Basın Tartışmamız Devam Ediyor: Doç. Dr. Şafak Etike sorularımızı yanıtladı

Basın Tartışmamız Devam Ediyor: Doç. Dr. Şafak Etike sorularımızı yanıtladı
Picture of Doç. Dr. Şafak Etike Yazdı
Doç. Dr. Şafak Etike Yazdı

Soru: Günümüzde gazeteciliğin entelektüel yaşamı geçmişteki ölçüde besleyebildiğini düşünüyor musunuz?

Gazetecilik ile aydın kimliği arasındaki tarihsel özdeşliği, yalnızca gazetecilerin geçmişte daha bilgili ya da daha nitelikli olmasıyla açıklayamayız. Tanzimat’tan itibaren basın, modern siyasal toplumun ve kamusal alanın kuruluşunda merkezi bir rol üstlenmişti. Gazeteci yalnızca haber aktaran kişi değildi, siyasal kavramların, toplumsal taleplerin ve modernleşme tartışmalarının üreticilerinden biriydi. Gazetecilik, edebiyat, siyaset ve düşünce dünyası arasında bugünkünden çok daha geçirgen bir ilişki vardı.

Gramsci’nin kavramlarıyla söylersek gazeteciler, farklı tarihsel dönemlerde toplumsal sınıfların dünya görüşlerini kuran ve dolaşıma sokan “organik aydınlar” olarak işlev gördüler. Elbette gazeteci hiçbir zaman sınıflar üstü, bütünüyle bağımsız bir aydın olmadı. Basın her dönemde belirli toplumsal güçlerle, sınıfsal çıkarlarla ve siyasal projelerle ilişki içinde gelişti. Ancak geçmişte gazetecinin haber üretmenin yanında düşünce üretmek, tartışma açmak, toplumu açıklamak ve siyasal iktidarı denetlemek gibi daha güçlü bir kamusal iddiası vardı.

Bugün gazeteciliğin entelektüel yaşamı besleme kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığını düşünüyorum. Bunun temel nedeni, tek tek gazetecilerin kişisel yetersizliği değildir. Öncelikle gazeteciliği çevreleyen toplumsal ve ekonomik ilişkiler değişmiştir. Neoliberalizm, yalnızca ekonominin piyasalaşması anlamına gelmedi, insanın kendisiyle, mesleğiyle, toplumla ve hakikatle kurduğu ilişkiyi de dönüştürdü. Dayanışmanın yerini rekabetin, kamusal sorumluluğun yerini bireysel başarının, mesleki özerkliğin yerini performansın, düşünsel derinliğin yerini hızın alması, gazeteciliğe de doğrudan yansıdı.

Bu nedenle bugün yalnızca gazetecilikte değil, toplumsal ilişkilerin bütününde bir nitelik kaybından ve ahlaki aşınmadan söz etmek gerekiyor. Gazetecinin az okuması, yeterince araştırmaması, kavramsal düşünememesi ya da olayları tarihsel bağlamına yerleştirememesi, genel toplumsal çürümeden bağımsız değildir. Üniversitelerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, siyasal partilerin ve kültür kurumlarının düşünce üretme kapasitesindeki gerileme basını da etkilemiştir. Düşünsel hayatın bütünü zayıflarken gazeteciliğin bundan bağışık kalması beklenemez.

Bununla birlikte Türkiye’de daha özel bir sorun da vardır. Gazetecilik, giderek hakikati araştıran bir meslek olmaktan çıkarak siyasal kamplar arasındaki mücadelenin araçlarından birine dönüşmüştür. Yandaşlaşma yalnızca iktidara yakın medyayla sınırlı değildir. Muhalif medyada da zaman zaman haber ile siyasal saflaşma arasındaki sınır ortadan kalkabilmektedir. Gazeteci, eleştirel mesafesini koruyan bir kamusal özne olmak yerine, ait olduğu kampın tezlerini savunan bir “silahşör” ya da karşı tarafı itibarsızlaştırmakla görevli bir “tetikçi” haline gelebilmektedir.

Burada nesnellik kavramını saf, mutlak ve ideolojiden bağımsız bir tarafsızlık olarak kullanmıyorum. Her gazetecinin bir dünya görüşü vardır. Ancak gazetecinin dünya görüşünün olması ile olgulara sadakatten vazgeçmesi aynı şey değildir. Gazeteci kendi siyasal konumunu koruyabilir, fakat kanıt ile kanaati, haber ile propaganda metnini, eleştiri ile karalamayı birbirinden ayırmak zorundadır. Bugün asıl kayıp, gazetecilerin görüş sahibi olması değil, olgular karşısında mesleki mesafeyi ve doğruluk yükümlülüğünü koruyamamasıdır.

Bu nedenle günümüzde gazetecilik entelektüel hayatı geçmişteki ölçüde besleyemiyor. Fakat bu durum geri döndürülemez değildir. Gazeteciliğin yeniden entelektüel bir faaliyet olabilmesi için gazeteciye düşünme, araştırma, uzmanlaşma ve itiraz etme imkânı tanıyan maddi ve kurumsal koşulların yeniden kurulması gerekir.

Soru: Dünya ve Türkiye’nin 1980’li yıllardan itibaren yaşadığı dönüşüm basını ve gazeteci karakterini nasıl etkiledi?

1980 sonrasında yaşanan değişimi yalnızca basının ticarileşmesi ya da büyük holdinglerin medya sektörüne girmesiyle açıklamak eksik kalır. Burada küresel ölçekte sermaye birikim rejiminin değişmesinden söz etmek gerekir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirli ölçülerde sosyal devlet, kitlesel üretim, örgütlü emek ve görece düzenlenmiş piyasa ilişkileri üzerine kurulu Fordist-Keynesyen birikim modeli, 1970’lerden itibaren krize girdi. Bunun yerine finansallaşmaya, özelleştirmeye, esnek üretime, sermayenin uluslararası hareketliliğine ve emeğin örgütsüzleştirilmesine dayanan neoliberal birikim rejimi kuruldu.

Bu dönüşüm medyayı iki düzeyde etkiledi. Birincisi, medya kuruluşları giderek daha büyük sermaye gruplarının bünyesine girdi. Medya sahipliği, yalnızca yayıncılıktan gelir elde etmek isteyen girişimcilerin faaliyet alanı olmaktan çıktı; finans, enerji, inşaat, madencilik, turizm, telekomünikasyon ve kamu ihaleleriyle ilişkili holdinglerin siyasal ve ekonomik stratejilerinin bir parçası haline geldi. Bu yapıda gazetenin ya da televizyonun kâr edip etmemesi her zaman temel mesele değildir. Medya, grubun diğer sektörlerdeki çıkarlarını korumak, siyasal iktidarla ilişki kurmak ve kamuoyu üzerinde güç elde etmek için kullanılabilir.

İkincisi, gazetecinin emek süreci dönüştü. Sendikasızlaştırma, taşeronlaşma, iş güvencesinin ortadan kalkması, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve sürekli işten çıkarılma tehdidi gazetecinin editoryal bağımsızlığını zayıflattı. Gazeteci, yalnızca patronun doğrudan müdahalesi nedeniyle değil, işini kaybetme korkusuyla kendi kendisini sansürlemeye başladı. Böylece sansür, dışarıdan uygulanan bir yasak olmaktan çıkarak haber merkezlerinin gündelik çalışma kültürüne yerleşti.

Türkiye’de 1980 askeri darbesi bu dönüşümün siyasal koşullarını hazırladı. Örgütlü emeğin, sendikaların, sol hareketlerin ve kamusal muhalefetin bastırılması, neoliberal ekonomik programın uygulanmasını kolaylaştırdı. Basın da bu süreçte kamusal bir kurum olmaktan uzaklaşarak piyasa mantığına ve devlet-sermaye ilişkilerine daha bağımlı hale geldi. 1990’larla birlikte medya patronlarının devlet ihaleleri, bankacılık faaliyetleri ve siyasal iktidarlarla ilişkileri belirleyici oldu. 2000’li yıllarda ise mülkiyet yapısı daha da yoğunlaştı ve medya, siyasal iktidarın yeniden üretiminde çok daha doğrudan bir işleve kavuştu.

Bu dönüşüm gazeteci karakterini de değiştirdi. Geçmişte de gazetecilik romantize edilecek kadar bağımsız değildi; ancak mesleki kimlik, haber toplama, kaynak geliştirme, sahaya çıkma, araştırma yapma ve iktidar karşısında belirli bir mesafe koruma üzerinden kuruluyordu. Bugün ise gazetecinin konumu giderek iki uçta şekilleniyor. Bir tarafta kurumsal baskılar altında çalışan, güvencesiz ve kendi kendisini sansürleyen gazeteci vardır. Diğer tarafta ise siyasal ve ekonomik güç odaklarıyla özdeşleşen, kamusal görünürlüğünü bir nüfuz aracına dönüştüren gazeteci tipi bulunmaktadır.

Bu ikinci tip, yalnızca iktidar medyasına özgü değildir. Siyasal kutuplaşma bütün medya alanını yeniden biçimlendirmiştir. Gazetecilik, ortak bir olgusal zemin üretmek yerine, farklı siyasal toplulukların kendi gerçekliklerini kurdukları paralel propaganda alanlarına dönüşmektedir. Gazeteci de haberi doğrulayan ve topluma açıklayan kişi olmaktan çıkarak, kendi mahallesinin kanaatlerini tahkim eden bir aktör haline gelebilmektedir.

Medya, egemen sınıfların hegemonyasının kurulmasında merkezi bir aygıttır. Ancak hegemonya yalnızca zorla ya da doğrudan propaganda yoluyla kurulmaz, belirli düşüncelerin doğal, kaçınılmaz ve sağduyuya uygun gösterilmesiyle kurulur. Neoliberal dönemde gazetecilik de piyasanın, bireyciliğin, rekabetin ve özel mülkiyetin sorgulanamaz gerçekler olarak sunulmasında önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla medya yalnızca neoliberal dönüşümden etkilenmemiş, aynı zamanda bu dönüşümün toplumsal meşruiyetinin üretilmesine katkıda bulunmuştur.

Bugün gazetecilik krizinden söz ederken yalnızca basın özgürlüğündeki gerilemeyi değil, gazetecinin sınıfsal konumundaki değişimi, emek sürecini, mülkiyet ilişkilerini ve siyasal kutuplaşmayı birlikte ele almak gerekir. Gazetecilik mesleğinin niteliği, içinde faaliyet gösterdiği üretim ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.

Soru: Dijitalleşme basının geleceğini, gazetecilerin gerçekle kurduğu ilişkiyi ve düşünce dünyasındaki konumunu nasıl dönüştürüyor?

Dijitalleşmeyi tek başına ilerici ya da gerici bir teknolojik süreç olarak değerlendirmemek gerekir. Dijital teknolojilerin hangi toplumsal ilişkiler içinde geliştirildiği, kimin mülkiyetinde olduğu ve hangi ekonomik amaçlarla kullanıldığı belirleyicidir. Bugün dijitalleşme, neoliberal kapitalizmin ve platformlaşmış sermaye birikim rejiminin içinde gerçekleşmektedir. Bu nedenle dijitalleşme bir yandan haber üretimini ve bilgiye erişimi kolaylaştırırken diğer yandan medya alanındaki tekelleşmeyi, güvencesizliği ve denetimi derinleştirmektedir.

İlk bakışta dijitalleşme yayın yapmanın maliyetini düşürmüş, bağımsız gazetecilere yeni kanallar açmış ve geleneksel medyanın kapılarını aşma imkânı yaratmıştır. Bu önemli bir kazanımdır. Ancak dağıtımın ve görünürlüğün altyapısı birkaç küresel platformun denetimine geçmiştir. Gazeteler ve haber siteleri içerik üretmekte, fakat bu içeriklerin kullanıcıya ulaştırılması, reklam gelirinin paylaşılması ve görünürlüğün belirlenmesi Google, Meta, YouTube, X ve benzeri şirketlerin algoritmik kararlarına bağlı hale gelmektedir.

Bu yeni yapıda medya kuruluşları üretim araçlarının bir bölümüne sahip olsalar bile dağıtım araçları üzerinde denetimlerini kaybetmektedir. Gazetecilik, giderek platformlara ücretsiz ya da düşük maliyetli içerik sağlayan bağımlı bir sektöre dönüşmektedir. Platformlar haber üretiminin maliyetini üstlenmezken, kullanıcı verisini, reklam gelirini ve dikkat ekonomisinin büyük bölümünü kontrol etmektedir. Böylece haber kuruluşlarının ürettiği ekonomik değer, küresel teknoloji şirketleri tarafından çekilip alınmaktadır.

Dijitalleşme gazetecinin gerçekle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmektedir. Gazeteci artık yalnızca olaylar, belgeler, tanıklar ve kaynaklarla değil; arama motorları, sosyal medya akışları, trend listeleri, ölçüm araçları ve algoritmik öneri sistemleri aracılığıyla gerçekliğe ulaşmaktadır. Başka bir ifadeyle gazetecinin gördüğü dünya, giderek platformlar tarafından önceden seçilmiş ve sıralanmış bir dünyadır.

Bu durum iki önemli sorun yaratıyor. Birincisi, görünür olan ile önemli olan arasındaki fark ortadan kalkıyor. Sosyal medyada çok konuşulan bir konu, toplumsal olarak en önemli konuymuş gibi algılanabiliyor. Oysa algoritmalar kamusal önem ölçütüne göre değil; etkileşim, reklam geliri, kullanıcı davranışı ve platformda geçirilen süreye göre çalışıyor. İkincisi, gazeteci haber gündemini belirleyen özne olmaktan çıkarak algoritmik gündemin takipçisine dönüşüyor. Editoryal muhakemenin yerini ölçülebilir performans göstergeleri alıyor.

Bu dönüşüm gazetecinin düşünce dünyasındaki konumunu da zayıflatıyor. Gazeteci artık yalnızca hızlı haber yazmak zorunda değildir, aynı zamanda sürekli paylaşım yapmak, kişisel marka oluşturmak, etkileşim üretmek, video çekmek, başlık değiştirmek ve görünürlüğünü korumak zorundadır. Böyle bir çalışma rejimi, düşünmeye, okumaya, uzmanlaşmaya ve tarihsel bağlam kurmaya ayrılan zamanı ortadan kaldırmaktadır. Gazetecinin organik aydın olma kapasitesi, onu sürekli üretim yapan bir içerik işçisine indirgeyen platform mantığı tarafından aşındırılmaktadır.

Yapay zekâ da bu dönüşümün yalnızca bir unsurudur. Yapay zekânın haber yazması ya da özet üretmesi önemli olmakla birlikte, temel sorun bundan daha geniştir. Asıl mesele, haber üretiminin, dağıtımının, arşivlenmesinin ve tüketiminin veri temelli otomasyon sistemlerine bağlanmasıdır. Yapay zekâ araçları gazetecinin işini kolaylaştırabilir; ancak aynı zamanda haber merkezlerinin küçültülmesi, emek maliyetinin düşürülmesi, içerik üretiminin standartlaştırılması ve gazetecinin editoryal kararlarının otomatik sistemlere devredilmesi için de kullanılabilir.

Dijitalleşmenin bir başka sonucu da kutuplaşmanın derinleşmesidir. Platformlar, kullanıcıların karşıt görüşlerle karşılaşmasını değil, platformda daha uzun kalmasını sağlayacak içerikleri öne çıkarır. Öfke, korku, çatışma ve kimliksel aidiyet yüksek etkileşim ürettiği için kutuplaştırıcı içerikler daha görünür hale gelir. Gazeteciler de bu yapıya uyum sağladıklarında toplumu açıklamak yerine kendi siyasal kamplarının duygularını harekete geçiren içerikler üretmeye başlar. Böylece gazetecilik, ortak bir hakikat zemini yaratma kapasitesini kaybeder.

Burada gerçekçi bir çözüm önerisi geliştirmek gerekiyor. Çözüm, geçmişin medya düzenine geri dönmek ya da teknolojiyi reddetmek değildir. Birincisi, medya sahipliğinin şeffaflaştırılması ve farklı sektörlerde faaliyet gösteren büyük sermaye gruplarının medya üzerindeki denetiminin sınırlandırılması gerekir. Kamu ihaleleri, reklam dağıtımı ve medya mülkiyeti arasındaki ilişkiler açık ve denetlenebilir olmalıdır.

İkincisi, gazetecilerin ekonomik ve mesleki bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır. Sendikalaşma, toplu sözleşme, iş güvencesi ve haber merkezlerinde editoryal bağımsızlık mekanizmaları olmadan gazeteciden cesaret ve nesnellik beklemek gerçekçi değildir. Güvencesiz bir gazeteci, patronuna, siyasal iktidara ya da fon sağlayıcısına karşı bağımsız davranamaz.

Üçüncüsü, kamu yararına çalışan, hükümetten ve piyasa baskısından bağımsız bir kamusal medya modeli kurulmalıdır. Buradaki kamusal medya, hükümet yayıncılığı anlamına gelmez. Yönetim yapısı çoğulcu, finansmanı güvence altında, hesap verebilir ve siyasal müdahaleden korunmuş bir yayıncılık modelinden söz ediyorum.

Dördüncüsü, dijital platformlar haber ekosistemine karşı sorumlu hale getirilmelidir. Platformların reklam gelirlerini nasıl paylaştığı, algoritmalarının haber görünürlüğünü nasıl belirlediği ve medya kuruluşlarından elde ettikleri veriyi nasıl kullandığı denetlenmelidir. Platformlardan alınacak vergilerin ya da katkı paylarının, doğrudan iktidarın dağıtacağı fonlara değil, bağımsız ve çoğulcu mekanizmalar üzerinden yerel, araştırmacı ve kamu yararına gazeteciliğe aktarılması gerekir.

Beşincisi, medya destekleri yalnızca büyük kuruluşlara değil, kooperatiflere, gazeteci kolektiflerine, yerel medyaya ve kâr amacı gütmeyen yayıncılık modellerine yöneltilmelidir. Ancak bu destekler siyasal sadakat karşılığında dağıtılmamalı; şeffaf, denetlenebilir ve çoğulcu ölçütlere bağlanmalıdır.

Altıncısı, gazetecilik eğitiminin yalnızca teknik becerilere indirgenmesine son verilmelidir. Gazetecilerin ekonomi politik, tarih, siyaset bilimi, sosyoloji, hukuk, felsefe ve teknoloji eleştirisi alanlarında güçlü bir formasyon kazanması gerekir. Gazeteciye yalnızca yeni araçların nasıl kullanılacağını öğretmek, onu daha iyi bir içerik üreticisi yapabilir; fakat daha iyi bir gazeteci yapmaz.

Son olarak gazeteciliğin kendi mesleki kültürünü yeniden kurması gerekiyor. Gazetecilerin siyasal görüş sahibi olmaları kaçınılmaz ve meşrudur; ancak mesleki sadakatleri herhangi bir partiye, lidere ya da sermaye grubuna değil, olgulara ve kamu yararına olmalıdır. Gazeteciliğin geleceğini kurtaracak olan şey tarafsızlık iddiası değil; kanıta sadakat, yöntemsel dürüstlük, kaynak şeffaflığı ve iktidarın her biçimine karşı eleştirel mesafedir. Gazeteciliğin krizi yalnızca gazetecilerin krizi değildir. Toplumun ortak gerçeklik üretme kapasitesinin krizidir. Bu nedenle çözüm de bireysel gazetecilerin daha ahlaklı ya da daha çalışkan olmasını istemekle sınırlı kalamaz. Mülkiyet ilişkilerini, emek rejimini, platform iktidarını ve siyasal kutuplaşmayı birlikte dönüştürecek yapısal bir program gereklidir.

Paylaş
Paylaş: