Bir süredir Teori dergisi internet sitesinde Çinli bilimadamlarının Yapay Zekâ ve Komunizm konulu makalelerine yer veriyoruz. Makalelerde ele alınan konular tüm dünyada tartışılıyor. En son Yanis Varoufakis, Japonya’nın İngilizce yayın yapan en etkili ve köklü gazetesi The Japon Times’da Çin’de devam eden çalışmaları ele aldı. Varoufakis Yunanistan’ın eski maliye bakanı, MeRA25 Partisi’nin lideri, Atina Üniversitesi’nde iktisat profesörü ve Fudan Üniversitesi’nde kıdemli araştırmacıdır. Makaleyi Gökalp Erbaş çevirdi.
Teori’de yayınlanan makalelere aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://teoridergisi.com/dosyalar/yapay-zeka3/
Çin kapitalizmi benimsedikçe, ülkenin önde gelen üniversiteleri öğrencilerin ekonomi hakkındaki düşüncelerini şekillendirmek için ana akım Batılı ders kitaplarını kullanmaya başladı. Çin’in en iyi iktisat bölümlerinden birinde çalışan bir profesör bana, “Meslektaşlarımın çoğu Marksizme yalnızca sözde bağlılık gösteriyor. Marx’ı gerçekten ciddiye alanların sayısı çok az” demişti.
Bu iki yıl önceydi. Bugün ise yapay zekâ devrimi, Çin Marksist iktisadına güçlü bir ivme kazandırıyor.
Çinli Marksistler uzun zamandır ülkenin kapitalizme yönelişinin, Kuzey Atlantik ekonomilerinden aşina olduğumuz bir “rant tuzağına” sürüklenmesinden endişe ediyordu: varlık fiyatlarında enflasyon, hızlı bir yavaşlama, durgunluk, sanayisizleşme ve toplumsal huzursuzluk. Çünkü üretken sektörlerdeki rekabet kâr oranlarını aşağı çektikçe, rant getirisi sağlayan mülk ve varlıklar, risk ağırlıklı en yüksek getiriyi arayan yatırımcılar için daha cazip hâle gelir.
Servet ne kadar fazla rant peşinde koşarsa, varlık fiyatları o kadar yükselir ve servet sanayiden rantiyer sektöre o kadar hızlı kayar. Rant tuzakları sanayinin içini boşaltır. İngiltere’nin kuzeyi ve ABD’nin orta-batısı gibi bir zamanların gurur kaynağı olan sanayi merkezlerini çökmüş bölgelere dönüştürür.
Çin, emlak şirketi Evergrande’ın çöküşüyle birlikte zaten bir rant tuzağının eşiğine gelmişti. Evergrande, Çin’in ekonomik mucizesini neredeyse batıracak olan spekülatif buz dağının yalnızca görünen kısmıydı. Çin devletine sadık akademisyenler ise bu tür kaygıları reddediyor. Onlara göre Çin devleti, Batılı muadillerinden farklı olarak, rant tuzağından kaçınacak biçimde yatırımları nasıl yönlendireceğini biliyor. Kritik mineraller, yeşil enerji, elektrikli araçlar, ultra hızlı demiryolları, mikroçipler ve son dönemde yapay zekâ gibi başarı örneklerine işaret ediyorlar.
Marksizme bağlı kalmayı sürdüren az sayıdaki Çinli iktisatçı ise, Çin devleti ne kadar yetkin olursa olsun, bunun ülkenin rant tuzağından kaçınması için yeterli olmayabileceğinden içten içe kaygı duyuyordu. 2025’in başlarında bunlardan bazıları bana, ülkenin devasa ticaret fazlasını hem Çinli hem de Batılı işçi sınıflarına karşı yürütülen acımasız bir sınıf savaşının sonucu olarak gördüklerini söyledi. Onlara göre bu savaşın tek kazananları Çinli ve Batılı kapitalistlerdi.
Yükselen Çinli kapitalist sınıf, ticaret fazlasından biriken yaklaşık 170 trilyon yuanı (25 trilyon dolar) varlık alımlarına yönlendirirse Çin rant tuzağından kaçamayacaktır. Eğer bu tasarruflar bunun yerine yurt dışına, örneğin BRICS+ ülkelerine veya Afrika’ya yatırılırsa, Çin de kendisinden önce Batı’nın yaptığı gibi gelişmekte olan ülkelerin artıklarına el koyan bir rantiyer hâline gelecektir. Bu da tam olarak Marksist bir hedef sayılmaz. Dahası, Çinli tasarruf sahipleri birikimlerini yurt dışına gönderirlerse, bir gün kendilerini daha önce Alman tasarruf sahiplerinin yaşadığı gibi yabancı borçluların avcunda bulabilirler. Bu da pek cazip bir gelecek tasavvuru değil.
Benzer bir kaygı başta Anglo-Sakson iktisatçıların savunduğu standart politika önerisi söz konusu olduğunda da Çinli Marksist iktisatçıları kuşatıyordu: Çin, rant tuzağından kaçınmak için hem özel hem de kamusal yurtiçi harcamalarını artırmalıydı. Ancak Çinli Marksistler, tüketimciliğin ülkeyi kapitalizmin rant tuzağından kalıcı biçimde uzak tutacağından yine de kuşku duyuyor. İçlerinden biri bana, “Galbraith’ın The Affluent Society kitabını okudum; bu yüzden tüketim çarkında daha hızlı koşmanın başlı başına ayrı bir cehennem olduğunu biliyorum” demişti.
Yapay zekâ destekli Çin robotlarının, çevrede kalmış Marksist iktisatçıların yeniden merkeze dönmesine nasıl yardımcı olduğunu anlamak için Marksist iktisadın temel bir ilkesini hatırlamamız gerekir: Ekonomik değer yalnızca insan emeği tarafından yaratılır. Bir malın değeri, mevcut teknoloji ve uzmanlık düzeyi altında o malı üretmek için gereken asgari emek zamanını yansıtır. Kapitalistler bir makineden artı-değer elde edemez; bunu yalnızca insanlardan elde edebilirler. Sanayi makineleri son derece yararlı olabilir, ancak yalnızca onları üreten insanların içlerine aktardığı değeri taşırlar.
Buhar makinesinin icadından bu yana makineler giderek daha fazla insan emeğinin yerini aldıkça, metaların değeri düştü, kâr marjları daraldı ve rant tuzağı derinleşti. Çok geçmeden kapitalizmin, değer yaratımını yeniden canlandırmak için ya emek arzını azaltacak bir savaşa ya da emeği ucuzlatacak büyük bir krize ihtiyacı oldu. Kapitalizme yönelik standart Marksist eleştiri bunu söyler.
Çinli Marksistler, Büyük Teknoloji şirketleri sayesinde bunun ABD’de yeniden ve daha güçlü biçimde yaşandığına inanıyor. Silikon Vadisi maddi üretime pek ilgi göstermiyor. Buna karşılık, kişi ve şirketlere hizmet sağlayıcı olarak kiralanacak yapay zekâ ajanları geliştirmeye odaklanıyor. Amerika’nın hizmet sektörü insan emeğini tasfiye ettikçe artı-değer üretme kapasitesini de kaybediyor. Bu sırada ABD’li teknoloji baronları, yapay zekânın görece daha az etkilediği maddi üretimden daha fazla artı-değeri kendilerine çekiyor. Amerika’nın rant tuzağı büyüyor; eşitsizlik, popülizm ve toplumsal çatışma da onunla birlikte artıyor.
Buna karşılık Çinli yapay zekâ şirketleri maddi üretime odaklanıyor. Endüstriyel robotları sebzeler de dâhil çeşitli ürünlerin üretiminde kullanıyorlar. Üretim sürecinin tasarımı da dâhil olmak üzere bütün tedarik zincirleri otomatikleştiriliyor.
Üstelik bütün bu yapay zekâ yetenekleri açık kaynaklı ve en küçük Çinli üreticinin bile çok düşük bir maliyetle erişebileceği durumda. Bu, yalnızca bir Henry Ford’a ya da Steve Jobs’a rekabet üstünlüğü kazandıran bir teknoloji değil. Çinli Marksistler, Çin’de ortaya çıkan yapay zekâ güdümlü sanayi modelinde bizzat değerin ortadan kaldırılmasının maddi temelini görüyor.
Gerekli emek zamanı bütün sektörlerde aynı anda sıfıra doğru yaklaştığında, mallar öylesine bollaşır ki mübadele değerleri çöker. Geriye devasa bir kullanım değeri, fayda ve yararlılık kalır. Bir anda servet artık varlık fiyatlarını desteklemez, rant tuzağı ortadan kalkar. Böylece iç dengesini korumak için artık ihracata ihtiyaç duymayan gelecekteki bir Çin’i tasavvur edebilir hale geliriz.
Çinli Marksistlerin ileri sürdüğü daha temel nokta şu: Kapitalizm, yapay zekânın yaratacağı büyük ileri atılımdan sağ çıkamaz. Er ya da geç, ayakta kalabilmek için krizler ve savaşlar üretmek zorunda kalacaktır.
Ancak Çin, kapitalist servet birikiminin aynı mantığıyla sınırlı değildir. Kısa vadeli kazançlar yerine uzun vadeli hedeflere öncelik veren devlet kapitalizmi çerçevesinde hareket ettiği için, düşen kârlardan korkmadan otomasyonu mantıksal sonucuna kadar götürebilir.
Şoku absorbe edebilir, elde edilen kazanımları son derece ucuz ve yüksek kaliteli mal ve hizmetler biçiminde yeniden dağıtabilir. Böylece yeteneğe göre üretip ihtiyaca göre dağıttığımız özgür birliktelikler alanının maddi ön koşullarını yaratabilir. Komünist ütopyanın kurulmasına yardımcı olan devlet de sonunda sönümlenebilir.
Çin’de yeniden güç kazanan Marksistler haklı olsa bile ortada hala zor sorular duruyor: Bu üretkenlik tekilliği gerçekleştiğinde Çin devleti, yapay zekâ destekli robotların mümkün kıldığı bolluğun ve boş zamanın gerçek anlamda insani gelişim için kullanılmasını sağlayacak mı? Devlet gönüllü biçimde sönümlenecek mi? Yoksa büyük teknoloji şirketlerinin yaptığı gibi yapay zekâyı kendi zenginleşmesi için kullanan asalak bir elit mi ortaya çıkacak?



