Göçü Göçmenler Değil Emperyalizm Yaratıyor

Göçü Göçmenler Değil Emperyalizm Yaratıyor
Picture of Taha Küçükuygun Yazdı
Taha Küçükuygun Yazdı

Ekim 2025’te, Dublin’in batısındaki Saggart kasabasında bir otelin önünde polis aracı alev alev yanıyordu. Elinde İrlanda bayrağı sallayan yüzlerce insan, sığınmacıların kaldığı CityWest Hotel’in barikatına yükleniyor, taş ve fişek yağdırıyordu. Ertesi gece yirmi üç kişi gözaltına alındı.

Bir sonraki gün gazete manşetleri oldukça çarpıcıydı: “İrlandalılar göçmenlere karşı ayaklandı.” Oysa yanan o polis aracının ve artık paramparça olmuş otel girişinin arasında sorulması gereken temel bir soru ortaya çıkmıştı. Bu bambaşka bir coğrafyanın evlatlarını İrlanda’nın kapısına kim getirmişti ve bir zamanlar “Kelt Kaplanı” namıyla ünlenmiş emekçi İrlanda halkını, başını sokacak bir ev bulamayacak hale kimler düşürdü?

İrlanda’da yaşanan bu olayların arka penceresi, ülkenin son on beş yılına bakınca hızlıca anlaşılıyor. İrlanda 2010’ların ortasından beri ağır bir konut kriziyle boğuşuyordu. Üzerine 2022’de aynı anda on binlerce sığınmacı ve Ukrayna savaşından kaçan on binlerce mülteci de eklendiğinde, bu büyüyen çatlak hızlıca koca bir deliğe dönüştü. Nitekim 2025 boyunca ülkede üç yüzden fazla mülteci merkezi gösterilere, kundaklama girişimlerine ya da tehditlere hedef oldu. Sokağa dökülen insanların öfkesinin altında ev, iş ve güvence gibi maddi bir temel bulunuyordu; bayrak, vatanseverlik ve sloganlar ise bu soruna karşı bir feveran biçimiydi. Dolayısıyla başta Avrupa olmak üzere göç sorunu, tarihsel bir çerçeveden bakıldığında kendiliğinden çözülmeye başlıyor.

İlk olarak şunu kabul etmek gerekir: göç bir sebep değil, daha çok bir sonuçtur; krizleri yaratmaktan ziyade, yaratılmış krizlerin verdiği bir semptomdur. Baş sorumlusu ise emperyalizmdir. Göç araştırmalarının önde gelen kuramcıları Castles ve Miller’ın da vurguladığı gibi, kitlesel göç hareketleri bireysel tercihlerin değil, küresel eşitsizliklerin ve merkez-çevre ilişkilerinin ürünüdür. Bu kavramsal çerçevenin ayaklarını yere indirmek istersek, Avrupa kapılarında bekleyen insan seline bakmak yeterli. Bu insanların bir gece beliren parlak bir fikirle yollara düştüğünü düşünmek gerçekçi olmaz. Avrupa kapılarına dayanan insanların ağırlıklı olarak NATO’nun, ABD’nin ve Avrupa’nın bombaladığı, iktidarını devirdiği, ekonomisini çökerttiği coğrafyalardan gelmesi de bu yüzden tesadüf değildir. Özellikle Batı Asya ve Afrika

topraklarındaki insanların Batılı devletlerin kapılarına neden dayandığını anlamak için, basit bir Avrupa tarihi incelemesi ve emperyal haritanın izini sürmek işte bu sebeple yeterlidir.

Örneğin Fransa’nın banliyölerine bakılabilir. Paris’in beton eteklerindeki bu mahalleler tesadüfen kurulmadı; nüfusları, Fransa’nın bir zamanlar sömürdüğü ve sonra ucuz işgücü olarak ithal ettiği halkların çocuklarından ve torunlarından oluşuyor. 20. yüzyılda Fransa, Cezayir’i elinde tutmak için yüz binlerce insanı katleden kanlı bir sömürge savaşı verdi; yenildi; ardından “Şanlı Otuz Yıl”ın fabrikalarını döndürmek için aynı Cezayir’den, Fas’tan, Tunus’tan ve Afrika’dan işçi taşıdı. Fabrikalar kapanınca bu insanlar kentin çeperindeki sitelere terk edildi ve banliyö, anavatanın göbeğinde yeniden üretilmiş bir sömürge bölgesi haline geldi.

Şimdi bu mahalleler düzenli aralıklarla savaş alanına dönüyor. 2005’te Clichy-sous-Bois’da polisten kaçarken bir trafoda can veren on beş ile on yedi yaşındaki Bouna ve Zyed’in ölümü ülkeyi üç hafta tutuşturdu; hükümet olağanüstü hal ilan etti. 2023’te Nanterre’de, Cezayir kökenli on yedi yaşındaki Nahel’in bir trafik kontrolünde, yakın mesafeden polis kurşunuyla öldürülmesi, on yıllardır biriken öfkeyi sokağa döktü: Fransız İçişleri Bakanlığı’nın kendi rakamlarıyla beş binden fazla araç yakıldı, bine yakın bina tahrip edildi, iki yüz elli karakola saldırıldı ve yedi yüzden fazla polis yaralandı. Gözaltına alınanların yaş ortalaması ise tıpkı Nahel gibi genç ağırlıklıydı.

Pek çok Avrupalı siyasetçinin “bu bir göç ve İslam meselesidir” diye yaftaladığı bu isyanların kökeninde, yukarıda çizdiğimiz tarihsel çerçeveden bakıldığında, asıl bozuk olanın emperyalizm olduğu çıplak şekilde göze çarpar. Avrupalı devletler emperyalizmi benimsemeyip Cezayir’i sömürmeseydi, Ukrayna’yı fonlayıp ABD ile İsrail’in çıkarları için insanları evsiz bırakmasaydı, İrlanda’nın emekçileri evsiz ve işsiz kalır mıydı? Fransa sokakları yağmalanır mıydı?

Yine de olabilirdi, çünkü emperyalizm çevresinde mülteci biriktiren bu sistem merkezde de büyük krizler yaratıyor. Sadece mülteciyi değil, kendi emekçisini de ağır koşullar altında eziyor. Bunun en belirgin örneği, kıtanın bir zamanlar “ekonomik motoru” sayılan Almanya’dır. Alman ekonomisi 2023’te G7 ülkeleri içinde küçülen tek ekonomi oldu; 2023’te yüzde 0,7, 2024’te yüzde 0,5 daralarak 2004’ten bu yana ilk kez üst üste iki yıl resesyona girdi ve 2025’te ancak yüzde 0,2’lik cansız bir büyüme kaydedebildi. İmalat sektörü endeksi yirmi yedi ayı aşkın süre

kesintisiz daraldı; ifo Enstitüsü ekonominin “krize saplanıp kaldığını” söylüyordu. Bir zamanlar Avrupa’nın hasta adamı diye anılan Almanya, bu unvanına yeniden hak edecek gibi görünüyor.

Bu çöküşün kalbinde, Rusya’ya uygulanan yaptırımların geri tepmesiyle fırlayan enerji maliyetleri yatıyor. 2024 sonunda Almanya’da elektrik fiyatları megavatsaat başına 820 avroya kadar tırmanırken, nükleer santrallerini koruyan Fransa’da aynı rakam 100 ila 150 avro bandındaydı. Sanayinin ödediği bu yüksek enerji faturası, dünyanın en büyük kimya şirketi BASF’ı 10 milyar dolarlık yatırımını Çin’e kaydırmaya itti. Böylece Avrupa, kendi sanayi temelini, bizzat benimsediği yaptırım ve savaş siyasetiyle eritiyor.

Batılı ülkelerin emperyalist politikaları ile hiç ettikleri ekonomilerine buldukları ilk çare, kendi vatandaşını işten çıkarmak oluyor. Avrupa’nın en büyük otomotiv devi Volkswagen, Aralık 2024’te Almanya’daki istihdamının dörtte birine denk gelen 35 bin kişiyi 2030’a kadar işten çıkarma kararı aldı; bunun 15 bini tek başına Wolfsburg’da. Şirket, 87 yıldır ilk kez Almanya’da fabrika kapatmayı tartışırken, Aralık 2024’te 100 bin işçi uyarı grevine çıktı. 2026’ya gelindiğinde bu kesinti hedefi 50 bine çıkarıldı. EY danışmanlık şirketinin verilerine göre ise yalnızca bir yıl içinde Alman otomotiv sektörünün genelinde elli binden fazla istihdam yok edildi.

Peki bu kaynaklar nereye akıyor? Kiel Enstitüsü Ukrayna Destek İzleyicisi’ne göre AB kurumları ve üye devletleri 2022’den bu yana Ukrayna’ya yaklaşık 165,7 milyar avro taahhüt etti. Bunun üzerine mülteci giderleri de eklendiğinde Avrupa Parlamentosu’nun hesabıyla faturanın toplamı 3,5 yılda 330 milyar avroyu, yani yılda yaklaşık 90 ila 100 milyar avroyu buldu. Almanya, savunma harcamalarını anayasal borç freninden muaf tutan 500 milyar avroluk özel bir fon kurarken, Aralık 2025’te AB liderleri Ukrayna için 90 milyar avroluk yeni bir kredi paketinde anlaştı. Kısacası Avrupa devletleri, kendi vatandaşını işsizliğe ve pahalılığa mahkûm ederken, onun alın terini Ukrayna cephesine ve NATO’nun ayakta kalmasına aktarıyor.

Bu yıkımın faturasına gelindiğinde ise ilk ceza yine göçmenlere kesiliyor. Bu yeni bir olgudan ziyade emperyalizmin ve faşizmin değişmez bir yasasıdır. Marx’ın sanayinin yedek ordusu dediği bu kavrayışta göçmen emeği, sermaye için bir tampondur: bolluk döneminde ithal edilir, kriz döneminde ilk elden sokağa atılır. 1973 petrol kriziyle Almanya’nın yabancı işçi alımını bir

gecede durdurması da, 1990’ların başındaki resesyonda Almanların istihdamı yüzde 3 düşerken yabancıların istihdamının yaklaşık yüzde 10 çökmesi bu iktisat teorisini doğruluyor.

İşte göçmen karşıtlığını besleyen, kendini yiyen yılan gibi yıllardır süre gelen sistemin özü budur. Bir kesim, dışlanmanın ve yoksulluğun kıyısına sürükleniyor ve onun da bir bölümü ister istemez suça ve marjinalliğe savruluyor. Sistem önce en savunmasız halkayı çürümeye terk ediyor, sonra ürettiği bu çürümeyi onun sırtına yazıp işte göçmen sorunu diye damgalıyor. Böylece kriz, asıl kaynağından, yani sermayeden ve emperyalizmden saptırılıp bir kimlik ve kültür meselesine dönüştürülüyor.

Bu çürümenin bir başka sonucu da, Avrupa halklarının kendilerini bu krize sürükleyen kurulu düzene, yani Atlantik merkezli savaş ve yaptırım siyasetini temsil eden iktidar partilerine sırtını dönmesidir. 2025 yılı, modern tarihte ilk kez Avrupa’nın en büyük dört ekonomisinde de düzen karşıtı, egemenlikçi ve NATO’ya mesafeli partilerin anketlerde birinci sıraya yerleştiği yıl oldu. Almanya’da AfD, Şubat 2025 seçimlerinde oyunu ikiye katlayarak yüzde 20,8 ile ikinci parti olduktan sonra yıl sonunda yüzde 26’ya tırmanıp anketlerin birincisi haline geldi; parti, NATO’nun Rusya karşıtı çizgisini aşırı ideolojik ve Almanya’nın çıkarına aykırı bularak Ukrayna’ya askeri yardıma ve Rusya’ya yaptırımlara açıkça karşı çıkıyor. Fransa’da Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın Rassemblement National’i anketlerde açık ara önde; parti uzun süredir Fransa’nın NATO’nun birleşik askeri komutasından çıkmasını savunuyor. Avusturya’da egemenlik ve tarafsızlık vurgusuyla FPÖ 2024 seçimlerini yaklaşık yüzde 29 ile kazandı. Üstelik bu eğilim yalnızca sağa özgü de değil: Almanya’da Sahra Wagenknecht’in kurduğu sol-egemenlikçi BSW Ukrayna savaşına ve silah sevkiyatına karşı duruyor.

Ne var ki bu öfkenin önemli bir bölümü, sağ popülist partiler eliyle göçmenin sırtına yıkılıyor. Halkın kurulu düzene duyduğu tepki gerçek ve haklıdır; ama bu tepkiyi NATO’ya ve emperyalist sermaye sahiplerine değil de en savunmasız halkaya yönelten her hareket, son tahlilde yine o düzenin ömrünü uzatır.

Bugün İrlanda sokaklarında beliren huzursuzluk, işte bu tarihsel bakış açısı içinde tek başına bir göç meselesi ya da göçmen sorunu olmaktan bir hayli uzaktır. Topyekûn Atlantik sisteminin çatırdamasının fotoğrafıdır. Polonya’dan Britanya’ya, Almanya’dan Hollanda’ya bütün kıtaya yayılan bu huzursuzluk, tek kutuplu dünyanın sonunun habercisidir.

Özetle, göç sorun değildir; emperyalizm sorundur. Batı kendi kazdığı kuyuya düşüyor, çünkü krizini tam da o krizi yaratan aklın araçlarıyla, daha çok duvarla, daha çok yaptırımla, daha çok savaşla çözmeye çalışıyor. Oysa göçü asıl durduracak olan, insanları yollara düşüren koşulları ortadan kaldırmaktır. İnsanlar Halep’te, Kabil’de ya da Bamako’da önlerinde bir gelecek görebilseydi, çocuklarını bir botla Akdeniz’e emanet etmezlerdi. Bu yüzden Asya ve Afrika ülkelerinin kendi sanayisini, tarımını ve devletini kurabildiği bir kalkınma, dünyanın en etkili göç politikasıdır. Çevre ülkeler için çıkış yolu dilencilik ya da göç değil; üreten, kendi kaynağına yaslanan ve dışa bağımlılığını kıran bir milli kalkınmadır.

Avrupa açısından da denklem göründüğünden basit. Doğu’ya açtığı savaşların, yaptırımların ve vekâlet çatışmalarının bedelini bugün bizzat kendisi ödüyor; sanayisi eriyor, enerjisi pahalanıyor, emekçisi yoksullaşıyor. Bu hattan vazgeçip yükselen Asya ile çatışma yerine alışveriş ve işbirliği zeminine geçtiği gün, hem kapısındaki göç basıncı hafifler hem de kendi sanayisinin önündeki tıkanıklık açılır. Çünkü dünyanın ağırlık merkezi, Atlantik düzeninden çok kutuplu bir Avrasya’ya doğru kayıyor; bu gerçeği görmezden gelmek yalnızca çöküşü hızlandırır.

Son olarak, bütün bunların altında yatan yalın gerçek şudur: yerli işçiyle göçmeni birbirine düşman gösteren her anlatı, yalnızca ikisini birden ezen düzenin işine yarar. Sermaye, kriz döneminde ilk elden sokağa attığı göçmeni, aynı anda yerli işçinin gözünde bir tehdide dönüştürmeyi de ihmal etmez. Oysa Nanterre’deki banliyö gencinin de, Wolfsburg’da işini kaybeden Alman işçinin de, CityWest önündeki İrlandalı işsizin de ortak düşmanı aynıdır: kendi halkını yoksullaştırırken dünyayı ateşe veren emperyalizm.

Kaynakça

Akdeniz, D. (2025). Çok Kutuplu Yeni Adil Dünyada Batı Çıkmazı: Avrupa’nın Emperyalist Geçmişinin Sürdürülemezliği. Aydınlık, 6 Temmuz 2025.

Auer, D. (2022). Firing Discrimination: Selective Labor Market Responses of Firms During the COVID-19 Economic Crisis. PLOS ONE, 17(1), e0262337.

Avrupa Parlamentosu (EPRS) (2025). State of Play: EU Support to Ukraine. Brüksel: Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi.

Aydınlık (2025a). Almanya’da Ekonomik Çöküş Artık Dramatik Boyutta. Aydınlık, 9 Kasım 2025. Aydınlık (2025b). Silah Sanayisi Almanya ve AB’nin Çökmesini Hızlandırıyor. Aydınlık, 27 Ekim 2025.

Axios (2025). Far-right Parties Lead Opinion Polls in Europe’s Four Largest Economies, 22 Ağustos 2025.

Bundesagentur für Arbeit (2025). Arbeitsmarkt nach Staatsangehörigkeiten (Temmuz 2025). Nürnberg.

Castles, S. ve Miller, M. J. (2009). The Age of Migration: International Population Movements in the Modern World (4. baskı). Basingstoke: Palgrave Macmillan. (Türkçe baskı: Göçler Çağı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.)

Destatis (Statistisches Bundesamt) (2025). Bruttoinlandsprodukt: Ausführliche Ergebnisse. Wiesbaden. IAB (Institut für Arbeitsmarkt- und Berufsforschung) (2025). Zuwanderungsmonitor. Nürnberg.

ifo Institut (2024). ifo Konjunkturprognose. München.

IG Metall (2024). Volkswagen-Tarifeinigung, 20 Aralık 2024.

Invezz (2026). Why Germany’s Economy is Collapsing Faster Than Anyone Expected, 18 Mart 2026. Le Monde (2023). Albertini, A. ve Bronner, L., “Violences: un bilan sans précédent”, 4 Temmuz 2023. Marx, K. (1867/2011). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt I. İstanbul: Yordam Kitap.

OECD (2007). The Labour Market Integration of Immigrants in Germany. Paris: OECD Publishing. Perinçek, D. (1996). Avrasya Seçeneği. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Taşdelen, A. R. (2025). 2026’da Batı Çöküşe, Doğu Başarıya Doğru. Aydınlık, 28 Aralık 2025.

Taşdelen, A. R. (2026). Macron’un Dış Politikası: ABD’ye Teslimiyet, Asya’ya Düşmanlık. Aydınlık, 11 Ocak 2026.

Trebesch, C. ve Nishikawa, T. (2026). Ukraine Support Tracker. Kiel: Kiel Institute for the World Economy.

Volkswagen AG (2026). Geschäftsbericht 2025. Wolfsburg.

Paylaş
Paylaş: