1. İran ve Bölge Ülkeleri İçin Lübnan’ın Önemi
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekayi’nin mutabakat zaptında “Lübnan” kelimesinin üç kez vurgulandığını belirtmesi, bu coğrafyanın küresel ve bölgesel dengelerdeki kritik ağırlığını ve müzakerelerin vazgeçilmez maddelerinden biri olduğunu teyit etmektedir.
Burada ilk olarak vurgulanması gereken nokta şudur: Lübnan, sadece bölgesel bir ittifakın parçası olduğu için değil, doğrudan kendi toprak bütünlüğü ve bekası için savaşmaktadır. Tarihsel olarak İsrail’in bitmeyen sınır ihlallerine, hava saldırılarına ve işgal girişimlerine maruz kalan bir Lübnan gerçeği vardır. Dolayısıyla Lübnan’daki direniş ve savunma refleksi, dışarıdan dikte edilen bir ajandadan ziyade, Lübnan’ın kendi egemenliğini koruma ve işgale karşı koyma konusundaki tarihsel ve meşru hakkından doğmaktadır. Mutabakatta “Lübnan’ın egemenliğine saygı” vurgusu, bu meşru varoluş mücadelesinin uluslararası düzeyde tescil edilmesidir. Kendi egemenliği çeşitli yollarla yıllardır ihlal edilen bir ülkenin[1] kendi müttefiki için bunu istemesi gelişmelerin doğal sonucu olarak görülebilir.
İran açısından bakıldığında ise Lübnan, bölgedeki asimetrik ittifak ağının (Direniş Ekseni) en güçlü ve tarihsel sütunlarından biridir. Tahran için Lübnan’ın istikrarı, bölgedeki jeopolitik dengelerin korunması ve olası topyekûn saldırılara karşı stratejik bir caydırıcılık kalkanı anlamına gelir. Bölgesel aktörler (arabulucu ülkeler ve komşular) için ise Lübnan’ın istikrarı, Doğu Akdeniz havzasındaki güvenliğin ve çok kültürlü toplumsal dengelerin korunması demektir. Lübnan’ın zayıflatılması veya işgali, tüm Ortadoğu’yu içine çekecek daha büyük bir kaosu tetikleyeceğinden, mutabakatta Lübnan’a açılan bu parantez bölgesel bir güvenlik supabı işlevi görmüştür.
2. Hürmüz Boğazı’nın 110 Günlük Kapanışının ABD Ekonomisine Etkisi
Trump yönetiminin başta “Bizi doğrudan etkilemez” yönündeki açıklamalarına tezat olarak, küresel petrol piyasasının entegre yapısı ABD ekonomisinde derin yaralar açtı. Hürmüz Boğazı küresel deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık %25’inin, LNG’nin (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) ise %20’sinin geçiş noktasıdır. 110 günlük bu tam blokaj, tarihin en büyük enerji arz kesintisine yol açtı. Brent petrolün varil fiyatı hızla 120 dolar civarına fırladı. Bu durum, petrol zengini olmasına rağmen ağır petrolü[2] ithal etmek zorunda olan ABD iç pazarında benzin fiyatlarının %40, jet yakıtı fiyatlarının ise %110 artmasına neden oldu.
Enerji maliyetlerindeki bu devasa artış, ABD’de üretim, lojistik ve tedarik zincirini vurdu. Tam kontrol altına alınmaya çalışılan enflasyon (stagflasyon riskiyle birlikte) yeniden tırmandı. ABD Merkez Bankası (Fed) faiz politikalarında sıkıştı, sanayi üretimi yavaşladı ve ABD GSYİH büyüme tahminleri %1’in altına geriledi. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) 400 milyon varillik rezerv salınımı bile piyasadaki bu yangını tamamen söndürmeye yetmedi. Anlaşmayla boğazın açılacak olması, ABD ekonomisi için yaklaşan bir resesyon krizinden dönmek anlamına geliyor.
Dahası bu blokajın, hacimsel büyüklüğü ve küreselleşmiş piyasalar üzerindeki domino etkisi bakımından tarihsel örneklerin ötesine geçen yapısal bir şoka yol açtığını da vurgulamak lazım. 1974 Petrol Krizi, arzın yaklaşık %5 oranında kısıldığı ve fiyatların ambargolarla yükseldiği siyasi bir krizken; Hürmüz’ün kapatılması küresel petrol arzının yaklaşık %20’sini (günlük 20 milyon varilin üzerinde ham petrol ve sıvı yakıt) ve küresel LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) ticaretinin %20’sini bir anda fiziki olarak denklemden çıkaran tarihin en büyük enerji kesintisidir. Günümüzde dünyanın en büyük ham petrol üreticisi konumunda olan ABD, bu krizde 1974’teki gibi mutlak bir yakıt kıtlığı (akaryakıt kuyrukları) yaşamamış; ancak küresel enerji fiyatlarının entegre yapısı nedeniyle ağır bir darbe almıştır. Brent petrolün varil fiyatının 120 dolar bandını aşmasıyla birlikte, ABD iç pazarında ortalama benzin fiyatları %40’a yakın, jet yakıtı ve endüstriyel dizel maliyetleri ise katlanarak artış göstermiş, bu maliyet dalgası üretim girdilerini tetikleyerek ekonomiyi stagflasyon kıskacına sokmuştur. Dolayısıyla varılan anlaşmayla boğazın yeniden açılacak olması, ABD makroekonomisi için sürdürülemez bir kriz sarmalından son anda dönüş anlamına gelmektedir ki aslında müzakerelerin yapılması ve barış sürecine giden yolda bunun etkisi oldukça büyüktür. Bu noktada şunu iddia etmek yanlış olmaz: İran Hürmüz kartıyla yalnızca savaşın değil kurulmakta olan yeni dünya düzeninin seyrini de değiştirecek bir hamlede bulunmuştur.
3. İran’ın Stratejik Kazanımları, Liderlik Doktrini ve Küresel Güneyin Yükselişi
İran’ın, askeri, siyasi ve dini lider kadrolarında çok ağır kayıplar yaşamış olmasına rağmen masadan tek taraflı yaptırımların kaldırılması ve 300 milyar dolarlık yeniden imar/tazminat fonu taahhüdüyle (MOU Madde 6) kalkmayı başarması; uluslararası ilişkilerdeki klasik asimetrik güç dengesinin ve Küresel Güney ekseninin çok kutuplu yükselişinin somut bir tezahürüdür. Bu diplomatik ve askeri tablonun arkasında hem Tahran’ın yapısal direnç mekanizmaları hem de Washington-Tel Aviv hattındaki stratejik tıkanmalar yer almaktadır.
a. İran’ın Yapısal Başarı Faktörleri ve Asimetrik Askeri Doktrin
İran’ın sahadaki ve masadaki başarısı, temelde iki rasyonel sütuna dayanmaktadır: ilki İran’ın kurumsallaşmış “eksen” yapısıdır.İran’ın askeri ve siyasi stratejisi şahısların varlığına değil, kurumsallaşmış ve adem-i merkeziyetçi bir doktrine bağlıdır. Lider kadroların kaybı operasyonel kabiliyeti geçici olarak sarssa da gerek ülke içinde güçlü kurumlarının olması gerekse Direniş Ekseninin hücre tipi yapılanması, sahadaki komuta-kontrol sürekliliğini koruyarak savaşı yıpratma aşamasına taşımayı başarmıştır. İkincisi ise, maksimum ekonomik ve jeopolitik kaldıraç olarak Hürmüz’ü kullanmasıdır. Tahran yönetimi, askeri kayıplarını küresel ekonomiyi kilitleyerek dengelemiştir. Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel ticareti durdurması, Batı dünyası üzerinde askeri yöntemlerden çok daha yıkıcı, maliyetli ve doğrudan bir diplomatik baskı mekanizması oluşturmuştur.
Dahası, Reuters ve savunma analitiği kuruluşlarının raporlarında da sıkça vurgulandığı üzere İran, on yıllardır maruz kaldığı ağır ekonomik ve askeri ambargoları yapısal bir avantaja dönüştürmüştür. Dışa bağımlılıktan uzak, tamamen yerli imkanlarla geliştirilen hassas güdümlü balistik füzeler ve operasyonel maliyeti düşük insansız hava araçları (İHA/SİHA), bölgesel güç dengesini (deterrence parity) radikal bir biçimde değiştirmiştir. Konvansiyonel orduların devasa savunma bütçelerine karşı İran, asimetrik ve maliyet-etkin bu teknolojik üstünlüğüyle Batı’nın ve İsrail’in hava savunma doktrinlerini işlevsiz kılmıştır. Burada Tahran Yönetiminin lider kadrolarının kaybı karşısında duygusal bir zafiyete düşerek edilgen bir yas sürecine girmek yerine; önceden planlanmış kriz senaryolarını ve asimetrik savunma doktrinini soğukkanlılıkla devreye sokarak rasyonel ve dirayetli bir direniş refleksi sergilediğini de belirtmek gerekir.
b. Batı İttifakının Stratejik Tıkanması ve Hegemonya Sınırları
ABD ve İsrail’in geri adım atarak masaya oturmasının arkasında ise askeri planlama hataları ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirlik krizleri yatmaktadır:
Stratejik Hedeflerin Gerçek Dışılığı: ABD ve İsrail, askeri harekatla İran rejimini tamamen çökertmeyi veya Direniş Ekseni’ni haritadan silmeyi hedeflemiştir. Ancak asimetrik savaş teorisinde direniş unsurlarını ve vekil güçleri konvansiyonel yöntemlerle tamamen “yok etmek” askeri açıdan neredeyse imkansızdır. Net bir “çıkış stratejisi” (exit strategy) belirlenmeden girilen bu süreç, bataklığı derinleştirmiştir.
Sürdürülemez Ekonomik ve Toplumsal Maliyet: İsrail içeride bitmeyen bir seferberlik, ekonomik felaket ve mülteci kriziyle karşı karşıya kalırken; ABD ise yaklaşan seçimler, iç siyasi baskılar ve Hürmüz’ün yarattığı küresel ekonomik kriz nedeniyle savaşı finanse edemez hale gelmiştir. Trump yönetimi, müttefiki İsrail’in sahadaki sert ısrarına rağmen, küresel bir ekonomik depresyonu göze alamadığı için statükoyu kabul etmek ve İran’ın şartlarını onaylamak zorunda kalmıştır.
Bu sonuç, ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeninin ve emperyalist dayatmaların jeopolitik olarak sınırlarına dayandığını göstermektedir. Çin, Rusya ve BRICS ekseniyle somutlaşan Küresel Güney’in yükselişi, Tahran’ın diplomatik ve ekonomik olarak tamamen izole edilmesini engellemiştir. Batı’nın “kesin sonuç” alma stratejisi, küresel ekonomik karşılıklı bağımlılık duvarına çarpmıştır.
c. Liderlik Doktrini ve Ulusal Konsolidasyon
Tüm kayıpların arasında en kritik olanı, savaşın hemen başında dini lidere yönelik yapılan saldırı ve bunun sonucunda liderin hayatını kaybetmesi olarak ele alınabilir. Son zamanlarda artık uluslararası analizlerde de yer alan sosyo-politik gerçeklik, Ayetullah Ali Hamaney’in sanılanın aksine “uzlaşmaz” değil, rasyonel ve dengeli bir devlet adamı stratejisi yürüttüğünü ortaya koymaktadır. Hamaney, İran devlet aklını (Maslahat) her zaman ideolojik körlüğün önünde tutmuş; devleti kontrolsüz bir küresel savaşa sokmadan bölgedeki nüfuz alanını koruma noktasında esnek ve pragmatik bir liderlik sergilemiştir.
Hamaney’in vefatı, Batılı ve İsrailli stratejistlerin öngördüğü “iç çöküş veya rejim krizi” senaryolarının tam tersi bir etki doğurmuştur. Bu büyük kayıp, toplumsal tabanda ve farklı siyasi fraksiyonlar arasında muazzam bir ulusal konsolidasyon (bütünleşme) ve kolektif direnç refleksi yaratmıştır. Ortak bir tehdit algısı etrafında kenetlenen halk ve devlet aygıtı, liderliğin kaybını ideolojik ve milli bir savunma motivasyonuna dönüştürerek masadaki elini zayıflatmak bir yana, daha da tahkim etmiştir.
[1] İran’ın varlıklarına el konulmuş, ambargolarla ekonomisi yıpratılmış, CIA ve Mossad müdahaleleriyle sözde halk protestoları düzenlenmiş, ana akım Batı medyasında karalama kampanyaları yürütülmüş ve son olarak x’te (eski Twitter) İran’ın bayrağı değiştirilmiştir.
[2] ABD Enerji Enformasyon İdaresi (EIA) verilerine göre, ABD, kayaç devrimiyle dünyanın en büyük hafif ham petrol üreticisi konumuna gelse de, Meksika Körfezi’ndeki devasa rafinerilerinin dizel ve jet yakıtı üretebilmek için yapısal olarak ağır/kükürtlü petrole ihtiyaç duyması nedeniyle küresel ithalata ve dolayısıyla Hürmüz Boğazı’ndaki arz güvenliğine göbekten bağlı kalmaya devam etmektedir.



