleme üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Engels şöyle belirtmektedir: “Özellikle kentlerin ve büyük yapıların ortaya çıkışı ve el sanatlarının gelişmesiyle birlikte mekanik bilimi ortaya çıkmıştır.” (Marx ve Engels Seçme Eserler, Cilt 3, s. 865). Bu ifade, insanın üretim faaliyetlerinin teknolojik ilerleme üzerindeki belirleyici rolünü açık biçimde göstermektedir. Diğer yandan, teknolojik ilerleme üretici güçlerin düzeyinin yükselmesini sağlamaktadır. Marx, “emek üretkenliği, bilim ve teknolojinin sürekli ilerlemesiyle birlikte sürekli gelişmektedir” (Marx ve Engels Seçme Eserler, Cilt 2, s. 271) diyerek, teknolojik gelişmenin üretici güçlerin gelişimindeki güçlü içsel itici gücünü açıkça ortaya koymuştur.

İkinci olarak, teknoloji ile toplumsal gelişme arasındaki diyalektik ilişkidir. Engels, “Marx’a göre bilim, tarihte ilerletici ve devrimci bir rol oynayan bir güçtür” (Marx ve Engels Seçme Eserler, Cilt 3, s. 1003) ifadelerini kullanmıştır. Tarihin “güçlü bir kaldıracı” (Marx ve Engels Bütün Eserler, Cilt 19, s. 372) olarak teknoloji, ikili bir devrimci niteliğe sahiptir: Bir yandan büyük maddi zenginliklerin yaratılmasını sağlarken, diğer yandan kapitalist toplum koşullarında teknolojik yabancılaşma olgusunu ortaya çıkarmakta; kapitalist egemenliğin uygulanmasında güçlü bir araç hâline gelerek emek sömürüsünü ve sınıfsal karşıtlıkları derinleştirmektedir. Bununla birlikte teknoloji, nesnel olarak insan toplumunun gelişimindeki “iki kaçınılmaz” eğilimin (kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü ve komünizmin kaçınılmaz yükselişi) ilerlemesine katkıda bulunmaktadır.

Son olarak, teknoloji ile insan arasındaki diyalektik ilişkidir. Marksist teknoloji anlayışı, “insanı merkeze alan” bir yaklaşımı benimsemekte; teknolojiyi insanın özsel güçlerinin nesnelleşmiş bir dışavurumu olarak değerlendirmektedir. Bu anlayışa göre bilimin özü ve içeriği, gerçek insanların pratik faaliyetleri tarafından belirlenmektedir. Aynı zamanda Marx, teknoloji ile insanın özgür ve çok yönlü gelişimi arasındaki ilişkiden hareketle, teknolojik gelişmenin insan özgürleşmesinin ön koşullarını hazırladığını (Marx ve Engels Eserleri, Cilt 1, s. 193), komünist toplumun inşası için sağlam bir maddi temel oluşturduğunu belirtmiştir. Bu nedenle teknolojik gelişmenin nihai amacı, insanın özgür ve kapsamlı gelişimini desteklemek olmalıdır (Marx ve Engels Seçme Eserler, Cilt 4, s. 647).

Marksist teknoloji anlayışı, yapay zekâ çağında insan öznelliğinin neden, nasıl ve hangi yöne doğru dönüşüm geçirdiğini anlamak için temel bir analitik araç oluşturmaktadır. Bu anlayışın içsel mantığı, insan öznelliğinin bilişsel, pratik ve ilişkisel olmak üzere üç boyutta derinleşen bir dönüşüm yaşadığını ortaya koymaktadır. Bir toplumsal varlık biçimi olarak yapay zekâ teknolojisi; çok boyutlu etkileşimler yoluyla bilişsel sınırları yeniden inşa etmekte, sanal ve gerçek olanın birleşimi aracılığıyla pratik mantığı yeniden şekillendirmekte ve insan-makine ortak yaşamı yoluyla ilişki biçimlerini yeniden yapılandırmaktadır. Böylece insan öznelliğini üç temel dönüşüme yöneltmektedir: sahiplenmeden yorumlamaya, önsel olandan bağlamsal olana ve tekçi belirlemeden birlikte varoluşa doğru. Bu dönüşüm, bir yandan teknolojinin insan bilişi, pratiği ve insan-makine ilişkileri üzerinde derin etkide bulunan “tarihin güçlü kaldıracı” niteliğinin bir yansımasıdır; diğer yandan ise her zaman “insanın özgür ve çok yönlü gelişimi” şeklindeki nihai değer amacına yönelmektedir.

1. Birincisi, insan öznelliğinin bilişsel boyutta “sahiplenme”den “yorumlama”ya dönüşümüdür.

Marksist teknoloji anlayışında teknolojinin üretici güç olduğu, üretici güçlerin teknolojik gelişimi belirlediği ve teknolojinin de üretici güçlerin gelişimini desteklediği yönündeki temel görüşler, yapay zekâ çağında insan öznelliğinin bilişsel düzeyde insanın değerleri yorumlama hakkının yeniden tesis edilmesine yönelik dönüşümünü anlamak için temel dayanak sağlamaktadır.

Bir yandan, değer yorumlama süreci giderek köklü bir dönüşüm geçirmektedir. Üretici güçlerdeki değişim, yapay zekâ teknolojisinin değer yorumlama biçiminde dönüşümü harekete geçirmektedir. Yeni nitelikli üretici güçlerin temel temsilcilerinden biri olan yapay zekâ teknolojisi, veriye dayalı niteliğiyle, geleneksel anlamda teknolojik araçların veya maddi kaynakların “sahiplenilmesi” yoluyla öznenin varlığını doğrulama anlayışını kökten değiştirmektedir. Devasa veri hacmi ve karmaşık algoritmaların insan bilişi üzerindeki derin etkisi, öznelliğin temellendirilmesinde yeni bir yönelimi zorunlu kılmaktadır: Veri üzerindeki “anlamlandırma ve yorumlama” yetisinin merkezileşmesi. İnsan, verileri keşfetme, analiz etme ve yorumlama yoluyla onlara anlam kazandırmakta; algoritmaların şekillendirdiği bilgi akışı içerisinde kendi değerlerini belirleme ve yönlendirme hakkını korumaktadır.

Diğer yandan, değerlerin ortak yaratımı giderek bütünleşik bir gelişim sürecine girmektedir. Marx, teknolojinin “devasa doğal güçleri üretimin hizmetine sokabileceğini” vurgulamıştır (Marx ve Engels Bütün Eserler, Cilt 42, s. 641). Yapay zekâ teknolojisinin yönlendirdiği süreçte insan, Marx’ın “sorun dünyayı yorumlamak değil, onu değiştirmektir” (Marx ve Engels Seçme Eserler, Cilt 1, s. 140) şeklindeki pratik düşüncesini hayata geçirerek; algoritma geliştirme süreçlerine katılım, veri etiketleme ve model eğitimi gibi teknolojik pratikler aracılığıyla yapay zekânın anlam üretim sürecine aktif biçimde müdahil olmaktadır.

Bu süreç, teknolojinin basit biçimde “sahiplenilmesi” anlamına gelmemektedir. Aksine Marx’ın “emeğin özgürleşmesi” yönündeki eleştirel mantığının devamı niteliğinde olarak, insan-makine iş birliği içerisinde ortak bir değer diyaloğu mekanizmasının oluşturulmasını ifade etmektedir.

“Sahiplenme”den “yorumlama”ya doğru gerçekleşen bu dönüşüm, insan öznelliğinin artık teknoloji üzerinde tek yönlü bir hâkimiyet kurmaya dayanmadığını göstermektedir. Bunun yerine insan, sürekli değer mücadelesi ve teknolojik uyarlama süreçleri aracılığıyla kendi değer ön kabullerini akıllı sistemlere dâhil etmekte; böylece “dünyayı açıklama” ile “dünyayı değiştirme” süreçlerini veri pratikleri içerisinde birleştirmektedir. Bu durum, teknolojinin üretici güçleri geliştirme sürecinde insan öznelliğinin içeriğini olumlu yönde genişlettiğini ortaya koymaktadır.

2. İkincisi, insan öznelliğinin pratik boyutta “önsel” olandan “bağlamsal” olana doğru sıçramasıdır.

Marksist teknoloji anlayışının, teknolojiyi tarihin güçlü bir kaldıracı olarak görmesi ve onun hem maddi zenginlikler yaratma hem de teknolojik yabancılaşmaya yol açma yönündeki ikili devrimci niteliğini vurgulaması, yapay zekâ çağında insan öznelliğinin bağlamsallaşmış teknolojik pratik içerisindeki dinamik oluşumunu anlamak için sağlam bir teorik çerçeve sunmaktadır.

Bir yandan, maddi pratik giderek bedensel (somutlaşmış) bir dönüşüm gerçekleştirmektedir. Tarihsel bir kaldıraç olarak teknoloji, maddi zenginliklerin yaratılması sürecinde pratik mantığı yeniden şekillendirmektedir. Yapay zekâ teknolojisinin bağlama gömülü olma ve bedensel etkileşim özellikleri, önceden belirlenmiş ve evrensel nitelikteki aşkın rasyonel çerçevelerin somut pratik sorunlara etkili biçimde yanıt vermesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle insan öznelliği, teknolojinin aracılık ettiği somut pratik bağlamlarda bedensel ve bağlamsal biçimde dinamik olarak oluşmak zorundadır. Bu bağlamsallaşmış öznellik biçimi, insanın teknolojiyle sürekli etkileşim içerisinde anlık değerlendirmeler yapmasının, eleştirel düşünme yürütmesinin ve dinamik uyarlamalar gerçekleştirmesinin kaçınılmaz sonucudur. Aynı zamanda teknolojinin toplumsal gelişmenin itici gücü olarak pratik alanlara nüfuz etmesine verilen derin bir karşılıktır.

Diğer yandan, teknolojik yabancılaşma giderek bağlamsal bir aşma sürecine girmektedir. Marksist teknoloji anlayışı, kapitalist koşullar altında teknolojinin yabancılaştırıcı özünü derin biçimde ortaya koymuştur. Marx şöyle ifade etmektedir: “Yalnızca kapitalist üretim, maddi üretim sürecini bilimin üretimde uygulanması, yani pratiğe aktarılmış bilim hâline getirebilir; ancak bunu yalnızca emeği sermayeye tabi kılarak ve bizzat işçinin entelektüel ve mesleki gelişimini bastırarak gerçekleştirir.” (Marx ve Engels Bütün Eserler, Cilt 37, s. 209)

Yapay zekâ çağında teknolojik yabancılaşma, akıllı sistemlerin insanın yerini alması ve insanı marjinalleştirmesi biçiminde ortaya çıkmakta; insanı “tek boyutlu insan” hâline getirme tehlikesi yaratmakta, hatta belirli ölçülerde insanın “varoluşunun” özne insanın ortadan kalkmasına dönüşmesine neden olabilmektedir (Liu Tongfang, 2017, s. 6-7). Bununla birlikte bu süreç, insanın teknolojik yabancılaşmaya yönelik eleştiri ve direnişini de beraberinde getirmektedir. İnsanın öznelliğinin pratik boyutta bağlamsal biçimde oluşumu, bizzat soyut yabancılaşmayı aşmanın bir yolu hâline gelmektedir. “Önsel” olandan “bağlamsal” olana doğru gerçekleşen dönüşüm, insan öznelliğinin artık yabancılaşmayı yalnızca aşkın rasyonalite aracılığıyla reddetmesine dayanmadığını göstermektedir. Bunun yerine insan, teknolojinin dâhil olduğu bedensel pratik bağlamlarda, teknolojik uyarlamalar yoluyla sanal ve gerçek ortamlar arasındaki dengeyi yeniden kurmakta, yabancılaşma zincirini kırmakta ve öznelliğin etkileşimsel güçlenmesini ve dinamik biçimde oluşumunu gerçekleştirmektedir. Bu dönüşüm, insanlığın teknolojinin yönlendirdiği toplumsal gelişim sürecinde teknolojik yabancılaşmanın üstesinden gelerek “somut özgürlüğe” ve “dinamik özgürleşmeye” ulaşma ihtimalini ortaya koymaktadır.

3. Üçüncüsü, insan öznelliğinin ilişkisel boyutta “tekçi belirleme”den “birlikte varoluş”a doğru yeniden yapılandırılmasıdır.

Marksist teknoloji anlayışının; teknolojinin insanın özsel güçlerinin nesnelleşmiş biçimi olduğu, insanın özünün toplumsal ilişkilerin bütünü olduğu ve teknolojik gelişmenin insanın özgür ve çok yönlü gelişimini hedeflemesi gerektiği yönündeki temel düşünceleri, yapay zekâ çağında insan öznelliğinin insan-makine ortak yaşamına dayalı yeni bir öznellik biçimine dönüşümünü anlamak için değer temeli sağlamaktadır.

