26–27 Haziran 2026 tarihlerinde Moskova’da, Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen “Geleceğin Felsefesi: Fikirler ve Anlamlar” başlıklı uluslararası konferansa Türkiye’den katıldım. Konferans, Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi, Ulusal Araştırma Üniversitesi Yüksek Ekonomi Okulu, Rusya Devlet Beşerî Bilimler Üniversitesi Ivan Ilyin Yüksek Siyaset Okulu, Primakov Ulusal Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Araştırma Enstitüsü ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı’na bağlı Rusya Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi’nin katkılarıyla gerçekleştirildi.
Konferansın açılışı, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in katılımcılara gönderdiği selamlama mesajıyla başladı. Putin mesajında, hızlı teknolojik, toplumsal ve kültürel değişimler çağında beşerî bilimlerin ve felsefi çözümlemelerin artan önemine dikkat çekti. İnsanlığın dijital dünyada kendisini nasıl konumlandıracağı, yaşam anlayışının nasıl dönüşeceği ve kültürler arası ilişkilerin hangi temeller üzerinde kurulacağı soruları konferansın genel çerçevesini belirledi.
Toplantı yalnızca akademik bildirilerin sunulduğu dar kapsamlı bir etkinlik değildi. Çok kutuplu dünya düzeninin felsefi, kültürel, teknolojik ve siyasal zemininin tartışıldığı geniş bir düşünce platformu niteliği taşıyordu. Çin, Hindistan, İran, Sırbistan, Belarus, Türkiye, İngiltere, Uganda, Arjantin ve daha birçok ülkeden bilim insanları, filozoflar, siyaset bilimciler ve araştırmacılar Moskova’da buluştu. Konferansın katılımcı yapısı, Atlantik merkezli düşünce tekeline karşı yeni bir uluslararası akademik ve entelektüel hattın gelişmekte olduğunu gösterdi.
Konferansta öne çıkan isimler arasında modern Çin düşüncesinin önemli temsilcilerinden Zhang Weiwei, Rusya-Batı ilişkileri üzerine çalışmalarıyla bilinen İngiliz akademisyen Richard Sakwa, Avrasya güvenliği alanındaki çalışmalarıyla tanınan Hintli bilim insanı Sanjay Kumar Pandey, çağdaş teknoloji ve felsefe tartışmalarındaki etkisiyle bilinen Nick Land, Rus düşünce dünyasının önemli isimlerinden Aleksandr Dugin, Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi Dekan Vekili Aleksey Kozırev, Rus Siyaset Bilimcileri Derneği Başkanı Andrey Şutov ve Sosyal Mimari Enstitüsü Müdürü Sergey Volodenkov gibi isimler yer aldı. Açılış konuşmalarında ise Rusya Federasyon Konseyi Başkan Yardımcısı Konstantin Kosaçev, Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Dmitriy Çernışenko ve Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü Direktörü Nikolay Makarov gibi önemli temsilciler konferansa ağırlık kattı.
Geleceğin artık yalnızca Batı merkezli kurumların, teknoloji tekellerinin ve Atlantikçi strateji çevrelerinin kavramlarıyla tartışılmadığı bir toplantı olduğu için büyük bir umut uyandırmıştır. Moskova, Pekin, Tahran, Ankara ve dünyanın farklı merkezleri kendi tarihsel birikimleri, devlet gelenekleri ve medeniyet ufuklarıyla geleceğin kuruluşuna ilişkin söz aldılar. Çok kutuplu dünya yalnızca askeri veya ekonomik güç dengelerinin değişmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda bilginin, felsefenin, kültürün ve insanlık tasavvurunun çok merkezli hale gelmesi anlamına geliyor.
Ben de konferansın “Technologies of the Future” başlıklı oturumunda, “Artificial Intelligence, the State, and the Quest of a Virtuous Civilization” başlıklı sunumumu gerçekleştirdim. Konuşmamda yapay zekâyı yalnızca teknik bir yenilik olarak değil; devlet, üretim, planlama, emek, mülkiyet, veri, teknolojik egemenlik ve erdemli uygarlık arayışı bağlamında ele aldım. Temel sorum, yapay zekâ ve otomasyon, insanlığın üretici güçlerini özgürleştiren bir imkâna mı dönüşecek; yoksa özel mülkiyetin, neoliberal algoritmik kontrolün ve hegemonik merkezlerin elinde yeni bir bağımlılık ve denetim mekanizması mı olacaktır?
Bu soru bugün yalnızca mühendislik veya teknoloji politikası açısından ele alınamaz. Yapay zekâ çağında asıl çelişki, otomasyonun emek verimliliğini toplumsal ölçekte yükseltmesi ile bu üretici gücün özel mülkiyet altında dar kâr mekanizmasına hapsedilmesi arasında belirginleşmektedir. Veri, bilgi ve yapay zekâ altyapıları kolektif üretimin, toplumsal birikimin ve insanlığın ortak aklının ürünüdür. Bu nedenle onların insanlığın yararına kullanılması, milli devletlerin planlama kapasitesini, teknolojik egemenliği ve çok kutuplu bilimsel işbirliğini zorunlu kılmaktadır.
Konferans sonrasında hazırlanan memorandumda da geleceğin önceden belirlenmiş olmadığı, halkların kendi tarihleri ve kültürel birikimleri üzerinden geleceği kurma hakkına sahip oldukları, insanın teknolojiye indirgenemeyeceği ve medeniyetler arası adil diyaloğun gerekliliği vurgulandı. Bu yönüyle konferans, çok kutuplu dünyanın yalnızca siyasi veya askeri cephede değil; felsefe, bilim, eğitim, kültür ve teknoloji alanlarında da kurulduğunu gösteren önemli bir buluşma oldu.
Konferansa ilişkin ilk değerlendirmelerimi Aydınlık gazetesinde yayımlanmak üzere ayrıca kaleme aldım. Orada toplantının genel havasını, konuşmacıları, Rusya’nın çok kutuplu dünyadaki yerini ve konferans sonrasında hazırlanan memorandumun siyasal-felsefi anlamını daha geniş bir çerçevede değerlendirdim. Teori Dergisi için hazırladığım bu metinde ise konferanstaki konuşmamı yazıya dönüştürerek, yapay zekâ, devlet ve erdemli uygarlık arayışı üzerine düşüncelerimi okurlarla paylaşmak istiyorum.
Aşağıdaki metin, Moskova’da yaptığım konuşmanın genişletilmiş ve yazı diliyle yeniden düzenlenmiş biçimidir.
Artificial Intelligence, the State and the Quest for a Virtuous Civilization
MOSCOW, JUNE 26–27, 2026
Dr. Ali Alsaç
Aramızdaki iyimserlere ve kötümserlere, hoş geldiniz!
Keşke Rusça konuşabilseydim. Duygular insanın ana dilinde çok daha güçlü yankılanıyor.
Konuşmamı teknoloji ile devlet arasındaki etkileşim ve erdemli bir uygarlık arayışı çerçevesinde hazırladım.
Zihnimde dönüp duran bir şiirden kısa bir bölümle düşüncelerimi paylaşmaya başlamak istiyorum:
Derine, hep derine kazıyoruz.
Nerede çağımızın o altın kalbi?
Çağımızın altın kalbini arıyoruz.
Üzerimizde ağır bir yeryüzü.
Gökyüzünden uzakta… çok uzakta…
Derine, hep derine kazıyoruz.
Madencileriz biz, devrimcileriz biz.
Patlarız volkan gibi;
çağ yenmeyecek bizi.
Yorgun değiliz.
Bu şiir, çağımızın en derin halini anlatıyor. Ağır bir yeryüzünün altında yaşıyoruz. Gökyüzünden uzağız. İnsanlık bugün olağanüstü teknolojilere sahip: yapay zekâya, robotik sistemlere, biyoteknolojiye, nükleer bilime, uzay sistemlerine ve küresel iletişim ağlarına. Fakat aynı anda savaş, eşitsizlik, yalnızlık, ekolojik baskı, kültürel parçalanma ve manevi yorgunlukla kuşatılmış durumdayız.
Bu nedenle daha derine kazmak zorundayız. Çağımızın altın kalbini aramak zorundayız. Yalnızca teknolojinin ne yapabileceğini değil, bu teknolojiyi hangi insan anlayışının, hangi devlet aklının ve hangi uygarlık idealinin yöneteceğini de sormalıyız.
İnsanlık tarihi, dönüştürücü fikirlerin ve teknolojilerin tarihi olarak da okunabilir. Ateş, insanın doğayla ilişkisini değiştirdi. Tarım, yerleşik toplumları yarattı. Yazı, devletlere ve uygarlıklara hafıza kazandırdı. Matbaa, fikirlerin dolaşımını hızlandırdı. Buhar makinesi üretimi, emeği ve sınıf ilişkilerini değiştirdi. Elektrik zamanı, sanayiyi ve şehirleri yeniden düzenledi. Bilgisayarlar hesaplamayı, iletişimi ve yönetimi dönüştürdü.
Bu büyük atılımların hiçbiri yalnızca teknik bir sorunu çözmekle kalmadı. Toplumu yeniden örgütledi. Sınıflar, devletler, bölgeler ve uygarlıklar arasındaki güç dengesini değiştirdi. Teknoloji her zaman makineden fazlası oldu. Her zaman toplumsal bir anlam taşıdı. Her zaman iktidarla, üretimle, kültürle ve siyasal örgütlenmeyle bağlantılı ilerledi.
Bugün yapay zekâ bu tarihsel çizginin içinde yer alıyor. Fakat yapay zekânın kendine özgü bir niteliği var. Yalnızca fiziksel üretimi dönüştürmüyor. Bilgiyi, karar almayı, öngörüyü ve toplumsal koordinasyonu dönüştürüyor. Eğitim, sağlık, güvenlik, kamu yönetimi, finans, sanayi, bilim ve hatta kültür alanlarına giriyor. Bu nedenle yapay zekâ yalnızca teknik bir yenilik olarak ele alınamaz. Yapay zekâ bir uygarlık meselesidir.
Teknoloji hiçbir zaman boşlukta gelişmedi. Her zaman tarihsel mücadelenin içinde gelişti. Devletler kaynaklar, güvenlik, üretim kapasitesi ve stratejik üstünlük için rekabet etti. Savaşlar çoğu zaman teknolojik değişimi hızlandırdı. Rekabet toplumları yenilik yapmaya zorladı. Krizler, eski kurumların zayıflıklarını açığa çıkararak yeni örgütlenme biçimlerine yol açtı.
Farklı uygarlıklar aynı teknolojik baskılara farklı cevaplar üretti. Batı; kapitalizm, sömürgeci genişleme ve sanayi gücü üzerinden bir yol izledi. Doğu ise devlet geleneklerini, toplumsal örgütlenme biçimlerini ve uygarlık sürekliliklerini korudu ve geliştirdi. Bugün yine böyle bir dönüm noktasındayız. Eski sistemler insanlığın büyük sorunlarına cevap verme yeteneğini kaybediyor. Yeni fikirler, yeni ittifaklar ve yeni kurumlar tarih sahnesine çıkıyor.
Bugün yeni bir devrimci duruma giriyoruz.
Yapay zekâ modelleri akıl yürütebiliyor, içerik üretebiliyor, sınıflandırma yapabiliyor, tahmin edebiliyor, tasarım süreçlerine ve karmaşık kararlara destek verebiliyor. Robotik ve otomasyon fabrikalarda, lojistikte, tarımda ve hizmetlerde rutin emeğin yerini almaya başlıyor. Biyoteknoloji ve nöro-arayüzler insan bedenini ve insan yeteneklerinin sınırlarını dönüştürmeye başlıyor. Dijital sistemler yönetim, eğitim, sağlık, finans ve güvenlik alanlarını giderek daha fazla şekillendiriyor.
Otomasyon artık yalnızca kas gücüyle sınırlı değil. Algıyı, hafızayı, karar almayı ve bilginin örgütlenmesini de etkiliyor. Bu büyük bir imkân yaratıyor. İnsanlık zorunlu emeği azaltabilir ve yaratıcılığı genişletebilir. Üretim daha verimli hale gelebilir. Planlama daha akıllı hale gelebilir. Bilim daha erişilebilir olabilir. Eğitim daha kişiselleştirilebilir. Sağlık sistemleri daha önleyici ve daha insani hale gelebilir.
Fakat aynı teknolojiler büyük bir tehlike de yaratıyor. Bağımlılığı, eşitsizliği ve kontrolü derinleştirmek için kullanılabilirler. İnsanların veri noktalarına, tüketicilere, kullanıcılara ve tahmin edilebilir davranış kalıplarına indirgendikleri toplumlar yaratabilirler. Bilgiyi, altyapıyı, platformları ve standartları az sayıda şirketin ve hegemonik merkezin kontrol ettiği bir sisteme hizmet edebilirler.
Bu bizi çağımızın temel çelişkisine getiriyor.
Yapay zekâ bir araçtır. Kader değildir. Kendi başına etik bir yön taşımaz. Onun yönünü güç ilişkileri, mülkiyet yapısı, siyasal amaç ve uygarlık vizyonu belirleyecektir.
Bu nedenle asıl soru şudur, Yapay zekâ neoliberal algoritmik kontrolün bir aracı mı olacak, yoksa insan merkezli işbirliğine dayanan çok kutuplu bir dünyaya mı hizmet edecek?
Neoliberalizmin baskın olduğu yolda yapay zekâ merkezileşmenin, gözetimin, bağımlılığın ve toplumsal parçalanmanın mekanizmasına dönüşür. Çok kutuplu, bilimsel sosyalist yolda ise işbirliğini, egemenliği, ortak kalkınmayı ve insanlığın birikmiş bilgisinin dolaşımını destekleyebilir.
Ben insanlığın ikinci yolu savunması gerektiğine inanıyorum. Bilgi dar bir hegemonik merkez tarafından tekelleştirilmemelidir. Çok kutuplu bir dünya içinde akmalıdır. Böyle bir ortamda yetişen yeni kuşaklar bizi insan merkezli yeni bir uygarlığa yaklaştırabilir.
Bu noktada devlet meselesi belirleyici hale gelir.
İnsanlığın en eski problemi kaynakların tahsisi problemidir. Her uygarlık aynı soruya cevap vermek zorundadır.. Gıda, emek, enerji, bilgi, güvenlik ve üretim nasıl örgütlenecektir? Bir toplumsal sistem tarihsel kapasitesini bu soruya verdiği cevapla kanıtlar.
Yirminci yüzyılda bu problem daha da karmaşık hale geldi. Sanayi üretimi, askeri planlama, şehirleşme, lojistik ve milli ekonomiler çok büyük miktarda bilgi gerektirdi. Bu nedenle Anatoly Kitov ve Viktor Glushkov gibi Rus ve Sovyet bilim insanlarının fikirleri önemini korumaktadır. Onlar ekonomik yönetim ve planlama için bilgisayar temelli sistemler tasarladılar. Çalışmaları, bilgi teknolojilerinin yalnızca hesaplama için değil; toplumsal koordinasyon ve kaynak planlaması için de kullanılabileceğini gösterdi.
Bugün yapay zekâ bu eski soruya yeni bir ölçek kazandırıyor. Planlama, koordinasyon, kamu yararı ve stratejik kalkınma üzerine yeniden düşünmemizi sağlıyor. Fakat bu süreç kapitalist-emperyalist tekellere bırakılamaz. Teknolojik gelecek yalnızca piyasa mekanizmalarıyla yönetilemez.
Piyasa yenilik üretebilir; fakat kendiliğinden adalet, egemenlik, uzun vadeli planlama veya insan onuru üretmez. Piyasalar kârı hesaplar. Devletler tarihsel sorumluluk taşır. Piyasalar kısa vadeli sinyalleri takip eder. Devletler uzun vadeli kalkınmayı örgütleyebilir. Piyasalar toplumu tüketicilere ve rakiplere böler. Devletler toplumu ortak hedefler etrafında birleştirebilir.
Bu yüzden milli devletler teknolojik geleceğin merkezi aktörleri olmayı sürdürüyor. Stratejik planlama yapabilir, kamu yararını koruyabilir, altyapı kurabilir, teknolojiyi düzenleyebilir ve egemenliği savunabilirler.
Teknolojik egemenlik özellikle önemlidir. Veri, altyapı, standartlar, platformlar ve bilimsel kapasite üzerinde denetim olmadan siyasal egemenlik eksik kalır. Teknolojik altyapısını kontrol edemeyen bir ülke, geleceğini de tam anlamıyla kontrol edemez.
Fakat egemenlik izolasyon anlamına gelmemelidir. Egemen devletler işbirliği yapabilir. Çok kutuplu bir düzen, farklı uygarlıkların ve milletlerin insanlığın ortak gelişimine katkı sunmasını mümkün kılabilir. Bu, çağımızın en önemli derslerinden biridir. Gelecek tek bir merkez tarafından kurulamaz. Birçok merkez, birçok uygarlık ve birçok halk tarafından kurulmalıdır.
O halde doğru soru, yapay zekânın ne kadar güçlü olacağı değildir. Bu gücü hangi uygarlık birikiminin kullanacağıdır.
Yapay zekâ ve robotik otomasyon zorunlu emeği azaltmalıdır. Gereksiz ya da dışlanmış insanlardan oluşan yeni bir sınıf yaratmamalıdır. Planlama bolluğu, barışı, eğitimi ve üretken yaratıcılığı genişletmelidir. Bilim insan onuruna hizmet etmelidir. Teknoloji insan üzerinde tahakküm kurmamalıdır. İnsanın bütün yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmalıdır.
Erdemli uygarlık teknik bir çıktı değildir. Siyasi ve etik bir görevdir. Kurumlar, eğitim, planlama, kamusal sorumluluk ve insanlığı kâr, tüketim ve kontrol nesnesine indirgeyen sistemlere karşı mücadele gerektirir.
İnsanlık bugün iki ufuk arasında duruyor. Bir ufuk, ahlaki yönü olmayan teknolojik tahakkümdür. Diğer ufuk, insan onuru, toplumsal adalet, barış ve işbirliği tarafından yönlendirilen teknolojik gelişmedir.
İkinci ufku seçmeliyiz.
Teknoloji insanlığa hizmet etmelidir. Bilimsel planlama kaynak tahsisi problemini çözmeye yardımcı olabilir. İnsan merkezli devletler bu dönüşüme yön verebilir. Fakat erdemli bir dünya bilinçli mücadele gerektirir.
Yapay zekâ insanlığın birikmiş bilgisini, bilimsel yasaları ve insanın doğayı dönüştürme kapasitesini birleştirebilir. Doğru kullanıldığında bolluk, üretkenlik ve barış dünyasının kurulmasına yardımcı olabilir.
Fakat bu gelecek kendiliğinden gelmeyecektir. İnsanlar, milli devletler, bilimsel işbirliği ve insan merkezli siyasal yöneliş tarafından kurulmalıdır.
Erdemli toplum milli devletlerin görevidir. Erdemli dünya tüm insanlığın görevidir.
Kapanışa geçmeden önce bizi ağırladıkları ve fikirlerimizi paylaşmamıza destek oldukları için Rus devletine, Rus halkına ve Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi’ne içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Ayrıca bütün değerli katılımcılara, onların ülkelerine ve halklarına saygılarımı iletiyorum.
Bu tür konferansların yalnızca geleceği tartışmamıza imkân verdiği için değil; milletler ve uygarlıklar arasında entelektüel köprüler kurduğu için de değerli olduğuna inanıyorum.
Çağımızın altın kalbini arıyoruz. Derine, hep derine kazıyoruz. Çağ bizi yenemeyecek.



