Basında Yaşanan Sorunlar 1946’dan Sonra Cumhuriyet’in İletişim Politikalarının Unutulmasının Sonucudur

Basında Yaşanan Sorunlar 1946’dan Sonra Cumhuriyet’in İletişim Politikalarının Unutulmasının Sonucudur

Basın tartışmamız devam ediyor. Prof Dr. Korkmaz Alemdar sorularımızı cevaplandırdı. Başlık tarafımızca eklenmiştir.

SORU: Dünyada yaygın basının gelişmeye başladığı dönemden itibaren, Türkiye’de ise Tanzimat döneminden başlayarak aydın kavramı ile gazeteci önemli ölçüde özdeşleşmişti. Basın, entelektüel dünyanın gelişmesinde önemli rol oynadı. Günümüzde gazeteciliğin entelektüel yaşamı aynı ölçüde besleyebildiğini düşünüyor musunuz?

            Gazete 16. yüzyıldan itibaren haberin önemini kavrayan meraklı ve becerikli insanlar tarafından geliştirildi. İlk örnekleri ortaya çıktığında önemsenen iletişim aracı kitaptı. Gazete haberi ön plana çıkaran ticari kapitalizmin parlak bir ürünü olarak yaşamda yerini aldı. Başından itibaren kralların, prenslerin denetimi altındaydı ama gazeteciler zamanla iş yapma pratiklerini geliştirdiler, toplumdaki farklı düşünce ve eylem odaklarının en önemli destekçileri haline geldiler. Bu gazete ve gazeteciyi entelektüel yaşamın ve gelişimin parçası haline getirdi. Toplumsal gelişme, bilgiye duyulan ihtiyaç, düşünce özgürlüğünün gelişimi basının gücünü arttırdı. Yanı başında bilgiyi işleyen, gelişmeleri tartışan düşünürler, bilim adamları ve sanatçılar oldu. Entelektüel yaşam bütün bunların katkısı ve işbirliği ile gelişti. Zamanla teknolojinin geliştirdiği başka araçlar yaşama katıldı. Bir zamanlar kitaba önem veren çevrelerin küçümsediği gazete, televizyonu beğenmedi, onu “aptal kutusu” olarak gördü. Televizyon sinemayla rekabet ederken önemli eğlence aracı haline geldi. Bugün internetin yaygınlaşması, taşınabilir telefonun gelişimi yepyeni olanaklar getirdi. Batı kapitalizminin kendini yenileme becerisine rağmen 80’li yıllar sonrası sistemin ciddi ekonomik, toplumsal hatta uluslararası sorunlar yarattığı bilinmektedir. Bunun şöyle ya da böyle aşılmasında iletişim araçlarının yaratıcılığına yine gereksinim duyulacaktır.

Bizdeki gelişme çok farklıdır. Her şey 19. yüzyılda başlar. Tanzimat, siyasal muhalefetin gelişimine, gazeteciliğin ortaya çıkmasına olanak verir. Özgürlükler sınırlıdır, gazetecilik emekleme evresindedir ama yine de bir canlanmadan söz etmek mümkündür. Gazetecilik eli kalem tutanların işidir; çeviri yapan, roman yazan edebiyatçılar ön plandadır. Bu gelenek Cumhuriyet’in ilk yıllarında da geçerli olacaktır. Cumhuriyet yönetiminin yarattığı laik ortam entelektüel yaşamın gelişmesine önemli katkı sağlayacaktır. Gazeteciler ve edebiyatçıların yanı sıra bilim adamlarının da katkısıyla düşünce dünyası canlanır.

Günümüzde durum çok karmaşıktır. Geçmişle hesaplaşmaya çalışan, dini motiflere dayalı bir toplum oluşturmaya uğraşan ama bunu tutarlı, ikna edici bir biçimde yürütemeyen, ekonomik sorunları ağırlaştıran bir siyasal görüş iktidardadır. İletişim araçlarının denetlenmesi gerektiğini öğrenmiş, bunlara geçmişi eleştirme ve yönetimin aldığı kararları övme görevi vermiştir. Yaratıcılıktan uzak, sığ ve sıkıcı görevlilerin elindeki bu medya dünyasından düşünce dünyasına katkıda bulunmasını beklemek hayaldir. Entelektüel yaşamın gelişebilmesi düşünce özgürlüğünü gerektirir. AKP iktidarında olmayan budur. Bütün baskılara rağmen gazetecilik yapmaya çalışan, araştırma ile uğraşan, görüş açıklayan bilim insanları, sanatçılar vardır ve onlar sınırlı  hale getirilmiş düşünce ve yayın dünyasında görüşlerini paylaşmayı sürdürmektedirler. Gelecek için umut verici olan budur. Toplum izlenen politikalardan bıktığı, düşünmek, konuşmak, istediği zaman yaşamı verimli hale getirebilecek, renklendirebilecek olan bu katkılar olacaktır.

SORU: Dünya ve Türkiye 1980’li yıllardan itibaren büyük değişimler yaşadı. Bu dönüşüm Türkiye’de basını ve gazeteci karakterini nasıl etkiledi?

80’li yıllar ABD’nin Batı dünyasındaki egemenliğinin güçlendiği, küreselleşme politikalarının pek çok ülkeyi etkisi altına aldığı yıllardır. Buna Sovyetler Birliği’nin dağılmasıda eklenince ABD kendi sistemini dünyaya dayatabileceği düşüncesine kapıldı. Türkiye’de gelişmelerden etkilendi ve iletişim alanında çok önemli değişimler yaşandı. Önce radyo televizyon yayıncılığında kamu yayın tekeli kaldırıldı. Sonra sermaye güçlendi; tekelleşme ile tanışıldı. Sendikasızlaştırılma çalışanları işveren karşısında korumasız bıraktı. Siyasal iktidarı etkileme olanakları artan medya sahipleri, güçlerini daha çok zenginlik elde etme yönünde kullandılar; deneyimli pek çok gazeteci de hükümetle ilişkileri geliştirmeye yardım ederek kazançlarını arttırdılar. İş adamlarının gazete sahibi olduğu, çalışanların örgütsüz bırakıldığı, gazetecilik mesleğinin geleneklerinin yerine paranın gücünün geçtiği iletişim dünyasını iktidardaki AKP kolaylıkla denetimi altına aldı.

Bu gelişmelerin sadece 1980 sonrası dünya koşullarının etkisiyle oluştuğunu düşünmek yanıltıcıdır, yanlıştır. Yaşanan olumsuzluklar Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra geliştirilen iletişim politikalarının ortadan kaldırılmasının bir sonucudur. Atatürk Türkiye’sinde halkın bilgilenmesini, bilinçlenmesini sağlayacak iletişim araçlarının üç temel üzerine kurulmasına çalışılmıştı: İletişim kurumlarının (haber ajansı, radyo ve hatta sinema) yönetiminde özerklik (siyasal iktidar, bürokrasi ve sermaye karşısında koruma), basın çalışanlarının eğitimli olması zorunluluğu (kamu hizmeti yapma bilinci ve becerisinin gelişmesi) ve basın mesleğinde çalışanların örgütlü bir yapıya sahip olması (sermaye karşısında güçlü olma).

Bunların birincisi kamunun denetiminde olan iletişim araçlarının özerk yapılanmasıydı. Bunun en önemli örneği 1925 yılında anonim şirket olan Anadolu Ajansı’dır. Sermayesini devletin vermesine karşın şirketin yönetiminde çalışanlar söz sahibiydi. Buna kuruluş statüsünü ortada olmayan radyo yayınlarını gerçekleştirmek üzere kurulan Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi de eklenmelidir. Çalışanların yönetimde etkili olmasına bugün özerk yapılanma adını veriyoruz. Özerklik siyasal iktidarın, bürokrasinin hatta sermayenin etkilerinden korunmaya yardım eden önemli bir özelliktir.

İkinci önemli nokta gazetecilerin eğitimli olması zorunluluğudur. 1931 Basın Yasası gazete ve dergi sahipleriyle başyazar ve genel yayın yönetmenlerinin yüksekokul veya lise mezunu olma koşulunu getirmişti. Eğitimli, bilgili gazeteci kamu hizmeti bilinci, becerisi ve sorumluluğu ile hareket edecekti. İletişim politikasının üçüncü ayağı, gazetecilerin bir meslek örgütüne sahip olmalarıydı. Gazetecilik yapmak için üye olunması zorunlu bu örgüt (Basın Birliği), gazetecilerin çalışma koşulları, ücretleri, meslek içi eğitim konuları ve etiğe ilişkin konuları düzenleyecekti. Öngörülen bu düzenlemenin meslek bilincini geliştirme ve gazetecinin haklarının patrona karşı güvence altına alınmasına yardım amacını taşıdığı söylenebilir.

Cumhuriyet yönetiminin öngördüğü yapı uzun ömürlü olmadı. Özerklik yaşama geçirilemedi. (1964 TRT özerkliğinin bile sözde kaldığının hatırlanmasında yarar vardır). Gazete patronları daha ilk günden eğitim şartına karşı çıktılar. Gençleri boğaz tokluğuna çalıştırmayı tercih ettiler. Basın Birliği kuruluşundan itibaren dirençle karşılaştı, öngörülenleri yerine getiremedi. CHP milletvekillerinden destek alan gazete sahipleri eliyle 1946 yılında ortadan kaldırıldı. O günden beri Türkiye’de gazetecilik yapmak için hiçbir kural yoktur; canı isteyen, fırsatını bulan, hiçbir yükümlülük altına girmeden gazeteci olabilir. Örgütsüzlük meslek ilkeleri (etik) konusundaki bilincin gelişimini de engellemiştir.

Akılda tutulmasında yarar olan nokta, Türkiye’de son yıllarda iletişim alanında yaşananların AKP yönetiminin öngördüğü, planladığı bir durum değil, Cumhuriyet’in iletişim politikalarının unutulmasının sonucu olduğudur. Kamu iletişim kurumlarının özerk olmadığı, gazetecilerin eğitimli ve örgütlü olmadığı ortamda şikâyetlerin sonu gelmeyecektir.

SORU: Dijitalleşme basının geleceğini ve gazetecilerin mesleki faaliyeti ile gerçekle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürüyor? Gazetecilerin düşünce dünyasındaki konumu nasıl etkileniyor?

Bir yandan dijitalleşme (sayısallaşma) öte yandan yapay zekâ (YZ) sadece iletişim dünyasını değil, yaşamı değiştirmeye aday gelişmelerdir. Türkiye bu tür değişikliklere alışkındır çünkü matbaadan bu yana bütün iletişim araçlarını dışarıdan almış, toplumsal yapısına uyarlamaya çalışmıştır. Bu çabanın her zaman istenen sonucu verdiği söylenemez. Örneğin basın vardır ama basın özgürlüğü anlayışı hep tartışmalıdır ve Batı’dakinden oldukça farklıdır. Teknoloji gelmekte ama gerektirdiği yasal düzenlemeler geç, eksik yapılmaktadır. Bu durumun toplumsal bilincin ve düşünce özgürlüğünün gelişimine engel oluşturduğuna ilişkin bir bilinç de yoktur. YZ günlük yaşama girmiş ama onunla ilgili herhangi bir düzenleme öngörülmüş değildir. YZ ile üretilmiş habere karşı olunduğu söylense de bunun siyasal iktidarların işine geldiği ölçüde yaygınlaşması şaşırtıcı olmamalıdır. Gazetecilik mesleği “kolay”, “sıradan”, “ısmarlama” haber ve yorum anlayışı ile karşı karşıyadır. Olan bitenden çok “istenen”, “yönlendirilen” haber ve yorum yapma alışkanlığının başladığı bir dönemde kötü alışkanlıklardan vazgeçmek kolay olmayacaktır.

Sık tekrarlanan şu saptama ilginçtir: Küreselleşme nasıl işçi sınıfını işsiz bıraktıysa YZda beyniyle üretenlerin işsiz kalma sonucunu yaratacaktır. Bunun doğru olduğu kanıtlanırsa dünya önümüzdeki yıllarda boğaz tokluğuna ne iş olursa yapmaya hazır işsizler ordusuyla karşı karşıya kalacaktır. Onları kontrol edebilecek tek güç de kaba kuvvet olduğuna göre şimdiden faşizme karşı nasıl önlem alınabileceğinin düşünülmesinde yarar vardır. Orwell’in bkaygı verici öngörüleri artık hayal olmaktan çıkmıştır. Engellenmeleri için yapılması gerekenler vardır: Öncelikle kitap, gazete ve dergilerin basılı sayıları mutlaka korunmalıdır. Bunlara kolaylıkla ulaşabilmek için kütüphane sayılarının arttırılması ve hizmetlerin geliştirilmesi yerinde olacaktır. Kamu yaşamını ilişkin belgelerin ulaşılır olması beklenir. Bu belgeleri değerlendirme beceri ve bilgisi olan insan sayısının yeterli düzeyde olması gerekir. Sonra iletişim mesleğinin kamu yararı gözetilerek yapılması gereken bir meslek olduğu bilinci zihinlere yerleştirilmeli ve  eğitimi de bu doğrultuda planlanmalıdır. Daha da önemlisi kamu yararı gözeten iletişim araçlarının kamu kaynaklarından desteklenmesi konusudur. Haber ve bilgi paylaşımı ticari kaygılardan arındırılması gereken bir alan olarak değerlendirilmelidir. Yurttaşların bilgili ve sorumlu bireyler olmasına olanak yaratılmalıdır. Bunlar sağlanabilirse olumsuzlukların önü belki alınabilir. Yoksa her gün yeni şaşkınlıkların yaşandığı, akıl almaz gelişmelerin sıradanlaştığı bir dünyaya hazır olmak gerekecektir.

Paylaş
Paylaş: