Dergimizin değişmez bir geleneği haline gelmiş olan “Tarihimizden Belgeler” bölümünü sitemize taşıyoruz. Artık önceki sayılarımızda yayımlanan belgeleri sitemizden okuyabileceksiniz.
Namık Kemal’in İbret gazetesinin 23 Haziran 1872 tarihli 7. sayısında kaleme aldığı yazısını yayımlıyoruz. “Avrupa Şark’ı Bilmez” başlıklı bu makalesi Namık Kemal’in, toplumu ve sahip olduğu değerleri alaya alan, Batıya karşı, Doğu toplumlarını “caniler”den oluşan bir topluluk olarak yansıtan ve tarihine küfreden anlayışla 150 sene önce mücadele ettiğini gösteriyor. Metin, Emrah Zorba tarafından sadeleştirildi.
Yaşanan olaylarda gerçeği araştırma arzuları, başka dünyalarda insan var mıdır, yok mudur bilmek için binlerce araştırmacıyı varsayım ve çıkarımlarla meşgul edecek kadar ilerlemiş olan bunca gelişmiş milletlerin, bizim gibi bayağı kirpiklerine bağlanmış denilebilecek kadar yakın olan bir yerin halini görmemesi gariptir.
Ancak vatandaşlarımız bu yolda hatalı düşüncelere kapılmasınlar. Ebedi istirahatgahında kıpırdamadan yatan ecdatlarının destanlarından aldıkları kuvvetle, vicdanlarının derinliklerinden gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmaktayken ana vatanın kucağına, birbirine yapışık ikizler gibi tek vücut olarak düşmüş oldukları bir milletin durumundan haberdar olmazlarsa garip olur.
Biz ise Avrupa’nın bu bilgisizliğini mazur görürüz. Çünkü İslam’a dair malumat alabilmek için bazı dostlarımızın iftiralarından başka bir kaynakları yoktur.
Mesela bir İngiliz İstanbul’a gelmiş. Yangın topunun sesini işitmiş. Yanında olan Rum tercümana sebebini sormuş. Tercüman, Beyazıt Kulesi’nde yaşananları göstermiş: “İşte bak, iki adam asmışlar, onun için şenlik ediyorlar” demiş. Şimdi toplum içinde kule, darağacı sanılıyor. Türklerin daima adam astıklarına ve astıkça sevinç içinde ilan ettiklerine inanılıyor.
Bir olaydan birtakım hikâyeler uydurmuş. Onun aldatmacası sayesinde harem daireleri, odalıklar, kapatmalarla dolu birer eğlence mekânı olarak biliniyor. Birkaç neşriyata hâkim olabilmiş iki çapkının etkisiyle, burada Müslüman olmayanların hayat ve hukukunun, Rusya veya İngiltere sayesinde korunduğuna hükmolunuyor.
Birkaç mevki, makam düşkünü; toplumu medeni dünyanın muhabbetlerinden mahrum etmek için Müslümanlara bağnaz süsü vermiş, Türk adı anıldıkça Haçlı canilerine benzer, dünyanın altını üstüne getirmeyi arzu eder bir vahşi aşiret tasavvur olunuyor.
Birkaç maymun iştahlı; üç beş kelime Fransızca öğrenmekle doğruluk ve bilgeliğin özü olan İslamiyet’i cahilce ve edepsizce alaya almış. Bunlara bakılarak dini hükümler oyuncak yerine konulmak isteniyor.
Hâlbuki biz şimdiye kadar Avrupa dillerinden, Şark’a dair bir okumaya değer kitap göndermedik. Şark’ın ahvalini öğrenmek isteyenler hangi yolla, amaçlarına ulaşsınlar da bu kötü kanaati terk etsinler. Örneğin Fransızcada siyasi olaylar ve kurallar ve milli ahlakımıza ilişkin mevcut olan kitapların en üstünü D’Ohsson adında bir zatın eseri ve geçmiş olaylar ve geleneğimizden bahseden eserlerin en gerçeğe uygunu malumunuz, Hammer’in Tarih’idir. Bunlardan hangisi incelense, içinde görülecek cahilce rivayetlerin bolluğu ve tuhaflığı akıllara durgunluk verir.
Mesela D’Ohsson’un iddiasınca İslam’da halkın hükümet karşısında hiçbir türlü hukuku yoktur. Sünniler imamın masumiyetine inanır, Şiiler halkın tercihine uyar. Şiilerin rehberi İmam Ali, Sünnilerin lideri Hazreti Ömer’dir. Yine o müellif Fatih’e, kardeş idamının cezasına dair bir kanun yaptırır, o asrın ulemasına böyle bir kanunu fetva ile onaylatır. “Padişahın ahd ü nizamı, hayatıyla kaimdir” der. “Padişah, memurlarının mal ve canına tasarrufta muhtardı” itikadında bulunur. Kısaca kitabı okudukça bahsettiği Şeriat-ı Muhammediye midir Çin kanunu mudur, nedir anlaşılmaz.
Bu türlü soruşturmayla fıkhın hikmetli kuralları ve hukuk kuralları nasıl kavranabilsin.
Hammer, tarihine başlar başlamaz Sultan Osman’a emmisini idam ettirir. Kosova muharebesine bizim taraftan bataryalarla toplar gönderilir. Birinci Selim gibi, Köprülü gibi yenilikçileri bela ruhlar haline kor. Sövüp sayarak, lanetle yâd eder. İkinci Bayezid gibi eğlence düşkünü, İbrahim Paşa gibi tahripkârları iyilik meleği şekline getirir, acemane bir abartıyla tarif eder. Fatih’i, Cengiz’den zalim gösterir. Hain İskender gibi, Hunyadi Yanoş gibi karşısında duran vahşi yaratıkları, Hz. İsa’nın havarilerini merhamet ve iyilikle temellendirir.
Onun rivayetince biz bir yere gidersek birkaç yüz bin kişi ile gideriz; düşmanlarımız karşımıza yalnız on on beş bin kişi ile gelirler. Hatta İstanbul’a Fatih’in ordusundaki askeri, tamamı beş bin kişiden ibaret bırakılmak ister. Mohaç Savaşı’nda Sultan Süleyman’ın üç yüz bin kişiye ulaşan ordusuyla karşılaşmasına yalnız yirmi beş bin Macarlı getirir.
Şarkel’in Osmanlı hücumunu işittiği gibi Venedik’ten İspanya’ya kadar ve hatta hiçbir zaman Kanuni ile savaş meydanına girmemesini, maskara maskara kibirli bir şekilde açıklamaya kalkışır. Fazıl Ahmet Paşa’nın Rabe suyundan geçirdiği on bin kişilik öncü birliği geri döndürmeye mecbur olmasını savaş biliminde çağ açabilecek bir Melhame-i Kübra² gibi göstermek ister. Ne vakit mağlup olursak düşmana daima fevkalade cesaret verir. Hıristiyanlar hakkında gerek şeriat yönünden, gerek devlet kurumundan ne hüküm verilse bağnazlığa yorar. Ne muamele vuku bulsa mezhep muhalefetine dayandırır. Kara Mustafa Paşa tarafından o vakit muamelat-ı hariciyesince hakkıyla ilan edilen Viyana Seferi’ne, “geçersiz anlaşma” namı verir. Yine o seferde Lehistan kralının alçakça tercih ettiği sözünde durmamayı, “gaza” tabiriyle tarif eder. Namazın tarifine kalkışır; güneşin doğuşu ve öğle ve akşam dakikalarında namaza başlamanın caiz olmaması İslam itikadınca o zamanlarda, “Güneşi şeytanın tuttuğundandır” yollu saçmalıklar söyler. Arapçadan, Türkçeden ibareler tercüme etmek ister. Küşayiş-i derun (gönlün ferahlaması) manasında olan “ferec” kelimesini, “ra”nın sükûnuyla (hareke olmadan, “fecr” şeklinde) okur. Hakaret sözlerinden olan “gidi” (deyyus) kelimesini mahud hayvan manasına “kedi” ile kıyas eyler.
Bu türlü malumatla Osmanlıların yüksek şanını ve güzel ahlakını nasıl öğrenebilsin?
Doğu dillerinin, bir Avrupalıya hemen hiç faydası yokken içlerinden birazı onları da tahsil ediyorlar da Araplar için yeni yolda sarf ve nahivler ve Türkler için yeni yolda lügatlar yapıyorlar. Bunlar mükemmel değil ancak hiç olmazsa vatan evlatlarından mükemmel bir eser yapmak isteyenlerin, amaçlarının gerçekleşmesine yardımcı olabilir.
Batı dillerinin, bizim için olmazsa olmaz haline girmiş iken hiçbirimiz Üçüncü Selim zamanındaki Seyyid Mustafa kadar olup da yazdığımızı okutacak kadar bir lisan tahsil edemiyoruz. Ahvalimizin ayinesi, derneklerin yazdığı kitaplardan ibaret kaldıkça Avrupa’ya ne kadar karanlık görünsek çok sayılmaz.
Biz de her ne vakit Rusyalılar, Lehliler, Rumlar filanlar gibi başka lisanlarda uğradığımız iftiraları, yine o lisan halkına anlatabilecek surette itirazda muktedir olursak, Avrupa’da toplum, pek çabuk Şark’ı öğrenir, pek çabuk hakkımızı teslim eder.
Bununla beraber Avrupa’da Şark’ın tamamıyla bilinememesi bizce o kadar tehlikeli değildir. Çünkü istikbalimizin önemi layıkıyla anlaşılmış ve ahde vefamız tamamıyla meydana çıkmıştır.
Fakat yine tekrar ederiz; vatandaşlarımız bizde olmayan halleri bize dayandırıp da bizim faydamız için çalışmakta tereddüt göstermesinler çünkü bizden ziyade kendilerinin hayatı, bekası ona muhtaçtır.
Dikkat etsinler ki dünyada azasının her biri, bir lisan söyler bir devlet var mıdır? Nerede bu kadar mezhep taarruzdan uzak kalmış? Nerede bu kadar cinsiyet beka bulmuş? Lehlilerin hali düşünülür, Macaristan’da kalan Ermenilerden hiçbir eser kalmadığına bakılırsa, burada her kavimin kurtuluşu, Devlet-i Aliyye’nin istiklalini bağlı olduğu anlaşılır.
Biz şimdiye kadar diğer dinlere mensup olanları zimmetimize aldık. Her ahdimize vefa gösterdik. Asayişimizden ödün verdik; milyonlarla canlar, mallar feda eyledik. Onların asayişini sağladık, mal ve canını koruduk. Onlar tarafından da ahde vefa bekleriz. Vatan-ı umuminin, bencilce niyetlerden daha kutsal tutulmasını arzu ederiz.
Bazı fırkalarda bu eğilimin ortaya çıktığını memnuniyetle görüyoruz. Ümit ederiz ki bu eğilim yakında cümlesine yayılır. Doğru düşünceler ışığa benzer, bir mülkün bir noktasında ortaya çıkınca diğer taraflarında yine az zaman içinde yayılması doğaldır.





