İktidar Gücü ve Söylem Üzerine: Said Nursi – Mektubat

İktidar Gücü ve Söylem Üzerine: Said Nursi – Mektubat
Picture of Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan Yazdı
Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan Yazdı

18. yüzyıl Viyana’sında temel bilimler, tıp alanları, insan bilimleri alanlarında bir başlangıç yapabilmek için doğa felsefesi doktorası gereklilikti. Söz konusu gerekirliğin dayandığı asal kabul farklı düşünebilmek bu yolla yaşama katılan ikilikleri, uzlaşır/uzlaşmaz çelişkileri bir bütün içinde algılayabilmektir. Farklılıkların bir aradalığı karmakarışıklığı değil aksine dengelenebilen büyük resmin insan zihnine yansıyışıdır. Doğa felsefesi, bir düşünce etkinliği olarak canlı, cansız tüm var olanları kapsar.

Farklılık nasıl olup ta bir karmaşıklığa yol açmıyor? Newtonla bilinir hale gelen doğanın sergilediği kesinlik ve doğruluktur. Nesnel çerçevede bu gerçeklik diye bilinir. Bugün kuantum dünyasını anlamamızın yollarından biri de budur. Bir diğer örnek genel ve özel gereklilik kuramıdır. Bu konuyu açıklayan E= MC2 formülleştirmesi madde ve ışık hızı gibi doğa felsefesi içinde bilir olduğumuz başlıkları bir araya getirmektedir.

Demek ki karmakarışık olan dünya değildir. Karmakarışık olan dünya değil söylemdir. Ne zaman ne mekân göçmüş, çökmüş değildir. Gerçekle sınanamadığı için söylemdir. Küresellik toplumun dünya tasavvurunu hileli yönlendirmelerle değiştirmeye kalkarsanız söylem karmakarışıklığın markası haine gelir. Bu karmakarışıklıkta ne tartışma tartışma, ne ideoloji ideoloji ne de ifade değirendedir. Her biri kendi özünden soyutlanmış karma karmaşıklığa sürüklenmiş, söylem oluşturacak söz değeri (!) kazanmıştır. Bu yönüyle söylem, iktidar gücünün asal aracı haline gelmiştir.

İktidar gücü ile devlet gücü tanımları özdeş tanımlar değildir. Devlet gücü eksikliğine bağlı aşikâr yalpalama sergileyen iktidar gücü, topallığını söylem aracılığı örtmek ister.  Bunu nasıl yapar: Her konu, her sorun için hazırda tutulan bir açıklama vardır.  Açıklamalar farklı görünse de aynı söylemin yinelenmesinden öte bir anlam taşımamaktadır. İktidar gücü, söylem aracını kullanarak bir dayatmada bulunmaktadır. Dayatmanın örtük amacı yurttaşın özgür bir biçimde zihinleştirmesinin önüne geçmeye çakışmaktır. Sosyal medya bataklığında Her biri özellikle tırolların yazdıkları, kimi TV kanallarında farklı görünen aynı kişiliklerin ifadeleri andığım söylem örnekleridir.

Örnek söylemler hangi yolla iktidar gücünün aracı haline gelmektedir?

  1. Tarihin çarpıtılması
  2. Dilin soysuzlaştırılması
  3. Kültürün yoksanması,
  4. Bireyselliğin bireycilikle yer değiştirmesi
  5. Topluluğun toplum yerine konulması
  6. Dünün kimi kişilerinin bugün parlatılması
  7. Olmadık saçmalıkları ikilikler olarak tartışma konusu haline getirilmesi

Bu örneklere yaslanarak en sık yinelenen söylem tanımını vurgulamak isterim: Söylem, dili kullanarak belli bir düzenlemenin resim haline getirilmesidir. Buna yakın tanım söylem ve gösterge ilişkisidir. Söylem neye gönderme yapmakta ne tür bir gösterge sıfatı içinde devinmektedir? Soruların akla ilk gelen yanıtı söylem sözcüğünü ileti sözcüğü ile değiştirerek kullanmak suretiyle ortaya çıkacaktır. İletinin içeriği, bu iletiyi kimin dillendirdiği, dillendirenin hangi yetkinlikte olduğu, hedef aldığı insanlar ve bu inanlarla ilişkisi gibi sorular söylemin ilk bakışta içeriksel çözümlemesi için başlangıç niteliğindedir.  Sokağın diliyle yinelersem;

  1. Bu adam/kadın ne söylüyor?
  2. Kime söylüyor?
  3. Nasıl söylüyor?

Söylediğinin söylemle sınırlı olup olmadığının turnusol kâğıdı ölçüsünde ayırdediciliği şu soru ile yön bulacaktır: Söylediğine kendisi inanıyor mu? İfadesinde söyleme sarılanlar söylediğine inancı olmayanlardır.

İktidar gücünün aracı olarak söylem asal nitelikli iki alt ögeyi barındırır:

  1. Anlam
  2. Simge

Simge anlama çıkar. İktidar gücünün dayatıcılığının bir diğer belirtisi değişik simgeler aracılığı aynı anlama çıkan dayatıcılıktır.  Bu yolla iktidar gücü kolaylıkla mazlum saldırgan haline gelmektedir. Darbeler söylemi, başörtü simgesi anlam ve simge ilişkisini örneklerken iktidar gücünün çeyrek asırlık sultasının dayanağı söylem gücüne işaret etmektedir.

Söylem her koşulda karşıt bir söylemi var eder. İktidar gücü dayandığı söylemi var ettiği sözde karşı söylemle pekiştirir. Bunun sık rastladığımız örneği belli soruları hazır tuttuğu yanıtlarla eşleştirmektir. İktidar gücünün aracı söylem düşünsel bir zeminde yükselmek yerine savsözden öte anlam taşımayan uçuş-kaçış örnekleridir. İktidar gücünün dil kullanımındaki özensizliği, gelişigüzelliği ayrıca dikkate gelmelidir. Yapısalcıların benimsemesi iktidar gücünün sav sözü haline gelmiştir; dil düşüncenin değil düşünce dilin aracıdır. Böylelikle dilin gerçekliği yansıtması değil gerçekliği yeniden tarif etmesi yani üretmesi söz konusudur. İktidar gücünün ürettiği gerçeklik tarihsellikle, kültürel birikimle alakası olmayan bir özellik sergiler.  Amaç insanların dünyayı nasıl ve ne yolla anlamlı kılacağını belirleyip hayata geçirmektir. Bu amaca uyan en kullanılır araç söylemdir. Söylem derken iktidar gücünün yarattığı söylemden söz ediyorum. Bu biçimdeki söylemin toplum genelindeki tutarlılığı gelgeçtir. Bu nedenle iktidar gücü topluma değil topluluğa yönlenmeyi yeğ tutar. Örneğin tarikat ve cemaat yapılanması topluluk anlamında verimli zeminlerdir. Söz konusu zeminde simgeler ve simgelerin işaret ettiği anlamlar çok açıktır. İktidar gücü simgeleştirilmiş anlamı inşa ederken iktidarın sürdürülebilirliği tek amaçtır.

Bu tür söylemin yol açtığı diğer bir hileli yönlendirme zamanın kullanılmasıdır. Dünü, dünün nesnel koşulları bağlamına değil bugünün öznel koşullarına bakarak bireycilik odağında kullanma şiarı andığım iktidar gücünün alamet-i farikasıdır. Bu çıkmazı kitle kültürü haline getirerek oluşturulan huzursuzluk, olumsuzluk hissi ile iktidar gücünün söylemi tek çare değerinde bir rütbe kazanmış olur. Anımsanması gereken söz ve eylemin eşlenik ele alınmasıdır. İktidar gücünün oluşturduğu söylem dili hep aynı davranışın yakıtı olmaktadır.

SAİD NURSİ SEMPOZYUMU VE MEKTUBAT

İktidar gücünün topluma değil topluluğa yöneldiğinden söz ederken tarikat ve/veya cemaat örneklerine değinmiştim. İktidar gücünün İstanbul’da düzenlediği cumhurbaşkanı yardımcısının başrol aldığı etkinlik Nurcuların sempozyumudur. Sempozyum, iktidar gücünün söylem anlayışının eskimeyen nitelikteki yeni (!) örneklerindendir. Bu kez söylem sözde bir metne dayanmaktadır. Bu metin Said-i Nursi’nin “Mektubat” adını alan kitabıdır. Kitabı irdelemeden önce tekrar da olsa kimi hususlara yeniden değinmek istiyorum.

Söylem üzerine gerçekleşen araştırmalarda çeşitli ele alışlar söz konuşur:

  1. Yazan
  2. Yazdığı
  3. Okuyan

Ayrı bağlamlarda konuşulan bu ele alışlar yapısal, post yapısal ve hermenötik (yorum bilgisi) açılarından tartışılmaktadır. Tartışmaların niteliksel ayrılığını bir kenara bırakırsak söylemin içeriksel çözümlenmesine değinmekte yarar vardır. Bu biçimde söylem üzerinde durmak, söylemin ayrıntılarına inmek olanaklı hale gelecektir. Bunu yaparken sosyal psikoloji alanının sağladıkları inkâr edilemez.  

Söyleme kaynaklık eden metnin iktidar gücünün arayışlarına ne ölçüde hizmet ettiği önde gelir. Faucoult’nun dil ve iktidar ilişkisi üzerinde durması -ille de onun durduğu yerden bakmamak koşulu ile- boşuna değildir.   Said Nursi’nin parlatılması, Nurculuğun gündem kazanması iktidar gücünün söylem yaratma konusundaki acizliğini gösteriyor. Buna şaşırmamak gerekiyor. Ancak iktidar gücü kendine uygun söylem yaratabilme becerisine sahip değil artık neoliberal ibadetin finans kapital nitelikli sillesini yedi bir kere. Ne yapacak? Kadro mu değiştirecek? Kadro değişse bile söylem üç aşağı beş yukarı aynı kalacak. Söylem-karşı söylem ilişkisi şu tarikat ile bu tarikat arasındaki seyircisiz yarışına dönüşmüştür.  Borsanın dışında en az para kadar değerli hale gelen birbirini yineleyen söylemler arasındaki tercihidir. Belli ki Said Nursi esaslı söylem (!) seçildiğine göre şimdiki halde iktidar gücünün siyasal pratiği açık-seçik ortaya çıkmaktadır.

Söz konusu siyasal pratik belli bir topluluğa yönelmektedir

Anlam farklılığı derken anlam yozlaşması, anlam çarpıklığı göz ardı edilmektedir.

Dayatılan içerik ileriye dönük kısa ömürlü siyasal birliktelikleri haber vermektedir.

Yandaşlar arasında oluşturulan ortak zihinleştirmeler sonuç alıcı görünmemektedir.

Zihinler arası ortak çizgi ancak vasatlık ile mümkündür. Ancak Said Nursi hamlesi vasatlığın bile çok altındadır. Çünkü nurculuk bugünün koşullarında çakaralmaz benzetmesini hak eden, süs olma niteliğini yitirmiş bir silahımsıdır. Bu silaha benzeyen söylem için akla geliveren soruları anımsayalım:

Kim için, kim tarafından, hangi koşullarda kullanılmaktadır. Said Nursi sempozyumunun duyuruluşu, çağrılısı ve benzeri sorular ekonominin can yaktığı ülke gündeminde nereye kadar konu değerindedir. Ancak iktidar gücünün pratiği olması nedeniyle tam boy bir karşıtlığı hak etmektedir.  Sempozyuma ilişen bir çift kulak, bir çift göz olsaydık kimin ne için nasıl konuştuğu, kimin nasıl ve neden konuşmadığı (sustuğu değil) ayrı bir sorun kümesi olarak ayrı bir yazının konusu olacak değerde olacaktı.

SAİD- NURSİ VE MEKTUBAT

Bu kez söylem odağında konuşulanı değil yazılanı ele alacağız. İster sözlü ister yazılı söylem toplumsaldır. İktidar gücü ile yakın etkileşim içindedir. Metin olarak bedenleşen söylemde araçlar şunlardır:

  1. Yazılı sözcükler,
  2. Sözcüklerin tümleştiği cümleler,
  3. Cümlelerin var ettiği paragraflar
  4. Paragrafların yapılandırdığı anlatı.

Anlatı metni tüm yazma pratiğinin bel kemiğidir. Yazma pratiği metnin yazıldığı dilin kök aldığı kültürü yansıtır. Metin Türkçe damarından beslenmediyse ancak Türkçe gibi izlenimini vermeye çalışıyorsa anlatı kültürel birikimi yansıtmayan, anlaşılırlığı satmaya çalışırken anlaşılmazlığı sergileyen bir acayiplik taşıyorsa anlattığı bir şey yoktur diye düşünürüz. Ya da kendi dediği kendi kulağını duymuyor yargısına varırız. Sap yiyor saman üretiyor özlü sözü kültürümüzün anılan durumu en iyi tarif ediyor.  Said Nursi’nin mektubat dediği metinler cümlesi bunun en iyi örneğidir. Anlatı metninin çekirdek fikri yerlerde sürünen bir zavallılık sergilerken hangi ideolojiye hizmet ediyor diye akla gelebilir. Dil ve dilin taşıyıcısı olduğu anlamı yok ederken toplumsal varoluşa saldırıyor. Tarihinden, dilinden, kültüründen soyundurulmuş bir toplum siyasi pratikte hegemonyanın hizmetinde bir araç düzeyinde işlevsellik taşır. Said Nursi anlayışının uluslararası böbürlenmesi hegemonyanın ulus devletin temeline dinamit koyacak her türlü melaneti sahiplenmesinden öte bir anlam taşımıyor.

SAİD NURSİ VE YAPAY ZEKÂ

Yazımı bitireceğim noktada, başka bir şey yapma fikrine kapıldım: Said Nursi ile yapay zekâyı ilişkilendirecektim. Bu düşünce bana heyecan vermese de denenmesi gereken bir eylem olarak önem kazandı. Bu öneme bakarak Said Nursi’nin Mektubat adlı çalışmasındaki Birinci Mektup adlı metnini kullandım. Birinci mektup özgün hâliyle yazı ekinde yer almıştır. 

Dil: Said Nursi anadili Türkçe olan bir insan. Benim de öyle. Ancak birinci mektubu okumaya kalktığımda bir şey anlamadım. Yapay zekâdan günümüz Türkçesine çevirmesini istedim.

Yapay zekaya göre mektup metni  günlük ve anlaşılır Türkçe ölçütlerine tamamen uzaktır. Yazarın ana dilinin Türkçe olmasına karşı 20.yy başlarında Osmanlıca tercihi açıktır. Ağır ve ağdalı bir dil kullanıldığı yapay zekânın saptamaları arasındadır. Metindeki kelime çokluğundan ziyade günlük hayatta karşılığı olmayan sözcüklerin kullanılması yazarın özellikli bir tercihi olarak görülmektedir. Gene yapay zekâya göre sıradan bir Türk vatandaşı, özel bir eğitim almadıysa veya eski sözlüklere bakmadıysa bu kelimelerin çoğunun anlamını çözemez.

İdeolojik söylem

Yapay zekaya göre ideolojik söylem açısından metin şu özelliklere sahiptir:

‘Biz ve onlar’ onlar kutuplaşması (Van Dijk) açık seçik bir husus olup metinde “Hak ile Batıl”, “İnananlar ile İnkârcılar” olarak tanımlanmaktadır. Doğa felsefesi, materyalizm inkârcı akımı simgelerken İslamiyet ve hurafelerden arınmış İsevilik iç grup (biz) olarak konumlandırılır. İsa Aleyhisselam’ın deccalı (materyalist inkârcılığın şahs-ı manevisini) öldüreceği söylemi, ideolojik bir mücadele ve zafer anlatısıdır. Gene yapay zekâya göre metin tarafsız bir bilgilendirme yazısı değildir. İslam teolojisi ve tasavvuf eksenli bir dünya görüşünü (ideolojiyi) rasyonel, kategorize edilmiş ve sorgulanamaz bir “hakikat” olarak okuyucuya aktarmayı amaçlayan, güçlü bir dini söylem örneğidir.

Siyasi Söylem

Siyasi söylem açısından metni irdeleyen yapay zeka fikrin bireysel değil kurumsal veya topluluklar üzerinden yürütüldüğü tercihini vurgular.Bu vurgulamada Hz. İsa’nın ahir zamandaki dönüşü dini bir mucizenin küresel bir jeopolitik olarak simgeleştirilmesi dolayısı ile  “Hristiyanlığın ve İslamiyet’in manevi şahsiyetlerinin (kurumsal/fikri güçlerinin) birleşmesi” önemle vurgulanmaktadır. Bir diğer yönü ile Batı dünyası (Hristiyanlık) ile Doğu dünyasının (İslamiyet) kurumsal güçlerinin manevi şahsiyetlere ortaklığında materyalizmin, doğa felsefesinin şeytanlaştırılması dolayısıyla ortak düşman haline getirilmesi dile gelmektedir. Kısaca din tabanlı olmayan düşünce ve siyasi sistemler karşısında din tabanlı bir direnme duvarı oluşturmak asli konudur. Yapay zeka özet oarak irdelemesini şöyle tamamlamaktadır:

Bu metin, salt bir dini inanış anlatısı değil; 20. yüzyılın başındaki sekülerleşme, materyalizm ve sömürgecilik dalgasına karşı din tabanlı bir “fikri direniş ve ideolojik savunma” manifestosudur. Metafizik kavramları (Hızır, İsa, Deccal) kullanarak toplumsal hafızayı küresel ideolojik savaşlara karşı tahkim etmeyi amaçlayan, dönemi için son derece stratejik ve rasyonel bir siyasi dil barındırır.

Metnin içindeki bu siyasi söylemin dönemin Osmanlı-Cumhuriyet geçiş süreci politikalarıyla olan ilişkisi dikkatle ele alınmalıdır.

SONUÇ

Yazım söylem üzerinedir. Söylem konuşma dilinde ve yazma dilinde  söyleneni içerir. Türkçe Türk kültürünün yaşamsal pratiği nitelemesi ile bir arada ele alınmak durumundadır. Kültrürümüzdeki öz değişler söylene bakarak kültürel incelikte ayrı bir değerlendirme ölçüsüdür.  Bu nedenle söylem isimli yazımı Said Nursi örneğinde söylenebe gönderen şu kısa deyişlerle 5amamlamak isterim:

Lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye

Üslubun çürükse anlattığın gül çiçek değildir

Üslûbu beyan, ayniyle insan

EK-1

Dört Suâlin Muhtasar Cevabıdır
Birinci Suâl
Hazreti Hızır (aleyhisselâm) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulemâ hayatını kabul etmiyorlar?4
Elcevap: Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulemâ hayatında şüphe etmişler.
Birinci Tabaka-yı Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.
İkinci Tabaka-yı Hayat: Hazreti Hızır ve İlyas’ın (aleyhimesselâm) hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımâtıyla dâimî mukayyet değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevâtür derecesinde ehl-i şuhûd ve keşif olan evliyanın, Hazreti Hızır ile maceraları,bu tabaka-yı hayatı tenvir ve isbat eder. Hatta makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tâbir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı
Hızır telâkki olunur.
Üçüncü Tabaka-yı Hayat: Hazreti İdris ve İsa’nın (aleyhimesselâm) tabaka-yı hayatlarıdır ki, beşeriyet levâzımâtından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nurâni bir letâfet kesbeder. Âdeta beden-i misâlî letâfetinde ve cesed-i necmî nurâniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar. “Âhirzamanda kazreti İsa (aleyhisselâm) gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile amel edecek.”1 meâlindeki hadisin sırrı şudur ki:Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı İsevîlik Dini tasaffî ederek ve hurâfâttan tecerrüd edip İslâmiyet’e inkılâb edeceği bir sırada; nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür; öyle de Hazreti İsa (aleyhisselâm), İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden deccalı öldürür. Yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
Dördüncü Tabaka-yı Hayat: Şühedâ hayatıdır. Nass-ı Kur’ân’la şühedânın, ehl-i kubûrun fevkinde bir tabaka-yı hayatları vardır.2 Evet, şühedâ, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz,zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar..
kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kubûrun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedânın lezzetine yetişmez.
Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir. Aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak.” diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvât ve şühedânın hayat-ı berzahiyeden stifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkıâtla ve rivâyâtla şühedânın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’îdir. Hatta, seyyidü’şşühedâ olan Hazreti Hamza (radiyallâhu anh),4 mükerrer vâkıâtla kendine iltica
eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıâtla, bu tabaka-yı hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hatta –ben kendim– Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim hâlde, bence bir rüya-yı sâdıkada, tahte’l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şühedâ tabaka-yı hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte, bu cüz’î rüya, bazı şerâit ve emârâtla,geçen hakikate, bana şuhûd derecesinde bir kanaat vermiştir.
Beşinci Tabaka-yı Hayat: Ehl-i kubûrun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt,tebdil-i mekândır.. ıtlak-ı ruhtur.. vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vâkıâtla ervah-ı evliyanın temessülleri.. ve ehl-i keşfe tezahürleri.. ve sâir ehl-i kubûrun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri.. ve vâkıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-yı hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten bekâ-yı ruha dair “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu tabakayı hayatı delâil-i kat’iye ile isbat etmiştir

Paylaş
Paylaş: