Batı Merkezci Sinemada Anadolu Mitosları

Batı Merkezci Sinemada Anadolu Mitosları
Picture of Gülşah Elikbank Yazdı
Gülşah Elikbank Yazdı

Küresel sinema endüstrisi, yalnızca bir eğlence aygıtı değil, aynı zamanda kitlelerin rızasını üreten ve mekânsal hafızayı yeniden şekillendiren hegemonik bir anlatı alanı. Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisi, egemen sınıfların (ve bu bağlamda Batı merkezli küresel sermayenin) tahakkümlerini sadece ekonomik veya askeri güçle değil, kültürel üretim süreçlerini kontrol ederek kurduklarını ileri sürer. Hollywood, mitsel ve tarihsel anlatıları kendi ideolojik süzgecinden geçirerek sinemayı bu hegemonyanın en korunaklı kalesi haline getirdi. Christopher Nolan’ın Odyssey (2026) yapımı ile Wolfgang Petersen’ın Troy (2004) filmi, bu hegemonik yapının kültürel mülkiyet ve coğrafi unutturma stratejilerini somutlaştıran iki temel metindir bu bağlamda.

Batı Homeros’u Köksüzleştiriyor

Batı anlatısı, kendi medeniyet soykütüğünü meşrulaştırmak adına Homeros destanlarını köksüzleştirmekte ve Doğu/Anadolu aidiyetlerini görünmez kılmaktadır. Oysa Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ve Azra Erhat’ın öncülük ettiği Mavi Anadolu hümanizmi, Batı medeniyetinin kökleri olarak kabul edilen mitsel mirasın asıl yatağının Yunan anakarası değil, Anadolu toprakları olduğunu bilimsel ve edebi argümanlarla kanıtlamıştır. Erhat, Mitoloji Sözlüğü ve Homeros çevirilerinde Akdeniz ve Ege kültürünün evrenselliğini vurgularken, Cevat Şakir Batı rasyonalizminin Anadolu’dan beslendiğini ve Homeros’un özbeöz İzmirli (Smyrna) bir ozan olduğunu savunur. Buna karşın, küresel sinema endüstrisi Anadolu’nun bu entelektüel sermayesini gasp etmekte; Türk mitolojisini ve Anadolu efsanelerini sistematik olarak baskılamaktadır.

Anadolu Boş Bir Kara Parçası Olarak Resmedildi

Kültürel hegemonyanın sinemadaki en rafine araçlarından biri, coğrafyanın görsel olarak manipüle edilmesi, yani kartografik hafıza silmedir. Wolfgang Petersen’ın Troy (2004) filmi, mitsel coğrafyanın Hollywood eliyle nasıl sömürgeleştirildiğinin en açık kanıtıdır. Filmin açılış sekanslarında ve askeri strateji sahnelerinde kullanılan mitsel haritalarda, Ege Denizi’nin batı yakası (Sparta, Miken, Atina) net siyasi, mimari ve coğrafi kimliklerle işaretlenerek “medeniyetin merkezi” olarak sunulur. Buna karşılık, Hitit kaynaklarında Wilusa olarak geçen ve arkeolojik olarak tamamen bir Anadolu medeniyeti olan Truva’nın üzerinde yükseldiği Anadolu (Asia Minor) anakarası, haritalarda isimsiz, sınırsız ve medeniyetten yalıtılmış boş bir kara parçası olarak resmedilmiştir.

Bu bilinçli kartografik sansür, izleyicinin zihninde Truva’yı Anadolu topraklarından kopararak onu ya izole bir “Yunan kolonisi” ya da Batı’nın kendi kimliğini kurmak için ihtiyaç duyduğu “barbar öteki” konumuna indirger. Filmin Türkiye’nin (Çanakkale/Hisarlık) tüm davetlerine rağmen Malta ve Meksika’da inşa edilen yapay setlerde çekilmesi de bu mekânsal yabancılaştırma politikasının pratik bir uzantısıdır. Sinematik coğrafya, Anadolu’nun tarihsel gerçekliğini tamamen dışarıda bırakacak şekilde yeniden üretilmiştir.

Nolan Odyssey’i Mekansızlaştırdı

Christopher Nolan’ın Odyssey (2026) uyarlaması ise bu hegemonik baskıyı entelektüel bir “mekânsızlaştırma” boyutuyla sürdürmektedir. Nolan, gelişmiş IMAX teknolojisi ve zamansızlık teması ardına gizlenerek destanın yerel ve coğrafi ruhunu tamamen tasfiye ediyor. Antik tarihçi Herodotos başta olmak üzere tarihsel kaynakların uzlaştığı üzere, Homeros destanlarını İzmir’in (Smyrna) Meles Çayı kenarında şekillendirmiş bir Anadolu ozanıdır. Azra Erhat’ın ifadesiyle Homeros, Anadolu insanının, toprağının ve denizinin sesidir.

Ancak Nolan’ın sinematik evreninde Odyssey, kökleri İzmir’e ve Ege’nin doğu kıyılarına dayanan bir destan olmaktan çıkarılıp, Batı insanının varoluşsal krizlerine hizmet eden küresel ve soyut bir fanteziye dönüştürülür. Batı akademisi ve sinema endüstrisi, Homeros’u “Avrupa medeniyetinin kurucu babası” ilan ederek mülkiyetine geçirirken, onun Anadolulu kimliğini bütünüyle sansürlemektedir. Böylece İzmir, insanlığın bu en büyük anlatısının ozanının doğum yeri olarak küresel hafızadan silinmektedir.

Türk Mitolojisi Sistematik Olarak Engelleniyor

Anadolu’nun mitsel mirasının Greko-Romen potasında eritilerek sömürgeleştirilmesi, madalyonun sadece bir yüzüdür; diğer yüzünde ise Türk mitolojisinin (Dede Korkut, Umay Ana, Erlik Han) ve Anadolu-Mezopotamya sentezlerinin (Gılgamış, Şahmeran, Göbeklitepe) küresel sinemada sistematik olarak engellenmesi yer almaktadır. Hollywood’un finansal ve kültürel kapı bekçileri, Batı merkezli doğrusal tarih anlatısına tehdit oluşturabilecek hiçbir köklü Doğu anlatısına milyar dolarlık bütçeler tanımamaktadır. Batı hegemonyası, rızayı üretebilmek için medeniyetin tek beşiğinin Avrupa olduğu mitini korumak zorundadır. Anadolu’nun sentezci, çok katmanlı ve Türk-İslam unsurlarıyla birleşen mitsel zenginliği, bu tekçi anlatıyı bozduğu için küresel sinema perdesinin arkasına itilerek marjinalleştirilmektedir.

Anadolu efsanelerinin ve Türk mitolojisinin küresel sinemada hak ettiği uluslararası temsili kazanması, Batı endüstrisinin oryantalist insafına bırakılamaz. Bu baskılama mekanizmasına verilecek en nitelikli akademik ve sanatsal yanıt; mitsel anlatıların kendi topraklarına, yani Anadolu’nun hafızasına ait olduğunu savunan yerli ve güçlü sinematik projelerin üretilmesidir. Biz dört yıldır Uluslararası Mitoloji Film Festivalinde bunun için çabalıyoruz örneğin.

Kültürel hegemonyanın sinema yoluyla kurulması kaçınılmaz bir kader değildir; bunun en somut panzehiri, kültürün stratejik bir yumuşak güç (soft power) unsuru olarak kurgulanmasıdır. Joseph Nye tarafından kavramsallaştırılan yumuşak güç; bir ülkenin küresel arenada zorlama veya para gücüyle değil, kültürel ve ideolojik cazibesiyle istediğini elde edebilme yeteneğidir. Yakın dönem dünya tarihinde bu gücü en sistematik ve başarılı şekilde kullanan ülke Güney Kore olmuştur.1990’ların sonundan itibaren devlet destekli bir kalkınma modeli olarak kurgulanan “Hallyu” (Kore Dalgası), Kore kültürünü, sinemasını (Parasite), dizilerini (Squid Game) ve müziğini (K-Pop) küresel popüler kültürün merkezine taşımıştır. Güney Kore, Hollywood’un kapı bekçiliğini aşmak için kendi kültürel anlatılarını yüksek prodüksiyon kalitesiyle evrenselleştirmiş ve Batı merkezli sinema endüstrisini kendi evinde (Oscar ve Cannes ödüllerinde) dize getirmeyi başarmıştır.

Kore modeli; köklü bir yerel anlatının, doğru finansal ve stratejik hamlelerle küresel bir hegemonyayı nasıl kırabileceğinin en net kanıtıdır. Güney Kore’nin bu başarısı ışığında, Anadolu’nun mitsel mirasını korumak ve küresel sinemada hak ettiği yeri almasını sağlamak adına Türkiye için de yapılabilecek stratejik adımlar az çok bellidir elbette. Nolan’a en azından bunu bizlere bir kez daha düşündürdüğü için teşekkür etmeliyiz.

Paylaş
Paylaş: