Yazar Hakkında: Huang Xinrong (黄欣荣) (1962–), Çin’in Jiangxi Eyaleti, Ganzhou doğumludur. Felsefe doktorudur. Jiangxi Maliye ve Ekonomi Üniversitesi (江西财经大学) Yönetim Felsefesi Araştırma Merkezi’nin müdürü, Marksizm Enstitüsü’nde profesör ve doktora danışmanıdır. Başlıca araştırma alanları büyük veri felsefesi ve karmaşıklık felsefesidir.
Özet: Büyük veri, internet ve yapay zekâ gibi bilgi teknolojilerinin hızla gelişmesiyle birlikte, komünizmin tasvir ettiği ideal toplum güçlü bir teknolojik ve ekonomik temele kavuşmuştur. Veri, tekrar tekrar kullanılabilen tükenmez yeni bir kaynak hâline gelirken, bilgi ekonomisi sıfıra yakın marjinal maliyetle büyüme olanağı sunmaktadır. Paylaşım ekonomisi ise veri ve bilginin ürettiği büyük toplumsal zenginliğin toplumun tüm üyeleri tarafından paylaşılmasını mümkün kılarak, toplumsal servetin ortaklaşa yaratılması ve ortaklaşa paylaşılması olgusunu fiilen hayata geçirmektedir. Akıllı makineler yalnızca fiziksel emeği üstlenmekle kalmamakta, aynı zamanda zihinsel emeği de yüksek verimlilikle ikame etmektedir. Böylece insan, ağır bedensel ve zihinsel emekten giderek özgürleşmektedir. İnternet, özellikle de mobil internet, zaman ve mekânın sınırlarını aşındırarak geçmiş ile bugünü, burada olan ile başka yerde olanı tek bir bütün hâlinde birleştirmekte ve insanlara zaman ve mekân engellerini aşan yeni bir özgürlük alanı sunmaktadır. Geleceğin bilgi toplumu ile komünist ideal toplum arasında dikkat çekici ölçüde benzerlik bulunmaktadır. Bu nedenle bilgi toplumu, komünizm için görece gerçekçi bir toplumsal model sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Büyük veri; internet; yapay zekâ; komünizm.
Komünizm, Marx ve Engels’in insanlığın ulaşacağı en yüksek ideal toplumsal aşama olarak öngördüğü, tarihsel gelişimin zorunlu yönelimini temsil eden ve komünistlerin ortak hedefini oluşturan toplum biçimidir. Marx ve Engels’in tasvir ettiği komünist toplumun üç temel özelliği bulunmaktadır: (1) Üretici güçlerin son derece gelişmiş olması, maddi zenginliğin olağanüstü düzeye ulaşması ve insanların ihtiyaçlarına göre tüketim yapabilmesi; (2) sömürücü sınıfların ve üç temel toplumsal farklılığın tamamen ortadan kalkması, toplumsal ilişkilerin uyumlu bir nitelik kazanması ve insanın ahlaki ve manevi bakımdan daha yüksek bir düzeye erişmesi; (3) bireylerin tam anlamıyla özerklik ve özgürlüğe sahip olması, kişiliğin çok yönlü gelişiminin ve özgürleşmesinin gerçekleşmesi; böylece insanlığın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine geçiş yapması.[1]
Tam da bu yüksek ölçütler nedeniyle komünizmin günümüzden oldukça uzak olduğu düşünülmekte, hatta bazıları tarafından bunun yalnızca bir ütopyadan ibaret olduğu ileri sürülmektedir. Ancak son yıllarda büyük veri, internet ve yapay zekâ başta olmak üzere yeni bilgi teknolojilerinin hızla gelişmesiyle birlikte bilgi toplumu giderek şekillenmeye başlamıştır. Bilgi toplumunun ortaya koyduğu birçok özellik, Marksizmin tasvir ettiği komünist toplumla dikkat çekici ölçüde benzerlik göstermekte ve sanki komünist toplumun ilk işaretlerini görünür kılmaktadır. Bu durum doğal olarak şu soruları gündeme getirmektedir: Büyük veri, internet ve yapay zekâ gibi yeni teknolojilerin desteklediği bilgi toplumu gerçekten komünist toplumun kendisi midir? En azından bilgi toplumu, komünist topluma doğru atılmış büyük bir adım olarak değerlendirilebilir mi? Bu makale, büyük veri, internet ve yapay zekâ ile temsil edilen yeni bilgi teknolojilerinin temel özelliklerinden ve bunların ekonomi, siyaset, kültür ve toplum üzerinde meydana getirdiği köklü dönüşümlerden hareketle, bunları komünist toplumun üç temel ölçütüyle karşılaştırmakta ve söz konusu teknolojilerin komünizmin gerçekleşmesini hangi yönlerden teşvik ettiğini incelemektedir.
I. Büyük Veri, Kaynak Dağılımının Optimize Edilmesi İçin Yeni Bir Dayanak Sağlamakta ve Son Derece Zengin Maddi Servetin Üretilmesi İçin Yeni Ufuklar Açmaktadır
Komünizm, toplumsal ekonominin son derece geliştiği bir aşamayı ifade eder. Bu nedenle üretici güçlerin ileri düzeye ulaşması ve ürün bolluğunun sağlanması komünist toplumun temel özelliklerinden biridir. Engels, Komünizm İnanç İlkeleri Taslağı (Draft of a Communist Confession of Faith) adlı eserinde, komünizmin; sanayi, tarım ve ticaret faaliyetlerinin gelişmesi sonucunda ortaya çıkan büyük üretici güçler ve yaşam araçları üzerine kurulması gerektiğini açıkça belirtmiştir. Aynı zamanda komünizm, makinelerin, kimyasal yöntemlerin ve diğer yardımcı araçların kullanılması sayesinde üretici güçlerin ve yaşam araçlarının sınırsız biçimde artırılabilmesine dayanmalıdır.[2]
Geçmişte kaynak kavramı yalnızca maddi varlıklar ile enerji gibi somut unsurlarla sınırlandırılıyordu. Oysa bu iki somut kaynak da üzerinde yaşadığımız dünyada nihayetinde sınırlıdır. Bununla birlikte, komünizmin gerçekleşebilmesi her şeyden önce kaynakların ve toplumsal zenginliğin son derece bol olmasını gerektirir; zira ancak bu koşul altında ihtiyaçlara göre dağıtım ilkesi hayata geçirilebilir. Ancak sınırlı maddi kaynaklar ile insanlığın sınırsız ihtiyaçları karşılaştırıldığında, mevcut kaynakların her zaman yetersiz kaldığı görülebilir. İnsan ihtiyaçlarının tümüyle karşılanmasının neredeyse imkânsız olduğu düşüncesi, bazı çevrelerin komünizmi gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya olarak değerlendirmesine yol açan nedenlerden biridir. Kaynaklara ve değere ilişkin geleneksel anlayışlar yalnızca üretim ve yaşam biçimlerimizi değil, aynı zamanda komünizmin gerçekleştirilebilirliğine ilişkin güvenimizi ve bu hedefe ulaşma yollarını da sınırlandırmıştır.
Büyük veri çağının ortaya çıkışı ise değer ve kaynak anlayışımızı köklü biçimde değiştirmiştir. Yeni ortaya çıkan veri kaynakları, kaynakların korunumu ve sınırlılığına ilişkin geleneksel kabulleri aşarak toplumsal kaynakların hızla genişlemesini sağlamış ve böylece komünizme doğru önemli bir adım atılmasına zemin hazırlamıştır. Bilgi teorisinin ve sibernetiğin kurucularından biri olan Wiener, daha bu kuramları geliştirirken dünyanın yalnızca madde ve enerjiden değil, madde, enerji ve bilgiden oluştuğunu ileri sürmüştü. Büyük veri çağının gelişiyle birlikte ise verinin, bilginin en önemli temsil biçimlerinden biri olduğu ve “bilginin toplanması ile işlenmesine temel oluşturduğu” anlaşılmıştır.[3] Bu nedenle bugün dünyanın madde, enerji ve veriden oluştuğunu söylemek mümkündür.
Büyük veri teknolojileri, geçmişte değersiz görülerek atılan verilerden dahi sınırsız değer üretebilmektedir. Bu nedenle veri, büyük veri çağının yeni stratejik kaynağı ve bu çağın ilerlemesini sağlayan “yeni petrol” olarak görülmektedir. Klasik iktisatta üretim faktörleri yalnızca toprak, emek ve sermaye ile sınırlandırılmış, veri ya da bilginin üretimdeki rolü büyük ölçüde göz ardı edilmiştir. Oysa büyük veri teknolojileri, veriyi başlı başına en önemli yeni üretim faktörü düzeyine yükseltmiştir. Büyük veri çağında tüm veriler potansiyel olarak değerlidir.
Geçmişin tükenebilir maddi kaynaklarından farklı olarak veri, yenilenebilir bir kaynaktır. İktisat terminolojisiyle ifade edilecek olursa veri rakipsiz (non-rival) bir kaynaktır; bir kişinin veriyi kullanması başkalarının aynı veriyi kullanmasını engellemez, bir kez kullanılması sonraki kullanımları da azaltmaz. Çünkü veri kullanıldıkça tükenmez, değerini yitirmez; aksine kullanıldıkça daha fazla değer üretir. Bu durum şu ifadeyle açıklanmaktadır:
“Veri, büyülü bir elmas madeni gibidir. İlk değeri ortaya çıkarıldıktan sonra bile sürekli yeni değerler üretmeye devam eder. Gerçek değeri, okyanusta yüzen bir buzdağına benzer; ilk bakışta yalnızca görünen küçük bir kısmı fark edilir, oysa asıl büyük bölümü suyun altında gizlidir.”[3]
Veri kaynakları yalnızca kendilerinin sınırsız biçimde yeniden kullanılabilmesine imkân tanımakla kalmaz; aynı zamanda sınırlı maddi kaynakların daha etkin biçimde tahsis edilmesini ve en verimli şekilde kullanılmasını da sağlar. Verinin tükenmez niteliği ile maddi kaynakların optimal dağılımına yaptığı katkı, toplumsal kaynakların önemli ölçüde zenginleşmesine olanak tanımakta ve böylece komünizmin öngördüğü ihtiyaçlara göre dağıtım ilkesinin hayata geçirilmesi için gerekli olan maddi temeli genişletmektedir.
Büyük veri çağında üretilen devasa veri yığınları ağ tabanlı bulut sistemlerinde depolanmakta, toplumun ortak kullanımına ve paylaşımına sunulmaktadır. Bu nedenle söz konusu verilerin tek bir kişi ya da çıkar grubunun tam anlamıyla mülkiyetine geçirilmesi oldukça güçtür. Bu yönüyle veri, özel mülkiyetin aşılmasını önceleyen ve tüm toplum tarafından ortaklaşa kullanılabilen ilk kamusal kaynak niteliğini taşımaktadır.
Büyük veri çağındaki veriler büyük ölçüde akıllı algılama sistemleri tarafından otomatik olarak kaydedilen dijital izlerden oluşmaktadır. Bilgisayar veya cep telefonu aracılığıyla internet sitelerine giriş yaptığımızda, sosyal medya platformlarında başkalarıyla iletişim kurduğumuzda ya da mobil cihazlar üzerinden mesajlaştığımızda farkında olmadan sürekli veri izleri bırakırız. Benzer şekilde, çeşitli nesnelere yerleştirilen akıllı çipler de her an farklı türlerde verileri otomatik olarak toplayıp sisteme yüklemekte ve böylece Nesnelerin İnterneti’ni (Internet of Things, IoT) meydana getirmektedir. Her ne kadar bu verilerin belirli bir kaynağı bulunsa da, veri üreticileri çoğu zaman bu kadar büyük miktarda veri ürettiklerinin farkında olmadıklarından, bu veriler üzerinde mülkiyet hakkı talep edememektedir. Sonuç olarak devasa veri yığınları, ağlar ve bulut sistemleri üzerinde toplanan, depolanan, aktarılan ve işlenen birer “veri atığı” olarak değerlendirilmekte; ancak bunların mülkiyetinin kime ait olduğunun belirlenmesi oldukça güçleşmektedir.
Günümüzde bazı kurumlar teknik üstünlükleri sayesinde büyük miktarda veriyi kontrol etmekte veya fiilen tekelleştirmektedir. Örneğin Alibaba tüketici verilerini, Tencent sosyal etkileşim verilerini, Baidu ise internet arama verilerini elinde bulundurmakta; bu durum yeni bir veri uçurumu (data divide) oluşturmaktadır. Bununla birlikte veri, doğanın, toplumun ve insan faaliyetlerinin dijital varlık biçimi olarak maddi varlıklara kıyasla çok daha kolay depolanabilmekte, aktarılabilmekte ve işlenebilmektedir. Dolayısıyla tamamen tekelleştirilmesi de daha güçtür. Dahası, büyük verinin gerçek potansiyelini ortaya çıkarabilmesi için paylaşılması zorunludur; veri paylaşıldıkça değeri de artmaktadır.
Büyük veri çağında insanlar çoğu zaman farkında olmadan kendi verilerini tüm toplumla paylaşmaktadır. Örneğin düşüncelerimizi, günlük faaliyetlerimizi ve yaşam pratiklerimizi WeChat veya Weibo gibi sosyal medya platformlarında paylaşmayı sıradan bir davranış hâline getirmiş bulunuyoruz. Bu nedenle büyük veri çağının aynı zamanda bir paylaşım çağı olduğu ifade edilmektedir. Bu anlayışa göre, bireyin toplumsal varlığını görünür kılan temel unsur paylaşımın kendisidir.[4] Bu çerçevede özel mülkiyet giderek ortak bir engel olarak görülürken, kamusal mülkiyet ve paylaşım yeni çağın temel eğilimi hâline gelmektedir. Böylece özel mülkiyet fark edilmeden aşınmakta ve toplum, komünizmin öngördüğü ortak mülkiyet düzenine doğru kademeli biçimde ilerlemektedir.
Büyük veri devrimi, ekonomik büyümenin niteliğini de değiştirmiştir. Geleneksel olarak yalnızca reel ekonomiye dayanan büyüme modeli yerini, veri ekonomisinin belirleyici olduğu ve veri ekonomisi ile reel ekonominin birlikte işlediği sıfır marjinal maliyetli ekonomik büyüme modeline bırakmaktadır. Batı iktisadı; kaynak kıtlığı, sınırlı rasyonellik ve tam rekabet olmak üzere üç temel varsayım üzerine inşa edilmiştir. Bu yaklaşıma göre ekonomi, kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan bireylerin sınırlı rasyonellik koşullarında kıt kaynakları tahsis etme sürecidir. Aynı zamanda insan yaşamının hemen her alanı ekonomik mantık çerçevesinde açıklanmakta; bireylerin ihtiyaç duyduğu tüm mal ve hizmetlerin piyasa aracılığıyla meta değişimi şeklinde karşılandığı varsayılmaktadır. Dolayısıyla ekonomik büyümenin her aşaması belirli bir maliyet gerektirir.
Tarım ve sanayi çağlarında reel ekonominin temelini maddi kaynaklar oluşturduğundan, ekonomik büyüme kaçınılmaz olarak bu kaynakların tüketilmesi pahasına gerçekleşmiştir. Ekonominin ölçeği büyüdükçe ve büyüme hızı arttıkça katlanılması gereken maliyetler de aynı ölçüde yükselmiştir. Tam da bu nedenle geleneksel ekonomi, insanların sınırsız ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde sonsuz bir büyüme gerçekleştiremez; bu durum ise komünizmin öngördüğü “ihtiyaca göre dağıtım” ilkesinin hayata geçirilmesini güçleştirmektedir.
Bununla birlikte, verinin yenilenebilir bir kaynak hâline gelmesiyle birlikte veri ekonomisi ekonomik gelişmenin yeni modeli olarak ortaya çıkmış ve geleceğin ekonomik yönelimini temsil etmeye başlamıştır. Veri ekonomisinin beraberinde getirdiği en önemli dönüşüm, sıfır marjinal maliyetli ekonomik büyüme modelini mümkün kılma potansiyelidir. Bu model, “üretkenliği yeterince yükselterek ve fiyatları yeterince düşürerek sonunda sıfır marjinal maliyet modelinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.”[5] Burada sıfır marjinal maliyetten kasıt, ekonomik faaliyetlerde başlangıçta yapılan sabit yatırımların dışında üretim ölçeği büyüdükçe ilave maliyetlerin neredeyse hiç artmamasıdır. Başka bir ifadeyle, ekonomide yalnızca batık maliyetler bulunmakta, marjinal maliyet ise yok denecek kadar düşük kalmaktadır.
Örneğin kitap, film ve medya sektörlerinde ilk üretim maliyetleri dışında dijital içeriklerin çok sayıda kopyalanmasının maliyeti neredeyse sıfırdır. Büyük veri teknolojilerinin daha da gelişmesiyle birlikte sıfır marjinal maliyet modelinin gelecekte ekonominin hemen her alanına yayılması beklenmektedir. Bu nedenle Amerikalı gelecek bilimci Jeremy Rifkin, insanlığın gelecekte sıfır marjinal maliyet toplumuna dönüşeceğini öngörmektedir. Marjinal maliyetlerin ortadan kalkmasıyla ekonomik ölçek teorik olarak sınırsız biçimde genişleyebilir ve buna bağlı olarak insanların sınırsız ihtiyaçlarının karşılanması mümkün hâle gelebilir. Dolayısıyla veri ekonomisinin ortaya çıkışı ve sıfır marjinal maliyet toplumuna geçiş, komünizmin öngördüğü yüksek düzeyde gelişmiş üretici güçler ile son derece zengin toplumsal ürün bolluğunu sağlayabilecek olası bir ekonomik gelişme modeli sunmaktadır.
Büyük verinin dünyayı ayrıntılı biçimde tasvir etme ve geleceği yüksek doğrulukla öngörebilme kapasitesi ise planlı ekonomi ile piyasa ekonomisi arasındaki geleneksel karşıtlığı aşarak, planlama ile piyasa mekanizmasını bütünleştiren yeni bir karma ekonomik modelin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır.
Geçmişte planlı ekonomi ile piyasa ekonomisi iki farklı ideolojinin ve iki farklı kalkınma yolunun simgesi olarak görülmekteydi. Planlı ekonomi yaklaşımına göre piyasa ekonomisi kör ve düzensiz bir işleyişe sahiptir; bu nedenle ancak önceden belirlenmiş ekonomik planlar aracılığıyla kaynak israfı önlenebilir ve toplumsal ihtiyaçlar karşılanabilir. Buna karşılık piyasa ekonomisi yaklaşımı, ekonomik ve toplumsal sistemin son derece karmaşık bir yapı olduğunu, bu nedenle hiçbir otoritenin sistemi bütünüyle kavrayamayacağını savunur. Dolayısıyla kaynak tahsisi, Adam Smith’in ifadesiyle “görünmez el” tarafından kendiliğinden düzenlenmelidir.
Büyük veri yaklaşımı ise ekonomiyi özünde bir algoritma olarak değerlendirmektedir. Bu bakış açısına göre ekonomi, veri girişleri ile veri çıktıları arasındaki dönüşüm ilişkisinden ibarettir; planlama ve piyasa ise aynı sürecin iki uç noktasını temsil eden farklı algoritmalardır.[6] Hayatın her alanında bulunan akıllı algılama sistemleri doğayı, toplumu, insan düşüncesini ve davranışlarını veri biçiminde dijital ortama aktarmakta; bu verilerin birleşmesiyle oluşan büyük veri, ekonomik ve toplumsal sistemin işleyişini son derece ayrıntılı biçimde yansıtmaktadır. Daha da önemlisi, büyük veri teknolojileri mevcut devasa veri kümelerini analiz ederek geleceğe ilişkin yüksek doğrulukta öngörülerde bulunabilmekte ve bu öngörülere dayanarak önleyici tedbirlerin alınmasına imkân sağlamaktadır. Böylece üreticiler ile tüketiciler arasındaki bilgi asimetrisi büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır. Üreticiler tüketicilerin tercih ve ihtiyaçlarını önceden tespit ederek üretimlerini buna göre planlayabilirken, tüketiciler de üretim süreçleri ve ürünler hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmakta, böylece taleplerini zamanında karşılayabilmektedir. Dolayısıyla büyük veri, üretim ile tüketim arasında hassas bir denge kurulmasını mümkün kılmaktadır.
Büyük verinin oluşturduğu bu şeffaf dünya, toplumsal ve ekonomik kaynakların en uygun biçimde tahsis edilmesini sağlamakta; üretimin körü körüne yapılmasını önlerken tüketimi de daha rasyonel hâle getirmektedir. Böylece ekonomik sistem, piyasa ekonomisinin esnekliği ile planlı ekonominin amaç odaklılığını aynı anda bünyesinde barındırabilmektedir. Elbette büyük veri çağında ortaya çıkan bu yeni planlı ekonomi, geçmişteki merkeziyetçi ve tek merkezden yönetilen planlı ekonomiden farklıdır. Bu model, büyük veri üzerine kurulu dağıtık mikro-planlama ekonomisi niteliği taşımakta ve bu sayede planlama ile piyasa mekanizmasını bütünleştirebilmektedir. Bu açıdan büyük veri ekonomisi, kaynak tahsisini daha etkin, ekonomik işleyişi ise daha sağlıklı hâle getirerek komünizmin gelecekteki ekonomik düzenine ilişkin dikkate değer bir referans modeli sunmaktadır.
Büyük veri çağında gelişen veri ekonomisi, ücretsiz erişimi yeni bir ticari modele dönüştürerek komünizmin öngördüğü “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesine doğru önemli bir adım atmaktadır. Emek ürünlerinin nasıl dağıtıldığı, toplumsal gelişme aşamalarını birbirinden ayıran temel ölçütlerden biridir. Marx’a göre komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmde dağıtım ilkesi hâlâ “herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre” biçimindedir. Buna karşılık komünizmin tam anlamıyla gerçekleştiği aşamada dağıtım sistemi “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesine dayanacaktır.[7]
Büyük veri teknolojileri sayesinde veri kaynakları neredeyse sınırsız hâle gelmekte, doğal kaynakların tahsisi en uygun biçimde gerçekleştirilebilmekte ve ekonomik büyüme sıfır marjinal maliyet doğrultusunda ilerleyebilmektedir. Bunun sonucu olarak özellikle dijital ürünler büyük ölçüde çeşitlenmekte, birçok mal ve hizmetin üretim maliyeti sıfıra yaklaşmaktadır. Böylece çok sayıda ürün ve hizmet ücretsiz olarak sunulabilmekte, tüketiciler de ihtiyaçlarına göre bunlardan yararlanabilmektedir.[8]
Örneğin sanayi çağında kitaplar ve görsel-işitsel eserler yalnızca yazım, besteleme veya kayıt gibi ilk üretim aşamalarının batık maliyetlerini değil; aynı zamanda baskı, çoğaltma, depolama, taşımacılık ve dağıtım gibi süreçlerin maliyetlerini de içeriyordu. Bu nedenle satış miktarı ne kadar artarsa artsın belirli bir marjinal maliyet ortadan kalkmıyordu. Ancak dijitalleşme sonrasında kitaplar ve görsel-işitsel içerikler, ilk üretim maliyetleri dışında neredeyse hiçbir ek maliyet gerektirmemektedir. İnsanlar internet üzerinden dijital kitaplara ve medya içeriklerine ücretsiz erişebilmekte; paylaşım arttıkça başlangıçta yapılan sabit maliyet daha geniş bir kullanıcı kitlesine yayıldığından kişi başına düşen maliyet ihmal edilebilir düzeye inmektedir.
Geçmişte “dünyada bedava yemek yoktur” sözü yaygın olarak kullanılırdı. Ancak büyük veri çağında ücretsiz ürün ve hizmetlerin sayısı giderek artmaktadır. Bunun başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Birincisi, dijital ürünlerin üretim maliyetlerinin zaten oldukça düşük olması ve Moore Yasası doğrultusunda bu maliyetlerin sürekli azalmasıdır. İkincisi ise büyük verinin maddi kaynakların en verimli şekilde tahsis edilmesini sağlaması, böylece üretim maliyetlerini hızla düşürmesidir. Ayrıca maliyetler, Çincede “yünü domuzdan çıkarmak” (羊毛出在猪身上) şeklinde ifade edilen, bir ürünün maliyetinin başka ürünlerden elde edilen gelirlerle karşılanmasına dayanan iş modelleri aracılığıyla farklı alanlara aktarılabilmektedir. Ücretsiz ürün ve hizmetlerin yaygınlaşmasıyla birlikte komünizmin “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesi de giderek daha uygulanabilir bir görünüm kazanmaktadır.
II. İnternet Ağlarının Zaman ve Mekânı Aşan Bağlantısallığı, Geç Gelişmenin Dezavantajlarını Hafifletmekte ve Gelişmişlik Farklarının Azaltılması İçin Yeni İmkânlar Sunmaktadır
Komünist toplum, son derece uyumlu bir toplumsal düzen olarak tasavvur edilmektedir. Bu toplumda dünyanın farklı ülkeleri, ulusları, sınıfları ve meslek grupları arasındaki ayrımlar zamanla ortadan kalkacak; toplumsal ilişkiler daha dengeli, uyumlu ve düzenli bir nitelik kazanacaktır.
Engels, toplumsal farklılıkların ortadan kaldırılmasının önemini ayrıntılı biçimde ele almış ve bunun gerçekleştirilebilir bir hedef olduğunu savunmuştur:
“Kent ile kır arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılması bir ütopya değildir; bu, kapitalistler ile ücretli emekçiler arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılmasının ütopya olmaması kadar gerçektir. Bu karşıtlığın giderilmesi, sanayi ve tarımsal üretimin giderek daha güçlü bir gerekliliği hâline gelmektedir.”[9]
Engels ayrıca şu değerlendirmede bulunmuştur:
“Nüfusun ülke geneline mümkün olduğunca dengeli biçimde dağıtılması, sanayi ile tarımsal üretim arasında sıkı bir bağ kurulması ve buna uygun olarak ulaşım araçlarının geliştirilmesi -elbette bunun önkoşulu kapitalist üretim tarzının ortadan kaldırılmasıdır- ancak bu şekilde kırsal nüfus binlerce yıldır içine hapsedildiği yalıtılmışlık ve cehalet durumundan kurtulabilir. İnsanların, tarih boyunca kendilerini zincire vuran koşullardan ancak kent ile kır arasındaki karşıtlık ortadan kaldırıldıktan sonra tam anlamıyla özgürleşebileceklerini söylemek hiçbir şekilde ütopya değildir.”[9]
Geçmişte ülkeler, bölgeler ve uluslar çeşitli fiziksel engeller nedeniyle birbirlerinden ayrılmış, aralarındaki iletişim ve etkileşim büyük ölçüde sınırlı kalmıştır. Bu durum yalnızca fiziksel adacıkların değil, aynı zamanda bilgi adacıklarının (information silos) da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla ülkeler, bölgeler, uluslar ve toplumsal sınıflar arasındaki büyük eşitsizlikleri ortadan kaldırmak kolay olmamıştır. Bu farklılıklar, taraflar arasında sürekli rekabet ve çatışma doğurarak toplumsal uyumun sağlanmasını güçleştirmiştir.
Ancak internet, büyük veri ve diğer yeni bilgi teknolojilerinin ortaya çıkışıyla birlikte Marx ve Engels’in ortaya koyduğu ideal, beklenmedik biçimde gerçekleştirilebilir görünmeye başlamış, hatta bazı yönleriyle kısmen hayata geçirilmiştir. Bunun temel nedeni, internet teknolojisinin insanları, nesneleri ve toplumsal yapıları birbirine bağlayarak ortak bir dünya oluşturmasıdır. Böylece toplumsal farklılıklar giderek azalmakta, karşıtlıklar ise zamanla bütünleşmektedir. Bu yönüyle internet, toplumsal eşitsizliklerin giderilmesi ve daha dengeli, uyumlu ve düzenli bir toplumun kurulması için güçlü bir teknolojik altyapı sunmaktadır.
Her şeyden önce internet, zaman ve mekânın oluşturduğu engelleri ortadan kaldırarak üç temel toplumsal farklılığın aşılmasına imkân vermekte ve komünist toplum için ortak bir zaman-mekân zemini oluşturmaktadır. Komünizm, belirli bir ülkeye ya da belirli bir tarihsel döneme özgü bir ideal değil; tüm insanlığın ortak hedefi ve ortak eylemidir. Ancak geçmişte ulaşım ve iletişim araçlarının yetersizliği nedeniyle ülkeler ve bölgeler arasında ekonomik ve toplumsal gelişmişlik düzeyleri büyük farklılıklar göstermekteydi. Bazı ülkeler ve bölgeler gelişmiş ve zenginleşirken, diğerleri yoksulluk ve geri kalmışlık içinde kalmıştır. Aynı şekilde, tek bir ülke içerisinde sanayi ile tarım, kent ile kır, zihinsel emek ile bedensel emek arasında da belirgin farklılıklar bulunmaktaydı.
İnternet teknolojisinin yaygınlaşması ve lojistik altyapısının gelişmesiyle birlikte ise bugün internet bağlantısının, hatta yalnızca 4G sinyalinin bulunduğu her yer küresel ağın bir parçası hâline gelmiştir. Çincede kullanılan “Sokağın derin olması şarap kokusunun alıcı bulmasına engel değildir” (酒香不怕巷子深) sözü, ağ çağında yeni bir anlam kazanmıştır. İnternet, burada olan ile uzakta olanı, kendi bulunduğu yerde olan ile başka yerde bulunanı, bugünü ile geleceği birbirine bağlamakta; zaman ve mekânın geleneksel sınırlarını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır.
Bu gelişmeyle birlikte kent ile kır arasındaki uçurum giderek daralmaktadır. İnsanlar artık yaşamak istedikleri yeri kimlikleri veya toplumsal statülerine göre değil, kişisel tercihlerine göre seçebilmektedir. Ağ teknolojileri, coğrafi olarak dağınık yaşayan bireyleri ortak bir iletişim ağı içerisinde bir araya getirmektedir. Böylece kentler kırsallaşırken kırsal alanlar kentleşmekte; iki yaşam biçimi giderek birbirine nüfuz etmektedir. Sonuçta kırsalda ya da kentte yaşamak, toplumsal statüyü belirleyen bir unsur olmaktan çıkıp bireysel bir tercih meselesine dönüşmektedir.
Benzer şekilde tarım, sanayi ve ticaret de artık birbirinden kesin çizgilerle ayrılan birincil, ikincil ve üçüncül sektörler olarak görülmemektedir. İnternet ve “İnternet+” (Internet Plus) yaklaşımı sayesinde sektörler arasındaki sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmakta, tüm ekonomik faaliyetler ağ üzerinde birbirine bağlı ortak terminallere dönüşmekte ve karşılıklı etkileşim içinde bütünleşmektedir.
Zihinsel emek ile bedensel emek arasındaki ayrım da benzer biçimde dönüşmektedir. Geçmişte bu iki emek türü, beyaz yakalılar ve mavi yakalılar gibi farklı toplumsal sınıfların göstergesi olarak kabul edilmekteydi. Oysa ağ çağında hem zihinsel hem de bedensel emek büyük ölçüde veri toplama, veri iletimi, veri depolama ve veri işleme süreçlerine dayalı faaliyetlere dönüşmektedir. Bu faaliyetlerin tamamı özünde belirli algoritmaların işletilmesine dayandığından, aralarındaki sınıfsal ayrımlar giderek anlamını yitirmektedir. Bu çerçevede geçmişte aşılması güç görülen kent ile kır, sanayi ile tarım, zihinsel emek ile bedensel emek arasındaki üç temel toplumsal farklılık; ağ teknolojileri ve veri ekonomisinin gelişmesiyle giderek birbirine yaklaşmakta, karşılıklı olarak iç içe geçmekte ve yeni bir birlik ile dengeye doğru yönelmektedir.
İkinci olarak, kitlesel fonlama ve üretim ile tüketimin bütünleşmesi, insanı toplumsal ekonominin yeni öznesi hâline getirmekte; sınıf çelişkilerini giderek ortadan kaldırarak baskı ve sömürünün bulunmadığı bir toplumun mümkün olmasına zemin hazırlamaktadır. Böylece komünizmin gerçekleşmesi için ortak bir sınıfsal temel sağlanmaktadır.
İnsanlıkta sınıfların ortaya çıkışından bu yana, patron ile işçi, mülk sahibi ile mülksüz arasındaki ayrım ortadan kaldırılması son derece güç olan sınıfsal farklılıklara dönüşmüştür. Mülk sahibi olanlar, sermayelerini üretime yatırıp mülksüzleri istihdam ederek artı-değer üretmiş ve böylece sömüren sınıf hâline gelmiştir. Buna karşılık ücretli emekçiler, yeterli servete sahip olmadıkları için sermaye sahibi olamamakta ve bu nedenle sömürülen sınıf olarak kalmaktadır. Uzun yıllar boyunca baskı ve sömürü ortadan kaldırılamamış, sınıfsal ayrışma ve sınıf çatışmaları komünizmin gerçekleşme sürecini etkilemiştir.
Ancak internet çağında ortaya çıkan kitlesel fonlama ve üretim ile tüketimin bütünleşmesi, küçük ve mikro sermaye sahiplerine yeni yatırım kanalları sunarak kitlesel girişimcilik ve kitlesel inovasyondan oluşan yeni bir tablo meydana getirmiştir. Kitlesel fonlama, son yıllarda internet platformlarına dayalı olarak gelişen yeni bir finansman yöntemidir.[4] Bir kişi yeni bir fikir ya da projeye sahip olup gerekli sermayeden yoksunsa, internet platformları aracılığıyla toplumdan ihtiyaç duyduğu fonu toplayabilmektedir. Aynı zamanda geniş kitleler de kitlesel fonlama yoluyla çeşitli toplumsal ve ekonomik faaliyetlere yatırımcı olarak kolaylıkla katılabilmektedir.
İnternet, birçok insanın aynı anda hem üretici hem de tüketici olmasını sağlamaktadır. Örneğin dağıtık güneş enerjisi sistemleri sayesinde birçok kişi hem elektrik üretmekte hem de elektrik tüketmektedir. Üretici-tüketicilerin (prosumer) ortaya çıkışı, üretici ile tüketici arasındaki katı sınırları ortadan kaldırmış ve çok sayıda insanın kendi ekonomik faaliyetlerinin sahibi hâline gelmesini sağlamıştır.[5] Yüzyıllar boyunca proletaryanın kurtulamadığı sömürülen sınıf konumu, internet çağındaki kitlesel fonlama modeli sayesinde yatırımcı konumuna dönüşmektedir. Üretici-tüketicilerin ortaya çıkışı ise üretim ve tüketimin özerk biçimde gerçekleştirildiği yeni bir üretim modeli oluşturmuştur. Böylece üretici güçler büyük ölçüde özgürleşmekte, sınıfsal baskı ve sömürü ortadan kalkmakta ve komünizmin gerçekleşmesi için ortak bir sınıfsal temel hazırlanmaktadır.
Üçüncü olarak, paylaşım ekonomisi modeli mülkiyet anlayışını değiştirmektedir. İnsanlar artık sahip olmayı değil, kullanmayı istemekte; sınırlı kaynaklar için çatışmamakta; özel mülkiyet giderek zayıflamakta ve yeni bir paylaşımcı kamu mülkiyetine doğru ilerlenmektedir. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar, her türlü nesnenin mülkiyetini ve kime ait olduğunu belirlemeye başlamış; bu nedenle mülkiyet meselesi son derece önemli bir konu ve toplumun niteliğini belirleyen temel ölçütlerden biri hâline gelmiştir. Komünizm ise bu özel sahiplik ve mülkiyet ilişkisini ortadan kaldırmayı; bütün malların kamusal nitelik taşımasını ve toplumun tüm üyeleri tarafından ortaklaşa kullanılmasını öngörmektedir.[5]
Ancak geçmişte özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını sınırlayan iki temel neden vardı: Birincisi kaynakların sınırlı olması, ikincisi ise adil paylaşımı sağlayacak teknik araçların bulunmamasıydı. Veri ekonomisinin ortaya çıkışı kaynakların sınırlılığı sorununu aşarken, paylaşım ekonomisi de özel mülkiyetin aşılması için güçlü bir teknik araç sunmaktadır. Paylaşım ekonomisi, internet ve büyük veri ile birlikte ortaya çıkan yeni bir ekonomik biçimdir. Herkesin katılımı ve ortak yararlanması ilkesine dayanarak, düşük maliyetlerle kaynaklardan yararlanılmasını ve böylece sınırlı kaynakların en yüksek verimle kullanılmasını amaçlamaktadır. Paylaşım ekonomisinin ortaya çıkışı, geleneksel mülkiyet anlayışını değiştirmiştir. İnsanlar artık sınırlı kaynakların kime ait olduğuna veya mülkiyetinin kimde bulunduğuna eskisi kadar önem vermemekte; ihtiyaç duyduklarında o kaynağı kullanabilmeleri yeterli görülmektedir.[5] Bu durum, geçmişteki şu şarkı sözünü doğrular niteliktedir: “Bir zamanlar sahip olmuş olmak yeterlidir; neden sonsuza kadar sürsün ki?” Bugün ise “Kullanabiliyorsan, sahip olmana ne gerek var?” anlayışı insanların mülkiyet algısını değiştirmektedir. Bu anlayış, yoksullar ile zenginler arasındaki servet farkını giderek azaltmakta, sınıfsal çelişkileri hafifletmekte hatta ortadan kaldırmaktadır. İnsanlar, paylaşım ekonomisi modeli sayesinde insanlığın ortaklaşa yarattığı zenginliklerden birlikte yararlanabilmekte; sınırlı kaynaklara sahip olmak uğruna artık mücadeleye veya savaşa girmemektedir. Paylaşım ekonomisi modeli, bireylerin bağımsız iradelerini ve çıkar taleplerini korurken, aynı zamanda paylaşım platformları aracılığıyla büyük ölçekli kaynak paylaşımına ve ortak yenilik faaliyetlerine katılmalarını sağlamaktadır. Bu model, komünizmin öngördüğü toplumsal mülkiyet sistemiyle aynı şey olmasa da belirli bir anlamda özel mülkiyete meydan okumakta; paylaşım yoluyla yarı kamusal bir mülkiyet biçimi gerçekleştirmektedir. Böylece komünizmin gerçekleştirilmesi için özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik teknik bir yol ve kamusal mülkiyetin uygulanmasına yönelik uygulanabilir bir model sunmaktadır.
Son olarak, akıllı algılama teknolojileri ve her şeyin birbirine bağlanması, insanın bütün düşünce ve davranışlarını veri izlerine dönüştürmektedir. Bu izler, insanların sanki Tanrı tarafından gözetleniyormuş gibi davranmalarına yol açmakta; böylece bireyler kendilerini denetlemekte ve kendi kendilerini yönetmekte, insanın bilinç düzeyi yükselmektedir. Komünizmin gerçekleşebilmesi için bütün insanların yüksek bir düşünsel düzeye ve bilinçli davranışlara sahip olması gerekir. Üstelik bu bilinç ve davranışların dış baskıyla değil, bireyin kendi içinden kaynaklanması; yani öz denetim ve öz yönetim biçiminde ortaya çıkması gerekmektedir. Ancak geçmişte insanların düşünce ve davranışlarını tanıyıp değerlendirebilecek araçlardan yoksunduk. Bu nedenle ya hukuk, kurallar ve ahlak yoluyla dışsal denetim uygulanıyor ya da insanlar vicdanlarına bırakılarak kendi kendilerini yönetmeleri bekleniyordu. Yapay zekâ, internet ve büyük veri teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte insanların bütün düşünce ve davranışları algılanabilmekte, depolanabilen, işlenebilen ve kullanılabilen verilere dönüşmekte; internet aracılığıyla ağlarda ve bulut sistemlerinde saklanmaktadır. Böylece bütün düşünce ve davranışlarımız toplumun gözleri önüne serilmekte; insanlar şeffaf bireylere, dünya ise şeffaf bir dünyaya dönüşmektedir. Şeffaf dünya ve şeffaf bireylerin ortaya çıkması, insanların mahremiyetini azaltmakta; her şey başkaları tarafından bilinebilir hâle gelmekte ve insanlar her an her yerde bulunan yaygın ağ tarafından gözetlenmektedir. Böylece herkes adeta her yanı kuşatan bir ağın içinde yaşamaktadır.[9] Ancak diğer taraftan ağ, Tanrı’nın gözü gibi işlev görerek insanların keyfi davranmalarını engellemekte; hukuku ve ahlakı insanların iç dünyasına yerleştirmektedir. Böylece vicdan, görülebilen ve hissedilebilen bir ölçüte dönüşmekte; insanlar öz denetim ve öz yönetim gerçekleştirmektedir. İnsanlık, internetin her yanı kuşatan ağı içinde sürekli olarak düşünsel düzeyini ve ahlaki niteliğini geliştirmekte, kendi davranışlarını iyileştirmekte ve böylece komünizmin gerçekleşmesi için gerekli olan insani nitelikleri ve bilinç düzeyini hazırlamaktadır.
III. Akıllı Makinelerin İnsan Emeğinin Yerini Alması, İnsanın Çok Yönlü Gelişimini ve Zorunluluklar Âleminden Özgürlükler Âlemine Geçişini Sağlamaktadır
İnsanın özgür ve çok yönlü gelişiminin gerçekleştirilmesi, Marksizmin ulaşmayı hedeflediği ideal olduğu gibi, komünist toplumun da en temel özelliğidir. Marx ve Engels, Komünist Manifesto‘da komünist toplum idealini şu şekilde açıkça ifade etmişlerdir: “Sınıfların ve sınıf karşıtlıklarının bulunduğu eski burjuva toplumunun yerini, her bireyin özgür gelişiminin tüm insanlığın özgür gelişmesinin koşulu olduğu bir birlik alacaktır.”[10] Marx ve Engels’e göre komünist toplumda her birey özgür ve çok yönlü gelişime ulaşmalıdır. Burada kastedilen özgürlük yalnızca mekân, zaman, maddi koşullar ve yeteneklerin getirdiği sınırlamalardan kurtulmayı değil, aynı zamanda düşünsel ve zihinsel özgürlüğü de kapsamaktadır. Özgürlüğün sağlanmasının yanı sıra insanların ahlaki, zihinsel, bedensel, estetik ve emek bakımından da dengeli ve çok yönlü gelişmesi; tam ve bütünlüklü bir insan hâline gelmesi gerekmektedir. Büyük veri, internet ve yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesi, özellikle de akıllı makinelerin insanın yerini kapsamlı biçimde almaya başlamasıyla birlikte insanlar çeşitli sınırlamalardan giderek kurtulmakta, daha geniş bir özgürlüğe ve çok yönlü gelişim fırsatına kavuşmaktadır.
İlk olarak, akıllı makineler insanın hem bedensel hem de zihinsel emeğinin yerini almakta, böylece insan ağır bedensel ve zihinsel emekten kurtularak zaman bakımından yeni bir özgürlük alanı kazanmaktadır. Emek, insanın maymundan insana evrilmesini sağlamış olmakla birlikte, uzun bir tarih boyunca insan özgürlüğünün en büyük sınırlayıcısı da olmuştur. İnsanlar geçmişte yaşamlarını sürdürebilmek için ağır bedensel emek harcamak zorundaydı. Teknolojinin gelişmesi ve çeşitli makinelerin icadıyla birlikte kirli, yorucu ve tehlikeli işlerin bir kısmı makinelere devredilmiş, böylece insan ağır bedensel emekten kurtulmuştur. Ancak önceki makineler zekâdan yoksun olduğundan, zihinsel emek bedensel emeğe göre daha hafif olsa bile insanı hâlâ kendisine bağımlı kılmaya devam etmiştir. Yapay zekânın, özellikle de akıllı makinelerin ortaya çıkmasıyla birlikte yoğun zihinsel emek gerektiren işler de insan zekâsının aktarıldığı makinelere devredilebilmekte; hatta şiir ve edebî eserler dahi akıllı makineler tarafından üretilebilmektedir. Böylece insan, yüzyıllar boyunca özgürlüğünü sınırlayan bedensel ve zihinsel emekten kurtulmakta; emek artık insan için bir yük ve kısıtlama olmaktan çıkmakta, özgürlüğü sınırlandıran bir unsur olmamaktadır.[11]
Akıllı makinelerin insan emeğinin yerini almasının ardından emek artık geçim aracı ve servetin dağıtılmasının ölçütü olmaktan çıkacaktır. Buna karşılık yalnızca makine zekâsını aşabilen az sayıdaki insanın çalışma fırsatı bulabileceği bir durum ortaya çıkabileceğinden, emek gelecekte insan için bir tür lüks arzu hâline gelebilir.[6] Bununla birlikte, emek yükünden kurtulan insanlar istedikleri faaliyetlerle meşgul olabilecek geniş bir serbest zamana sahip olacak ve böylece zaman bakımından özgürlüğe kavuşacaktır.
İkinci olarak, söz konusu teknolojik ilerleme, mekânın insan üzerindeki engelleyici etkisini ortadan kaldırmakta ve insan mekânsal özgürlüğe kavuşmaktadır. Mekân, insan özgürlüğünü sınırlayan doğal bir engel olmuş; dağlar ve nehirler insanların iletişiminin önünde engel teşkil etmiştir. Ancak ağ ve veri şebekeleri, fiziksel mekânın engellerini ve mesafe kavramını ortadan kaldırmış; bütün dünyayı insanların gözlerinin önüne getirmiştir. İnternet üzerinden alışveriş, dünyanın her yerindeki ürünlerin serbestçe dolaşmasını sağlamakta; üretici ile tüketici birbirine karşı şeffaf hâle gelmektedir. WeChat, Weibo ve Facebook gibi sosyal ağlar, insanların kıtalar, ülkeler, bölgeler ve milletler arasındaki sınırları aşmasını sağlamakta; yeryüzündeki herkes birbiri ile kardeşçe ilişkiler geliştirebilmektedir. İnternet medyası haberleri olayın gerçekleştiği anda erişilebilir kılmakta; dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olay internet aracılığıyla canlı olarak yayınlanabilmekte ve herkes haberin doğrudan tanığı olabilmektedir. Akıllı algılama teknolojileri fiziksel mekânı hızla veri uzayına dönüştürmekte, veri toplama sürecini akıllı ve otomatik hâle getirmekte; bu veriler internet aracılığıyla aktarılıp bir araya getirilerek büyük veri oluşturulmaktadır. Büyük veri teknolojisi ise bu devasa veri yığınlarını hızla çözümleyerek gerçek sahneyi yeniden ortaya koymaktadır. Böylece daha önce dağınık ve birbirinden kopuk olan unsurlar ağ aracılığıyla birbirine bağlanmaktadır. Sonuç olarak insan artık fiziksel mekân tarafından sınırlandırılmamakta; veriyi taşıyıcı olarak kullanan akıllı ağ uzayında özgürce hareket edebilmekte ve mekânsal anlamda tam özgürlüğe kavuşmaktadır.
Üçüncü olarak, akıllı algılama teknolojileri her şeyi veriye dönüştürmektedir. Sınıf, meslek, toplumsal statü, eğitim düzeyi gibi daha önce sabit kabul edilen bütün unsurlar giderek ortadan kalkmakta; insanlar toplumsal sistemlerin katı yapılarından kurtulmaktadır. Toplumsal katılaşma, binlerce yıldır insan toplumlarının kronik bir sorunu olmuş; toplumsal adaletin ve büyük toplumsal uyumun önündeki başlıca engellerden biri hâline gelmiştir. Yapay zekâ, büyük veri ve internet, insanı zamanın, mekânın ve katılaşmış toplumsal yapının sınırlamalarından kurtarmakta; insanlar boş zaman içinde çok yönlü gelişim fırsatı elde etmektedir. Geçmişte insanlar zamanın, mekânın ve toplumsal yapının sınırlamalarını aşarak yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli kaynakları elde edebilmek amacıyla sürekli çalışmak zorundaydı. Ayrıca çoğu zaman istemedikleri veya yetenekli olmadıkları işlerle uğraşmak zorunda kalıyor; bu nedenle mutlu olamıyor ve yeteneklerini tam olarak geliştiremiyorlardı. Akıllı toplumun ortaya çıkışı ise insanı köklü biçimde özgürleştirmekte; ona özgürlük ve boş zaman kazandırmaktadır. Böylece insanlar kendi istek ve ilgi alanlarına göre öğrenme, çalışma, eğlenme ve yaşama imkânına kavuşmakta; bilimsel ve sanatsal faaliyetlerle uğraşabilmekte, ilgi duydukları alanlarda çalışabilmekte ve böylece kendi çok yönlü gelişimlerini büyük ölçüde ilerletebilmektedir.
Komünizm, insanın özgürleşmesinin gerçekleşmesidir. Bu nedenle insanın, yaşamını ve kaderini belirleyen kendisine yabancı güçlerden nihayet kurtulması; zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine sıçrayarak kendi tarihini bilinçli biçimde yaratmaya başlaması gerekmektedir. Akıllı toplumun ortaya çıkışı, teknik açıdan insanın zorunluluklar âleminin sınırlamalarından kurtulmasını ve insanlığın bütünüyle tam özerkliğe yönelmesini mümkün kılmaktadır.
İnsanın doğayı ve doğa yasalarını yeterince tanıyamaması nedeniyle, insan doğal ve toplumsal yaşamın her alanında doğa yasalarının sınırlamalarına tabi olmuştur. Her şey sanki nedensellik yasası ve zorunluluk tarafından belirlenmektedir. Özellikle doğum, yaşlanma, hastalık ve ölüm gibi temel meselelerde insanın sahip olduğu özgürlük alanı son derece sınırlıdır. Binlerce yıl boyunca insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunlar sayısız olmuştur; ancak kıtlık, salgın hastalık ve savaş, insan yaşamını ve mutluluğunu en fazla etkileyen üç temel sorun olarak öne çıkmıştır. Doğu’da ve Batı’da, geçmişte ve günümüzde bu üç sorun insanlığın peşini bırakmamış ve sürekli bir tehdit oluşturmuştur. “Kuşaktan kuşağa insanlar bütün tanrılara, meleklere ve azizlere dua etmiş, sayısız araç, kurum ve toplumsal sistem geliştirmiştir; buna rağmen sayısız insan açlık, salgın hastalıklar ve şiddet nedeniyle hayatını kaybetmiştir.”[6] Bu üç felaket olmasa bile insan yine de ölümden kaçamamaktadır. İster hükümdarlar ve devlet adamları olsun ister sıradan insanlar, herkes eninde sonunda ölmektedir. Bu durum, insanın en büyük kısıtı ve özgürlükler âlemine geçişinin önündeki en büyük engeldir.
İnsanlığın 21. yüzyıla girmesinden sonraki kısa süre içinde, uzun yıllar boyunca insanlığın varlığını ve gelişimini tehdit eden salgın hastalıklar, kıtlık ve savaş giderek denetim altına alınmaya başlanmış; hatta ölüm sorunu bile giderek yalnızca teknik bir mesele hâline gelmektedir. Akıllı teknolojiler, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve tıp teknolojilerinin yardımıyla insan, insan bedeninin yapısını, hastalıkların oluşum mekanizmalarını ve yaşlanma süreçlerini giderek daha iyi çözümlemektedir. Geçmişte tedavi edilemeyen birçok hastalık bugün aşılmaya başlanmış; zarar gören veya yaşlanan organlar hızla onarılabilir ya da değiştirilebilir hâle gelmiştir. Böylece hastalık ve yaşlanma artık çözülemeyecek sorunlar olmaktan çıkıp teknik problemlere dönüşmektedir.[6] Bu nedenle, uzun yaşam hatta ölümsüzlük düşüncesi, geçmişte birçok insanın hayali iken bugün giderek gerçeğe dönüşmektedir. İnsan artık doğum, yaşlanma, hastalık ve ölüm karşısında kaderine boyun eğmek zorunda değildir; bunlara aktif biçimde müdahale edebilmekte, yaşam süresini belirli ölçüde kendisi tayin edebilmektedir. Böylece insanın yaşam ve ölüm karşısındaki en büyük çaresizliği zorunluluktan özgürlüğe doğru dönüşmekte, bu da komünizmin öngördüğü özgürlükler âlemi için en sağlam temeli oluşturmaktadır.
İnsanlık yalnızca ölümü yenmeyi ve kalıcı mutluluğa ulaşmayı değil, aynı zamanda tanrılar ya da ölümsüzler gibi olağanüstü yeteneklere sahip olmayı, yani “biyolojik temelini tıpkı bir tanrı gibi kontrol edebilmeyi” de istemektedir.[6] Bu, insanın tanrılaşması anlamına gelmektedir. Akıllı teknolojiler ile biyoteknoloji, insanın tanrılaşması için üç teknik yol sunmaktadır: biyomühendislik, yarı-sibernetik organizma mühendisliği ve inorganik yaşam mühendisliği.[6] Biyomühendislik, mevcut organik insan bedeninin sınırları içinde insanın potansiyelini azami ölçüde geliştirmeyi ifade etmektedir. Yarı-sibernetik organizma mühendisliği, organik insan bedeninin çeşitli inorganik parçalarla birleştirilmesini ve organik beynin temel unsur olarak korunmasını ifade etmektedir. İnorganik yaşam mühendisliği ise insanı bir algoritma olarak görmekte; sinir ağlarının yerini akıllı yazılımların, organik yaşamın yerini ise inorganik yaşamın almasını öngörmektedir. Bu üç farklı düzeydeki yol aracılığıyla insan adım adım evrim geçirerek gelişecek, giderek tanrısal özelliklere yaklaşacak ve sonunda bütün tanrıların yerini alarak kendisi tanrı hâline gelecektir. Böylece “yaşamı tasarlayıp yaratabilme, kendi bedenini dönüştürebilme, çevreyi ve hava durumunu kontrol edebilme, zihin okuyabilme ve uzaktan iletişim kurabilme, yüksek hızda hareket edebilme ve elbette ölümsüz olabilme” gibi olağanüstü yeteneklere sahip olacaktır.[6] Tanrılaşmak, insanın ulaşabileceği en yüksek özgürlüktür; zorunluluklar âleminden tamamen kurtulduktan sonra özgürlükler âleminde dilediği gibi hareket edebilmesi ve özgürce var olabilmesidir.
Engels, bundan yüz yılı aşkın bir süre önce bu durumu şu sözlerle öngörmüştür: “İnsanların şimdiye kadar yaşamlarını yöneten dış koşullar artık insanların egemenliği ve denetimi altına girecektir; insanlar ilk kez doğanın bilinçli ve gerçek efendileri olacaktır; çünkü artık kendi toplumsal birlikteliklerinin de efendileri hâline gelmiş olacaklardır.” Ayrıca, “Şimdiye kadar tarihi yöneten nesnel ve yabancı güçler artık insanların kendi denetimi altına girecektir. Ancak o andan itibaren insanlar tarihlerini tam anlamıyla bilinçli olarak kendileri yaratmaya başlayacaktır; ancak o andan itibaren insanların harekete geçirdiği toplumsal nedenler büyük ölçüde ve giderek artan biçimde onların önceden amaçladıkları sonuçları doğuracaktır. Bu, insanlığın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine sıçrayışıdır.”[7]
Büyük veri ve akıllı toplumun ortaya çıkışı, Engels’in bu öngörüsünün gerçekleşebilmesi için uygulanabilir teknik araçlar sunmaktadır. İnsanlık açlık, hastalık ve savaşın yarattığı sıkıntıları aştıktan sonra, “ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısal yetenekler” doğrultusunda ilerlemeye devam edecek; böylece artık tamamen zorunluluğun belirlediği bir varlık olmaktan çıkacak, giderek kendi kaderini belirleyebilen ve özgürlükler âlemine adım atan bir varlık hâline gelecektir.
Sonuç
Marx ve Engels’in öngördüğü komünist toplum, sayısız aydın ve idealisti, özellikle de komünistleri bu ideal uğruna mücadele etmeye teşvik etmiştir. Ancak komünist toplumun gerçekte nasıl bir toplum olduğu ve gerçekten gerçekleştirilebilir olup olmadığı, yüz yılı aşkın süredir sürekli tartışılmış, hatta kimi zaman yalnızca bir ütopya olarak değerlendirilmiştir. Buna karşın büyük veri, internet ve yapay zekâ teknolojilerindeki hızlı ilerleme ile büyük veri, internet ve akıllı toplum çağının süratle ortaya çıkmış olması, komünist toplumun gerçekleşme olasılığını somut biçimde görmemizi sağlamıştır. Marx ve Engels, geleceğin toplumunu tasvir ederken, dönemin koşullarının sınırlılığı nedeniyle yalnızca gelecekteki toplumsal gelişmenin yönünü, ilkelerini ve temel özelliklerini ortaya koyabilmiş; somut biçiminin ise sonraki tarihsel pratik tarafından belirlenmesini sonraki kuşaklara bırakmıştır. Bu nedenle komünist toplum uzun süre boyunca zihinde canlandırılabilecek somut bir modele sahip olmamıştır.
Bugün ise büyük veri, yapay zekâ ve akıllı toplumun ortaya çıkışı, yalnızca komünist toplum için uygulanabilir teknik araçlar ve ekonomik bir temel sunmakla kalmamakta, aynı zamanda onun gözle görülebilir bir gelecek modelini de ortaya koymaktadır. Elbette büyük veri, internet ve akıllı toplum, Marx ve Engels’in tasavvur ettiği komünist toplumla özdeş değildir. Ancak bunların komünist topluma doğru atılmış büyük bir adımı temsil ettiği, komünist toplumun umut ve ilk işaretlerini görünür kıldığı söylenebilir. Bununla birlikte, bunların Marx ve Engels’in tasarladığı komünizmin kendisi olduğu kesin olarak söylenemez.
Kaynakça
[1] Marksizmin Temel İlkelerine Giriş (马克思主义基本原理概论). Pekin: Higher Education Press (高等教育出版社), 2015, ss. 276–283.
[2] Marx, Karl; Engels, Friedrich. Marx ve Engels’in Toplu Eserleri (马克思恩格斯全集), Cilt 42. Pekin: People’s Publishing House (人民出版社), 1979, s. 373.
[3] Mayer-Schönberger, Viktor; Cukier, Kenneth. Büyük Veri Çağı: Yaşamı, Çalışmayı ve Düşünceyi Dönüştüren Büyük Değişim (大数据时代:生活、工作与思维的大变革). Hangzhou: Zhejiang People’s Publishing House (浙江人民出版社), 2013. (Türkçede yayımlanan baskısı: Viktor Mayer-Schönberger ve Kenneth Cukier, Büyük Veri, çev. Banu Erol, Paloma Yayınevi.)
[4] Chase, Robin. Paylaşım Ekonomisi: Geleceğin Ticari Modelini Yeniden İnşa Etmek (共享经济:重构未来商业新模式). Hangzhou: Zhejiang People’s Publishing House (浙江人民出版社), 2015. (İngilizce özgün adı: Peers Inc.)
[5] Rifkin, Jeremy. Sıfır Marjinal Maliyet Toplumu (零边际成本社会). Pekin: CITIC Press (中信出版社), 2014. (İngilizce özgün adı: The Zero Marginal Cost Society.)
[6] Harari, Yuval Noah. Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi (未来简史). Pekin: CITIC Press (中信出版社), 2017.
[7] Marx, Karl; Engels, Friedrich. Marx ve Engels Seçme Eserler (马克思恩格斯选集), Cilt 3. Pekin: People’s Publishing House (人民出版社), 2012.
[8] Anderson, Chris. Ücretsiz: İş Dünyasının Geleceği (免费:商业的未来). Pekin: CITIC Press (中信出版社), 2009, Önsöz. (İngilizce özgün adı: Free: The Future of a Radical Price.)
[9] Marx, Karl; Engels, Friedrich. Marx ve Engels Yazıları (马克思恩格斯文集), Cilt 3. Pekin: People’s Publishing House (人民出版社), 2009.
[10] Marx, Karl; Engels, Friedrich. Marx ve Engels Seçme Eserler (马克思恩格斯选集), Cilt 4. Pekin: People’s Publishing House (人民出版社), 1995, s. 730.
[11] Kaplan, Jerry. Yapay Zekâ Çağı (人工智能时代). Hangzhou: Zhejiang People’s Publishing House (浙江人民出版社), 2016, ss. 2–3. (İngilizce özgün adı: Humans Need Not Apply: A Guide to Wealth and Work in the Age of Artificial Intelligence.)


