Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı Gözlemleri

Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı Gözlemleri
Picture of Tuba Çebi Yazdı
Tuba Çebi Yazdı

Ankara’daki NATO Zirvesi’ne karşı yine Ankara’da Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYA-MER) tarafından düzenlenen ve “Avrasya Zirvesi” olarak nitelendirilen “Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı”nı dış politika uzmanı Tuba Çebi Teori için değerlendirdi. Röportajı Teori adına Yiğit Çınar yaptı.

1- Son NATO Zirvesi’nin ardından 18-19 Temmuz tarihleri arasında Ankara’da “Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı” yapıldı. Konferans basında “NATO Zirvesine Karşı Avrasya Zirvesi” olarak tanımlandı. Siz de bu konferansı gözlemleme şansı buldunuz. Konferansı nasıl değerlendiriyorsunuz?

‘Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı’, yalnızca güncel uluslararası gelişmeleri değerlendiren bir toplantı olmanın ötesinde, küresel sistemde yaşanan dönüşümü anlamaya yönelik önemli bir fikir platformu olma niteliği taşıdı. NATO Zirvesi’nin ardından düzenlenen bu konferansın en dikkat çekici yönü, hızla değişen güç dengeleri, küresel savaş tehlikesi ve Asya merkezli yükselen yeni medeniyet perspektifini çok boyutlu biçimde ele alması oldu.

Bugün dünya, tek kutuplu yapının sorgulandığı, yeni ekonomik ve siyasi merkezlerin yükseldiği bir dönemden geçmektedir. Bu gerçekliğin kabul edilmesi ve uluslararası ilişkilerin bu değişim doğrultusunda yeniden değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Konferans da tam olarak bu ihtiyaca cevap veren, çok kutuplu dünya düzeni, uluslararası stratejik iş birlikleri ve barışın korunmasına yönelik alternatif yaklaşımların tartışıldığı önemli bir zemin sundu.

Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYA-MER) tarafından düzenlenen konferansın 19 ülkeden devlet adamlarını, büyükelçileri, akademisyenleri ve uzmanları Ankara’da buluşturması, etkinliğin uluslararası niteliğini ve kapsayıcılığını ortaya koydu. Farklı coğrafyalardan katılımcıların ortak güvenlik, diplomasi ve medeniyet perspektifi üzerine fikir alışverişinde bulunması, küresel sorunların ancak diyalog ve iş birliğiyle çözülebileceği anlayışını güçlendirdi.

Konferansın en önemli katkılarından biri, savaşların yayılma ve artma riskinin arttığı bir dönemde çatışmaları önleyecek yeni ittifak ve iş birliği modellerinin tartışılmasına imkân sağlamasıdır. Bu yönüyle etkinlik, yalnızca mevcut uluslararası sistemi eleştiren değil, aynı zamanda barış, istikrar ve çok taraflı iş birliği temelinde geleceğe yönelik çözüm arayışlarını teşvik eden önemli bir girişim olarak değerlendirilebilir.

Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı Gözlemleri

2- İkinci günün sonunda ilan edilen sonuç bildirgesinde “ABD Hegemonyasının çöktüğü, NATO’nun sonunun geldiği ve yeni ittifakların zorunluluğu” vurguları yapıldı. İlan edilen bildiri Türkiye’nin güvenlik, askeri ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılayacak öneriler sunuyor mu?

Sonuç bildirgesinde, uluslararası sistemin tek kutuplu yapısının sürdürülebilir olmadığı, küresel güç dengesinin Asya eksenine kaydığı ve bu yeni gerçekliğe uygun güvenlik, ekonomi ve diplomasi anlayışının geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Küresel güvenlik ve barış açısından bildirinin en dikkat çekici önerisi Türkiye-Rusya-Çin-İran (TRÇİ) stratejik ittifakı, yalnızca askeri bir birliktelik olarak değil; diplomasi, ekonomi, enerji, teknoloji ve savunma sanayisini kapsayan bütüncül bir iş birliği modeli olarak vurgulamaktadır. Böyle bir yapılanma, olası çatışmaları önleyebilecek güçlü bir caydırıcılık oluşturarak bölgesel istikrarın korunmasına katkı sağlayacak, Türkiye’nin güvenlik, askeri ve ekonomik ihtiyaçlarına da katkı da bulunacaktır.

Askeri açıdan bildiride NATO’nun mevcut yapısına yönelik eleştiriler dikkat çekmektedir. ABD’yi önceleyen, küresel güvenliğin tek taraflı askeri bloklarla sağlanamayacağı savunulurken, Türkiye’nin kendi milli güvenlik önceliklerini merkeze alan bir savunma politikası izlemesinin önemini vurgulamaktadır. Savunma sanayisinde teknolojik iş birliklerinin artırılması, ortak güvenlik mekanizmalarının geliştirilmesi ve bölgesel caydırıcılığın güçlendirilmesi gibi yaklaşımlar, Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik ihtiyaçları açısından dikkate değer öneriler olarak öne çıkmaktadır.

Ekonomik açıdan ise en önemli tespitlerinden biri, dünya üretim merkezinin Batı’dan Doğu’ya, Kuzey’den Güney’e doğru kaydığı yönündedir. Bu değişimin yalnızca ekonomik dengeleri değil, uluslararası ticaret, finans ve enerji ilişkilerini de yeniden şekillendirdiği belirtilmektedir. Türkiye’nin bu dönüşüm sürecini doğru okuyarak Asya merkezli yükselen ekonomik yapılarla daha güçlü ilişkiler kurmasının, ihracatını çeşitlendirmesinin, enerji güvenliğini artırmasının ve yeni yatırım alanlarına yönelmesinin stratejik önem taşıdığı ifade edilmektedir. Özellikle ulaştırma koridorlarının güçlendirilmesi ve üretim odaklı ekonomik iş birliklerinin artırılması gibi yaklaşımlar, Türkiye’nin ekonomisini destekleyebilecek öneriler olarak değerlendirilebilir.

Bildirgenin bir diğer önemli yönü ise güvenliği yalnızca askeri boyutta ele almamasıdır. Metinde medeniyet, kültür, halklar arası dayanışma ve çok kutuplu uluslararası düzen anlayışı da güvenliğin ayrılmaz unsurları olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel ve jeopolitik konumuyla uyumlu, farklı bölgeler arasında köprü kurabilen bir dış politika vizyonuna işaret etmektedir. Güvenlikten ekonomiye, diplomasiden savunma sanayisine kadar uzanan bu yaklaşım, Türkiye’nin Avrasya merkezli yeni güç dengeleri içerisinde etkin rol üstlenmesini ve küresel barışın korunmasına katkı sağlayacak alternatif iş birliği modellerinin geliştirilmesini hedefleyen önemli bir stratejik perspektif ortaya koymaktadır.

3- NATO’nun Ankara’da düzenlediği zirvenin ardından ortak bir sonuç bildirgesi ilan edildi ancak liderlerin verdikleri özel röportajlarda görüyoruz ki başta ABD olmak üzere birçok ülke hem birbirinden hem de NATO’nun mevcut durumundan şikayetçi. Ankara’daki zirvenin bu çelişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin ardından yayımlanan ortak sonuç bildirgesi, ittifakın birlik ve dayanışma görüntüsünü koruma amacını yansıtsa da liderlerin zirve öncesi ve sonrasında yaptıkları bireysel açıklamalar, NATO içerisinde uzun süredir biriken görüş ayrılıklarının artık daha görünür hâle geldiğini ortaya koymaktadır. Ortak bildirgeler diplomatik uzlaşı metinleridir; ancak ülkelerin ulusal öncelikleri ve stratejik çıkarları söz konusu olduğunda farklı değerlendirmelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Bana göre bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri, Transatlantik hatta giderek derinleşen güven bunalımıdır. Özellikle ABD ile Avrupa arasında güvenlik yükünün paylaşımı, Ukrayna savaşı, Orta Doğu politikaları ve küresel stratejik öncelikler konusunda ciddi ayrışmalar yaşanmaktadır. Donald Trump döneminde yeniden belirginleşen “önce Amerika” yaklaşımı, Avrupa’nın güvenlik mimarisine ilişkin tartışmaları daha da hızlandırmıştır. İran’a yönelik saldırılar başladığında ABD’nin müttefiklerinden beklediği düzeyde destek görememesi de Washington ile Avrupalı müttefikler arasındaki görüş ayrılıklarını daha görünür hâle getirmiştir. Bu durum, taraflar arasındaki stratejik açmazı derinleştiren gelişmelerden biri olarak değerlendirilebilir.

Trump’ın zirve sonrasında kamuoyuna yansıyan, ‘Zirve Ankara’da olmasaydı, Recep Tayyip Erdoğan’ın davet etmeseydi muhtemelen gelmezdim’ şeklindeki açıklaması NATO içerisindeki siyasi atmosferin ne derece gergin olduğunu ve Avrupalı müttefiklerine yönelik tavrını yansıtan önemli bir mesajdı. Bunun yanında Trump’ın Grönland’ın ABD tarafından satın alınmasına yönelik yaklaşımı ve Kanada’yı zaman zaman ABD’nin doğal uzantısı olarak değerlendiren söylemleri, Washington’ın geleneksel müttefikleriyle ilişkilerinde yeni soru işaretleri doğurmuştur. Bu tür çıkışlar, Avrupa başkentlerinde ABD’nin uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin tartışmaları daha da artırmıştır.

Bu nedenle Ankara Zirvesi’nde ortaya çıkan tabloyu yalnızca bir görüş ayrılığı olarak değil, aynı zamanda ‘güven bunalımı’ içerisinde bir güven arayışı çabası olarak görüyorum. NATO ülkeleri mevcut ittifakı korumak isterken, değişen uluslararası dengeler karşısında birbirlerine ne ölçüde güvenebileceklerini de yeniden test etmektedir. Ortak bildirgede verilen birlik mesajlarına rağmen liderlerin bireysel açıklamalarındaki farklı tonlar, bu güven arayışının henüz ortak bir zemine kavuşamadığını göstermektedir.

Özellikle Avrupa’nın artık stratejik özerkliğini güçlendirmesi gerektiğinin daha fazla farkına vardığını düşünüyorum. Son yıllarda Avrupa Birliği içerisinde savunma sanayisinin geliştirilmesi, ortak savunma kapasitesinin artırılması ve ABD’ye olan güvenlik bağımlılığının azaltılması yönündeki tartışmaların hız kazanması tesadüf değildir. Avrupa, bir yandan NATO’nun sunduğu güvenlik şemsiyesini korumak isterken diğer yandan kendi güvenlik kapasitesini bağımsız biçimde geliştirme ihtiyacını daha güçlü şekilde hissetmektedir.

Büyük Savaşı Önleyecek İttifak Konferansı Gözlemleri

4- NATO’nun Batı Asya’daki faaliyetleri başta olmak üzere tüm dünyayı etkileyen hegemonya faaliyetlerini durdurmak için önerilen TRÇİ İttifakı gerçekçi midir? Uygulanabilir mi?

Türkiye-Rusya-Çin-İran (TRÇİ) ittifakı önerisini değerlendirirken öncelikle bunun klasik anlamda yalnızca askeri bir ittifak olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Konferansta da vurgulandığı üzere burada önerilen model; güvenlik, ekonomi, enerji, teknoloji, ulaştırma ve diplomasi alanlarını kapsayan bütüncül bir stratejik iş birliği perspektifidir. Bu çerçevede bakıldığında, önerinin tamamen teorik bir yaklaşım olmadığı, son yıllarda uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün ortaya çıkardığı ihtiyaçlardan beslendiği görülmektedir.

Bugün dünya, tek kutuplu uluslararası düzenin çözülmeye başladığı ve çok kutuplu bir yapının giderek belirginleştiği bir dönemden geçmektedir. BRICS’in genişlemesi, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün etkinliğinin artması, yerel para birimleriyle ticaret arayışları ve Asya merkezli ekonomik entegrasyon projeleri, devletlerin Batı merkezli kurumların dışında da yeni iş birliği mekanizmaları geliştirdiğini göstermektedir. Dolayısıyla TRÇİ önerisi de bu küresel dönüşümün bir parçası olarak okunabilir.

Türkiye açısından bakıldığında da bu dört ülkenin yalnızca coğrafi olarak değil, enerji, ticaret ve ulaştırma koridorları bakımından birbirini tamamlayan özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Türkiye’nin Avrupa ile Asya arasındaki jeostratejik konumu, Rusya’nın enerji kapasitesi, Çin’in üretim ve teknoloji gücü, İran’ın ise Orta Asya, Kafkasya ve Körfez havzasındaki jeopolitik etkisi birlikte değerlendirildiğinde, ortak fayda alanlarının bulunduğu söylenebilir. Özellikle enerji güvenliği, ulaştırma koridorları, savunma sanayii, finansal iş birlikleri ve bölgesel istikrar gibi başlıklarda geliştirilecek koordinasyonun, tarafların stratejik kapasitesini artırma potansiyeli bulunmaktadır.

Elbette böyle bir iş birliğinin önünde ciddi zorluklar da vardır. Dört ülkenin dış politika öncelikleri her zaman birebir örtüşmeyebilir; tarihsel rekabetler, bölgesel çıkar farklılıkları ve uluslararası baskılar zaman zaman süreci zorlaştırabilir. Ancak uluslararası ilişkilerde hiçbir büyük stratejik ortaklık, bütün tarafların her konuda tam mutabakat sağlamasıyla kurulmamıştır. Önemli olan, ortak tehdit algılarının ve ortak çıkarların farklılıklardan daha güçlü hâle gelmesidir. Bana göre TRÇİ önerisinin en önemli yönü, mevcut küresel ve bölgesel güvenlik mimarisine alternatif bir denge mekanizması oluşturma potansiyeli taşımasıdır. Konferansta da dile getirildiği gibi amaç, yeni bir kutuplaşma üretmekten ziyade, tek taraflı güç kullanımını caydırabilecek çok merkezli bir denge oluşturmaktır. Güçler arasında denge tesis edildiğinde, diplomasiye ve müzakereye daha fazla alan açılabilir; dolayısıyla bu da büyük ölçekli çatışmaların önlenmesine katkı sağlayabilir.

Paylaş
Paylaş: