“Hiçbir şey, bizi görmüyormuş, ya da bizim gördüğümüzü görmüyormuş gibi bakan bir çift gözden daha tedirgin edici, daha şaşırtıcı olamaz.”
*Luigi Pirandello/Biri Hiçbiri Binlercesi
Luigi Pirandello’nın Biri, Hiçbiri Binlercesi adlı romanı için, “Pirandello’nun eşinin deliliği ile Einstein’ın ‘İzafiyet Teorisi’nin ortaya çıkardığı sonuç oldukça çarpıcıdır” tespiti yapılmıştır.[1] Einstein ve Heisenberg’in fizik teorilerinin Pirandello’nun edebiyatına etkileri üzerine İbrahim Yasin Güler tarafından Türkiye’de bir tez de yazılmıştır. Bu tezden Einstein’in yazara “biz akrabayız” dediğini öğreniyoruz. Fakat Pirandello’yu anlayabilmek için bu bilgiye Birinci Dünya Savaşı’yla sonuçlanan olaylar ve süreçlerin etkisini de eklemeliyiz.
Pirandello ile fizik teorileri arasında kurulan ilişki şüphesiz doğrudur; çünkü Pirandello da zamanın içinde uzatarak anlatan Proust gibi göreliliğin gösterildiği yıllarda yaşadı (anlamı var mıdır bilmiyorum ama Kayıp Zamanın İzinde ile Einstein’in makaleleri neredeyse eşzamanlı yayınlanmıştı). Bu makalenin amacı açısından ise üsteki bilgi eksiktir çünkü dönemin Avrupa aydını doğa kanunlarındaki yeni keşifleri toplumsal ilişkilerin anlamlandırılmasında kullanırken, bilinci, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçiş süreci ile Büyük Savaşın yarattığı buhranların etkisi altında ve emperyalist sınıfların ideolojisinin süzgecinden geçerek oluşmuştu.
Burada bir not düşmeliyim. Proust, kendi ifadesiyle insanları “Zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar” olarak tasvir etmişti. “İnsanlar, yıllara dalmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler” derken, Pirandello’dan farklı şekilde de olsa muhtemelen aynı bilimsel bilgiyi kullanıyordu. Pirandello gerçeklik algılarının, Proust ise kayıp zamanın izini sürmüştü, diyebiliriz. Artık biliyoruz ki her ikisi de göreliliğe bağlanabilir.
İbrahim Yasin Güler tezinden şu bilgiyi de veriyor: “Takvimler 1914 yılını işaret ettiğinde, sadece yazarın değil, aslında o dönemi yaşayan herkesin hayatında yine çok önemli bir yere sahip olan başka bir olay sahneye çıkar; I. Dünya Savaşı.” Güler, Büyük Savaşın Pirandello üzerindeki etkisini, oğullarından birinin esir düşmesinin, diğerinin ise savaşta akciğer hastalığına yakalanmasının, eşinin hastalığıyla birleşerek yazar üzerinde yarattığı etkiyle açıklıyor.[2]
Makalede şu tezi savunacağım: Pirandello’nun kurgusunda, eşinin psikolojik hastalığı ve babasıyla problemleri gibi kişisel hayatındaki gelişmeler çok sık kendisini gönderir; fakat konu sadece Pirandello’nun kişisel tarihiyle ilgili değildir. 19. yüzyılda inşa edilenlerin sonucu olan ve Büyük Savaşla kendisini gösteren yıkım, bilimsel bilgiyi bilinçlerde çarpıtarak, yabancılaşmanın dayanağına dönüştürmüştü. Yaşanan, ideolojinin süzgecinden geçerken bilginin başaşağı çevrilmesidir. Pirandello’nun edebi rölativizmi bunun örneklerinden biriydi.
Pirandello devrimci ve milliyetçi bir ailede yetişmişti. Babası Garibaldi’nin yanında savaşmış, annesi ise 1848 Sicilya Devrimine katılan babasıyla Malta’da sürgün yaşamıştı.
19 yüzyıl emperyalizmi, İtalya’da Garibaldi’den başlayan sürecin, zıddına dönüşerek Mussolini’yle sonuçlanmasına neden oldu. Pirandello üniversite yıllarında önde gelen bazı faşistlerle tanışmış, ileriki yıllarda da faşist partiye üye olmuştu. Fakat faşist değildir. Bu makalede tartışılan görüşleri, faşist olarak sınıflandırılarak anlaşılamaz. Diğer taraftan faşizm ile Pirandello’nun edebi rölativizminin aynı süreçlere verilmiş farklı (fakat birbirini yadsıyan değil) karşılıklar olduğunu düşünebiliriz.
Yüzyıl dönümünde Büyük Savaşla kendisini gösteren değişimlerin, Batı’da en fazla bireyin toplum ve maddi gerçeklikle ilişkisi (Pirandello örneğinde psikolojik rölativizm), biz de ise eski ile yeninin ve Doğu ile Batının ilişkisi üzerinden sorgulandığını söyleyebiliriz. Her ikisi de yaşananları anlamlandırma ve yön verme çabasıydı. Pirandello’nun edebi rölativizmi bu sorgulamanın parçası olarak görülebilir.
Avrupa aydının bir kısmı, 19. yüzyıldaki umutların ve Büyük Savaşın Avrupa’daki yıkımından insan medeniyetini sorgulayan sonuçlar çıkartmıştır ve bu sorgulama kapitalizmin devrimci eleştirisinden köktenci şekilde ayrılır. O aydının etkili bölümü, büyük umutlarla başlayan 19. yüzyıldan, bilim, teknik ve üretimdeki tüm gelişmelere rağmen adeta bir cinnet haliyle çıktı. Pirandello’nun romanda ortaya koyduğu tezler o cinnetin insanı nasıl bir hiçliğin içine attığını gösteriyor olabilir.
Bütün bu hikayenin merkezinde mali sermaye var. Aşağıda bu konuya tekrar döneceğim. Fakat ilk önce yabancılaşmanın Pirandello anlatısında hangi düzeylere ulaştığına bakmalıyız.
Yabancılaşma Örneği Olarak “Biri Hiçbiri Binlercesi”
“Bu kendine yabancılaştırma zevki az kalsın pahalıya mal oluyordu bana.”
Luigi Pirandello, Biri Hiçbiri Binlercesi
Pirandello denildiğinde birçok kişinin aklına ilk gelen, romanın kahramanı Vitangelo Moscarda’ya söyletilen gerçeklik tanımıdır ve bu tanım toplumsal ilişkilerin doğa kanunlarını kullanarak bir boşluk içine nasıl itelendiğini gösterir: “Bize bir gerçeklik verilmemiştir, böyle bir gerçeklik yoktur, var olmak istiyorsak onu kendimiz yaratmak zorundayız; hiçbir zaman herkes için, her zaman için tek bir gerçeklik yoktur, sürekli olarak, sınırsızca değişen bir gerçeklik vardır. Bugünün gerçekliğinin biricik gerçek olduğu yanılsaması, bir yandan bizi ayakta tutarsa da öte yandan sonu gelmez bir boşluğa doğru hızla iter, çünkü bugünün gerçekliği yarın bir yanılsama olarak ortaya çıkmaya yazgılıdır.”
Eğer verili gerçeklik yoksa, onu her seferinde özne yaratmak zorundaysa ve değişim gerçekliği ortadan kaldırıyorsa, nesnel gerçek yok demektir. Gerçekliğin inkarıyla varılan yer, üretim ilişkilerinden başlayan yabancılaşmanın bütün toplumsal ilişkileri imkansız kılan noktaya ulaşmasıdır. Pirandello bunu da gerçekliği görecelileştirerek değil ortadan kaldırarak yapar. Moscarda aslında bir bireyin de olmadığını, onun kendi bilincinde ve onu tanıyan insan sayısı kadar bilinçte farklı şekillerde imal edildiğini ileri sürüyor. İnsan eylemleriyle değil, sadece algılarda vardır. Gerçeklik ile onun algılanması arasındaki ilişki, bu anlatıda başaşağı duran şeydir.
Pirandello’nun kurgusunda yabancılaşmanın başlangıç noktası, kahramanın kendi vücuduna yabancılaşmasıdır: “Benim olduklarını bildiğim ellerdi bu eller. Ama yalnızca bana mı aittiler? Hemen arkama sakladım onları; bu yetmezmiş gibi, gözlerimi yumdum.” Olayların, burnunun yamuk olduğunu fark etmesiyle başladığını düşünürsek -bu uyarıyı yapan da karısıdır- insanın bedenine yabancılaşmasının, romanın ihmal edilemeyecek yönü olduğu anlaşılır.
Galiba Vitangelo Moscarda’daki yabancılaşmanın toplumsal ilişkilerde çözülmeye dönüşmesi, belki de yazarın eşinin hastalığı da kurgunun böyle biçimlenmesinde etkili olmuştur, ailenin çözülmesiyle başlıyor: “Her zaman yalnızca kollarınızda sizin kadınınızın içindeki kendi dünyanızı kucakladınız, onun da sizde kendi dünyasını kucakladığının, onun içine işlenmez bir başkası olduğunun hiç mi ayrımına varmadınız.” Aile artık mümkün değildir. Sadece aile değil, toplum da kent de hatta üretimin akıllı şekilde örgütlenmesi de aynı akıbeti paylaşır.
Yabancılaşmanın en yıkıcı noktaya ulaştığı an, kaçınılmaz olarak ve bugünkü posthümanist tezlerin müjdecisi olacak şekilde medeniyette yabancılaşma biçimini aldığı andır: “Üretilmiş, bileştirilmiş, tasarlanmış, kurulmuş dünya; yapmacık, bozmaca, uyarlama, aldatmaca, beyhude dünya; yalnızca, onu tasarlayan insanoğlu için anlam ve değer olan dünya.” Hatta birey üzerine sorgulama kaçınılmaz olarak insan ile insan dışı dünyanın medeni ilişkisinin sorgulanmasına dönüşür: “Öteki hayvanlar kaçamıyorlar, yakalanıyorlar, tutsak ediliyorlar, kentte olsun, köyde olsun evcilleştiriliyorlar; insanın tuhaf gereksinmelerine boyun eğişleri ne hüzün verici!”
Pirandello’nun edebi rölativizminin yarattığı yabancılaşma, toplumsal gelişmenin olanaklarını ortadan kaldırır. Avrupa’daki üretici güçlerin kendi dışını yayılarak/sömürgeleştirerek gelişmesinin ve en sonunda gelişmenin karşısına engel ve yıkıcı güç olarak çıkmasının hesabı, tüm insan medeniyetinden sorulmuş olur. Bu da aslında 19. yüzyılda inşa edilenlerin devrimci olmayan eleştirisidir.
Prandello’da Mali Sermaye Eleştirisi
“Bankada irili ufaklı tartılar gördüm. Rehin verilen şeyleri tartmak için, değil mi? Söyler misin, bana; sen, onları hiç vicdanında tarttın mı, başkaları için taşıyabilecekleri ağırlıkla, bankanın normal işlemleri dediğin o şeyleri?”
Luigi Pirandello, Biri Hiçbiri Binlercesi
Romanın merkezine yerleştirilmiş kavramlardan biri “delilik”tir. Delilik ve hastalık tartışmaları, Birinci Dünya Savaşını yaşamış yazarlarda karşımıza sık çıkıyor. Örneğin Hermann Hesse, Bozkırkurdu’ndaki şu cümlelerde, bence, aslında Birinci Dünya Savaşını yaşayan 19. yüzyıldan 20. yüzyıla Avrupalı geçiş neslini tarif eder:
“Bay Haller’in ruh hastalığı -bugün biliyorum artık- tek bir kişide rastlanan bir garebet değil, doğrudan çağın hastalığıdır. Bay Haller’in içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantı ki, görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz kişilerde değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.”
Aydın ve yetenekli kişilerdeki bu deliliğin nasıl ortaya çıktığını bize gösteren Büyük Savaştır. Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanının sonuna geldiğimizde, artık tüm yurtseverlik ortadan kalkar ve “hayat yalnızca ölüm tehlikesine karşı tutulan bir sonsuz nöbetten ibarettir” cümlesini okuruz. Delilik, savaşı böyle algılayan neslin kaçınılmaz akıbetidir, diyebiliriz.
Pirandello da romanını ölüm tartışmasıyla bitirir; fakat edebi rölativizm bu sefer ölüm tehlikesine karşı tutulan sonsuz nöbetten kaçınmanın yoluna dönüşür: “Ölümü düşünmek, yakarmak. Hâlâ bu gereksinimi duyanlar var, çanlar onları seslendiriyor. Ben böyle bir gereksinim duymuyorum artık, çünkü her an ölüyorum, sonra yeniden doğuyorum, anılardan yoksun; canlı ve bütün, artık kendi içimde değil, dışarıdaki her şeyin içinde.”
Bu satırları okuyanlar, ölümün panzehirinin yabancılaşmayla ilişkisine dikkat etmeli.
Pirandello’nun romanında bana göre açıklayıcı olan, kendisine miras kalan bankanın işlerine hiç katılmayan kahramanın, babasının “bankerlik/tefecilik” kariyerine eleştirisidir. Tam da bu noktada hem delilikle bankerliğin yazarın anlatısında nasıl kesiştiğini hem de yazarın 19. yüzyıla itirazını görüyoruz:
“Hiç kimsenin aklına onu (babasını) bir tımarhaneye kapatmak ya da işten uzaklaşmak gelemezdi”. Çünkü o bankanın kurucusuydu; başka şekilde söylersek, yaşanan cinnet halinden sorumlu fakat kendisi delilikten muaf olan sınıfa mensuptu. Moscarda, banka işlerine karşı kendi bilgisizliği ve ilgisizliğinin ise, babasının kurnazlıkla yaptığını utanılacak biçimde yıkmaya yarayan delilik olarak görüldüğünü söylüyor.
İleriki sayfalarda finans sermayesi ile delilik arasındaki ortaklık tekrar kurulur:
“Ama ben her zaman, hatta daha doğmadan önce bile, tefeci değil miydim? Kendimi, cebimden bir mendil çıkarır gibi, istemimi dışarı çıkararak, başkalarının gözünden kendi kendime ters düşer, tutarsız görünen bir eylemde bulunmak için deliliğin yolunda yürür görmemiş miydim? Tefeci Vitangelo Moscarda’nın delirebileceğinin, ama hiç bir biçimde yıkılmayacağının ben kendim bilincine varmamış mıydım?”
Vitangelo Moscarda’nın başdüşmanı, babasından kalan bankadır ve roman doruk noktasına bankayla hesaplaşmasından ulaşır. Kurgunun bu yönü olayların gerçeğini açıklıyor. Avrupa aydınının 19. yüzyıldan çıkarken yaşadığı cinnet halinin temelindeki ilişkiler ağının merkezinde, dönüştürücü kuvvet olarak mali sermaye vardı.
19. yüzyılın özellikle ikinci yarısı, mali sermayenin çağıdır. Karl Polanyi’nin dediği gibi, “Büyük finans çevreleri, on dokuzuncu yüzyılın sonuyla yirminci yüzyılın başına ait bu kendine özgü kurum, o çağın dünyasında siyasal ve ekonomik örgütlenme arasındaki ana bağlantıyı kurma işlevini yüklenmiştir.”[3] Mali sermayenin rolü 19. yüzyılla birlikte sonlanmadı; fakat bu gerçek Moscarda’nın bankaya karşı eylemini, 19. yüzyıldaki ana bağlantıya karşı yıkıcı isyan olarak görmemizi engellemez.
Kahramanımız “kendisi için hiç var olmamış bu tefecinin başkaları için de” var olmaması için bankadaki parasını çekerek onu çökertir ve o kaynakla düşkünlerevi açar; kendisi de herkesle aynı koşullarda yaşayacağı düşkünlerevine yerleşir. Bunu da piskoposla ittifak kurarak yapar. Bu eylem, “görkemli bir pişmanlık ve özveri örneği” olarak kararlaştırılır.
Düşkünlerevi 19. yüzyıl yoksulluk çalışmalarında ve edebiyatında en önemli mekanlarından biridir. Örneğin Jack London 19. yüzyıl İngilteresindeki yoksulluğu anlattığı Uçurum İnsanları kitabının çoğu sahnesi düşkünlerevlerinde geçer. London, İngiliz emekçi sınıflarının çarpıcı yoksulluğunu betimlerken, “Londra’daki dört yetişkinden birinin kamu hayır kuruluşlarında, düşkünlerevinde, klinikte ya da akıl hastanesinde ölmeye yazgılı olduğunu” yazıyor. “İşçi sınıfı mensuplarının başlıca intihar sebepleri, yoksulluk, sefalet ve düşkünlerevi korkusudur” diyor.
Pidandello’nun kahramanı çözümü düşkünlerevi kurmakta buluyor. London ise “Medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdıysa, niçin ortalama insanı daha iyi duruma getirmedi? Bunun tek yanıtı olabilir; KÖTÜ YÖNETİM” sonucuna varmıştı. İki önerme arasındaki farklılık kolaylıkla anlaşılabilir. Kendisinin de düşkünlerevinin diğer sakinleriyle eşit hayatı yaşaması, Moscarda’nın eyleminin sosyal soruna patarnalist çözüm olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Pirandello kahramanımıza kendi vicdanını için “tüm mirasım gibi, babamın ilkelerine göre yönetilmek üzere yıllardır bankaya bıraktım onu” diyor. Aslında bankayı tasfiyesi, Pirandello’nun kendisiyle ve 19 yüzyılla hesaplaşması olarak okunabilir; ama onun toplumsal ilişkilerini yıkmak yerine düşkünlerevine sığınan bir hesaplaşma. London, Kötü Yönetim teşhisiyle 19. yüzyılla hesaplaşmayı izafî olarak Pirandello’dan daha ileri bir noktaya taşımıştı ve kitabını kapitalist medeniyete Meydan Okuma ile bitirir.
Pirandello’ya 21. Yüzyıldan Bakmak
Pirandello’nun Türk edebiyatına etkileriyle ilgili çeşitli çalışmalar yapıldı. Örneğin Şahmurat Arık, tiyatro edebiyatında önemli kariyeri olan Pirandello’nun Altı Kişi Yazarını Arıyor oyunu ile Ayfer Tunç’un Kırmızı Azap hikayesine tesirini inceler. Ayfer Tunç’un hikayesinin kahramanlarıyla ilgili, “bunlar ne pahasına olursa olsun yazılmayı çok isterler” diyor.[4] “Ayfer Tunç’un hikayesi “Yazarımızın kafasında kaderlerimizin bir an önce yazılmasını bekleyen, üç hikaye kişisiydik” cümlesiyle açılıyor.
Zorunlu çalışma toplumlarında bireyin hikayesi zorunlu çalışma ilişkisi içinde yazılır; kölecilik mi, serflik mi yoksa ücretli emek mi olduğu bu açıdan fark etmez. Hikayesi yazılan insanlar aslında toplumsal ilişkilerin gerçeğini kapsıyor; fakat bilimsel çözümlemesini değil.
Pirandello’nun edebi rölativizminin Türk edebiyatını hangi dönemden sonra etkilemeye başladığı incelenmelidir. Bu inceleme Türkiye’nin entelektüel tarihinin anlaşılmasına hizmet edebilir. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonrası için tesirden çok karşıtlıktan söz etmenin daha kolay olacağını düşünüyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur’da İhsan’a, medeniyet ve kültür buhranı ile iktisadi reform ihtiyacını birleştirterek “insan birdi, çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendini bulur” dedirtiyor. İhsan, gençliğinde Paris’te Jaurés’nin peşinden koşan, Balkan Harbi içinde İstanbul’a dönerek “hayatımızın kendi kaynakları etrafında” dolaşan, “onları şahsi bir tecrübe gibi yaşamaktan” bıkmayan karakterdir. Tanpınar, Pirandello kadar fikri arayış çabası içindeydi. Birinci Dünya Savaşını yaşamış Türk aydınını temsil eden İhsan bu fikre, biraz da zihnini sürekli kurcalayan Batıcılık eleştirisinden ulaşır. İhsan’ın önerdiği, düşkünlerevinde eşitlenmekten farklıdır; Huzur bu yönüyle adeta Biri Hiçbiri Binlercesi’nin karşı tezi gibidir. Vitangelo Moscarda ile İhsan’ın tezi arasındaki ayrılık, İtalya ile Türkiye aynı 19. yüzyılı yaşamış olsalar da, aynı girdinin nasıl farklı çıktılar verdiğini gösterir. Türkiye’nin Batı ile etkileşimi üzerine her çalışma, aynı girdi-farklı çıktı olgusunu açıklamak zorundadır.
Tarihçiler arasındaki genel uzlaşmaya göre 19. yüzyıl Fransız Devrimiyle başlar ve 1914’e kadar devam eder. Şöyle de söyleyebiliriz; 19. yüzyıl Avrupa için Fransız Devriminde doğan umutlarla başlamış, Büyük Savaşın yıkımlarıyla son bulmuştur. Devrimin yarattığı umutlar, 19. yüzyıl kapanırken, yerini Fransız ve İngiliz yüksek finans çevrelerinin ve tekellerinin Alman Deutsch Bank ve tekelleriyle rekabetinin yarattığı yıkıma bırakmıştı.
19. yüzyıl “uzun yüzyıl” olarak adlandırılmıştır. 20. yüzyıl Büyük Savaşla başlar. Henüz tam olarak kapanmamış olsa da, 2008 krizini, 20. yüzyılın sonu kabul edebileceğimizi düşünüyorum. 19. yüzyıl nasıl “uzun yüzyıl”sa, ona göre daha kısa olan 20. yüzyıl da “geniş yüzyıl”dır. 20. yüzyılın olayları onu şekillendiren genişmeleri ve liderleri Avrupa sınırlarının dışına çıkartmış, adeta dünyaya dağıtmıştı.
Batı dışı toplumlar 19. yüzyıla maruz kalmışlardı. Örneğin Türkiye’de modernleşme süreci, burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla değil, Batı’daki üretici güçlerin Doğu’ya doğru genişlemesiyle başladı. Moscarda’nın yıktığı bankacılık da bizde İngiliz-Fransız ortaklığıyla başlar; mali sermayenin Fransa ile İngiltere kollarının ortaklığıyla Türkiye’de ilk defa kalıcı ve güçlü bir banka kurulabilmişti. Hatta “periferi bölgelerinin büyük bölümünde modern bankacılığı başlatanlar Batı’nın büyük bankalarıydı.”[5] Devrimler, 20. yüzyılda Batı dışı toplumların kendi kaderlerini ellerine almalarını, özellikle Asyalıların 21. yüzyılın güçlü oyuncularına dönüşmelerini sağladı. Kapanan ve onun yerini alan yüzyılların farklılıklarının, birey ve toplum algılarının farklı şekilde dönüştürmemesi mümkün değil. Günümüzde yaşanan çatışmalar yeni bir dünya savaşına neden olsa bile o farklılık ortadan kalmayacaktır.
19. yüzyıl şekillenirken yaşanacak dönüşüm, Pirandello’nun zamanından farklı olacaktır. Şimdi Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı arifesinde ve sonrasında, eski-yeni ve Doğu-Batı ilişkisi üzerine açtığı sorgulamayı sonuca ulaştırmak için bir fırsatı var. Fırsatın ne ölçüde kullanılabileceğini her şeyden daha fazla bölüşüm ilişkilerinin nasıl kurulacağı belirleyecek.
Burjuvazi gelişen dünyanın üretici sınıflarının parçası olduğunda bile, Batılıya en fazla öykünen veya benzeyen sınıftır; aynı zamanda en hızlı kozmopolitleşen sınıf. Batı’da doğduğu için değil, oradaki biçimlenmesinden kopamadığı için böyle. Batı’ya öykünen her birey aslında onun davranış biçimini paylaşır. İlk defa Batı’da ortaya çıkmış olmak, kozmopolitleş(e)meyen işçi sınıfı için aynı sonuçları yaratmamıştır; özellikle de Asya’da. Bunun tarihsel nedenleri olmalı. Küresel Tarihçi Osterhammel’in şu tespiti belki yok gösterici olabilir: “Gösterişçi bir lüks tüketimin Asya’da fazla ağırlık taşımamasının tek nedeni oradaki toplumların genel olarak daha yoksul olmaları değildir. Maddi başarının kültürdeki belirleyici işlevi daha azdır.”[6] Maddi başarının kültürde belirleyici olması burjuva toplumunun temelidir.
21. yüzyıl süreçlerine emekçi sınıfların öncülüğü, üretici sınıfların parçası olarak milli burjuva sınıfların da öykünmelerinden arınmasını sağlayabilir. O zaman edebiyat da Pirandello’nunkinden farklı birey-toplum-gerçeklik ilişkisi kurgulayacaktır. Bunu sadece “aşma” değil aynı zamanda “daha derinlikli anlama” olanağı olarak görmeliyiz.
Marx, “her form ancak üst form ortaya çıktığında tam olarak anlaşılabilir” bilgisini doğa bilimlerinden ödünç alarak ekonomi-politik ve toplum tezlerinde kullanmıştı. Fidanı anlamak için ağacı bilmem gerekir. Pirandello’nun edebi rölativizmini daha derinlikli anlayabilmek için 20. yüzyılda hangi edebi akımları beslediğine bakmalıyız. Hatta ötesine geçerek, 21. yüzyılı şekillendirebilecek olası çatışmaların ve süreçlerin bilinçlerde yaratacağı sonuçları ve daha şimdiden geliştirebileceğimiz öngörüleri kullanabiliriz.
Türkiye’nin bu yüzyılda ne kadar başarılı olabileceğini, her zaman olduğu gibi, biraz da öncü aydının kendisini ne kadar 21. yüzyılın gerçekleriyle inşa edebileceği belirleyecek. Pirandello’yu anlamlandırabilmek bu yüzden önemli, sadece geçmişe merakın tatmin edilmesi gerektiği için değil.
[1] Bülent Ayyıldız, “Uno, Nessuno E Centomila” Adlı Eserde Gerçek Algısı Einstein Ve Heisenberg İkileminde Pirandello, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 55, 1 (2015), s. 135.
[2] İbrahim Yasin Güler, Luigi Pirandello’nun “Biri, Hiçbiri, Binlercesi” Adlı Eserinde Görecelik Kuramı, Yayınlanmamış Yüksek Lisan Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Barı Dilleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı, İtalyan Dili ve Edeviyatı Bilim Dalı, 2019, s. 12.
[3] Karl Polanyi, Büyük Dünüşüm Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, Çeviren: Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, İstanbul, 2021, s. 47.
[4] Şahmurat Arık, Atfer Tunç’un Kırmızı Azap Hikâyesinde Luigi Pirandello Etkisi, Aydın Türklük Bilgisi Dergisi (AY-TBD), Yıl: 10 Sayı: 1 Nisan-2024, s. 29.
[5] Ivan T. Berend, 19. Yüzyıl Avrupa İktisat Tarihi, Çeviren: İsmail Ferhat Çekem, Türkiye İşbankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018, s. 308.
[6] Jürgen Osterhammel, Dönüşen Dünya Küresel 19. Yüzyıl Tarihi, Türkiye İşbankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014, s. 317.