Bir yandan, bilişsel pratik giderek eşgüdümlü bir evrim sürecine girmektedir. Marx, insanın özünü toplumsal ilişkilerin bütünü olarak değerlendirmiştir (Marx ve Engels Seçme Eserler, Cilt 1, s. 135). Yapay zekâ teknolojisi; bilgi üretimi, karar alma ve değerlendirme gibi birçok alanda insan-makine iş birliğine dayalı yeni pratik biçimlerini ortaya çıkarmakta ve böylece geleneksel, insanı tek merkez olarak kabul eden tekçi bilişsel pratik çerçevesini sarsmaktadır. “İnsan-makine-toplum” şeklindeki üç boyutlu ağ yapısının giderek daha yoğun biçimde iç içe geçtiği günümüzde, insan-makine ilişkisi “özne-nesne hâkimiyeti” modelinden aşamalı olarak “karşılıklı etkileşim” modeline yönelmektedir. Bu durum, öznelliğin zorunlu olarak yalnızca insana ait yalıtılmış bir öznellikten, insan ve makinenin ortak zekâsına dayalı bir öznelliğe dönüşmesini gerektirmektedir. Bu dönüşüm, insanın özsel güçlerinin yeni teknolojik koşullar altında nesnelleşmesinin ve toplumsal ilişkilerin anlam alanının genişlemesinin derin bir yansımasıdır.

Diğer yandan, etik ilişkiler giderek ortak yaşama dayalı bir dönüşüm geçirmektedir. Yapay zekâ çağındaki derin insan-makine iş birliği, hak ve sorumluluk ilişkilerinde köklü değişimleri zorunlu kılmaktadır. Hak ve sorumluluğun öznesi artık yalnızca insan kullanıcıyla sınırlı kalmamakta; algoritma geliştiricileri, veri sağlayıcıları ve sistemin sürekli gelişimiyle bağlantılı diğer aktörlere doğru dinamik biçimde genişlemektedir. Böylece dağıtık bir hak ve sorumluluk yapısı ortaya çıkmaktadır.

Bu dönüşüm, insan-makine etkileşiminde sorumluluk zincirinin ayrılmaz niteliğini kabul ederek geleneksel özne-nesne ikiliğine dayalı yabancılaşmış ilişki biçimini aşmakta ve insan ile makinenin ortak sorumluluk üstlendiği yeni bir hak ve sorumluluk topluluğu oluşturmaktadır.

İnsanlık bu temel üzerinde algoritmik şeffaflık ve müzakereye dayalı yönetişim gibi yeni etik biçimleri aktif biçimde inşa etmektedir. Bu süreçte ortak sorumluluk ve yeteneklerin birbirini tamamlaması, “özgür insanların birlikteliği” anlayışına dayanan yeni toplumsal ilişkilerin oluşumuna yönelmektedir. İnsan öznelliğinin “tekçi belirleme”den “birlikte varoluş”a doğru dönüşümü, insan öznelliğini ortadan kaldırmamakta; aksine onun sınırlarını daha da genişletmektedir. Bu dönüşüm, insan öznelliğini “yalnızca kontrol eden” bir yapıdan “iş birliğine dayalı sorumluluk” anlayışına taşımakta ve nihayetinde teknolojinin “insanın özgür ve çok yönlü gelişimini” destekleme yönündeki nihai amacına hizmet etmektedir.

II. “Sahiplenme-Önsel Belirleme” Temelli Tekçilikten “Yorumlama-Bağlamsallık” Temelli Ortak Yaşama Dayalı Öznelliğe Geçişin Açmazları

Yapay zekâ çağında insan öznelliğinin sahiplenmeden yorumlamaya, önsel olandan bağlamsal olana ve tekçi belirlemeden ortak varoluşa doğru geçirdiği dönüşüm, her ne kadar öznelliğin içeriğini ve sınırlarını genişletse de, toplumsal varlık düzleminde teknoloji ile insan doğası arasındaki derin gerilimi yeniden üretmektedir. Marksist teknoloji anlayışı açısından değerlendirildiğinde, bu gerilim; sermaye mantığı ve teknolojik rasyonalitenin ortak etkisinden kaynaklanmaktadır. Yapay zekâ teknolojisi, insanın pratik biçimlerini dönüştürme işlevi görürken, aynı zamanda sermaye birikimi gereksinimleri altında yabancılaşarak egemenlik kuran bir iktidar biçimine dönüşebilmektedir. Böylece insan öznelliği, dönüşüm süreci içerisinde sürekli olarak kendini doğrulama ile yabancılaştırıcı çözülme arasındaki diyalektik çelişkiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu dönüşümün içerdiği çelişkiler; değerleri yorumlama hakkının teknoloji tarafından gasp edilmesi, sanal bağlamların özgünlüğünü kaybetmesi ve insan-makine ortak yaşamının öznellik üzerindeki sarsıcı etkisi olmak üzere üç temel açmaz biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu açmazların özü, “teknolojinin potansiyeli serbest bırakması” sürecinin yapay zekâ çağında ortaya çıkardığı “insan öznelliği krizi”nin somut bir yansımasıdır.

  1. Birincisi, Değerleri Yorumlama Kakkının Teknoloji Tarafından Gasp Edilmesidir.

İnsan öznelliğinin “sahiplenme”den “yorumlama”ya doğru dönüşümü, araçsal rasyonalitenin sınırlamalarını aşma imkânı sunarken, pratikte algoritmik sistemlerin değerleri yorumlama hakkına yönelik derin müdahalesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu müdahale mekanizması, “algoritmik hâkimiyet -bilişsel yeniden yapılanma -değerlerin disipline edilmesi” şeklinde ilerlemekte; değer yorumlama hakkının dağılım yapısını yeniden şekillendirmekte ve nihayetinde insan öznelliğinin algoritmik sistemlerin yalnızca açıklayıcı bir dipnotuna indirgenmesi riskini doğurmaktadır.

İlk olarak, algoritmik hâkimiyet, veri dağılımı ve insan bilişi üzerinde teknolojik sınırlamalar meydana getirmektedir. Algoritmalar, veri ve bilgi akışını kontrol ederek bilgi dağıtımı sürecinde belirleyici bir konum elde etmektedir. Bu durum yalnızca bilginin sunuluş biçimini belirlemekle kalmamakta, aynı zamanda kullanıcıların dünyayı kavrayışını algoritmalar tarafından oluşturulan çerçevelerle sınırlandırmaktadır. Sonuç olarak insan, karmaşık toplumsal gerçekliği bütünsel ve nesnel biçimde kavrama imkânını giderek kaybedebilmekte ve teknolojik sınırlamalar altında öznelliği marjinalleşebilmektedir. Büyük verinin yaygın kullanımıyla birlikte algoritmik öneri sistemleri, bireylerin aldığı bilgileri daha kişiselleştirilmiş ve akıllı hâle getirmektedir. Ancak bu süreç, bireylerin sürekli tekrar yoluyla mevcut tercihlerini güçlendirmesine, böylece “bilgi fanusları” (information cocoons) içerisine sıkışmasına da yol açabilmektedir. Nasıl ki sermaye mantığı insan emeğini metaya dönüştürüyorsa, algoritmalar da insanın bilişsel faaliyetlerini ölçülebilir veri metalarına dönüştürmektedir.

İkinci olarak, tarihsel anlatıların yeniden yapılandırılması, kolektif hafıza ve ideolojik süreçler üzerinde teknolojik müdahalelere yol açmaktadır. Büyük veri tarafsız değildir; insan dünyasına ait büyük veri, bizzat dünyadaki çeşitli egemen ideolojilerin ürünüdür (Wu Guanjun, 2024, s. 300). Bu nedenle yapay zekâ tarafından üretilen içerikler ideolojik yönlendirmelere açık hâle gelebilmektedir. Kötü niyetli aktörler, algoritmalar aracılığıyla belirli tarihsel materyallerin ve yorumların seçilmesini, sıralanmasını ve görünür kılınmasını sağlayarak tarihsel anlatıları yeniden oluşturabilir; toplumsal hafızanın oluşumunu ve aktarımını etkileyebilirler. Hatta algoritmalar, “tarafsızlık” görüntüsü altında ideolojik manipülasyonu gizleyerek insanların “özgür seçim” içerisinde farkında olmadan teknolojik iktidarın söylem sistemini kabul etmelerine neden olabilir. Bu durum, Marx’ın eleştirdiği “fetişizm” mantığıyla benzerlik taşımaktadır. Teknolojik sistemlerin nesnel ve tarafsız görünümü, onların arkasındaki toplumsal iktidar ilişkilerini görünmez hâle getirmektedir.

Son olarak, değer yargılarının yerini algoritmik değerlendirmelerin alması, estetik standartlar ve algoritmik önyargılar üzerinden teknolojik disiplin üretmektedir. Algoritmalar, veri toplama ve örüntü tanıma yoluyla insanın değer yargılarını hesaplanabilir ve öngörülebilir teknik nesnelere dönüştürmekte; zamanla insanın değer değerlendirme yetisinin yerini alarak estetik ölçütleri teknik parametrelere indirgemekte ve “güzelliğin ne olduğu” sorusunu doğrudan algoritmalar aracılığıyla tanımlamaktadır. Bunun yanında algoritmalar; eksik, hatalı veya önyargılı verilerden beslenmeleri ya da tasarımcıların öznel amaçlarını içermeleri nedeniyle ayrımcı sonuçlar üretebilir ve toplumsal adalet ile eşitliği etkileyebilir. Bu teknolojik disiplin mekanizması, Marx’ın ortaya koyduğu “teknolojik yabancılaşma” olgusuyla yapısal bir benzerlik taşımaktadır. Böyle bir süreç, insanın değer yargılarının öznesi olma konumunu zayıflatabilir ve insanı algoritmik sistemler tarafından biçimlendirilen bir nesne konumuna düşürebilir.

  • İkincisi, Sanal ve Gerçek Bağlamların Özgünlüğünü Kaybetmesidir.

İnsan öznelliğinin “önsel” olandan “bağlamsal” olana doğru dönüşümü, esas itibarıyla yapay zekâ teknolojisinin aracılığıyla insanın bağlama yönelik algılama kapasitesini genişletmeyi amaçlamaktadır. Ancak yapay zekânın veri temelli mantığı, sanal ve gerçek olanın birleştiği süreçte gerçekliğin özgün varoluş niteliğini parçalayabilmektedir. Bu parçalanma, “bedensel algının ikame edilmesi -varoluş deneyiminin sanallaşması- pratik bağlamın çarpıtılması” şeklinde ortaya çıkmaktadır.

İlk olarak, bedensel algının ikame edilmesi, “bedensel mevcudiyet”ten “veri egemenliği”ne doğru bir yabancılaşmaya yol açmaktadır. Geleneksel bağlamlarda insan, çevresini ve nesneleri doğrudan bedensel mevcudiyeti aracılığıyla algılamaktadır. Bu algılama biçimi bütünsel ve çok boyutludur. Ancak yapay zekâ teknolojisi bir aracı mekanizma olarak veri temelli mantık aracılığıyla bedensel algıyı hesaplanabilir göstergelere indirgemekte; böylece bedensel deneyimin veri tarafından belirlenmesine neden olmaktadır. Bu süreçte beden, “yaşam anlatısının öznesi” olmaktan çıkarak “yaşamın sensör taşıyıcısı” konumuna indirgenmekte; bedensel mevcudiyetin anlamı veri mevcudiyeti tarafından ikame edilmektedir. Böylece insan öznelliğinin varlığını dayandırdığı bedensellik temeli ciddi biçimde sarsılmaktadır.

İkinci olarak, varoluş deneyiminin sanallaşması, “gerçek yaşam”dan “dijital hayalet” durumuna doğru bir kaymaya neden olmaktadır. Teknolojik aracılık, gerçek bağlamları veri ve bilgi biçimlerine dönüştürerek insanın varoluş deneyimini giderek daha sanal ve gerçek dışı hâle getirmektedir.

Varoluş deneyiminin bu şekilde sanallaşması, insanın kendi varlığına ve çevresindeki dünyaya ilişkin algısında sapmalara yol açmakta; insanı, sanal ve gerçek olanın iç içe geçtiği bir mekânda adeta dolaşan bir “dijital hayalet” hâline getirebilmektedir. Teknolojinin ürettiği “ideal benlik” ile “gerçek benlik” arasında uyumsuzluk meydana geldiğinde ise insan, kimlik bunalımına dahi sürüklenebilmekte; varoluşun özgünlüğü bir “dijital yansıma”ya indirgenebilmektedir.

Son olarak, pratik bağlamın çarpıtılması, “mekânsal algı”dan “algoritmik tutsaklık”a doğru bir gerilemeye yol açmaktadır. Teknolojik aracılık, algoritmalar ve veriler yoluyla pratik bağlamları yönlendirmekte ve kontrol etmektedir. Bu durum, insanın pratik faaliyetlerinin teknolojik disiplin ve algoritmik hâkimiyet altında gerçekleşmesine neden olmakta; sonuç olarak insan öznelliği, teknolojik aracılık tarafından oluşturulan dijital bağlam içerisinde eylem özgürlüğü açısından bir tür “algoritmik tutsaklık” ile karşı karşıya kalmaktadır.

