Batı’nın Doğu Toplumlarını Ötekileştirici Algısı Bugün de Sürüyor

Batı’nın Doğu Toplumlarını Ötekileştirici Algısı Bugün de Sürüyor
Picture of Prof. Dr. Hacı Bayram Kaçmazoğlu Yazdı
Prof. Dr. Hacı Bayram Kaçmazoğlu Yazdı

Teori internet sitesinde yayınlanan “Batı, Doğu’yu Bilir mi” dosyası kapsamında Prof. Dr. Hacı Bayram Kaçmazoğlu sorularımızı cevapladı. Başlık tarafımızca eklenmiştir.

SORU: Batı’nın Doğu algısının nasıl değiştiğini ve günümüzde nasıl bir şekil aldığını özetleyebilir misiniz?

Prof. Dr. Hacı Bayram Kaçmazoğlu: Batı’nın Doğu algısı üzerine şunları söyleyebiliriz: Toplumlar, hatta bireyler birbirlerini “öteki” üzerinden tanımlarlar. Bu açıdan tarihin en eski “ötekileştirme” üzerinden algılama ve tanımlama biçimi Doğu ve Batı toplumları arasında gerçekleşmiştir. Tarihte Doğu toplumları da Batı toplumları da varlıklarını, birbirlerini tamamlayarak, tanımlayarak, ötekileştirerek sürdürmüşlerdir. Bu ilişki biçimi tarihin en eski, en bilinen, en derin ilişkisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı’nın “ötekisi” Doğu, Doğu’nun ötekisi Batı’dır.

Batı, özellikle 18. yüzyıl Aydınlanma Felsefesi ve 19. yüzyıl Endüstri Devrimi ile uluslararası ilişkilerde, savaşlarda, ekonomide, bilimde mutlak bir üstünlük elde ettikten sonra kendi dışındaki toplumları ve pek çok uygarlığın kurucusu olan Doğu toplumlarını küçümseyen, aşağılayan, kendini en üst düzeyde gören bir algı ve ötekileştirme içerisinde olmuştur. Bu son 250-300 yılın en belirgin ve eşitsiz algısıdır. Ama dünya tarihine çok daha geniş açıdan bakıldığında Doğu ile Batı arasındaki bu algıyı tüm zamanlara yaymak mümkündür.

Bir kere Doğu tarihi ile Batı tarihini karşılaştırdığımızda, Doğu tarihinin çok daha eski, köklü, büyük uygarlıklar yaratıcısı olduğunu; Batı’nın ise çok daha yeni ortaya çıkan bir tarihi süreci içerdiğini belirtebiliriz. Dünyanın en büyük yerleşik uygarlıkları ilk olarak Doğu’da ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıklar özellikle büyük nehir boylarında; yani Mezopotamya’da, Nil boylarında, Hindistan’ın büyük nehirlerinin etrafında elde edilen artı ürün zenginliği sonucu şekillenmiştir. Doğu, büyük uygarlıkların merkeziyken Batı aslında ilkel toplumların yaşadığı bir bölgeye karşılık gelmekteydi. Batı, daha sonra, son 300-400 yılda, bilimsel ilerlemelerin, gelişmelerin ve aynı zamanda emperyalizmin, sömürgeciliğin merkezi olmuştur.

Bu arada, mutlak anlamda, sınırları net olarak çizilebilen bir Doğu’dan ve Batı’dan söz edilebilir mi? Neye göre “Doğu” veya “Batı” diyoruz? Bunlar bir bakıma spekülatif ve ideolojik yanı bulunan siyasal içerikli tartışmalar. Batı’nın kafasında bir Doğu, Doğu’nun kafasında bir Batı imajı var. Bunu illa coğrafi sınırlarla belirlemeye gerek yok. Coğrafyayla, sınırlarla uğraşmadan “Doğu” deyince aklımıza hangi toplumlar gelmeli? Çin, Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Orta Doğu. Doğu ve Batı deyince karşımıza birbirinden oldukça farklı bir zihniyet dünyası, bir uygarlık anlayışı, bir algılama biçimi çıkar. Doğu ve Batı iki büyük, kümülatif toplum anlayışının karşılığı. Tabii ki Doğu’nun ve Batı’nın içinde de birbirinden farklı parçalardan söz etmek olasıdır. Ama çok üstten bakınca Doğu’nun bir Batı algısı, Batı’nın da bir Doğu algısı tarih boyunca ve günümüzde hep olmuştur.

Doğu ve Batı, tarihsel olarak, ilk günden beri, birbirleriyle ilişki içerisinde olmuşlardır. Zaten ilişki ve çatışma içerisinde olmasalar, Batı’nın Doğu, Doğu’nun Batı algısı ortaya çıkmazdı. Demek ki burada bir çatışma ilişkisinden de söz etmemiz gerekiyor. Bu çatışma olgusu tarihte ne zaman ortaya çıktı? Doğu ile Batı arasındaki bu çatışma, tarihin derinliklerine kadar geri gidiyor. Doğu ile Batı arasındaki çatışma eski Yunan’da kayıtlanmıştır. Yunan-Pers savaşlarını tarihteki Doğu-Batı çatışmasının, dünyaya farklı açılardan bakan bir yaklaşımın ilk örnekleri olarak değerlendirebiliriz. Antik Yunan karşısında Doğu’nun gücü, Batı’nın gözünü korkutan temel unsur olduğu için Pers-Yunan çatışmasında Truva Atı önemli figürlerden, simgelerden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Doğu ile Batı dünyası arasında bu karşılıklı ilişkiler, çatışmalar birbiri üzerinde egemenlik kurmayı da içermektedir.

Tarihin uzunca bir döneminde Doğu dünyası, toplumlararası ilişkilerde genellikle egemen taraf olmuştur. Batı, savaşlar aracılığı ile Doğu dünyasını pasifize etmek için Truva’da olduğu gibi çoğu kez savaş hilelerine başvurmuştur. Yakın tarihlere doğru gelindiğinde, son 300 yıl içerisinde ise toplumlararası ilişkilerde, Doğu-Batı ilişkilerinde, çatışmasında Batı’nın üstünlüğü söz konusudur. Batı son 300 yıl içerisinde (belki daha eskiden beri ama belirgin olarak) Doğu’da ve dünyanın tamamında “böl, parçala, yönet” anlayışını yansıtan politikalar yürütmüş, emperyal siyasetini sistematik hale getirmiştir.

Tarihsel süreç içerisinde Doğu ve Batı dünyasını ve zihniyet bloğunu temsil eden toplumların yapı ve yönetim biçimi arasında temel farklılıklar vardır. Doğu-Batı arasındaki ilk çatışmaların Perslerle Yunanlılar arasında olduğunu belirttik. Doğu adına bu rolü daha sonra Araplar ve daha sonra da Türkler, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu üstlenmiştir. Günümüzde ise Doğu’nun temsilciliğini, liderliğini yürütme adına bir muğlaklığın olduğunu söyleyebiliriz. Doğu böyle iken Batı’yı hangi ülke veya toplum temsil ediyor? Günümüzde bazı büyük devletlerden oluşan bir Batı dünyasından söz etmek mümkün. Ancak 20. ve 21. yüzyılda, bu çatışmada, güç ilişkilerinde, dünyanın pek çok ülkesini, toplumunu baskılamada, siyasal Batı zihniyeti, Amerika tarafından temsil edilmektedir.

Batı’nın Doğu algısındaki bazı değişmelere, güç dengesinin Batı lehine bozulmasına ve günümüzdeki görüntüsüne gelirsek şunları söyleyebiliriz: Batı, tarih boyunca Doğu’yu hep aşağılamış, öteleyici kavramlarla tanımlamıştır. Mesela eski Yunan’ın -Platon ve Aristo dönemlerinde- Doğu’ya bakışı “barbar” şeklinde olmuştur. Batı, sanayi devrimi öncesinde, tarihin derinliklerinde, Doğu toplumlarını, Doğu insanını her şekilde küçümseyip ötelese de Doğulu insanı kendi insanından çok aşağı “bir ırk”, “bir yaratık” olarak görse de Doğu’yu her zaman zenginliğin kaynağı olarak kabul etmiş, Bin Bir Gece Masallarında ortaya konulan zenginliklere inanmıştır.

Batı’nın 19. ve 20. yüzyılda Doğu’ya bakışı daha da keskinleşmiş, kıyıcılaşmıştır. Batı 19. yüzyılda Doğu ile ilgili görüşlerini sistemli ve “bilimsel” bir içeriğe kavuşturulmuştur. Batı, bu sefer, sosyologları, düşünürleri, sosyal bilimcileri aracılığı ile kendi konumunu merkeze alarak Doğu imajını siyasal açıdan yeniden inşa etmiştir. Bu süreçte Batı zihniyeti Doğu’yu tarihsel süreçte “ilkel”, “köleci”, daha sonra ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı), “feodal”, “az gelişmiş” gibi kavramlarla tanımlamış, Batı literatürüne bağımlı olan Doğulu sosyal bilimciler ve aydınlar da kendi toplumlarını tanımlamak için bu kavramları içselleştirerek kullanmışlardır. Bu kavramlar, Doğu dünyasını açıklayan ve Doğu zihniyetini benimseyen bilim insanları tarafından üretilen kavramlar değildir. Bu kavramlarla Batı Doğu’yu daha da küçümseyip ötekileştirmiştir. Batı bu kavramlarla Doğu’ya bakış açısını, zihniyetini ortaya koymuştur. Yine Batı’nın Doğu toplumlarını tanımlamak için kullandığı “geri kalmış toplum” tanımı da aynı zihniyet dünyasının ürünü olarak karşımıza çıkarılmıştır. Bu kavram daha sonra “az gelişmişliğe” terfi ettirilmiştir. Bir başka anlatımla Batı’nın Doğu toplumlarını ötekileştirici algısı bugün de sürmektedir. Batılı güçler bugün de Orta Doğu’nun enerji kaynaklarını sömürmek için her türlü ötekileştirmeye baş vurup onların kaynaklarına şu ya da bu şekilde ele geçirmektedir. Bu emperyalist politikalar bazen ilgili ülkelerle iş birliği yapılara, bazen savaşılarak, yok edilerek, işgal edilerek sürdürülmüştür.

19. yüzyıl Batı’nın Doğu üzerinde mutlak egemenlik kurduğu çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Batı, 19. yüzyılda, 1815’te Viyana Kongresi’nde bir “Doğu Sorunu” olduğunu ve bu sorunun çözülmesi gerektiğini karar altına alıp kongre bildirisinde siyasal hedeflerini resmileştirmiştir.

Batılı büyük devletlerin 1815’te ifade ettikleri Doğu Sorunu ne anlama gelmektedir? Sorunun cevabı nettir. Doğu’yu ele geçirmek için Osmanlı’nın ortadan kaldırılması. Batı açısından Doğu Sorunu, 19. yüzyılın ilk yarısında, kendi çıkarları açısından, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korunur. 19. yüzyılın ikinci yarısında ise Doğu Sorunu’nun anlamı, Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarının kendi aralarında paylaşımı; 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında ise Reval gizli görüşmeleriyle (1907’de) Osmanlı topraklarının tümünün paylaşılmasıdır.

Doğu-Batı çatışmasında Batı’nın lideri olarak Amerika’nın net olarak ortaya çıkışı daha geç bir tarih. Tarihlendirmek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı ve onun sonuçlarına bağlı olarak 1945 ve sonrası. Ve Türkiye hızlı bir şekilde, 1945’ten sonra Amerikan politikalarının bir peyki haline getirilir.

Şimdi soruyu şöyle bağlamakta yarar var: “Batı” dediğimizde karşımıza ne çıkıyor? Eski Yunan, Roma uygarlığı, sonra Orta Çağ, Endüstri Devrimi ve konu günümüze kadar geliyor. Bu tarihsel sıralamada her zaman Batı Doğu’ya, Doğu Batı’ya karşı bir konumda kendisini tanımlıyor. Bu karşıtlığın içeriği çağdan çağa, dönemden döneme büyük değişikliklere uğrayabiliyor. Ancak Doğu aleyhine en büyük değişiklik, 19. yüzyılda Endüstri Devrimi ile birlikte Batı’nın dünya egemenliğini ele çeçirmesiyle gerçekleşiyor.

Doğu-Batı ilişkileri 19. yüzyıldan itibaren tamamen Doğu aleyhine bir içeriğe bürünüyor ve süreç günümüze kadar geliyor. 19. yüzyıldan beri siyaset ve kültür değişmeleri açısından tek yanlı işleyen süreç Batıcı aydınlar tarafından Türkiye’nin Batılılaşması ya da Batıcılaşması şeklinde tanımlanıp söz konusu gelişmeler yanlış bir şekilde olumlanıyor. Bu aydınlar Batılılaşma veya Batıcılaşma kavramlarının toplum tarafından olumsuz karşılanması üzerine onu biraz daha yumuşatıp bu sefer toplum tarafından kabulünü sağlayacak şekilde “modernleşme”, “çağdaşlaşma” söylemleriyle ifade ediliyor.

Endüstri Devrimi ile Batı’nın dünya egemenliğini tarihte görülmemiş şekilde ele geçirmesi bu süreçte çok etkili olmuştur. Doğulu halklar ise bu süreci edilgen bir şekilde, içlerine sindiremeyerek kabul etmek zorunda kalmıştır. Toplumlarının aleyhine olsa da Batılılaşma adına süreci sahiplenenler Türkiye’de genellikle bürokratlar ve aydınlar olmuştur.

Kısaca, Batı’nın Doğu algısındaki değişme özellikle 19. yüzyıldan günümüze daha da belirginleşmiş, çok daha dengesiz bir ilişki halini almış, Doğu adına çok daha edilgen bir sürece dönüşmüştür.

Batı’nın Doğu toplumları hakkındaki fikirleri ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Batı merkezli ideolojiler hepimiz için ne kadar gerçeği yansıtıyorsa Batı’nın Doğu toplumları hakkındaki fikirleri de o kadar gerçeği yansıtıyor. İdeolojiler gerçeği yansıtır mı? Yansıtır. Ama nasıl yansıtır? O ideolojinin kimin tarafından, hangi çıkarlar doğrultusunda, hangi amaçlarla, hangi siyaset ve dünya görüşü etrafında ortaya konulduğu önemlidir. Tabii ki ideolojiler toplumları, toplumların farklı kesimlerini hem ulus içerisinde hem de uluslararası ilişkiler içerisinde bir yerlere bağlar, belli aidiyetler üretir. Burada bir sorun yok. Ancak Batı’nın Doğu toplumlarını “ilkel” veya az gelişmiş olarak görmesi, zaman zaman barbar olarak nitelemesi, feodal olarak tanımlaması tam da işin rengini, bakış açısının yönünü ortaya koymaktadır. Gerçi Doğu toplumlarının geleneksel-kültürel özelliklerini feodal olarak tanımlayanlar, genellikle kendi toplumlarının tarihini gerçek özellikleriyle bilmeyen, sosyolojik anlamda yorumlayamayan, az ya da çok Batı tedrisatından geçmiş, kendi çıkarlarının ne olduğu bilincinden yoksun Doğulu aydınlardır. 

Batı’da Doğu toplumları için üretilen görüşler, yargılar elbette gerçeği tam olarak yansıtamaz. Doğu, dünyanın en önemli uygarlıklarını yaratan tarihsel bilinç ve birikimi barındıran toplumlara sahiptir. Bu uygarlıkların sahip olduğu içerik, zenginlik, mantık bile bugün Batı tarafından tam olarak anlaşılamamıştır. Doğu toplumları, Batı’nın doğrudan sömürgesi olan, daha dün bağımsızlıklarını kazanan bazı Asya ve Afrika ülkeleri gibi tarihsiz, kabile düzeyine bile gelememiş toplumları değildir. Onlar tarih ve uygarlık bilincine, tarih boyunca uygarlık merkezlerine sahip olmuş toplumlardır. Tarihte sahip olunan söz konusu özelliklerin bir kısmının bugün sürdürülememesi, uluslararası ilişkilerde yeterince söz sahibi olunamaması, kimseye onları aşağılama, öteleme, tarih dışı sayma hakkını vermez. Bu bağlamda baktığımızda, “ilkel” dediğiniz toplumlar, tarihsel ve kültürel yaşam biçimleriyle, deneyimleriyle, Batı’nın tüm saldırıları karşısında direnç göstermeye, kimliğini korumaya, varlığını sürdürmeye devam ederek ne kadar büyük bir birikime sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Tüm bunlar Batı’nın Doğu toplumları hakkındaki fikirlerinin gerçeği yansıtmadığının bir başka göstergesidir. Doğu toplumlarının yarattığı uygarlıklar, birikimler sıfırdan var olamayacağı gibi birdenbire de sıfırlanamaz. Bir toplum sorunlarını çözebiliyorsa bir üst aşamaya çıkar; çözemiyorsa tarih sayfalarında yerine almak üzere yok olur. Bu çerçeveden baktığımızda birçok Doğu toplumu binlerce yıldır Batı’nın her türlü saldırısı karşısında varlığını sürdürmektedir. Bu kapsamda Çinlileri, Türkleri, Farsları, Arapları örnek olarak verebiliriz.

Batı’nın günümüzde teknoloji, iletişim ve diğer alanlarda üstün olması, onun tüm zamanlarda üstün olduğu anlamına gelmez. Toplumlar karşılaştıkları sorunları çözebilme yetisine sahip oldukları müddetçe varlıklarını sürdürebilirler. Ama çözüm Batılı sosyologların ya da Batılı düşünürlerin tanımladığı üretim ilişkilerine, kimliğe, evrim aşamalarına uygun olmayabilir. Doğu toplumları Batılı toplumlardan farklı gelişme çizgileri gösterebilir, varlıklarını farklı şekilde sürdürebilirler. Tüm toplumların aynı toplumsal evrim aşamalardan geçtiği ve geçeceği iddiası gerçekçi ve sosyolojik değildir. Batılı sosyologların ürettiği toplumsal evrim teorileri, Batı toplumları için geçerli olabilir. O teoriler Batı toplum tarihinin incelenmesi sonucu ortaya çıkarılan teorilerdir. Dünyadaki tüm toplumlara teşmil edilemez. Hele Doğu toplumlarına asla…

Doğu toplumları da derinlemesine incelenerek sosyolojide farklı gelişme çizgileri, teorileri ortaya konulabilir. Doğu toplumlarının kendilerini anlamak adına Batılı teorilere bel bağlamaları eşitsiz, dengesiz bir görüntü ortaya koymakta, bu da yanlış bir çıkarıma yol açmaktadır. Nedir bu yanlış çıkarım? Dünya tarihinin tüm zamanlarında Batı ileri, Doğu geri. Öyle bir şey yok.

Doğu toplumları tarihte büyük uygarlıklar yaratmışlardır. Batı toplumları da tarihin belli dönemlerinde ve özellikle 18. yüzyıldan sonra uygarlık sahnesinde önemli bir yol almıştır. Buna bağlı olarak Batı tarihi araştırılırken belli toplum ilişkileri belli teorilerle açıklamıştır. Ancak bu teoriler evrensel ve tek geçerli teoriler olarak tüm dünyaya teşmil edilemez. Zira böyle bir şey geçerli olsaydı insanın içgüdüleriyle hareket eden hayvandan bir farkı kalmazdı. İnsan da hayvan gibi içgüdüleriyle hareket eder, benzer olaylar karşısında benzer davranışlar gösterirdi. O zaman mücadeleye, siyasete, organizasyona, kültüre, tarihsel birikimlere, farklı siyasal sistemlere, farklı mülkiyet ilişkilerine gerek kalmaz, tek bir dünya düzen oluşurdu. Oysa insanların oluşturdukları toplumların bilinçlenme düzeyleri, organize olma, üretme, akıl yürüterek sorunlarını çözme ve tarihsel olarak varlıklarını sürdürme yolları farklı olmuştur. Diğer türlü olsaydı, devletçiliğe, demokrasiye, liberalizme, sosyalizme gerek duyulur muydu? İnsanlar doğarlar, belli sorunlar karşısında standart çözümlerle varlıklarını sürdürürlerdi.

Dünün tarihinde Batı en ilkel koşullarda yaşarken belli bir tarihsel zaman diliminden sonra toplumlararası ilişkilerde öne çıkarak Doğu toplumlarının kaynaklarını ele geçirip sanayi üretiminde kullanarak dünya siyasetinde etkili bir yere gelmiştir. Batı bu konuma gelmeden, yüzyıllar öncesinde, pek çok yayında, seyyahların eserlerinde Doğu, Batılılarca zenginliğin kaynağı olarak görülüyordu. Ve gerçekten de Doğu birikimleriyle uygarlığın kaynağını teşkil etmiş; büyük zenginlikler ortaya koymuştur. Bu zenginliği bilim, sanat, edebiyat ve diğer alanlarda ürettiği eserlerde kullanmıştır.

Doğu bu başarıyı nasıl elde etmiştir? Siyasal organizasyonlarla, siyasal ve sosyal ilişkilere geçerli çözümler üreterek. Ama bu başarı ilelebet devam etmemiştir. Ve en ilkel toplumları oluşturan Batılılar başta Doğu ve diğer toplumlarla kurdukları ilişkilerle öne çıkmışlardır. İlla Doğu veya Batı toplumları, toplumlararası ilişkilerde her zaman etkin olacak diye bir şey söylemek istemiyorum ama eğer bazılarının düz mantıkla iddia ettikleri gibi bir durum söz konusu olsaydı, insanlık tarihinin başlangıcından beri Batı toplumları hep önde, ileride olup tek uygarlık merkezini oluştururdu. Doğu toplumları da Batılıların ve onların söylediklerini birebir tekrarlayanların ifade ettikleri -bizim asla katılmadığımız- hep barbar, az gelişmiş, son zamanların deyimiyle feodal kalırdı. Tarihe uzun erimli baktığımızda böyle bir şey yok.

Batı’nın Doğu toplumları hakkındaki fikirleri çok gerçekçi değil. Belli durumları yansıtabilir, belli sorulara cevap üretebilir ama burada bir göreliliğin ve kısmi bir açıklamanın olduğunu; bu açıklamanın da Doğu toplumlarını doğrudan bağlamadığını; Batı hayranı, Batı misyoneri olmuş Doğulu aydınların Batı propagandası içerikli görüşlerinin de çok geçerli olmadığını bu bağlamda söylemek mümkün.

Doğu toplumları, Batılıların kendisi hakkında ne düşündüğünü ne kadar biliyor?

Doğu toplumlarında kitleler, Batı’nın kendilerini küçümsediğini, şöyle ya da böyle gördüğünü elbette biliyor, izliyor, yaşıyor. Doğu toplumlarını oluşturan kitlelerin büyük bir kısmı, bu durumun farkında. Buna rağmen Doğulu kitlelerin en azından bir kısmı, Batı’nın Doğu sömürüsünden elde ettiği Batı zenginliğinden pay almak için sınırları aşıp Batı’ya ulaşmaya çalışıyor. Doğu’nun ekonomik paylaşım açısından bugün geri olması, yaşanılan hukuksuzluklar ve benzeri sorunlar da Doğulu bazı gençleri her şeye rağmen Batı’ya itiyor. Diğer yandan reel gerçekler Batı hayranı belli kesimlerin hiç de umurunda değil. Mevcut durum hiç ciddiye, dikkate alınmıyor. Sorunu ancak Doğu’da belli bir bakış açısına, düşünce sistemine sahip kesimler görebiliyor. Batı’ya “sığınanlar” ise ne kadar ötelendiklerinin, aşağılandıklarının, insan yerine konulmadıklarının farkına ancak oraya gittiklerinde fark edebiliyor.

Bunlar da bağlayıcı değil. Önemli olan insanın kendisini nerede, nasıl gördüğü. Başkasının seni toplum olarak, kitle olarak, kişi olarak değerlendirmesini çok ciddiye alırsan bu da bir psikolojik rahatsızlığa karşılık gelir. Yunus’un dediği gibi “sen kendini bilmezsen” nicedir halin. Önemli olan senin kendini bilmendir. Toplum, kişi kendisini biliyorsa başkasının olumsuz değerlendirmelerini çok da ciddiye almasına gerek yok.

Doğu toplumlarının Batı algısı son yüzyılda nasıl bir değişim yaşadı?

Teknolojik olanaklar, iletişim kanalları bu kadar yaygın değilken büyük kitlelerin, kişilerin birbirini bugünkü ölçülerde tanıması, birbiriyle iletişim kurması, birbiri hakkında karar vermesi, fikir geliştirmesi mümkün değildi. Bugün her şey değişti.

Özellikle I. ve II. Dünya Savaşları’nın sonuçları, Vietnam, Irak ve benzeri savaşlar, son 100, 150 yıl içerisinde bile Batı’nın ne kadar vahşi, gaddar, kıyıcı olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Son dönemlerde Doğu toplumlarının Batı ile ilgili algısını olumlu yönde değişmesi bir yana Batı’ya yönelik olumsuz bakışı daha da netleşmiştir. Batı’nın emperyalist politikaları adına ne tür katliamlara, vahşiliklere imza attığı ve atabileceği, Doğu toplumlarının her türlü kaynağına el koyduğu ve koyabileceği, iliğine kadar nasıl sömüreceği, her şeylerini nasıl yağmalayabileceği dünya ve Doğu hakları tarafından net bir şekilde görülmektedir.  Tüm bunlar çok açık ve bilinçli bir Batı karşıtlığını ortaya çıkarmıştır. Diğer yandan Batı tedrisatından geçen, Doğu halklarının azınlıkta kalan bir kesimi“uygarlık” adına Batı’nın bu görüntüsünü olumlayabilmektedir.

İnsanlar şunun da farkındalar: Batı, sosyal haklar, hukuk ve demokrasi açısından kendi inşasına insanca davranıyor. Ama kendi dışındaki halkları çeşitli ötelemelere tabi tutarak “beyaz”, “siyah”, şunlar, bunlar şeklinde sınıflıyor. Batı için makbul insan; Batılı, Anglo Sakson, beyaz ve Protestan. Bu prototip dışında kalan insanlar çeşitli sınıflamalara tabi tutulmakta; bu prototip dışında kalan insanlar kendileri ile hayvan üstü canlılar arasında bir yerde görülmektedir.

Sorulabilir; Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya bakışında farklılaşmalar giderilerek Doğu ile Batı arasında tam bir bütünleşme olabilir mi? Günümüzde bunun mümkün olmadığı ortada.  Çünkü kimliklerin oluşumu ve çatışması, benim ötekini, ötekinin beni tanımlamasıyla ortaya çıkmaktadır. Ötekileştirmeler yeniden ve yeniden, değişik biçimlerde üretilebiliyor. Ayakta kalmanın, kimliği koruyarak var olabilmesinin en önemli unsurları arasında ideolojiler çok önemli bir yer tutuyor. Bu kimlik unsurlarını ortaya, öne çıkaran ne? Bir ulusa, topluma, coğrafyaya, inanç ve kültür bloğuna ait olma bilinci. Bu unsurları yeniden ve yeniden, değişik şekillerde üreten ne? Sistem üretimde, uluslararası ilişkilerde kim daha etkinse, egemense, dünyadaki ilişkileri yönetebilme gücünü, yetisini elinde bulunduruyorsa onun lehine; bu gücü, yetiyi elinde daha az bulunduran ya da bulundurmayanın aleyhine işliyor.

Paylaş
Paylaş: