Yazar Hakkında: Prof. Dr. Sun Weiping (1966–), Şanghay Üniversitesi’nin en seçkin profesörlerinden, Sosyal Bilimler Fakültesi dekanı, Marksizm Enstitüsü müdürü ve doktora danışmanıdır. Makale Onurcan Balcı tarafından Çinçeden tercüme edildi.
Özet: Yapay zekâ, devrim niteliğinde ve yıkıcı bir ileri teknoloji olarak hızla gelişmekte ve ekonomi ile toplumun çeşitli alanlarında yaygın biçimde uygulanmaktadır. Bu süreç, benzeri görülmemiş bir sanayi devrimini ve toplumsal dönüşümü tetikleyerek toplumun temel görünümünü ve yapısını bütünüyle dönüştürmekte ve yeniden şekillendirmektedir. Akıllı üretici güçlerin hızlı yenilikçi gelişimi, yeni bir teknolojik toplumsal biçim olan akıllı toplumun hızla oluşmasını sağlamaktadır. Ancak sanayi toplumu temelinde şekillenen kapitalist üretim ilişkileri, giderek akıllı üretici güçlerin gelişme düzeyinin gerisinde kalmakta; buna bağlı olarak üstyapı sistemi de ekonomik temelin gelişme durumuna giderek daha az uyum sağlayabilmektedir. Bu durum ise tersinden akıllı üretici güçlerin ve akıllı toplumun gelişimini ciddi biçimde engellemektedir. Akıllı çağın toplumsal temel çelişkilerinin çözülebilmesi için, akıllı üretici güçlerin güçlü biçimde geliştirilmesi temelinde, bunların gelişme düzeyine uygun yeni üretim ilişkilerinin kurulması ve üstyapının ekonomik temelin gelişme durumuna uyum sağlayacak şekilde dönüştürülmesi gerekmektedir. Böylece akıllı toplumun temel toplumsal çelişkileri, güçlü bir toplumsal gelişme dinamiğine dönüştürülebilecek; akıllı toplumun gelişimi “hızlı gelişim hattına” taşınacak ve yeni bir ekonomik-toplumsal biçim olan komünist toplumun ortaya çıkması için gerekli temeller ile koşullar hazırlanacaktır.
Anahtar kelimeler: akıllı toplum; akıllı üretici güçler; toplumsal temel çelişkiler; toplumsal gelişmenin dinamikleri; komünist toplum.
Yapay zekâ, büyük veri teknolojisini temel alan, akıllı algoritmaları çekirdeğinde barındıran ve insan zekâsını simüle etmeyi, genişletmeyi ve aşmayı hedefleyen ileri bir bilim ve teknoloji alanıdır. Bu devrim niteliğindeki ve yıkıcı teknoloji, son derece güçlü bir etki, nüfuz ve “şekillendirme” kapasitesine sahiptir. Aynı zamanda, “bu yeni bilimsel ve teknolojik devrime ve sanayi dönüşümüne yön veren stratejik bir teknoloji olup, güçlü yayılma ve sürükleyici etkisi sayesinde ‘öncü kaz’ etkisi göstermektedir.” Günümüzde yapay zekâ, kendine özgü “akıllı teknoloji paradigması” aracılığıyla ekonomi ve toplumun çeşitli alanlarını yönlendirmekte, dönüştürmekte ve yeniden şekillendirmekte; sürekli olarak yeni itici güçler, yeni modeller ve yeni işleyiş biçimleri yaratmaktadır. Bunun yanı sıra sanayi yapısının hızla dönüşmesini ve yeniden yapılandırılmasını teşvik etmekte, üretim verimliliğini daha önce görülmemiş ölçüde artırmakta ve “birinci üretici güç” olma niteliğini güçlü biçimde ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, özel mülkiyet temeline dayanan “sermaye mantığı”nın yön verdiği dijitalleşme dalgası içerisinde sermaye sahipleri ile çok uluslu şirketler aşırı kârları hızla tekellerine almakta, servet eşitsizliğini ve toplumsal kutuplaşmayı sürekli derinleştirmektedir.
Yeni nitelikli üretici güç olarak yapay zekânın hızla geliştiği koşullarda, sanayi toplumu üzerine inşa edilmiş kapitalist üretim ilişkileri, katı yapısını ve göreli geri kalmışlığını koruyarak üretici güçlerin gelişme düzeyinin giderek gerisinde kalmaktadır. Akıllı üretici güçler ile geleneksel üretim ilişkileri arasındaki çelişki, siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamın tüm alanlarına nüfuz etmekte; bunun sonucunda üstyapı ile ekonomik temel arasındaki uyumsuzluk da giderek belirginleşmektedir. Bu durum, akıllı üretici güçlerin ve akıllı toplumun gelişimini engelleyen bir pranga hâline gelmiştir. Tarihsel materyalizm perspektifinden akıllı çağın toplumsal temel çelişkilerini incelemek ve yeniden değerlendirmek, hem toplumun dijitalleşme sürecini ve akıllı toplumun nesnel yapısını analiz edip kavramanın zorunlu bir gereğidir hem de toplumsal gelişmenin itici güçlerini ortaya çıkarmanın ve daha iyi bir toplum inşa etmenin pratik bir ihtiyacıdır.
I. Akıllı Üretici Güçlerin Gelişimi ve Akıllı Toplumun Şekillenmesi
Marksizmin klasik yazarları, toplumsal biçimlerin sınıflandırılmasına ilişkin farklı ölçütler ve yöntemler ortaya koymuşlardır. Bunlar arasında en etkili olanı, üretici güçleri temel alarak ve üretim ilişkilerini, özellikle de üretim araçlarının mülkiyet biçimini esas alarak “ekonomik-toplumsal biçimleri” sınıflandıran yöntemdir. Üretim ilişkilerinin bütünü, toplumsal ilişkilerin ve dolayısıyla toplumun kendisini oluşturur; aynı zamanda belirli bir tarihsel gelişim aşamasındaki, kendine özgü özelliklere sahip toplumu meydana getirir. Antik toplum, feodal toplum ve burjuva toplumu bu tür üretim ilişkilerinin toplamından oluşmaktadır ve bunların her biri, insanlık tarihinin gelişimindeki özel bir aşamayı ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle insanlık toplumu, antik toplumdan feodal topluma, oradan kapitalist topluma uzanan ve komünist topluma doğru ilerleyen bir “doğal tarihsel süreç” yaşamıştır.
Elbette toplumsal biçimler, üretim ilişkileri üzerinde belirleyici öneme sahip olan toplumsal üretici güçler temelinde, özellikle de bunların içindeki “devrimci unsur” olan bilim ve teknoloji esas alınarak da sınıflandırılabilir. Bilim ve teknolojinin rolünü özellikle vurgulayan bu sınıflandırmada, üretim araçlarının ya da üretim gereçlerinin teknolojik niteliği ön plana çıkmakta; bu nedenle söz konusu toplumsal biçimler genel olarak “teknolojik toplumsal biçimler” olarak adlandırılmaktadır. İnsanlık toplumunun düşük düzeyden yüksek düzeye doğru geçirdiği teknolojik toplumsal biçimler, genel hatlarıyla avcı-toplayıcı toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu ve sanayi sonrası akıllı toplum şeklinde sıralanabilir.
Tarihsel açıdan bakıldığında, yeni bir çağın ya da toplumsal biçimin ortaya çıkışı çoğu zaman bilim ve teknolojinin yol açtığı üretici güçler devrimiyle başlamaktadır. Üretici güçler devrimine dayanan yeni teknolojik toplumsal biçimlerde, ileri teknolojiye dayanan yeni üretici güçler ile eski üretim ilişkileri arasındaki giderek artan uyumsuzluğun oluşturduğu toplumsal çelişkiler, ekonomik temel ile üstyapı arasındaki çeşitli çelişkiler aracılığıyla zamanla görünür hâle gelmekte ve üretici güçlerin gelişimini olduğu kadar toplumun gelişimini de engellemektedir. Bu nedenle, yeni üretim ilişkilerinin ve yeni üstyapı sisteminin oluşturulması amacıyla toplumsal dönüşümün gerçekleştirilmesi ve yeni bir ekonomik-toplumsal biçimin inşa edilmesi gerekmektedir. Tarihsel süreç incelendiğinde, “teknolojik toplumsal biçimlerin ekonomik-toplumsal biçimleri etkilediği, hatta belirlediği” yönündeki çizgiyi görmek zor değildir. Antik toplum avcı-toplayıcı toplumun, feodal toplum tarım toplumunun, kapitalist toplum ise sanayi toplumunun temeli üzerinde yükselmiştir. Bu doğrultuda düşünüldüğünde, kapitalist toplumun ardından gelecek komünist toplum hangi teknolojik toplumsal biçim üzerine kurulacaktır? Bunun, sanayi toplumundan sonra ortaya çıkan akıllı toplum temelinde kurulacağı düşünülebilir mi?
Daha yakından incelendiğinde, “akıllı toplum temelinde komünist toplumun inşa edilmesi” yönündeki bu düşüncenin temelsiz olmadığı, aksine bu iki toplumsal biçim arasında içsel bir ilişkinin bulunduğu görülmektedir. Birincisi, dijital akıllı teknolojiler ekonomik faaliyetlerin içeriğini ve işleyişini yeniden şekillendirerek üretim verimliliğini ve üretici güçlerin düzeyini daha önce görülmemiş ölçüde yükseltmiş, toplumsal zenginliğin büyük ölçüde artmasını sağlamış ve “ihtiyaca göre dağıtım” ilkesinin temel yaşam gereksinimleri bakımından tarihte ilk kez uygulanabilir hâle gelmesine imkân vermiştir. İkincisi, akıllı ekonominin gelişmesiyle birlikte büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücü en önemli ekonomik kaynaklar hâline gelmiştir. Bunlar, tarım toplumundaki toprak ya da sanayi toplumundaki sermayeden farklı olarak dışlayıcı olmayan ve paylaşılabilir nitelik taşımaktadır. Bu özellik, söz konusu kaynakların toplum genelinde dolaşımını ve paylaşımını kolaylaştırarak üretim araçlarının kamu mülkiyetinin gerçekleşmesini teşvik etmektedir. Üçüncüsü, büyük veri teknolojisi ve akıllı algoritma modelleri sayesinde üretici ve tüketicilere ilişkin piyasa verileri zamanında elde edilebilmekte; özellikle tüketicilerin kişiselleştirilmiş ihtiyaçlarına göre özelleştirilmiş üretim gerçekleştirilebilmekte ve gelişmiş akıllı lojistik sistemleri aracılığıyla teslimat yapılabilmektedir. Bu durum, piyasa talebini hızlı, doğru ve dinamik biçimde kavrayabilen planlı ekonomi sisteminin kurulmasına zemin hazırlamaktadır. Dördüncüsü, üretim ve hizmetlerin dijitalleştiği, akıllılaştığı ve insansızlaştığı koşullarda, edilgen, ağır, tekrarlayıcı ve tekdüze nitelikteki çok sayıda emek faaliyeti akıllı makineler tarafından yerine getirilebilmektedir. Makinelerin ikame edemediği emek faaliyetleri ise bunlara ilgi duyan ve gerçekten seven kişiler tarafından gönüllü ve bilinçli biçimde üstlenilebilmektedir. Böylece emek, irrasyonel işbölümüne dayalı toplumdaki “geçim aracı” ve “angarya” olmaktan çıkarak, “yaşamın birincil gereksinimi” hâline gelmektedir. Beşincisi, dijitalleşmiş, akıllılaşmış ve insansız üretim, çalışma süresinin azalmasına ve serbest zamanın artmasına yol açmaktadır. Bu sayede insanlar dinlenme, eğlence, kültürel ve manevi faaliyetler ile kendini geliştirme için daha geniş imkânlara sahip olmakta; insanın özgürleşmesi ve çok yönlü özgür gelişimi daha gerçekçi bir olasılık hâline gelmektedir.
“Akıllı toplum temelinde komünist toplumun inşa edilmesi”, komünist toplumun toplumsal akıllılaşma süreciyle kendiliğinden ortaya çıkacağı anlamına gelmemektedir. Marx’ın da belirttiği gibi, kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş, “uzun süren sancılı” bir dönemden, yani toplumsal temel çelişkilerin reform ya da devrim yoluyla sürekli çözüldüğü tarihsel bir süreçten geçmektedir. Akıllı toplum temelinde komünist toplumun inşa edilebilmesi için, sanayi toplumu üzerine kurulmuş ve özel mülkiyetin egemen olduğu eski üretim ilişkilerinin ve üstyapının kapsamlı biçimde dönüştürülmesi gerekmektedir. Bunun ön koşulu ise belirleyici rol oynayan üretici güç unsurunun bütüncül ve sistematik biçimde kavranmasıdır. Marx ve Engels’in ifade ettiği gibi, insanların ulaştığı üretici güçlerin toplamı toplumun durumunu belirlemektedir; bu nedenle insanlık tarihi her zaman sanayi ve mübadele tarihiyle birlikte incelenmeli ve araştırılmalıdır. Farklı dönem ve toplumların üretici güçleri, sahip oldukları teknoloji ve üretim içeriğinin farklılığı nedeniyle farklı nitelik ve özellikler taşımaktadır. Bu nitelik ve özellikler ise ilgili dönemi ve toplumu analiz etmenin temel dayanaklarını oluşturmaktadır. Bu nedenle, yeni teknoloji olarak yapay zekânın ve akıllı üretici güçlerin incelenmesi, akıllı çağı ve akıllı toplumu kavrayabilmenin ön koşulu olduğu gibi, akıllı toplumun komünist topluma nasıl yöneleceğini anlamanın da “anahtarı”dır.
İnsanlık toplumunun geçirdiği her büyük teknolojik dönüşüm, üretim araçlarını değiştirmiş; bunun sonucunda üretici güçlerde devrim niteliğinde dönüşümler meydana gelmiş ve kendine özgü üretici güç biçimleri ortaya çıkmıştır. İlkel toplumda insanlar, taş, kemik ve ahşaptan yapılmış basit üretim araçlarını kullanarak toplama ve avcılık faaliyetlerinde bulunmuş, yaşam araçlarını doğrudan doğruya doğadan elde etmişlerdir. Bu dönemde üretici güçlerin düzeyi oldukça düşüktü. Tarım toplumuna geçilmesiyle birlikte insanlar bakır ve demir gibi madenlerden yapılmış tarım araçlarını üretmeye ve kullanmaya başlamış, hayvan gücüyle sürüm, sulama gibi tarımsal teknikleri geliştirmiş ve insan emeği ile hayvan gücünün birleşimine dayanan tarımsal üretici güçleri oluşturmuştur. Sanayi çağına girildiğinde ise buhar makinesinin geliştirilmesi ve makinelerin büyük ölçekli kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte toplum bütünüyle geniş ölçekli sanayi teknolojisi üzerine kurulmuş, sermaye makineleşmiş kitlesel üretimi yönlendirmiş, güçlü sanayi üretici güçleri ortaya çıkmış ve bu süreç “dünya tarihinin” oluşumunu hızlandırmıştır.
Makineleşmiş otomatik üretim temelinde, bilgisayar, internet ve yapay zekâ ile temsil edilen bilgi ve akıllı teknolojilerin hızla gelişmesi ve yaygın biçimde uygulanması sonucunda, geleneksel üretici güçlerden farklı nitelikte yeni bir “yeni nitelikli üretici güç”, yani akıllı üretici güçler ortaya çıkmaktadır.Akıllı üretici güçler; büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücünü üretim araçlarının maddi unsurları olarak kullanan, akıllı sistemler ve akıllı robotları üretim araçları hâline getiren, zihinsel emek ağırlıklı çalışanlarla akıllı makinelerin birlikte toplumsal üretim gerçekleştirdiği yeni bir üretici güç sistemidir. Akıllı çağın temel itici gücü olan bu üretici güçler, ekonomik sistem içerisinde temel ve belirleyici bir rol üstlenmektedir.
Birincisi, bilgi ve akıllı teknolojiler üretim, değişim, dağıtım ve tüketim gibi ekonomik faaliyetlerin bütün aşamalarını kapsamlı biçimde yeniden şekillendirmekte; özellikle üretim ortamını, üretim içeriğini ve üretim süreçlerini yeniden yapılandırmaktadır. Akıllı üretim ve akıllı hizmetler başlıca ekonomik üretim biçimleri hâline gelmiştir. Bu süreç yalnızca tarım ve imalat sanayii gibi geleneksel sektörlerin dijitalleşmesini ve akıllılaşmasını teşvik etmekle kalmamakta, aynı zamanda bilgi endüstrisi ve akıllı endüstri gibi yeni sektörlerin hızla yükselmesini sağlayarak toplumun sanayi yapısını yeniden düzenlemekte ve yapay zekâ merkezli ekonomik model ile sanayi zincirini oluşturmaktadır.
İkincisi, büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücü gibi maddi olmayan üretim araçları, toprak, sermaye ve doğal kaynakların yerini alarak en önemli üretim araçları ve değer üretiminin temel kaynağı hâline gelmiştir. Veri, bilgi ve bilginin işlenmesine dayanan yeni nitelikli dijital ürünlerin üretilmesi ve yeni nitelikli dijital hizmetlerin sunulması, toplumsal zenginliğin yaratılmasının başlıca yolu olmuştur. Büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücünün sahipleri, özellikle yeni bilgiyi üreten veya yaratıcı biçimde kullanan bilgi emekçileri, sermaye sahipleriyle birlikte üretim araçlarının sahipleri hâline gelmiştir.
Üçüncüsü, yüksek teknolojiye dayanan akıllı robotlar ve benzeri üretim araçları, geleneksel makine sistemlerinin yalnızca araç olma niteliğini aşmaktadır. Bunlar giderek bağımsız karar alabilmekte ve otomatik biçimde çalışabilmekte; sanal uzam da dâhil olmak üzere çeşitli ortamlarda üretim veya hizmet görevlerini üstlenebilmektedir. Yeni tip zihinsel emek ve bilgi temelli emek gücüyle birlikte toplumsal üretimin temel aktörleri hâline gelmektedirler.
Dördüncüsü, akıllı üretici güçlerin unsurlarındaki değişim, üretici güçlerin bileşim biçimlerini de dönüştürmekte; geleneksel üretici güçlerin tek yönlü kullanımından insan-makine etkileşimi, insan-makine iş birliği ve insan-makine bütünleşmesi gibi yeni uygulama biçimlerine geçişi teşvik etmektedir. Bunun yanında algoritma modelleri, program tasarımları ve otomatik karar verme sistemleri gibi teknolojilerin bütünleşerek yenilenmesiyle birlikte yapay zekâ tarafından yönlendirilen üretim faaliyetleri giderek daha yüksek düzeyde özerklik kazanmaktadır. Dijitalleşmiş, akıllılaşmış ve insansız üretim ya da hizmet sunumu, giderek belirleyici üretim faaliyetleri hâline gelmektedir.
Beşincisi, büyük veri teknolojisi ve akıllı veri platformları, üretim ve hizmet faaliyetleri ile tüketici talebi arasındaki bilgi farkını önemli ölçüde azaltmakta, kaynak israfını büyük ölçüde önlemektedir. Aynı zamanda üreticiler ile tüketiciler arasında doğrudan bir bağlantı kurarak tüketicilerin ürünlerin tasarım, geliştirme ve üretim süreçlerine doğrudan katılmasını mümkün kılmakta; ürünlerin kişiselleştirilmesini ve bireysel siparişe göre üretilmesini sağlamakta, ayrıca tüketicilerden anlık geri bildirim alınmasına imkân vererek ürün ve hizmetlerin sürekli geliştirilmesini mümkün hâle getirmektedir.
Kısacası akıllı üretici güçler, üretici güçlerin unsurlarını ve bunların birleşme biçimlerini yeniden şekillendirmekte; kaynakların tahsisi ve değer yaratma biçimlerini köklü biçimde değiştirerek geleneksel ekonomik yapıyı dönüştürmekte ve büyük veriye dayalı, algoritmalar tarafından yönlendirilen, insan-makine işbirliğine dayanan, farklı alanları bütünleştiren, ortak üretim ve ortak paylaşımı esas alan yeni nitelikli bir ekonomik biçim, yani akıllı ekonomiyi ortaya çıkarmaktadır.
Akıllı üretici güçlerin gelişimi yalnızca ekonomik modelin dönüşümünü ve yükselmesini sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda daha derin düzeyde bütün toplumsal biçimin evrimini sürekli olarak ilerletmektedir. Yeni nitelikli üretici güç olarak yapay zekâ, toplumun temel teknolojik altyapısı hâline gelip toplumsal üretim ve yaşamın bütün alanlarına bütünüyle nüfuz ettiğinde, insanlık yeni bir toplumsal aşamaya, yani akıllı topluma girmektedir.
Birincisi, yapay zekâ geleneksel fiziksel zaman ve mekân anlayışını dönüştürerek ileri teknolojiye dayanan “gerçek ile sanalın bütünleştiği” bir akıllı toplum meydana getirmektedir. Dijital teknoloji, sanal teknoloji ve akıllı teknolojiler temelinde sanal bedenler, sanal aileler, sanal topluluklar, sanal işletmeler, sanal kentler ve hatta sanal devletler gibi çok sayıda sanal örgüt ortaya çıkmakta; insanlar “sanal zaman ve mekân” içerisinde sanallaşmış bir yaşam sürmeye başlamaktadır. Gerçek fiziksel zaman ve mekânın dijital uzantısı olan sanal zaman ve mekân, biçimsel olarak sanal olmakla birlikte nesnel ve gerçek bir varlığa sahiptir. Fiziksel zaman ve mekânla birlikte akıllı çağda insan faaliyetlerinin en temel zaman-mekân boyutunu oluşturmaktadır.
İkincisi, çeşitli somut veya soyut akıllı sistemler ile akıllı robotlar sürekli geliştirilmekte ve hızla üretim ile yaşamın çeşitli alanlarına girmektedir. Akıllı robotlar yalnızca üstün simülasyon, öğrenme ve yaratma yetenekleri sayesinde kendilerini sürekli geliştirmek ve güçlendirmekle kalmamakta, aynı zamanda “insansı akıllı varlıkların” ortaya çıkmasıyla birlikte giderek “canlılaşma” ve “insansılaşma” eğilimi göstermektedir. Üretim faaliyetlerinin üstlenicisi ve uygulayıcısı olarak insanın özü ve özne konumu konusunda yeni sorular ortaya çıkarmakta, insanlığı kendisini ve yaşamın değerini yeniden değerlendirmeye yöneltmektedir.
Üçüncüsü, akıllı devrim temelinde insanın yaşam biçimi ve toplumsal etkileşim biçimi benzeri görülmemiş bir dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm yalnızca insanların “sanal + gerçek” ve “çevrim içi + çevrim dışı” biçimlerini birleştirerek gerçek ile sanalın iç içe geçtiği bir yaşam tarzını benimsemeleriyle sınırlı değildir. Aynı zamanda eğitim, sağlık, üretim, yönetim ve eğlence gibi alanlarda akıllı robotlarla etkileşim ve iş birliği kurmaları; bu süreç içerisinde yeni kişilerarası ilişkiler, insan-makine ilişkileri ve “makine-makine” ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla akıllı çağın toplumsal ilişkilerinin kapsamı ve içeriğinin genişlemesi anlamına gelmektedir.
Dördüncüsü, yeni toplumsal yönetişim birimlerinin dijitalleşme, sanallaşma ve coğrafi sınırları aşma özelliklerine sahip olması nedeniyle toplumsal yönetişim biçimleri de geleneksel piramit yapısından ağ temelli, yatay ve yetki paylaşımına dayanan yönetim yapısına doğru dönüşmek zorundadır. Bu dönüşüm sürecinde devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşları gibi geleneksel yönetişim aktörlerinin yetkileri sürekli olarak sorgulanmakta; ileri akıllı teknolojilere sahip büyük dijital şirketler, bazı bireyler ve belirli ölçüde özerklik kazanmış akıllı sistemler yönetim yetkilerinin bir bölümünü devralmaktadır.
Beşincisi, toplumun sanayileşmeden akıllılaşmaya yönelmesiyle birlikte tarım ve sanayi toplumlarında şekillenmiş ideolojiler, politika ve hukuk düzenlemeleri, etik anlayışlar ve kültürel değerler kaçınılmaz olarak dönüşüme uğramaktadır. İnsanların düşünsel yaşamı; gerek düşünceler, gerek fikirler, gerekse kültürün üretimi, yayılması ve tüketimi bakımından hızla dijitalleşmekte ve akıllılaşmaktadır. Böylece toplumun genel görünümü bütünüyle yenilenmektedir.
Elbette, bir teknolojinin toplumsal biçimi belirleyen temel üretici güç unsuru ya da “birinci üretici güç” hâline gelebilmesi için yalnızca yeni olması yeterli değildir. Ancak devrimci ve yıkıcı nitelik taşıyan, üretim aracı olarak geniş halk kitleleri tarafından benimsenen ve üretim biçimlerine, yaşam biçimlerine, hatta serbest zaman ve eğlence faaliyetlerine kadar toplumun bütün alanlarına nüfuz eden bir teknoloji, toplumsal biçimi şekillendiren ve belirleyen bir teknoloji olarak değerlendirilebilir. Yapay zekâ ile temsil edilen akıllı teknolojiler tam da bu niteliklere sahip teknolojilerdir. Akıllı teknolojilerin hızlı gelişimi ve ilgili teknolojiler ile toplum üzerindeki yaygın etkisi ve dönüştürücü gücü, toplumun teknik temelini bütünüyle yeniden şekillendirmiş; kendine özgü “akıllıcılık paradigması” aracılığıyla ekonomi, siyaset, toplum, kültür ve ekoloji gibi alanları sürekli olarak yeniden yapılandırmış ve yeniden şekillendirmiştir. Böylece toplumu, akıllı toplum olarak adlandırılan yeni bir teknolojik toplumsal biçime taşımış; aynı zamanda daha ileri bir ekonomik-toplumsal biçim olan komünist toplumun gerçekleşmesi için geniş bir imkân alanı yaratmıştır.
II. Akıllı Çağda Üretim İlişkilerinin Akıllı Üretici Güçlerin Gelişme Düzeyinin Gerisinde Kalması
Sanayi kapitalizmi döneminde Marx, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişme düzeyiyle uyumsuzluğunu derinlemesine ortaya koymuştur: “Toplumun maddi üretici güçleri gelişmelerinin belirli bir aşamasında, o zamana kadar içinde geliştikleri mevcut üretim ilişkileri ya da bunların hukuksal ifadesi olan mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye düşer. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkarak onların prangaları hâline gelir.” Ayrıca Marx, “Bir tarafta modern sanayi ve bilim, diğer tarafta modern yoksulluk ve çöküş arasındaki karşıtlık; çağımızın üretici güçleri ile toplumsal ilişkileri arasındaki bu karşıtlık, apaçık görülen, kaçınılmaz ve inkâr edilemez bir olgudur.” diyerek bu durumu vurgulamıştır. Akıllı teknolojilerin ve akıllı üretici güçlerin hızla gelişmesiyle birlikte bu uyumsuzluk, akıllı toplumun bütün alanlarında daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, sanayi çağında kurulmuş egemen üretim ilişkisi olan kapitalist üretim ilişkileri, sahip olduğu katılık ve gecikmişlik nedeniyle yeni akıllı üretici güçleri hâlâ belirlemekte ve giderek bunların gelişimini sınırlayan temel unsur hâline gelmektedir.
Birincisi, kapitalist özel mülkiyet sistemi ve sermayenin kâr arayışına dayanan doğası, akıllı üretici güçlerin sahip olması gereken hızda gelişmesini engelleyen bir “pranga” hâline gelmektedir. Kapitalizmin gelişimi, sermayenin temel niteliği ve asli itici gücü olan değerin kendisini büyütme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Marx’ın ifade ettiği gibi, “Sermayenin tek bir yaşam içgüdüsü vardır; o da kendisini büyütmektir.” Bu nedenle sermaye, kendisini büyütebilmek amacıyla teknolojik yenilikleri sürekli teşvik etmekte ve bunları Marx’ın ifadesiyle “kapitalist uygulama”ya tabi tutarak kârın azamileştirilmesine hizmet ettirmektedir. Dolayısıyla kapitalist özel mülkiyet düzeninde teknolojik yenilik, daima sermayenin kendisini büyütme mantığına hizmet etmektedir. Teknolojik yeniliklerin geliştirilmesi ve yaygın biçimde uygulanması, sermayenin büyüme mantığıyla çeliştiğinde ise sermaye çeşitli yollarla bunları sınırlandırmakta ve bu teknolojilerin üretici güç olarak gelişmesini engellemektedir. Günümüzde kapitalizmin başlattığı ve yön verdiği dijitalleşme ve akıllılaşma dalgası hızla ilerlemektedir. Büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücü en önemli üretim araçları ve üretim faktörleri hâline gelmiştir. Ancak ileri akıllı teknolojiler ve bu dijital üretim araçları çoğu zaman az sayıdaki gelişmiş kapitalist ülkenin veya teknoloji devlerinin kontrolü altında bulunmakta ve onların sermaye birikimi mantığına hizmet etmektedir. Oysa dijital üretim araçları, maddi olmayan varlıklar olarak esasen paylaşılabilir “rekabetçi olmayan varlıklardır”. Bilgisayar kodları, tasarımlar, veri tabanları ve yazılımlar gibi bu üretim araçları, öz niteliklerini kaybetmeden sınırsız biçimde çoğaltılabilmektedir. Ayrıca bunlar paylaşıldıkça ve dolaşıma girdikçe daha fazla değer üretebilmektedir. Dijital üretim araçlarının bu köklü dönüşümü, aslında üretici güçlerin gelişimini büyük ölçüde hızlandırabilecek, toplumsal ürünlerin ve zenginliğin olağanüstü ölçüde artmasını sağlayabilecek niteliktedir. Ancak özel mülkiyet sistemi ve sermaye mantığının sınırlamaları nedeniyle bu üretim araçları çoğu zaman sermaye tarafından rekabet üstünlüğü sağlamak, tekelci kâr elde etmek ve sermayenin azami ölçüde büyümesini gerçekleştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu nedenle taşıdıkları güçlü üretim potansiyeli önemli ölçüde sınırlandırılmaktadır. Akıllı çağa girilmesiyle birlikte teknolojik yenilik, ekonomik büyümenin başlıca kaynağı olduğu kadar rekabetin, hatta tekelleşmenin de temel aracı hâline gelmiştir. Rekabet üstünlüğü elde etmek isteyen sermaye, bir yandan teknolojik yenilikleri sürekli geliştirerek öncü konumunu korumaya ve teknolojik üstünlüğün sağladığı yüksek getirilerden yararlanmaya çalışırken, diğer yandan aşırı kâr elde edebilmek amacıyla teknoloji tekelleri kurmakta, teknoloji ambargoları uygulamakta, yapay kıtlıklar yaratmakta, fikrî mülkiyet haklarını aşırı ölçüde koruyan sistemler oluşturmakta ve yeni ürünlerin piyasaya sürülmesini geciktirmek gibi yöntemlerle bu üstünlüğünü sürdürmektedir.
Ekonomi ve toplumun hızla dijitalleştiği ve akıllılaştığı günümüzde, yüksek maliyetli ve kesintisiz ileri teknoloji rekabeti içerisinde sonradan yetişen aktörlerin ne kadar çaba göstermeleri hâlinde dahi, Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş kapitalist ülkelerin oluşturduğu teknolojik üstünlüğü sarsmaları oldukça güçtür. Böylece yenilik, en derin, en örtülü ve en incelikli tekelleşme biçimine dönüşmektedir. Bu durumda, özel mülkiyete dayanan “sermaye mantığı” ile onun aşırı kâr elde etme yönündeki güçlü eğilimi, akıllı teknolojilerin ve akıllı üretici güçlerin gelişimiyle uzlaştırılması güç bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü dijital üretim araçlarının paylaşılabilir olması ve paylaşım yoluyla daha fazla değer üretmesi, özünde üretim araçlarının özel mülkiyetiyle bağdaşmamaktadır. Akıllı teknolojiler ve akıllı üretici güçler ancak dijital üretim araçlarının toplumun bütünü tarafından ortak biçimde sahiplenilmesi temelinde hem daha hızlı hem de daha verimli gelişebilir ve sahip oldukları bütün potansiyeli ortaya koyabilir. Bu nedenle akıllı çağa girilmesiyle birlikte kapitalist özel mülkiyet sistemi, akıllı teknolojilerin ve akıllı üretici güçlerin gerekli hızda gelişmesini ve dünya halklarının yararına kullanılmasını sınırlandıran ve engelleyen bir “pranga” hâline gelmektedir.
İkinci olarak, insan ile makine arasındaki rekabet yalnızca insanın üretimdeki hâkim konumunu sarsmakla kalmamakta, aynı zamanda insanın kendisi açısından daha önce benzeri görülmemiş yeni bir yabancılaşma da yaratmaktadır. Akıllı üretici güçleri çekirdeğine alan yeni bilim ve teknoloji devrimi, insanlığı devasa bir akıllı sistemin “çerçevesi” ve teknik toplumsal sistemin içine yerleştirmektedir; insan ise bu yapı içerisinde giderek daha güç bir konuma sürüklenmektedir. Yuval Noah Harari’ye göre, hızla evrimleşen, giderek daha özerk hâle gelen ve son derece karmaşık akıllı sistemler karşısında insanlık zamanla “sistematik bir gerileme” sergilemekte ve makinelerle kıyaslandığında “doğal bir aptallık” içinde görünmektedir. Rosa bu durumu “nesneler dünyasına yabancılaşma” olarak adlandırmaktadır: “Bu durum, nesnelerle aramızda bir yabancılaşma yaratıyor; çünkü onları doğru şekilde kullanamıyoruz ve bu yüzden kendimizi çok kötü hissediyoruz; bu şeyleri kullanamıyor oluşumuzun suçunu kendimizde buluyoruz. Oysa bu nesneler çok iyi ve çok akıllıyken, onların karşısında aptal olan bizmişiz gibi hissediyoruz.” Bu durum, Marx’ın sanayi kapitalizmi dönemine yönelik şu eleştirisinin devamı niteliğindedir: “Bütün icatlarımız ve ilerlemelerimiz, maddi güçlere akıllı bir yaşam kazandırırken, insan yaşamını ise aptal maddi bir güce dönüştürüyor gibidir”; “Emek, zekâyı üretmiştir; fakat işçi için aptallık ve budalalık üretmiştir.” Yapay zekâlı varlıklar olarak akıllı makineler, “silikon temelli canlıların” üstel büyüme modeli ve evrim mantığını izlemektedir; bu model ve hız, “karbon temelli canlılar” olan insanların ulaşamayacağı düzeydedir. Üstelik makine zekâsı, insan zekâsında bulunmayan çeşitli üstünlüklere sahiptir; örneğin “görevleri durmaksızın yüksek hızda yerine getirebilmekte ve en ileri teknolojileri bütünleştirebilmektedir”; büyük miktardaki veriden bağımsız biçimde öğrenebilmekte, insanların göremediği örüntüleri tespit edebilmekte, insan zekâsının bazı kör noktalarını aşarak yeni ürünler ve yeni şeyler yaratabilmektedir. Bir tarafta yapay zekânın hızlanan evrimi, diğer tarafta ise insan emekçilerin “ilerlemezlerse geride kalacakları” bir durum bulunmaktadır. Bütün bunlar, geleneksel insan-makine ilişkisini sarsmakta, hatta altüst etmekte; insanın ekonomik faaliyetlerdeki hâkim konumu daha önce görülmemiş ölçüde meydan okumayla karşı karşıya kalmaktadır.
Yapay zekânın insan benzeri “zekâsı”, özerkliği ve bağımsız hareket etme kapasitesi giderek arttıkça, insan-makine bütünleşmesi “insanın makineleşmesi” ile “makinenin insanlaşmasını” eş zamanlı olarak ilerletmektedir. “İnsanın makineleşmesi”, bir yandan akıllı yardımcı sistemler, yapay organlar ve beyin-bilgisayar arayüzleri gibi uygulamalar sayesinde yapay zekânın insanın çeşitli işlevlerini onarmak, genişletmek ve güçlendirmek amacıyla kullanılmasını; giderek insan bedeninin ve yaşamının önemli bir parçası hâline gelmesini ifade etmektedir. Diğer yandan ise insanların üretim ve yaşamda büyük ölçüde makine destekli sistemlere dayanması ve akıllı sistemlerin kuralları ile işleyiş mekanizmalarına göre düşünmesi ve hareket etmesi sonucunda, insanın düşünme ve davranış biçimlerinin giderek “makinelerle aynı raya oturmasını” ifade etmektedir. “Makinenin insanlaşması” açısından bakıldığında ise, yapay zekânın öğrenme ve evrim kapasitesinin olağanüstü hızla gelişmesiyle birlikte, bu sistemler “pratik” veriler ve deneyimler üzerinden sürekli yeni bilgiler edinmekte, yeni kurallar üretmekte ve başlangıçta yalnızca insanlara özgü olan bağımsız üretim yeteneğini giderek geliştirmektedir. Hatta insanları taklit ederek üretim araçları ve kod üretmeyi öğrenmekte, böylece Marx’ın öngördüğü “makinenin makine üretmesi” düşüncesini gerçekleştirmektedir. İnsanın uzun süre gurur duyduğu düşünme, araç üretme ve kullanma, emek verme, toplu iş birliği yapma gibi özsel nitelikler, giderek makineler tarafından ayrıştırılmakta, öğrenilmekte ve kazanılmaktadır. Saf “doğal insanın” ortadan kalkması ve “makinenin insanlaşması”, yalnızca insan ile makine arasındaki ilkesel sınırları belirsizleştirmek ve insanın özü ile özne konumunu ağır biçimde sarsmakla kalmamakta, aynı zamanda bir tersine dönüş ihtimalini de doğurmaktadır. Bu durumda gelişmiş akıllı robotlar insanlarla ters yönde rekabete girişebilir ve bir zamanlar “varlıkların en zekisi” olarak görülen insanı edilgen ve bağımlı bir konuma sürükleyebilir.
Üçüncü olarak, özel mülkiyete dayalı kaynak tahsisi ve ürün dağıtım biçimi, akıllı çağda çeşitli yeni toplumsal eşitsizlikler üretmekte ve giderek ağırlaşan bir toplumsal kutuplaşmaya yol açmaktadır. Akıllı çağdaki toplumsal eşitsizlik ilk olarak kültürel donanım ve teknolojik kapasite düzeyinde açık biçimde ortaya çıkmaktadır; dijital uçurum ve akıllı teknoloji uçurumu giderek daha da derinleşmektedir. Akıllı teknolojilerin ekonomiyi, toplumu ve insanı bütün yönleriyle dönüştürdüğü süreçte, insanların büyük çoğunluğunun bilimsel ve teknolojik kültür düzeyi çağın gelişimine ayak uyduramamakta; büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücü gibi yeni ekonomik kaynaklara sahip olma kapasitesi sınırlı kalmakta; zihinsel ve kültürel düzeyde ise “yüzeyde canlı, özünde yoksul” bir duruma sürüklenerek tarihte benzeri görülmemiş “dijital yoksullar” hâline gelmektedir. Sermayenin yönlendirdiği yapay zekânın oluşturduğu dijital ekonomik ve siyasal yapı içinde, veri sermayesini elinde bulunduran, dijital platformlar kuran veya dijital üretim gerçekleştiren az sayıdaki sermaye sahibi ve teknoloji seçkinleri merkezî konumda yer almakta; teknik altyapı, fikrî mülkiyet ve tüketim piyasaları gibi avantajlardan yararlanarak dijital rantı sürekli kendilerine aktarmaktadır. Sıradan insanlar dijital üretim, dolaşım ve tüketime ne kadar fazla katılırsa, toplumsal servet de o kadar hızlı biçimde bu kesimlere yönelmektedir. Çünkü bu kesimler yalnızca diğerlerinin üretim ve dolaşım faaliyetleri sırasında ortaya çıkan artı değere el koymakla kalmamakta, aynı zamanda onların tüketim de dâhil olmak üzere bütün faaliyetleri sırasında “üretilen” büyük miktardaki veriyi ücretsiz olarak toplayıp analiz edilebilir ve kullanılabilir bir üretim aracına dönüştürmektedir. Sermaye sahipleri ile teknoloji seçkinlerinin sıkı biçimde denetlediği bu ekonomik döngü, giderek ağırlaşan ekonomik eşitsizliklere yol açmaktadır. “Servet giderek daha fazla sermaye sahiplerine, özellikle de üretici teknolojiye ve verilere sahip olanlara akacaktır. Dijital yaşam dünyasına geçiş sürecinde, üretici dijital teknolojilere sahip olanlar başlıca ekonomik kazanç sağlayan kesim olacaktır.” Teknolojik ve ekonomik eşitsizliklerle bağlantılı olarak, üstün konumdaki taraf akıllı teknolojiler aracılığıyla “akıllı güçlendirme” de gerçekleştirebilir; hastalıkları azaltabilir, canlılığı artırabilir, yaşlanmayı geciktirebilir, yaşam süresini uzatabilir ve kendi evrimini hızlandırabilir. Böylece “üstinsan” görünümüyle “dijital yoksulların” üzerinde yer alabilir; onları ayrımcılığa uğratabilir, sömürebilir ve denetimi altına alabilir. Bu eğilim sürdüğü takdirde, gelecekte çok daha keskin toplumsal tabakalaşmaların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Kaygı verici olan ise, bu yeni toplumsal eşitsizliklerin geleneksel iktisat teorileri ve dağıtım sistemleriyle açıklanmasının ve çözülmesinin son derece güç olmasıdır. Günümüzde giderek daha yüksek düzeyde özerklik kazanan yapay zekâ, toplumsal üretim ve hizmet faaliyetlerine geniş ölçekte katılmaktadır. Onun öz bilince sahip olup olmadığı, değer üretip üretmediği ya da bölüşüme katılması gerekip gerekmediği bir yana bırakıldığında, temel gerçek şudur ki gelişmiş akıllı teknolojilere sahip sermaye sahipleri ve teknoloji seçkinleri, özel mülkiyet temelinde yapay zekânın yaratılmasına katkıda bulunduğu servet ve değere karşılıksız biçimde el koymaktadır. Kapitalist özel mülkiyet sistemi altında “yapay zekâ vergisi” ya da “robot vergisi” uygulanması veya “evrensel temel gelir” oluşturulması gibi önlemler, sanayi çağında işçi ücretlerinin artırılması ve sosyal refah sistemlerinin kurulmasında olduğu gibi “dijital yoksulların” yaşam koşullarını iyileştirebilir, toplumsal çelişkileri ve hoşnutsuzluğu hafifletebilir ve belirli ölçüde dağıtım adaletini geliştirebilir. Ancak bunlar sonuçta yalnızca “belirtileri tedavi etmekte”, “sorunun kökenini” çözmemektedir. Toplumsal servetin giderek daha hızlı biçimde sermaye sahipleri ile teknoloji seçkinlerinin elinde toplanması ve “yoksulların daha da yoksullaşması, zenginlerin ise daha da zenginleşmesi” yönündeki toplumsal kutuplaşma eğilimi en küçük bir değişiklik göstermemekte, aksine daha da çarpıcı bir hâl almaktadır.
Dördüncü olarak, “sermaye ile teknolojinin ittifakı” ciddi ölçüde teknolojik işsizliğe yol açmakta; “dijital yoksullar” ekonomik ve toplumsal sistemin dışına itilerek üretici güçlerin gelişimini ve mevcut düzeni tehdit eden yıkıcı bir güce dönüşmektedir. Özel mülkiyetin yönlendirmesi altında, geleneksel olarak “sermayenin teknolojiye hükmettiği, teknolojinin ise sermayeye bağımlı olduğu” ilişki giderek tersine dönmekte; sermaye teknolojiyle bir ittifak kurmakta, sermaye mantığı ile teknoloji mantığı birbirini tamamlayıp karşılıklı olarak güçlendirmektedir. Geleneksel sanayi makinelerinden farklı olarak akıllı makineler, dijitalleşme, akıllılaşma ve insansızlaşma doğrultusundaki teknolojik mantığı izleyerek sürekli evrilmekte; sermaye mantığının desteğiyle yapısal rasyonelleşmeyi, verimliliğin en üst düzeye çıkarılmasını ve çıkarların azamileştirilmesini hedeflemekte, böylece bütün üretim süreci sermayenin değerlenme yasası ile teknolojinin sistemsel yapısı etrafında şekillenmektedir. ChatGPT ve DeepSeek’in temsil ettiği üretken yapay zekâ sistemlerinin güçlü biçimde ortaya çıkmasıyla birlikte, akıllı sistemlerin özerklik düzeyi ve yaratıcı kapasitesi belirgin biçimde artmış; giderek daha fazla uygulama alanında insanın yerini almaya ve insan emeğini büyük ölçekte ikame etmeye başlamıştır. Geçmişte teknoloji, “insan bedeninin organlarının uzantısı” olarak çoğunlukla “beden dışındaki doğaya” yönelmiş ve yalnızca insanın “vekili” olmuştur. Buna karşılık, “insanın ‘bedensel doğasına’ yönelen teknoloji ise giderek doğal insan bedeninin ‘yerini alma’ işlevini göstermektedir.” Yapay zekâ, bedensel emekten zihinsel emeğe, beden dışındaki doğadan insanın bedensel doğasına kadar uzanan alanlarda insanın yerini fiilen almaya başladığında, emekçiler her alanda akıllı makinelerin meydan okumasıyla karşı karşıya kalacak ve iş gücü piyasasının dışına itilme riskiyle yüzleşecektir. Daha da önemlisi, yapay zekânın gelişimi ile sermayenin genişleme süreci aynı niteliksel özellikleri taşımaktadır. Sermaye elde ettiği kârı yeniden sermayeye dönüştürerek sürekli büyürken, yapay zekâ da eğitim ve uygulama süreçlerinde edindiği yetenekleri yeniden “akıllılaştırarak” sürekli kendini geliştirmektedir. Üstelik dışarıdan müdahale olmadığı sürece her ikisi de döngüsel biçimde yükselme ve sınırsız genişleme eğilimi göstermektedir. Bu nedenle sermaye mantığı ile teknoloji mantığının karşılıklı olarak birbirini güçlendirdiği süreçte, akıllı ekonomi “kârın azamileştirilmesi”, “verimliliğin en üst düzeye çıkarılması” ve “sistemin rasyonelleştirilmesi” gibi yapısal özellikleri izlemekte; nitelik düzeyi düşük ve yetenekleri sınırlı emekçileri ayrımcılığa uğratarak sistem dışına itmekte ve bu kesimde yer alan “dijital yoksulları” küreselleşmiş ekonomik ve toplumsal sistemin dışında bırakmaktadır.
Üretim ve hizmetlerin giderek daha fazla dijitalleştiği, akıllılaştığı ve insansızlaştığı bu ortamda, sayıları sürekli artan “dijital yoksullar” yalnızca ekonomik faaliyetlerde giderek marjinalleşip “teknolojik işsizlere” dönüşmekle kalmamakta, aynı zamanda bu ileri teknoloji toplumunda “aşağı sınıf” olarak görülerek acımasızca dışlanabilmekte ve Yuval Noah Harari’nin ifade ettiği “işe yaramaz sınıf”a dönüşebilmektedir. Acımasızca dışlanan bu “işe yaramaz sınıf”, “gereksiz insanlar”ı hatırlatmaktadır. Onlar yalnızca emeğin değerini ve yaşamın anlamını yitirmekle kalmamakta, varoluşları da giderek anlamsızlaşmaktadır. Giderek daha fazla “dijital yoksulun” akıllı ekonomi ve toplumsal sistem tarafından dışlanarak “işe yaramaz sınıf” hâline gelmesi, yalnızca iş gücünün doğrudan kaybı ya da akıllı üretici güçlerin ve akıllı toplum inşasının güç kaybı anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda, yaşadıkları hayal kırıklığı, öfke ve umutsuzluğun ardından mücadeleye yönelmeleri ve üretici güçlerin gelişimini ve mevcut toplumsal düzeni tehdit eden yıkıcı bir güce dönüşmeleri de mümkündür.
III. Akıllı Çağda Üstyapının Ekonomik Temele Uyum Sağlayamaması
Akıllı teknolojilerin toplumu yeniden yapılandırması ve yeniden şekillendirmesi, özellikle de akıllı çağda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, üstyapı ile ekonomik temel arasındaki çelişkinin de giderek keskinleşmesine yol açmakta; bu durum somut olarak ideoloji, siyasal sistem, toplumsal yönetişim ile hukuk ve etik gibi alanlarda kendisini göstermektedir.
Birinci olarak, yapay zekâ “ideolojik bir araç” olmaktan çıkıp “ideolojik bir makineye” dönüşmekte; insanlar giderek sermaye veya teknoloji tarafından yönlendirilen ideolojinin hâkimiyeti altına girmektedir. Bilim ve teknoloji ile ideoloji arasındaki ilişki, Frankfurt Okulu tarafından derinlemesine tartışılmıştır. Habermas’a göre, üretici güçlerin önemli unsurlarından biri olan bilim ve teknoloji, üretim ilişkileri ile üstyapının dönüşümünü harekete geçirebilmekte ve toplumsal ideolojinin sürekli değişmesini sağlayabilmektedir. Yeni bir üretici güç olarak yapay zekâ, toplumsal ideolojideki dönüşüm için maddi temeli oluşturmuş; ancak kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği altında, kapitalizmin ekonomik genişleme ve siyasal yayılma mantığına hizmet eden bir ideolojik tahakküm makinesine yabancılaşmıştır. Ekonomik sömürü ve baskının meşruiyetini koruyabilmek amacıyla kapitalizm, ideolojiyi de kapsayan bütünlüklü bir üstyapı sistemi oluşturarak kendisini meşrulaştırmaktadır.
Algoritma, yapay zekânın “ruhudur”. Sermaye mantığının yön verdiği akıllılaşma dalgası içinde yapay zekâ algoritmalarına çoğu zaman kapitalist ekonomik ilkeler, kurumsal yapılar, değer talepleri ve düşünsel-kültürel anlayışlar gibi ideolojik unsurlar yerleştirilmekte; bunlar çeşitli akıllı cihazlar ve ürünler aracılığıyla dünyanın her köşesine nüfuz ederek açık ya da örtülü bir ideolojik tahakküm oluşturmaktadır. Akıllılaşma dalgasının hızla ilerlediği günümüzde insanlar çeşitli yeni ürünler ve teknolojik araçlar aracılığıyla birbirine bağlı dijital uzama dâhil olmaktadır. İnsanlar görünüşte akıllı cihazlar aracılığıyla diğer kişiler, kurumlar ve hatta platform robotlarıyla özgürce etkileşim kurabilmektedir; ancak gerçekte algoritmaların ideolojik yönlendirmesine maruz kalmaktadır. Devletlerin ve şirketlerin öznel tercihleri, mühendislerin tutum ve değer yargıları ile sermaye ve teknoloji arasındaki ilişki gibi unsurlar, algoritmaları ideolojik nüfuzun taşıyıcısı hâline getirmektedir. OpenAI şirketinin ChatGPT ve Sora sistemleri buna örnek gösterilebilir. Bu sistemler, Amerika Birleşik Devletleri’nin politika ve hukuk düzeni içinde geliştirilmiş; kodları ve veri etiketlemeleri ağırlıklı olarak Batı kültürel değerlerini benimseyen mühendisler tarafından hazırlanmış; eğitim veri kümeleri ise büyük ölçüde İngilizce metinlerden oluşturulmuştur. Bu nedenle içeriklerinde Amerikan ideolojisinin izlerinin bulunması kaçınılmazdır. İnsanların dijital uzamdaki faaliyetleri veri biçiminde kaydedilmekte; algoritmaların büyük veriyi işlemesi ve analiz etmesi sayesinde sermaye sahipleri kullanıcıların niyet ve davranışlarını hassas biçimde kavramakta, ardından içerikleri hedefli biçimde önererek insanların zihinsel yaşamını daha araçsal ve daha rasyonel yöntemlerle yönlendirmekte ve disipline etmektedir. Geleneksel kapitalist ideolojik tahakkümden farklı olarak algoritmik denetim, esas olarak kullanıcı verilerinin toplanması ve filtrelenmesi, kullanıcı tercihleri analiz edilerek erişilecek içeriklerin ve dikkat süresinin kontrol edilmesi gibi yöntemlere dayanmaktadır. Bu durum, yapay zekânın ideolojik denetiminin dışsal ve zorlayıcı niteliği aşmasına; işleyiş mekanizmasının daha gizli ve fark edilmesi daha güç bir hâl almasına yol açmaktadır. Böylece sermaye ile teknolojinin “ittifakı” aracılığıyla kapitalizm, toplum üyeleri üzerinde sürekli “beyin yıkama” ve ideolojik denetim uygulamakta; yeni bir “teknolojik ideoloji” olarak yapay zekâ ise giderek kapitalizmin ideolojik tahakküm makinesine dönüşmektedir.
Geleneksel bilim ve teknolojiden farklı olarak, ideolojik tahakküm makinesi niteliğindeki yapay zekâ, “pratik” deneyimlerin sürekli artması ve “zekâsının” sürekli gelişmesiyle birlikte, akıllı makineleri taşıyıcı olarak kullanan görece bağımsız bir ideolojik sisteme dönüşebilir. Günümüzde yapay zekânın otomasyon ve özerklik kapasitesi olağanüstü bir hızla gelişmektedir. Ancak “günümüz yapay zekâsının en güçlü yönü otomasyon ya da insan gibi düşünmesi değil; insan gibi düşünmemesi, yani insanların kavrayış sınırlarının ötesindeki çözümleri bulabilmesidir.” Bu durumda yapay zekânın nesneleri kendi yöntem ve işleyiş mekanizmalarına göre anlaması ve buna uygun teknik mantığa dayalı kurallar oluşturması son derece mümkündür. Buradaki temel mesele, yapay zekânın öz bilince sahip olup olamayacağı değildir. Belki de öz bilinç geliştirmesine hiç gerek yoktur ve asıl korkutucu olan da budur. Çünkü bilinçsiz bir ideolojik makine sistemi bütün toplumsal yapının işleyişinde belirleyici hâle gelirse, insanlık bilinmeyen risklere, hatta kendi kendini yok oluşa sürükleyebilecek bir uçuruma yönlendirilebilir. Her yere nüfuz eden yapay zekâ kuralları ve otomatik karar verme sistemleri, insanların eleştirel düşünme yeteneğini giderek kaybetmesine, akıllı sistemlerin desteği olmaksızın ne yapacağını bilemez duruma gelmesine yol açabilir; buna karşılık yapay zekâ ise “misafirken ev sahibi konumuna geçerek” insanlık üzerinde kendi doğrularına göre bir yönetim kurabilir.
İkinci olarak, sermayenin denetimi altındaki akıllı tahakküm ve yönetişim, yeni dijital demokrasiyi gölgelemekte; “makine temelli zorlayıcı yönetişim” yeni bir teknolojik risk hâline gelmektedir. Geçmişteki teknolojik üretici güçlerden farklı olarak, akıllı üretici güçler belirgin bir kamusal niteliğe sahiptir. Bu özellik, maddi üretici güçler düzeyinde, bütün halkın ülkenin efendisi olduğu komünist sistem tasarımı için gerekli koşulları sağlamaktadır. Aynı zamanda, ağ tabanlı yapay zekâ bulut iletimi, hiper bağlantılar ve bulut platformları gibi teknik özellikler demokratik kanalları genişletmekte, demokratik biçimleri zenginleştirmekte ve bütün halkın devlet iktidarını kullanması, toplumsal işleri yönetmesi ve ülkenin gerçek sahibi olmasını mümkün kılmaktadır. Ancak kapitalist özel mülkiyet sistemi ve sermaye mantığı, yapay zekâyı sürekli özelleştirmekte ve sermayeleştirmektedir. Büyük veri ve algoritmalar, kapitalizmin küresel tahakkümü ve toplumsal yönetişimin teknik araçlarına dönüşmekte; böylece akıllı çağda şekillenmekte olan dijital demokrasiyi gölgelemektedir.
Küresel ölçekte kapitalizm, ağlar, veriler ve algoritmalar aracılığıyla küresel akıllı tahakküm kurmakta; bu durum dijital sömürgeciliğin ve teknolojik despotizmin insanlığın demokratik gelişim sürecini ciddi biçimde tehdit etmesine yol açmaktadır. Büyük veri teknolojileri sayesinde insan ve dünyaya ait her şey; insanların yazıları, konumları ve iletişimleri dâhil olmak üzere “verileştirilebilmektedir.” Sermaye mantığının yönlendirmesi altında veriler yalnızca sermaye ve platformlar tarafından kullanıcı profilleri oluşturmak, talepleri analiz etmek, reklam sunmak, içerik tavsiye etmek ve yönlendirici tüketim gerçekleştirmek amacıyla kullanılmamakta; aynı zamanda algoritmalar da sermayenin siyasal çıkarları ve küresel stratejik ihtiyaçlarına göre içerik üretmekte, merak uyandıran, şiddet, nefret ve pornografi gibi kapitalist ideolojiyle uyumlu metin, video ve oyunları önererek insanların arzularını tatmin edip teşvik etmektedir. Böylece belirli siyasal görüşler güçlendirilmekte veya zayıflatılmakta, insanlar ise dijital pratikler içinde kapitalizmin küresel stratejisinin siyasal araçlarına dönüşmektedir. Büyük veri analizi ve makine öğrenmesi sayesinde akıllı sistemler giderek duygu tanıma ve duygu ifade etme kapasitesi kazanmakta; yüz ifadeleri, ses tonu ve metin içeriklerinden insanların duygusal durumlarını ve ihtiyaçlarını tespit ederek insanlarla daha insana yakın biçimde etkileşim kurabilmektedir. İnsan ile makine arasındaki bu yoğun etkileşim, insanların farkına varmadan onların duygularını etkileyebilmekte, hatta kışkırtabilmekte; böylece kapitalizmin ekonomik ve siyasal çıkarlarına uygun yaşam biçimlerinin, davranış alışkanlıklarının ve düşünce anlayışlarının oluşmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle akıllı tahakküm, sanayi kapitalizmi dönemindeki sömürü, savaş ve sömürgecilik gibi açık ve şiddet içeren egemenlik biçimlerini aşmakta; veri ve algoritmalar aracılığıyla insanların davranış alışkanlıklarını ve zihinsel-fiziksel yapılarını çok daha hassas ve gizli yöntemlerle dönüştürerek onların bu egemenliği gönüllü biçimde benimsemelerini ve ona uyum sağlamalarını mümkün kılmaktadır.
Ulusal düzeyde ise akıllı yönetişim, tekelci teknoloji şirketleri ile bunların sahiplerinin toplumsal yönetişim gücünü sürekli artırmakta; akıllı yönetişim teknikleri ile yeni dijital demokrasi arasında keskin bir çelişki ortaya çıkarmaktadır. Sermaye ile teknolojinin ittifak kurduğu yüksek teknoloji toplumunda teknoloji seçkinleri ve iktidar seçkinleri, veri gözetimi, niyet tespiti ve davranış müdahalesi gibi yöntemlerle yönetişim planlarını ve kamuoyu yönelimini kontrol edebilmekte; dijital demokrasiyi sermayenin siyasal faaliyetleri ve toplumsal yönetişimi için bir araca dönüştürebilmektedir. Akıllı cihazların hızla yenilenmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte insanlar çeşitli dijital yollarla siyasal faaliyetlere katılmakta, çıkar taleplerini ifade etmekte ya da açığa vurmaktadır. Sermaye ise veri analizi yoluyla bu talepleri kavrayarak onları siyasal rekabet ve toplumsal yönetişimde pazarlık unsuru hâline getirmekte; böylece dijital demokrasi, sermayenin toplumu yönetmesi için elverişli bir zemine dönüşmektedir. Veri ve algoritmalar üzerine kurulu güçlü teknolojik yönetişim ağı içinde insanlar her an platform algoritmalarının gözetimi altında bulunmakta; toplum ne kadar akıllı hâle gelirse insanların mahremiyeti de o ölçüde azalmaktadır. Bunun yanında insanlar, sermayenin oluşturduğu bilgi kozası içinde kuşatılmakta; veri ve kodlarla tasarlanmış bir “şeffaf toplum” içinde yaşamakta; akıllı teknolojiler tarafından veriye indirgenerek analiz edilmekte ve dönüştürülmekte, yaşam siyasetine ilişkin en uç baskılara maruz kalmaktadır. Yapay zekâ şirketleri ve bunların sahipleri açısından yeni teknolojiler, toplumsal yönetişim yeteneği ve iktidarını ellerinde toplamalarını sağlamakta; onlar da yapay zekâ aracılığıyla toplum üyelerini doğrudan yönetip denetlemekte ve sıradan insanları sermaye ile teknolojinin ittifakı doğrultusunda yürütülen siyasal faaliyetlerin “kuklalarına” dönüştürmektedir.
Yönetişime ilişkin “pratik” ve “deneyim” birikiminin sürekli artmasıyla birlikte, yapay zekâ yönetişim yetkisini insanın elinden devralabilir ve tersine insanlığı yönetmeye başlayarak “teknolojik Leviathan”ı ortaya çıkarabilir. “Biyoteknoloji devrimi ile bilgi teknolojisi devriminin birleşmesinden sonra, büyük veri algoritmaları benim duygularımı benden daha iyi izleyip anlayabilir ve her şeyi kontrol eden otorite de insanın elinden bilgisayarlara geçebilir.” Bu ise “otomasyon tehlikesi”nin artık temelsiz bir iddia olmadığını göstermektedir. “İnsanlar özne olarak sahip oldukları yetkileri otomatik sistemlere devredip onların kendi performanslarından üstün olduğuna inandıklarında sorunlar ortaya çıkabilir. Yanlış konumlandırılmış güven, çeşitli zararlı sonuçlar doğuran hatalara yol açabilir: İnsanlar otomatik kararlar karşısında harekete geçmeyi ya da tepki vermeyi ihmal edebilir veya kendi yargıları yerine sisteme güvenerek onun talimatlarını pasif biçimde izleyebilir.” Ancak asıl tehlike, tasarımcıların beklenen çıkarları, verilerin adaletsizliği, çalışma ortamının karmaşıklığı ve değer değerlendirme mekanizmalarındaki eksiklikler gibi “dışsal önyargılar” nedeniyle yönetişim algoritmalarının kendilerinin eşit ve adil olmamasıdır. Algoritma tasarımı sermaye mantığı tarafından yönlendirildiğinde, bu önyargılar yönetişim sürecinde sermayenin ekonomik ve siyasal çıkarlarına uymayan grupları algoritmik çerçevenin dışına itmektedir. Ayrıca insanın bilişsel kapasitesinin sınırlılığı, patent koruması ile insan dili ve makine dili arasındaki çevrilemezlik gibi nedenlerden kaynaklanan “makine bilgisinin opaklığı”, “algoritmik kara kutu” sorununu daha da ağırlaştırmaktadır. Model eğitimine giderek daha fazla veri aktarıldıkça bazı bilim insanları, yapay zekânın insanların fark edemediği örüntüleri tespit edebileceği konusunda iyimser davranmaktadır. Ancak bu aynı zamanda yalnızca sıradan insanların değil, en başarılı mühendislerin bile “algoritmik kara kutu” karşısında çaresiz kalacağı anlamına gelmektedir. Akıllı sistemlerin teknolojik “tekilliği” aşması durumunda ise insan denetiminden çıkmaları ve “makine temelli zorlayıcı yönetişim” gibi yeni teknolojik risklere yol açmaları mümkündür.
Üçüncü olarak, geleneksel düşünsel üstyapı, robotların “özne” konumu ve “hak” taleplerinin gerisinde kalmaktadır. Robotların “özne” konumu ve “hakları” meselesi, akıllı teknolojilerin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan ve yoğun tartışmalara konu olan bir meseledir. “Yapay zekâ sürekli geliştikçe, giderek daha az yapay (yani insanların tasarımına daha az bağımlı) hâle gelmekte; buna karşılık giderek daha karmaşık ve anlaşılması güç bir yapıya bürünmektedir.” Her ne kadar akıllı sistemler bugün itibarıyla henüz öz bilinç ve nesne bilinci geliştirememiş, hak ve yükümlülük ilişkisini doğal biçimde kuramamış, bağımsız bir ahlaki ve hukuki kişiliğe sahip olamamış, yani fiilen bir özne hâline gelmemiş olsa da yapay zekâ artık sanayi çağındaki mekanik ve araçsal makineler değildir. Bu sistemler, geleneksel makinelerde bulunmayan, uygulama ortamlarına bağımsız biçimde katılarak düşünme, karar verme ve eylemde bulunma yeteneğine sahiptir. Giderek daha fazla akıllı robot görevleri bağımsız olarak yerine getirmekte; bunun sonucunda insanın özne konumu ve hakları fark edilmeden yapay zekâya aktarılmaktadır. Bu aktarım, yapay zekânın insan benzeri, insansı hatta “insanüstü” özellikler taşıyan bir varlık olarak akıllı robotların “özne” konumu ve hakları sorununu gündeme getirmesine yol açmakta; böylece insanlığın mevcut etik, hukuk ve düşünce-kültür sistemi gibi düşünsel üstyapıları giderek daha belirgin biçimde yetersiz kalmaktadır.
Etik ve hukuk alanında, akıllı robotların giderek yaygınlaşan “özne” pratiği ile henüz oluşmamış yapay zekâ etiği ve hukuk sistemi arasındaki çelişki giderek keskinleşmektedir. Geçmişte insanın tek pratik özne olması, ahlaki ve hukuki öznenin belirli olmasını güvence altına almakta; öznenin hakları, sorumlulukları ve yükümlülükleri açık ve tartışmasız kabul edilmekteydi. Ancak akıllı robotların insan davranışlarına müdahale etmeye, hatta onların yerini almaya başlamasıyla birlikte insanın özne konumu zayıflarken, robotların “özne konumu” sorunu da ön plana çıkmıştır. Akıllı robotlar öznenin yaptığı “işleri” yerine getirmekte; ancak öznenin “haklarına” sahip olmamakta ve öznenin “sorumluluklarını” üstlenmemektedir. Bu durum çok sayıda etik ve hukuki soruna yol açmaktadır. Bu nedenle şu soruların gündeme gelmesi kaçınılmazdır: Yapay zekâ ahlaki duyarlılığa ve hukuki bilince sahip midir? Ahlaki veya hukuki bir özne olarak kabul edilebilir mi? Yapay zekâ bağımsız karar alma ya da bağımsız hareket etme sürecinde ahlaka veya hukuka aykırı davranışlarda bulunduğunda, bu davranışlardan dolayı ahlaki ya da hukuki bir özne olarak sorumlu tutulabilir mi? Gerçek anlamda sorumluluk üstlenebilmesi için nasıl kınanmalı ve nasıl cezalandırılmalıdır? Özellikle yapay zekânın sinir ağları, biyomimetik ve biyoteknolojiyle bütünleşerek yapay kalp ve beyin-bilgisayar arayüzü gibi yöntemlerle insan ile makineyi tamamen yeni yaşam biçimlerine dönüştürme ihtimali karşısında, bu yeni yaşam formları robot mu yoksa insan mı sayılacaktır? Bunlar hangi ahlaki ve hukuki kurallara tabi olacaktır? Doğal insanlar yapay zekâ varlıkları ya da bu yeni yaşam biçimleriyle nasıl bir ilişki kurmalıdır? Tarafların hangi hakları, sorumlulukları ve yükümlülükleri olacaktır? Kısacası, yapay zekânın hızlı gelişimi onun özne konumunu giderek daha görünür hâle getirirken, buna ilişkin etik ve hukuki düzenlemelerin eksikliği bir “boşluk alanı” oluşturmaktadır. Bu etik, hukuki ve güvenlik açıkları zamanında giderilemezse, yalnızca çok sayıda toplumsal çelişki ve çatışmaya yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda yapay zekânın yenilikçiliğini ve uygulama alanlarını da temelden sınırlandırabilecektir.
Düşünce ve kültür sistemi düzeyinde ise yapay zekânın “özne” konumu ve “hakları” meselesi, geleneksel kültürel üretim, yayılım ve değerlendirme sistemleri üzerinde sistematik bir etki yaratmaktadır. Geçmişte insanlar kültürel yenilik, yayılım ve değerlendirme konusunda kendilerine özgü sistemlere sahipti; kültürel özne konumu yalnızca insanlara aitti ve kültürel ürünlerin mülkiyeti belirliydi. Ancak üretken yapay zekânın düşünce ve kültür alanında giderek daha etkin hâle gelmesiyle birlikte, yapay zekânın kültürel özne konumu giderek belirginleşmekte; kültürel ürünlerin mülkiyeti ise giderek belirsizleşmekte ve kültürel yayılım, iletişim ve değerlendirme alanlarında bir dizi yeni sorunu beraberinde getirmektedir. Örneğin, yapay zekânın insanlara kültürel üretimde yardımcı olması ya da bağımsız biçimde metin, yaratıcı fikir, kod ve diğer hizmetleri üretmesi durumunda bunların kültürel eser sayılıp sayılmayacağı, eser sahibinin kim olduğu ve fikrî mülkiyet haklarının kime ait olduğu gibi konularda henüz ortak bir görüş oluşmamıştır. Kültürel yayılım ve değerlendirme açısından ise yapay zekâ, herhangi bir denetim olmaksızın insanlarla düşünsel ve kültürel etkileşim kurabilmektedir. Algoritmalar sermaye tarafından yönlendirildiğinde, yapay zekânın kültürel yayılımı ve kültürel değerlendirmesi çoğu zaman kapitalizmin siyasal taleplerini, değer anlayışını ve ideolojik nüfuzunu da beraberinde taşımaktadır. Yapay zekânın özerkliği giderek arttıkça, insanların insan-makine etkileşimi içinde kendi kültürel özneliklerini nasıl koruyacağı ve insan uygarlığının başarılarını nasıl sürdüreceği de kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.
Her ne kadar günümüzde yapay zekânın özne konumu henüz genel kabul görmemiş olsa da giderek daha fazla akıllı robot bağımsız faaliyetlerde bulunmakta; mevcut insan-makine ilişkilerini ve insan-makine uygarlığını sarsmaktadır. Karşı karşıya olunan sorun, buna uygun yeni ideoloji, ahlak normları, hukuk sistemi ve kültürel yapının henüz oluşmamış olmasına karşın, robotların özne konumu ve hak taleplerinin giderek güçlenmesi; bunun da insanın özne konumu ile geleneksel düşünsel üstyapıyı sistematik biçimde sarsmasıdır. Yeni ekonomik temelle uyumlu olmayan bu gecikme kaçınılmaz olarak ekonomik temel üzerinde olumsuz bir geri etki yaratacak, yeni toplumsal sorunların ve toplumsal krizlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır.
IV. Toplumsal Temel Çelişkilerin Giderilmesi Akıllı Toplumun Gelişiminin Temel Dinamiğidir
Akıllı teknolojilerin ve akıllı üretici güçlerin hızla geliştiği koşullarda, mevcut üretim ilişkileri ile üretici güçler, üstyapı ile ekonomik temel arasındaki uyumsuzluk giderek artmakta; bu durum ekonominin ve toplumun sağlıklı gelişimini ciddi biçimde engellemekte, akıllı ekonomi ile akıllı toplumun ilerleyişini yavaşlatmaktadır. Bu nedenle, tarihsel materyalizm temelinde toplumsal formasyon teorisinin yenilenmesi; daha ileri bir ekonomik ve toplumsal formasyon olan komünist toplumun değer ideali doğrultusunda, akıllı çağda ortaya çıkan toplumsal temel çelişkilere yönelik kapsamlı ve sistemli toplumsal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi; böylece bu çelişkilerin çözümünün gelişmenin itici gücüne dönüştürülmesi gerekmektedir.
Birinci olarak, yapay zekâ alanındaki teknolojik gelişmeler ve atılımlar temel alınarak akıllı üretici güçler sürekli özgürleştirilmeli ve geliştirilmelidir. Böylece akıllı toplumun inşası ve komünist toplumun ortaya çıkışı için sağlam bir maddi temel oluşturulmalı ve gerekli maddi koşullar hazırlanmalıdır. Akıllı teknolojiler, akıllı toplumun temel teknolojik dayanağını oluşturmakta; akıllı üretici güçlerin, akıllı ekonominin ve akıllı toplumun gelişiminin itici gücü, şekillendiricisi ve yaratıcısı olarak işlev görmektedir. Akıllı teknolojilerin sağlıklı biçimde gelişmesi ve uygun şekilde uygulanması olmadan akıllı üretici güçlerin, akıllı ekonominin ve akıllı toplumun gelişmesinden söz etmek mümkün değildir. Günümüzde gerek yapay zekânın kuramsal araştırmalarında gerekse pratik uygulamalarında aşılması gereken çok sayıda darboğaz bulunmaktadır. Makine bilinci, “değer uyumu”, beyin-bilgisayar arayüzleri ve insan-makine bütünleşmesi gibi alanlardaki araştırmaların ilerlemesi hâlen görece yavaştır. Bu nedenle, Marx’ın yaptığı gibi bilim ve teknolojiyi “tarih içinde itici ve devrimci bir güç” olarak görmek, akıllı teknolojilerde kaydedilen her ilerlemeyi içtenlikle karşılamak gerekmektedir. Aynı zamanda “bilim ve teknoloji birincil üretici güçtür” kalkınma stratejisine bağlı kalınmalı; yapay zekânın temel teknolojilerine yönelik araştırma ve geliştirme faaliyetleri güçlendirilmeli, akıllı teknolojilerin ekonomi ve toplum başta olmak üzere çeşitli alanlardaki uygulamaları hızlandırılmalıdır. Böylece akıllı üretici güçler sürekli özgürleştirilmeli ve geliştirilmeli; toplumun dijitalleşme ve akıllılaşma düzeyi sürekli ve yaygın biçimde yükseltilmelidir.
Yeni tip akıllı üretici güçlerin, akıllı ekonominin ve akıllı toplumun inşası yalnızca akıllı teknolojilerin gelişmesi ve uygulanmasının ürünü değil, aynı zamanda yeni teknolojiler ile insanın birleşmesi sonucunda ortaya çıkan yeni insan-makine bütünleşme biçimlerinin de sonucudur. Bu nedenle, bir yandan “insan amaçtır” ilkesine dayanan teknoloji geliştirme anlayışına bağlı kalınmalı; sorumlu yapay zekâ sistemleri geliştirilmeli, akıllı silahlar ve süper zekâ gibi alanlardaki araştırma ve uygulamalar etkin biçimde düzenlenerek sorumsuz yapay zekânın ekonomik ve toplumsal gelişim açısından yıkıcı bir güce dönüşmesi engellenmelidir. Diğer yandan emekçilerin nitelik ve yetkinlikleri sürekli yükseltilmeli, yeni teknolojik toplumsal formasyona uyum sağlayabilecek “nitelikli bilgi emekçileri” yetiştirilmelidir. “Emekçiler açısından bu durum, emek sürecinin yoğunlaşması (hızlanması) anlamına gelmektedir; emekçilerin yeni emek gerekliliklerine uyum sağlayabilmeleri için ‘vasıfsızlaşma’ ya da ‘yeniden beceri kazanma’ süreçlerini hızlandırmaları gerekmektedir.” Ancak teknolojinin gelişimi ile insanın gelişimi, “insan amaçtır” ilkesi ile “teknoloji mantığı” uyum içinde olduğunda ve insan ile makine arasında daha insani ve daha rasyonel bir bütünleşme biçimi kurulduğunda; emekçiler, emek araçları ve emek nesneleri gibi üretim unsurları en üst düzeyde organik biçimde bütünleşebilecek, böylece akıllı üretici güçlerin, akıllı ekonominin ve akıllı toplumun gelişimini destekleyen büyük bir etkinlik ortaya çıkacaktır.
Akıllı üretici güçler ve akıllı ekonomi, akıllı toplumun inşasının temelini oluşturmaktadır. Bu inşa sürecinde akıllı teknolojilerin üretici güçleri ve ekonomik gelişme biçimlerini yeniden yapılandırıcı ve yeniden şekillendirici rolüne özel önem verilmelidir. Geleneksel sanayilerin dijitalleşmesi, akıllılaşması ve insansızlaşması teşvik edilmeli; yeni ortaya çıkan akıllı sektörlerin sağlıklı gelişimi yönlendirilmeli ve desteklenmelidir. Çeşitli akıllı teknolojiler ve donanımlar üretim ve hizmet süreçlerinin içeriğini ve işleyişini dönüştürmek amacıyla etkin biçimde kullanılmalı; üretim ve hizmet verimliliği yükseltilmeli, ürün ve hizmet arzı zenginleştirilmelidir. Ancak bu şekilde toplumsal üretici güçlerin yüksek düzeyde gelişmesi, maddi zenginliğin büyük ölçüde artması ve halkın yaşam standardının önemli ölçüde yükselmesi sağlanabilir; bütün halkın giderek artan daha iyi bir yaşama yönelik ihtiyaçları gerçek anlamda karşılanabilir ve komünist toplumun ortaya çıkışı için sağlam bir maddi temel oluşturulabilir.
İkinci olarak, sanayi kapitalizmi döneminde oluşan üretim ilişkilerinin akıllı üretici güçlere uyum sağlayamaması karşısında, akıllı teknolojilerin ve akıllı üretici güçlerin niteliği ile özellikleri temel alınarak üretim ilişkilerinde gerekli düzenlemeler ve dönüşümler gerçekleştirilmeli; akıllı üretici güçlerin gelişme düzeyine uygun yeni bir üretim ilişkileri sistemi kurulmalıdır.
Üretim ilişkilerinin düzenlenmesi ve dönüştürülmesindeki temel mesele, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ile “sermaye mantığının” sınırlandırılması ve bütün halkın dijital üretim araçlarını kontrol ettiği yeni bir kamu mülkiyeti sisteminin oluşturulmasıdır. Akıllı çağa girildiğinde veri, yapay zekânın araştırma-geliştirme sürecinden uygulama ve güncellenmesine kadar neredeyse bütün aşamalara nüfuz etmektedir. Özellikle algoritmalar büyük miktarda veriyle “beslenmeye” ihtiyaç duymakta; akıllı sistemlerin düşünme ve eylem kapasitesi de verilerin toplanması, öğrenilmesi ve işlenmesi üzerine kurulmaktadır. Bu veriler çoğunlukla insanların dijital üretim ve yaşam faaliyetlerinden kaynaklanmakta; insanlığın genel zekâsının dışavurumu ve somutlaşmış biçimini oluşturmakta; bütün toplum üyeleri tarafından ortaklaşa üretilmekte ve aynı zamanda kolaylıkla paylaşılabilmektedir. Ancak kapitalist özel mülkiyet sistemi, paylaşılabilir nitelikteki bu üretim araçlarını özelleştirmekte; böylece yapay zekâ az sayıdaki süper sermaye sahibinin özel çıkarları doğrultusunda kullanılmakta ve üretici güçlerin gelişimi sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle dijital üretim araçlarına yönelik yeni bir kamu mülkiyeti sistemi kurulmalı; veri ortaklığı sistemi, veri ücretlendirme sistemi ve dijital temettü sistemi gibi uygulamalar benimsenerek bütün halkın dijital üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkına ortak olması sağlanmalıdır. Buna paralel olarak büyük veriye dayanan, ülke ekonomisi ve halkın yaşamı açısından önem taşıyan algoritma modelleri ile akıllı sistemler de bütün halka ait olmalı; aynı zamanda açık kaynak hâline getirilmeli, geniş halk kesimlerinin ortak denetimine sunulmalı ve halkın iradesi doğrultusunda sürekli geliştirilip güncellenmelidir. Calo şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “İhtiyacımız olan şey, yoğunlaşmış iktidarı açığa çıkaran ve eleştiren bir sistemdir; aynı zamanda etkilenen topluluklarla birlikte yeni sistemler oluşturmaktır: Yapay zekâ halk tarafından yaratılmalı ve halka hizmet etmelidir.” Kısacası, birincil üretici güç olarak yapay zekâ gerçekten bütün halk tarafından ortaklaşa inşa edilmeli, paylaşılmalı ve yönetilmeli; özel mülkiyet düzeni altında sermayenin başkalarını sömürmesi, tahakküm altına alması ve denetlemesi için yeni bir araca dönüşmesi engellenmelidir. Elbette dijital üretim araçlarına dayalı yeni kamu mülkiyetinin nasıl kurulacağı, örneğin sermaye ile ilişkinin gerekli olup olmadığı ve nasıl düzenleneceği, bunun akıllı teknoloji paradigmasıyla nasıl organik biçimde bütünleştirileceği ve akıllı ekonomik faaliyetlerde nasıl etkin biçimde işletileceği gibi konular yaratıcı araştırmaları beklemektedir.
Üretim ilişkilerinin düzenlenmesi ve dönüştürülmesi sürecinde, akıllı çağa uygun adil bir toplumsal iş bölümü modeli ile insan-makine ilişkisinin yeniden yapılandırılması büyük önem taşımaktadır. Yapay zekâ, farklı üretim ilişkileri altında farklı işlevler üstlenmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde yapay zekânın “kapitalist uygulaması”, onu sermaye mantığına hizmet eden bir üretim aracına dönüştürmekte ve insanla yabancılaşmış bir iş bölümü modeli ile insan-makine ilişkisi kurmaktadır. Buna karşılık kamu mülkiyeti temelinde yapay zekâ “sosyalist uygulama” modeline yönelecek ve emekçilerin özgürleşmesini sağlayan maddi üretim koşullarından biri hâline gelecektir. Üretim araçlarının mülkiyetinde köklü bir dönüşüm gerçekleştiğinde, büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücü gibi dijital üretim araçları bütün halkın elinde bulunduğunda, yapay zekâ insanın bedensel ve zihinsel emeğinin daha büyük bölümünü üstlenecek; insanı ağır çalışma yükünden kurtararak bireysel, özgür ve bilinçli toplumsal faaliyetlere ayırabileceği daha fazla serbest zaman sağlayacaktır. Aynı zamanda yapay zekânın veri tabanlarını analiz etme kapasitesinden yararlanılarak toplumsal iş gücü yapısına uygun akıllı iş bölümü modelleri oluşturulabilir; toplum üyeleri çalışma yetenekleri, ilgi alanları ve uzmanlıklarına göre makul biçimde görevlendirilerek “herkes yeteneğine göre katkı sunabilir” ve emek, insan için “yaşamın birincil ihtiyacı” hâline gelebilir. Bu değişim ekonomi ve toplum üzerinde köklü etkiler yaratacaktır. Teknolojik ilerleme ile insan gelişimi arasındaki tamamlayıcı ilişki, geçmişte insan ile makine arasındaki rekabetçi ve dışlayıcı ilişkinin yerini alacaktır. Böylece yapay zekâ artık sermayenin denetimi altında kâr amacıyla insanı dışlayan soğuk bir makine olmaktan çıkacak; insan emeğinin yerine geçerek emeğin özgürleşmesini, toplumsal ilerlemeyi ve bireyin özgür ve çok yönlü gelişimini destekleyen elverişli bir teknolojik koşula dönüşecektir.
Üretim ilişkilerinin düzenlenmesi ve dönüştürülmesi aynı zamanda dijital üretim araçlarının kamu mülkiyetine uygun bir dağıtım sisteminin kurulmasını ve toplumsal adaletin korunup geliştirilmesini de gerektirmektedir. Dijital üretim araçları kamu mülkiyetine geçtiğinde ve akıllı üretici güçler bütün halkın emeğini özgürleştirmek amacıyla kullanıldığında, ortaya çıkan toplumsal ürünler ve servet de sonuç olarak bütünüyle bütün emekçilere ait olmalıdır. Bütün halkın veri kaynakları ile akıllı üretim araçlarını kontrol ettiği koşullarda akıllı üretici güçler daha önce görülmemiş ölçüde zengin toplumsal ürün ve servet yaratabilecektir. Bu durum yalnızca bütün halkın iyi bir yaşam sürmesini güvence altına alacak “evrensel temel gelir” sisteminin kurulmasını mümkün kılmakla kalmayacak, aynı zamanda teorik olarak komünizmin “ihtiyaca göre dağıtım” ilkesinin maddi ve kültürel temelini de oluşturacaktır. Bunun yanında büyük veri ve akıllı teknolojiler sayesinde bilgi ve veriler gerçek zamanlı olarak elde edilebilecek, insanların ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlardaki değişimler doğru biçimde kavranabilecek, dijital ve akıllı özelleştirilmiş üretim örgütlenebilecek ve böylece “herkesin ihtiyacına göre” üretim yapılması teknik açıdan mümkün hâle gelecektir. Bu koşullar altındaki üretim, bir yandan üretim verimliliğini büyük ölçüde artıracak, insanları akılcı olmayan iş bölümünün yarattığı “angaryadan” kurtararak geniş serbest zaman içinde özgür ve çok yönlü gelişmelerini sağlayacaktır. Diğer yandan yeni teknolojiler, insanların temel maddi ihtiyaçları karşılandıktan sonra toplumsal pratikleri içinde daha ileri düzeyde yeni ihtiyaçlar üretmelerine imkân verecek; bu ihtiyaçlar insanların yaratıcılığını sürekli harekete geçirirken, ekonomi ve toplumun gelişimini de teşvik ederek insan toplumunu sürekli daha ileri tarihsel aşamalara taşıyacaktır.
Üçüncü olarak, akıllı çağda üstyapı sisteminin ekonomik temele uyum sağlayamaması ve toplumsal gelişmeyi engellemesi karşısında, ekonomik temelde meydana gelen devrimci değişimler esas alınarak geniş kapsamlı üstyapı sisteminde buna uygun dönüşümler gerçekleştirilmeli ve daha ileri bir ekonomik-toplumsal formasyonun oluşumu teşvik edilmelidir. Üstyapının dönüştürülmesinde ilk olarak, sermaye mantığının hâkimiyeti altındaki yapay zekânın ideolojik yönlendirmesi engellenmelidir. Yapay zekâ aslında insan zekâsının gelişiminin bir ürünüdür; ancak sermaye mantığı onu teknolojinin kendi gelişim çizgisinden uzaklaştırmış, örneğin akıllı algoritmalar ideolojinin oluşum sürecini değiştirerek sermaye niteliği ile algoritmik teknoloji özelliklerini taşıyan yeni bir ideoloji biçimi ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle yapay zekânın doğurabileceği ideolojik risklerin değerlendirilmesi güçlendirilmeli, ideolojik risklere yönelik denetim ve erken uyarı mekanizmaları kurulmalı, akıllı çağın ekonomik temelini yansıtan ileri ideolojik unsurlar algoritma modellerine dâhil edilmeli ve kapitalizmin çeşitli ileri teknoloji araçları yoluyla gerçekleştirdiği ideolojik nüfuza karşı koyulmalıdır. Bunun yanında insanlık uzun vadeli bir bakış açısıyla hareket etmeli; akıllı makinelerin bağımsız hareket edebilen özerk ideolojik makinelere dönüşmesine karşı dikkatli olmalı, “akıllı kaçış” ve “bilincin bağımsızlaşması” gibi olguları denetleyip düzenlemelidir. Böylece yapay zekânın araçsal niteliği aşılabilir, onun değer temelli niteliği yeniden tesis edilebilir ve yapay zekânın her zaman “insan amaçtır” ilkesine bağlı kalarak insanlığa hizmet etmesi sağlanabilir.
Üstyapının dönüştürülmesi aynı zamanda “sermaye mantığını” aşmayı ve halk merkezli, akıllı ekonomi ile toplumsal akıllılaşmaya uygun yeni bir siyasal sistem ve yönetişim düzeni kurmayı gerektirmektedir. Yeni teknoloji devriminin devlet örgütünü, yapısını, işlevlerini ve faaliyetlerini sistemli biçimde yeniden şekillendirdiği dikkate alındığında, geleneksel yukarıdan aşağıya işleyen, uzman ve seçkin merkezli yönetişim modeli aşılmalı; “merkezsiz, aşağıdan yukarıya işleyen ve katılımcı bir dijital demokrasinin inşası” gerçekleştirilmelidir. Böylece bütün toplum üyelerinin akıllı araçlardan yararlanarak temel değer anlayışlarını, siyasal tutumlarını ve toplumsal gelişme hedeflerini ortak biçimde belirlemesi, siyasal yaşama düzenli biçimde katılması ve siyasal haklarını geniş ölçüde kullanması güvence altına alınmalıdır. Akıllı çağda devlet yönetişim sisteminin ve yönetişim kapasitesinin modernleştirilmesi, akıllı toplum inşasının temel gerekliliklerinden biridir. İlgili kurumlar ve görevliler, akıllı algoritmalar ve büyük dil modelleri gibi araçlardan analiz, karar alma, yönetim ve denetim süreçlerinde etkin biçimde yararlanmalı; uygulamadan elde edilen geri bildirimlere göre gerekli düzenlemeleri zamanında yapmalı ve insan-makine işbirliği içinde yönetişimin etkinliğini yükseltmelidir. Dev teknoloji şirketlerinin yönetişim yetkisini aşındırması ise akıllı yönetişimin karşı karşıya olduğu önemli sorunlardan biridir. “Veriden, kaynaklardan ve algoritmalardan hizmetlere kadar bu şirketler insanların günlük yaşamına giderek daha fazla nüfuz etmiş; yarı kamusal iktidar niteliği ya da kamusal iktidarın bazı özelliklerini taşır hâle gelmiştir.” Dev şirketlerin kamusal nitelikleri ile ticari nitelikleri arasındaki sınır giderek belirsizleşirken, devlet bunlar üzerinde etkin denetim kurmalı; düzensiz biçimde genişlemelerini ve ekonomik çıkar uğruna insanların beden ve zihnini yasa dışı biçimde dönüştürmeleri, insanların günlük yaşamını gözetleyip kontrol etmeleri gibi uygulamalara yönelmelerini engellemelidir.
Akıllı çağda üstyapının inşasında bir diğer temel odak noktası ise “insan merkezli” yapay zekâ gelişim ilkesinin benimsenmesi, çeşitli akıllı robotların “özne” konumu ve hakları meselesinin ihtiyatlı biçimde ele alınması ve buna uygun ahlaki ile hukuki düzenlemelerin oluşturulmasıdır. Böylece yapay zekânın “iyiye ve iyiliğe yönelik” gelişimi yönlendirilebilir. Bir yandan, yapay zekânın insanın yerine öznenin “işlerini” yerine getirmesine rağmen öznenin “haklarına” sahip olmaması ve öznenin “sorumluluklarını” üstlenmemesi biçimindeki çelişki karşısında; tasarımcı, algoritma ve kullanıcıdan oluşan “üçlü bütünleşik” bir hak, sorumluluk ve yükümlülük sistemi kurulmalıdır. Buna göre algoritmaların hak ve sorumlulukları açıklanmalı, algoritmada kullanılan verilerin kaynağı, kullanım amacı ve olası belirsizlikleri belirtilmeli ve bunlar kullanıcılara açık biçimde bildirilmelidir. Bu durumda akıllı robotların “özne benzeri” bir statü kazanması mümkün görünmektedir. Böylece algoritmaların kullanımından kaynaklanan hukuki ve etik sorunlara karşılık verilebilir; yalnızca tasarımcılar ve kullanıcılar değil, algoritmalar da belirli ölçüde sorumluluk üstlenebilir. Tazminat gerektiren durumlarda ise gerekli karşılık, algoritmalar tarafından yönlendirilen akıllı robotların bağımsız üretim faaliyetlerinden elde edilen gelirlerden karşılanabilir. Diğer yandan yapay zekânın gelişimine uygun ahlaki normlar ile yazılı hukuk kuralları mümkün olan en kısa sürede oluşturulmalı; yapay zekânın standartlara uygun ve hukuk temelinde gelişimi teşvik edilmelidir. Aynı zamanda akıllı robotların etik kurallar ve hukukla bütünleşmesi sağlanmalı; etik ve hukuk “çipin içine” yerleştirilerek insanlığın temel değerleriyle uyumlu hâle getirilmeli ve akıllı robotların her koşulda insanın amaçlarına hizmet etmesi ve insanın talimatlarına uyması güvence altına alınmalıdır. Bu yaklaşım, akıllı teknolojilerin gelişiminin bütün halkın denetiminde kalmasına, yapay zekânın sermaye ya da kötü niyetli kişiler tarafından kötüye kullanılmasının önlenmesine ve aynı zamanda teknolojinin kontrolden çıkmasının engellenerek yapay zekânın insanlığa karşı yabancı bir güce dönüşmesinin önüne geçilmesine katkı sağlayacaktır.
Sonuç
Her ne kadar yapay zekânın gelişimi bugün hâlen başlangıç aşamasında bulunsa ve gelişim düzeyi dengesiz ve yetersiz olsa da, hızla yenilenen ve gelişen akıllı teknolojiler akıllı üretici güçlerin ve akıllı ekonominin hızlı gelişimini teşvik etmekte; fırsatlar ile meydan okumaların bir arada bulunduğu akıllı bir toplumu şekillendirmektedir. Bu süreçte, sanayi çağında oluşmuş kapitalist üretim ilişkilerinin akıllı üretici güçlere uyum sağlayamadığı, üstyapının ise ekonomik temelle uyumsuz hâle geldiği durum giderek daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle tarihsel materyalizmin toplumsal formasyon teorisine ilişkin temel ilkeleri esas alınmalı; akıllı üretici güçler sürekli geliştirilirken, üretim ilişkileri de bunların gelişme düzeyine uyum sağlayacak biçimde hızla yeniden düzenlenmeli, üstyapı ise ekonomik temelin değişen koşullarına uyacak şekilde sürekli dönüştürülmelidir. Böylece akıllı toplumun temel toplumsal çelişkileri güçlü bir toplumsal gelişme dinamiğine dönüştürülebilir; akıllı toplumun inşası “hızlı gelişim yoluna” sokulabilir ve yeni bir ekonomik-toplumsal formasyon olan komünist toplumun ortaya çıkışı için gerekli temel ve koşullar hazırlanabilir. Elbette komünist topluma yönelen yeni üretim ilişkileri ile üstyapının inşası “yeni” bir olgudur. Bu süreç uzun vadeli, karmaşık ve birçok unsuru kapsayan sistematik bir projedir; tek bir hamlede tamamlanması mümkün değildir. Bazı temel sorunlar çözüme kavuşturulmuş olsa bile, örneğin sosyalist Çin’de bütün halkın ülkenin sahibi olduğu kamu mülkiyetinin kurulması ve akıllı teknolojiler ile akıllı üretici güçlerin normal gelişimini engelleyen sistemsel engellerin ortadan kaldırılması sağlansa dahi, sanayi toplumu temelinde şekillenmiş üretim ilişkileri ile üstyapının kapsamlı biçimde yeniden düzenlenmesi ve köklü dönüşümlere tabi tutulması gerekmektedir. Bunların akıllı teknolojilerin özellikleri ve akıllı üretici güçlerin gelişim düzeyiyle uyumlu hâle getirilmesi, akıllı toplumun inşası ile komünist toplumun inşasının eşgüdüm içinde ilerletilmesin