  • Üçüncüsü, İnsan-Makine Ortak Yaşamının Öznellik Üzerindeki Etkisidir.

İnsan öznelliğinin “tekçi belirleme”den “ortak varoluş”a doğru dönüşümü, geleneksel özne-nesne ikiliğine dayalı karşıtlık ilişkisini aşarken, aynı zamanda insan öznelliğinin sınırlarının belirsizleşmesi şeklinde somutlaşan gerçek bir açmaz ortaya çıkarmaktadır. Bu durum, insan-makine bilişsel iş birliği sürecinde “özne yetisinin gerilemesi”, “etik sorumluluğun belirsizleşmesi” ve “yaratıcılığın aidiyetinin belirsizleşmesi” gibi derin risklere yol açmaktadır.

İlk olarak, özne yetisinin gerilemesi, “teknoloji bağımlılığı”ndan “bilişsel körelme”ye doğru gelişen bir krizi ortaya çıkarmaktadır. Veri işleme, bilgi filtreleme ve karar desteği gibi alanlarda yapay zekâ; güçlü hesaplama kapasitesi ve hassas algoritmaları sayesinde insanlara büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Ancak uzun vadeli ve aşırı bağımlılık, insanın kendi karar alma yetisini, eleştirel düşünme kapasitesini, yaratıcılığını ve direnme kabiliyetini zayıflatabilmektedir.

Bu durum, insanın belirleyici konumunu aşındırmakta, insanın çok yönlü gelişimini engellemekte ve nihayetinde insanlığı “algoritmalar tarafından evcilleştirilen varlıklar” hâline getirme riski taşımaktadır.

İkinci olarak, etik sorumluluğun belirsizleşmesi, “insan merkezlilik”ten “insan-makine ortak sorumluluğu”na geçişte yeni bir açmaz oluşturmaktadır. Marx, kapitalist teknoloji kullanımının “emeğin yabancılaşmasına” yol açtığını ve işçiyi makinenin bir uzantısı hâline getirdiğini belirtmiştir (Marx ve Engels Eserleri, Cilt 1, s. 121). Yapay zekâ teknolojisi ise bu “teknolojik yabancılaşma” sürecini etik alana daha da genişleterek “sorumluluk yabancılaşması” biçimine dönüştürmektedir.

İnsanlar karar verme yetkisinin bir bölümünü algoritmalara devrettiğinde, geleneksel etik sorumluluğun açık sınırları belirli ölçüde teknolojik mantık tarafından aşındırılmakta ve bir tür “sorumluluk açısından öznellik boşluğu” ortaya çıkmaktadır. Böylece teknolojik sistemler, ahlaki hesap verebilirlikten kaçınmanın bir “günah keçisi” hâline gelebilmektedir.

Son olarak, yaratıcılığın aidiyetinin belirsizleşmesi, “emek yoluyla doğrulama”dan “değer yoksunluğu” riskine doğru bir yönelime neden olmaktadır. Sanatsal üretim ve edebi yazım gibi insan-makine iş birliğine dayalı yaratıcı alanlarda eserlerin ortaya çıkışı çoğu zaman insan yaratıcılığı ile yapay zekânın karşılıklı etkileşimine dayanmaktadır. Bu tür eserlerin telif hakkının kime ait olduğu sorunu, yalnızca geleneksel fikrî mülkiyet koruma sistemine meydan okumakla kalmamakta; aynı zamanda insan yaratıcıların öznellik algısını da sarsmaktadır. Böylece insan, yaratıcı süreç içerisinde kimlik kaybı ve değer sorgulaması riskiyle karşı karşıya kalabilmektedir. Bu durum, teknolojik ürünlerin nesneleşmesinin insan emeğinin özündeki öznellik niteliğini nasıl görünmez kıldığını ortaya koymaktadır.

III. “Teknoloji ve İnsan Merkezlilik” Arasındaki Dinamik Dengenin Öznelliği Doğrulaması

Yapay zekâ teknolojisinin hızlı gelişimi, insan öznelliğinin biçimini derinden yeniden şekillendirmekte; ancak aynı zamanda birçok açmazı da beraberinde getirmektedir. Bu açmazların temelinde, algoritmik iktidar ile sermaye mantığının birleşmesi yatmaktadır. Bu birleşim, insanın bilişsel süreçlerinin, duygularının, değerlerinin ve hatta pratik faaliyetlerinin veri hâline getirilmesi, metalaştırılması ve marjinalleştirilmesi riskini ortaya çıkarmaktadır.

Günümüzde toplumun farklı kesimleri bu sorunlara yönelik çeşitli çözüm arayışları geliştirmiş olsa da, teknoloji ile insan merkezlilik arasında gerçek anlamda dinamik bir dengenin kurulması kısa vadede gerçekleştirilebilecek bir süreç değildir. Bunun için Marksist teknoloji anlayışının teknoloji ile üretici güçler, teknoloji ile toplum ve teknoloji ile insan arasındaki üç boyutlu diyalektik ilişkisine dayanmak; “değer yönelimli hâkimiyet sistemi – bağlamsal özgünlüğün korunması – insan-makine ortak zekâ normları” temelinde hedefe yönelik karşı önlemler ve sistematik yollar oluşturmak gerekmektedir. Böylece yapay zekâ çağında insan öznelliğinin yeniden doğrulanması ve güçlendirilmesi süreci derinleştirilebilir.

  1. Birincisi, İnsan Değerlerinin Hâkimiyetini Güçlendirmek ve Teknolojik Yorumlama Gaspına Karşı Koymaktır.

Marksist teknoloji anlayışı, teknoloji ile üretici güçler arasındaki diyalektik ilişkiyi derin biçimde ortaya koymaktadır. Üretici güçlerin temel unsurlarından biri olan teknolojinin gelişimi ve uygulanmasının nihai amacı, toplumsal üretimin gelişimini desteklemek ve insanın özgürleşmesini teşvik etmektir. Yeni nitelikli üretici güçlerin temel temsilcilerinden biri olan yapay zekâ teknolojisinin gerçek potansiyelini ortaya çıkarıp çıkaramayacağı, büyük ölçüde teknolojik gelişim sürecinde insan değerlerinin hâkim konumunun korunup korunamayacağına bağlıdır. Bu nedenle, “insan merkezlilik ve yararlı zekâ” (human-centered and beneficial intelligence) yönetişim ilkesi doğrultusunda hareket edilmeli; “değer uyumu-hümanizm-uluslararası iş birliği” şeklindeki üç boyutlu yaklaşım aracılığıyla insanlığın değerleri yorumlama hakkı kararlılıkla korunmalıdır. Bu süreç, yapay zekâ gelişiminin tüm insanlığın ortak değerleri ve çıkarlarıyla uyumlu olmasını güvence altına almayı; aynı zamanda bilişsel boyutta insan öznelliğinin “sahiplenen özne” konumundan “yorumlayan özne” konumuna dönüşümünü sağlamlaştırmayı amaçlamaktadır.

İlk olarak, insan merkezli büyük ölçekli modeller için değer uyumu mekanizmasının oluşturulması gerekmektedir. Marksist teknoloji anlayışı rehberliğinde, insan uygarlığının temel değerleri kodlanabilir algoritmik kısıtlama koşullarına dönüştürülmeli; disiplinlerarası çalışmalar yoluyla değer sapmalarını gerçek zamanlı olarak izleyen ve önceden uyaran sistemler kurulmalıdır. Bunun yanı sıra, toplumsal değişimler ve teknolojik gelişmeler doğrultusunda büyük ölçekli modellerin değer yönelimleri sürekli olarak optimize edilmelidir. Böylece büyük ölçekli modellerin ürettiği sonuçların insanlığın değer beklentileriyle uyumlu olması sağlanmalı ve yeni nitelikli üretici güçlerin insanlara hizmet etmesi, insan üzerinde yabancılaştırıcı bir güç hâline gelmemesi güvence altına alınmalıdır.

İkinci olarak, akıllı teknolojiler ile hümanizmin derin biçimde bütünleştirilmesi teşvik edilmelidir. Yapay zekâ teknolojisinin araştırılması, geliştirilmesi ve uygulanması süreçlerinde hümanist bir perspektif mutlaka dâhil edilmeli; yapay zekâ teknolojisinin insanî değerlerle uyumunu esas alan bir “teknoloji-insan uyumluluğu” modeli aracılığıyla teknolojinin insanî ekosistem üzerindeki etkileri başlangıç aşamasından itibaren değerlendirilmelidir. Aynı zamanda, bir “kültürel geri besleme” (cultural feedback) projesi uygulanarak insan uygarlığının birikiminin algoritmik eğitim verilerine dönüştürülmesi teşvik edilmelidir. Böylece teknolojik sistemlerin derin öğrenme süreçlerinde hümanist değerleri içselleştirmesi sağlanmalı, yapay zekâ teknolojisinin gelişiminin değer koordinatları yeniden yapılandırılmalıdır. Bu süreç, üretici güçlerin gelişimi içerisinde teknolojik mantığın insanî değerler üzerinde tahakküm kurmasını önlemeyi ve insanlığın değerleri yorumlama hakkının temelini korumayı amaçlamaktadır.

Son olarak, yapay zekâ teknolojisi alanında uluslararası iş birliği ve diyaloğun güçlendirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ için iş birliğine dayalı küresel ağlar oluşturulmalı; tüm ülkelerin yapay zekâyı eşit biçimde geliştirme ve kullanma hakları güvence altına alınmalıdır. Açıklık, kapsayıcılık ve ayrımcılık karşıtlığı ilkeleri temelinde, tüm insanlığın ortak değerleri desteklenmeli; küresel ölçekte teknoloji etiği inceleme ve denetleme kurumlarının kurulması teşvik edilerek yapay zekâ teknolojisinin uluslararası düzeyde ortak paylaşımı ve ortak yönetişimi gerçekleştirilmelidir.

  • İkincisi, Bağlamsal Özgünlüğü Korumak ve Teknolojik Aracılığın Yabancılaştırıcı Etkisinden Kaçınmaktır.

Marksist teknoloji anlayışının teknoloji ile toplumsal gelişme arasındaki diyalektik ilişkiye yönelik yaklaşımı, özellikle de teknolojik yabancılaşma riskine ilişkin derin eleştirisi, teknolojik aracılık altında ortaya çıkan öznellik sorunlarının çözümüne yönelik temel bir rehber sunmaktadır. “Tarihin güçlü kaldıracı” (Marx ve Engels Bütün Eserler, Cilt 19, s. 372) olarak teknoloji, kapitalist koşullarda kolaylıkla kontrol ve sömürü aracına dönüşebilmekte; insanın marjinalleşmesine ve öznelliğini kaybetmesine neden olabilmektedir. Yapay zekâ teknolojisinin aracılığıyla oluşturulan sanal ve gerçekliğin birleştiği bağlamlar, bu yabancılaşma riskinin günümüzdeki somut görünümlerinden biridir.

Bu nedenle, uygulamanın temeli olarak “gerçek insan” kavramı esas alınmalı; sanal ve gerçekliğin birleştiği deneyim sınırları yeniden yapılandırılmalıdır. “Bedenselliğe dönüş-varoluşsal doğrulama-pratik özgürleşme” şeklindeki üç boyutlu yönetişim yaklaşımı aracılığıyla bağlamların özgünlüğü korunmalı; insanın teknolojik aracılık içerisinde gerçekliği derin biçimde kavrama kapasitesini ve eylem özerkliğini sürdürmesi sağlanmalıdır. Böylece pratik boyutta bağlamsal ve dinamik biçimde oluşan insan öznelliğinin temel zemini güçlendirilebilir.

İlk olarak, bedensel algının gerçekliğini ve bütünlüğünü korumaktır. Marksist teknoloji anlayışı, toplumsal gelişim sürecinde somut ve tarihsel nitelikteki maddi pratiği vurgulamakta; insanları gündelik yaşamda kişisel deneyime ve toplumsal pratiğe önem vermeye teşvik etmektedir. Bu doğrultuda işletmeler, beden katılımını ve duyusal deneyimi destekleyen faaliyetler ve altyapılar tasarlamalı ve yaygınlaştırmalıdır. Ürün geliştirme süreçlerinde insan bedeninin doğal algılama biçimlerine saygı gösterilmeli ve bu algılama biçimleri korunmalıdır. Aynı zamanda kullanıcılara veri toplamanın bilişsel müdahale mekanizmaları açık biçimde açıklanmalı; kullanıcıların teknolojiyi kullanırken sürekli veri gözetimi altında olduğu zorlayıcı bir döngüye sürüklenmesi engellenmelidir.

İkinci olarak, sanal ve gerçekliğin birleşmesinin yol açabileceği bilişsel kaymaya karşı koymaktır.

Teknolojik aracılığın neden olabileceği “varoluşsal kaygı” karşısında, bilişsel dengesizliği önleyici tedbirler alınmalıdır. Bunun için sektör düzenlemeleri aracılığıyla sanal yoğun deneyimlerin makul sınırları belirlenmeli ve yapay zekânın duygusal müdahalesine yönelik sınırlayıcı normlar oluşturulmalıdır. Böylece sanal ve gerçek arasındaki etkileşimin etik sınırları açık biçimde belirlenmelidir. Ayrıca, teknolojinin etkilerini kapsamlı biçimde değerlendiren katı bir etki analiz mekanizması kurulmalı; yapay zekâ teknolojisinin insanın sanal ve gerçeklik algısı arasındaki denge üzerindeki etkileri dinamik biçimde izlenmelidir. Bunun yanında, kullanıcıların yapay zekâ teknolojisine ilişkin bilinçli kavrayışlarını ve ayırt etme yeteneklerini koruyabilmeleri için kapsamlı kimlik algısı yönlendirme ve yeniden yapılandırma mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Son olarak, pratik bağlamdaki algoritmik tutsaklığın aşılması gerekmektedir. Yemek teslimatı, kargo ve çevrim içi araç çağırma gibi platform ekonomisi alanlarında “algoritmalar insana hizmet eder” temel ilkesi oluşturulmalı ve uygulanmalıdır. Platform işletmecileri, kullanıcıların bireysel farklılıklarını ve gerçek ihtiyaçlarını kapsamlı biçimde dikkate almalı; kullanıcıların algoritmik kuralların oluşturulması ve geliştirilmesi süreçlerine katılımını teşvik etmelidir. Devlet ve ilgili düzenleyici kurumlar, platform algoritmaları üzerindeki denetimi güçlendirmeli; algoritmaların adil ve şeffaf olmasını güvence altına almalıdır. Kullanıcılar da öznel etkinliklerini aktif biçimde ortaya koyarak algoritmik karar süreçlerine katılmalı, pratik özerkliklerini yeniden kazanmalı ve kendi öznelliklerini korumalıdır.

  • Üçüncüsü, İnsanlığın Gerçek Özgürleşmesini Desteklemek İçin İnsan-Makine Ortak Zekâ Normlarının Oluşturulmasıdır.

Marksist teknoloji anlayışının teknoloji ile insan arasındaki diyalektik ilişkiye yönelik yaklaşımı, insan-makine iş birliğinin gelecekteki yönünü belirlemektedir. İnsan-makine iş birliği içerisinde insan öznelliğinin teknolojik mantık tarafından zayıflatılması riski bulunmaktadır. Bu risk, özünde teknoloji ile insan arasındaki diyalektik ilişkinin yanlış yönlendirilmesinden kaynaklanan bir yabancılaşma biçimidir. Bu nedenle, tarihsel diyalektiğe ve insan merkezli hedeflere uygun yeni bir insan-makine ilişki normunun oluşturulması gerekmektedir. Bunun gerçekleştirilmesi için; etik sorumluluğun dağıtımı, teknolojik güçlendirme süreçlerinin optimizasyonu, dijital okuryazarlığın geliştirilmesi ve sermaye mantığının sınırlamalarının aşılması gibi sistematik normatif tasarımlar aracılığıyla “insan merkezde, yapay zekâ destekleyici konumda” olan ideal bir ortak yaşam ilişkisi kurulmalıdır. Böylece yapay zekâ teknolojisi, insanı tekrarlayıcı emek süreçlerinden özgürleştirerek stratejik karar alma ve değer üretme gibi insanın yerine konulamayacağı alanlara yönlendirebilir. Bu süreç, ilişkisel boyuttaki dönüşümün nihai hedefi olan “yalnızca kontrol eden özne” konumundan “ortak sorumluluk” anlayışına ve nihayetinde “insan özgürleşmesine” ulaşılmasını mümkün kılacaktır.

İlk olarak, etik sorumluluğun dinamik dağılım çerçevesinin oluşturulması gerekmektedir.

Yapay zekâ çağında Marksist teknoloji anlayışının yeniden yorumlanması, etik sorumluluğun insan-makine iş birliği sonucunda oluşan yeni ilişki ağına uyum sağlamasını gerektirmektedir. Bu doğrultuda etik kurallar oluşturulmalı ve devlet, işletmeler ile toplumun birlikte katılım gösterdiği dağıtık bir etik yönetişim sistemi kurulmalıdır. İnsan tasarımcıların, işletmecilerin ve algoritmik sistemlerin karar alma süreçlerinin her aşamasındaki yetki ve sorumluluk sınırları açık biçimde belirlenmeli; insan-makine iş birliği içerisindeki güç dağılımı hukuki düzenlemeler aracılığıyla netleştirilmelidir. Bunun yanında, “teknolojik izlenebilirlik” ve “insan hâkimiyeti” ilkelerine dayalı ikili bir sorumluluk çerçevesi oluşturulmalı ve esnek bir risk paylaşımı mekanizması geliştirilmelidir.

İkinci olarak, algoritmik şeffaflık ve açıklanabilirliğin artırılması gerekmektedir. Algoritmik kara kutular, teknolojik kararların arkasındaki insan merkezli mantığı görünmez hâle getirmekte; insanların anlama ve kontrol etme haklarını aşındırmaktadır. Bu nedenle Marksist teknoloji anlayışı rehberliğinde algoritmik şeffaflık için kademeli sertifikasyon standartları oluşturulmalıdır. Özellikle yüksek riskli uygulama alanlarında kullanılan algoritmaların; süreçlerin izlenebilirliği, mantıksal yapının doğrulanabilirliği ve sonuçların sorgulanabilirliği gibi şeffaflık ölçütlerini karşılaması zorunlu hâle getirilmelidir. Böylece insanların teknolojik kararları anlayabilmesi ve denetleyebilmesi sağlanarak, yapay zekâ teknolojisinin uygulanmasında insanın özne konumu korunmalıdır. Aynı zamanda algoritma geliştirme aşamasına “etik kısıtlama modülleri” dâhil edilmeli ve algoritmik sistemler için etik bir güvenlik duvarı oluşturulmalıdır.

Üçüncü olarak, dijital okuryazarlığın ve eleştirel düşünme kapasitesinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Eğitim yoluyla yapay zekâ çağında insanların dijital okuryazarlığının ve eleştirel yeteneklerinin geliştirilmesi, Marksist teknoloji anlayışının nihai hedefi olan insanın özgür ve çok yönlü gelişimine doğrudan hizmet etmektedir. Bu doğrultuda; algoritmik mantığın çözümlenmesi, veri eleştirisi ve teknolojik etik değerlendirme gibi konular ulusal eğitim sisteminin zorunlu dersleri arasına dâhil edilmelidir. Aynı zamanda yapay zekâ ile ilgili uzmanlık eğitimleri yaygınlaştırılmalı; bireylerin rasyonel kavrayışı güçlendirilerek bağımsız düşünme, değer yargısı oluşturma, eleştirel değerlendirme ve mantıksal çıkarım yapma yetenekleri geliştirilmelidir. Böylece insanlar, akıllı teknoloji çağında gerçek anlamda bilişsel özgürlüğe ve pratik özerkliğe ulaşabilirler.

Son olarak, sermaye gelişiminin sınırlamalarını aşmaya yönelik mekanizmaların kurulması gerekmektedir. Yapay zekâ çağında teknolojinin devasa üretici güç potansiyeli yeniden Marksist teknoloji anlayışının özgürleştirici hedeflerine yönlendirilmelidir. Bunun için emekçileri koruyan mekanizmalar güçlendirilmeli; çalışanların yeterli ve makul düzeyde boş zamana sahip olması güvence altına alınarak insanın özgür ve kapsamlı gelişimi için gerekli alan oluşturulmalıdır. Kamu kaynakları aracılığıyla çalışanların yenilikçi potansiyeli harekete geçirilmeli; buna ek olarak teknolojik sermayenin kontrolsüz genişlemesini sınırlandırmak için hukuki denetim mekanizmaları geliştirilmelidir. Bu iki yönlü yaklaşım sayesinde kurumsal engeller aşılmalı; teknolojinin insan merkezli değerlerinin ve nihai insan özgürleşmesinin gerçekleşmesi için maddi temel ve kurumsal destek sağlanmalıdır.

Yapay zekâ çağında insan öznelliğinin dönüşümü, daha önce görülmemiş meydan okumalar ve fırsatlarla karşı karşıyadır. Bu süreç bir yandan bilişsel sınırların genişlemesi, pratik kapasitenin sıçraması ve insan-makine ilişkilerinin gelişmesi gibi büyük imkânlar barındırırken; diğer yandan insan öznelliğinin teknolojik mantık tarafından yabancılaştırılması ve çözülmesi yönünde derin riskler taşımaktadır.

Yapay zekâ çağında öznellik krizine yönelik çözüm arayışı, özünde Marksist teknoloji anlayışının ortaya koyduğu teknoloji ile üretici güçler, teknoloji ile toplumsal gelişme ve teknoloji ile insan arasındaki üç boyutlu diyalektik ilişki temelinde; bu ilişkilerin içerdiği nesnel yasalar, eleştirel mantık ve değer hedefleri doğrultusunda yürütülen çağdaş bir pratik sürecidir. Bu süreç ne teknolojiye körü körüne teslimiyettir ne de geleneksel olana katı biçimde bağlılıktır; aksine bir “dinamik denge” felsefi pratiğidir. Teknoloji insanın rasyonel kapasitesini taklit edebilir; ancak insanın etik tercihlerini ikame edemez. Teknoloji eserler üretebilir; ancak onlara anlam kazandıramaz. Teknoloji sanal bağlamlar oluşturabilir; ancak yaşamın özgün deneyimini yeniden üretemez. Yalnızca yapay zekâ teknolojisini “genişletilmiş bir uzuv” olarak görmek, onu “ikame eden bir beyin” olarak değerlendirmemek sayesinde insan-makine ortak yaşamı içerisinde insan öznelliğinin gerçek dönüşümü gerçekleştirilebilir. Bu dönüşüm, insan öznelliğinin ortadan kaldırılması değil, yüceltilmesidir; bir geri çekilme değil, özgürleşmedir.

Kaynakça

  1. Han Shuifa, “Yapay Zekâ Çağında Hümanizm”, Çin Sosyal Bilimler Dergisi (中国社会科学), 2019, Sayı 6.
  2. Liu Hailong, “Marx’ın Teknoloji Anlayışının Hümanist Boyutu”, Sosyalizm Araştırmaları (社会主义研究), 2011, Sayı 3.
  3. Liu Tongfang, Teknolojinin Çağdaş Felsefi Perspektifi, Renmin Yayınevi, 2017.
  4. Marx ve Engels Seçme Eserler, Renmin Yayınevi, 2012.
  5. Marx ve Engels Eserleri, Cilt 1, Renmin Yayınevi, 2009.
  6. Marx ve Engels Toplu Eserleri, Cilt 19, Renmin Yayınevi, 1963.
  7. Marx ve Engels Toplu Eserleri, Cilt 37, Renmin Yayınevi, 2019.
  8. Marx ve Engels Toplu Eserleri, Cilt 42, Renmin Yayınevi, 2016.
  9. Pan Enrong, Ruan Fan ve Guo Liang, “Yapay Zekâda ‘Makinenin İnsanın Yerini Alması’ Sorununun Yeniden İnşası: Marksist Felsefenin Açıklayıcı ve Müdahaleci Bir Yaklaşımı”, Zhejiang Sosyal Bilimler (浙江社会科学), 2019, Sayı 5.
  10. Shao Fangqiang ve Zhang Jie, “İnsanın Öznelliğinin Yeniden İnşası: Marx’ın İnsan Kuramı Araştırmalarında Öznellik Paradigmasının Kuramsal Dönüşümü”, Zhejiang Sosyal Bilimler (浙江社会科学), 2024, Sayı 11.
  11. Wu Guanjun, Homo Sapiens’e Veda: Teknoloji, Siyaset ve Posthüman Durum, Pekin Üniversitesi Yayınevi, 2024.
  12. “Xi Jinping’in Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) Kuruluşunun 60. Yıl Dönümü Kutlama Etkinliğinin Açılışında Video Mesajı”, Renmin Ribao (人民日报), 13 Haziran 2024, s. 1.
  13. Yin Jie, “Üretken Yapay Zekâda Öznellik Sorunu”, Çin Sosyal Bilimler Dergisi (中国社会科学), 2024, Sayı 8.

Zhao Lu, “Marx ve Engels’in Teknoloji Anlayışı: Oluşum Süreci, Temel İçeriği ve Güncel Değeri”, Bilimsel Sosyalizm (科学社会主义), 2024, Sayı

Paylaş
Paylaş: