Namık Kemal’in Tespiti, Vambery’nin Gözlemleri ve Batı’nın Doğu Tasavvuru Üzerine
Sitemizde yayınlanan “Batı, Doğu’yu Bilir mi?” dosyası kapsamında, Yazı Kurulu Üyemiz Dr. Z. Duygu Yeniay kaleme aldı.
Giriş
23 Haziran 1872’de İbret gazetesinde yayımlanan “Avrupa Şark’ı Bilmez” başlıklı yazısında Namık Kemal, Avrupa kamuoyunun Doğu’ya dair sahip olduğu bilginin niteliğini sert bir dille eleştirir. Yazıya göre Avrupa, gezegenler arası hayatı araştıracak kadar meraklı bir uygarlık olmasına rağmen, kendi komşusu sayılabilecek bir coğrafyanın halini doğru dürüst bilmemektedir (Namık Kemal, 1872/2026). Bu cümle ilk bakışta basit bir sitem gibi görünür: Avrupa bilgisiz kalmıştır, öğrenmelidir. Ancak metnin ilerleyen satırları, meselenin yalnızca eksik bilgiden ibaret olmadığını gösterir. Namık Kemal, D’Ohsson ve Hammer gibi dönemin en “güvenilir” sayılan Şark uzmanlarının eserlerini ele alır ve bu eserlerin doğru bilgi eksikliğinden değil, belli bir bakış açısının ısrarla tekrarlanmasından kaynaklanan çarpıtmalarla dolu olduğunu gösterir.
Bu yazı, Namık Kemal’in tespitini Macar şarkiyatçı Arminius Vambery’nin Türkistan’a Seyahat (Vámbéry, 1864) eseri üzerinden yeniden tartışmayı amaçlamaktadır.
Eleştirinin Kaynağı: Namık Kemal ve Şarkiyat Metinleri
Namık Kemal’in eleştirisi tek tek yanlış bilgilerin düzeltilmesiyle sınırlı değildir. Asıl mesele, bu bilginin nasıl üretildiği ve hangi aktörler eliyle dolaşıma girdiğidir. Türkistan’a Seyahat’te anlatılan İngiliz-tercüman anekdotu (bir Rum tercümanın, Beyazıt Kulesi’nde asılan iki kişiyi göstererek bunun bir “şenlik” olduğunu söylemesi ve bu yanlış bilginin Avrupa’da “Türkler daima adam asar” kanaatine dönüşmesi) bilginin tek bir çarpık kaynaktan, kontrolsüz biçimde yayılabildiğini gösteren kitaptaki örneklerden birisidir. Namık Kemal aynı mekanizmayı D’Ohsson ve Hammer’in “bilimsel” sayılan eserlerinde de tespit eder: birinde Osmanlı hukuku keyfî bir despotizme indirgenir, ötekinde tarihî olaylar sistematik biçimde abartılır ya da küçültülür. Burada dikkat çekici olan, Namık Kemal’in sorumluluğu yalnızca Batı’ya yüklememesidir: “Biz şimdiye kadar Avrupa dillerinden, Şark’a dair bir okumaya değer kitap göndermedik” diyerek, bilgi asimetrisinin karşılıklı bir üretim ve dolaşım sorunu olduğunu da kabul eder. Bu, meselenin salt bir “bilgisizlik” meselesi olmadığının önemli bir işaretidir.
Bilgi Eksikliği mi, Çerçeve Sorunu mu?
Namık Kemal’in “Avrupa Şark’ı bilmez” tespiti iki farklı biçimde okunabilir. İlk okumaya göre bu bir ampirik eksikliktir. Avrupa’nın elinde Şark hakkında doğru, güvenilir kaynaklar yoktur; tercümanların çarpıtmaları, yüzeysel gözlemler ve ideolojik bakışla yazılmış eserler, doğru bilginin önüne geçmiştir. İkinci okumaya göre ise mesele bundan daha derindir. Avrupa’nın Şark’ı “bilmemesi”, elindeki bilginin yetersizliğinden değil, Şark’ı hangi kategoriler içinde algılamaya hazır olduğundan kaynaklanır. Daha sonra kavramsallaştırıldığı gibi, Doğu Batı için çoğu zaman doğrudan gözlemlenen bir gerçeklik değil, despotizm, şehvet, durağanlık ve bağnazlık gibi önceden kurulmuş kategoriler içinden okunan bir söylem nesnesidir (Said, 1978). Bu çerçevede yeni bilgi, eski kalıbı sarsmaz; tam tersine, genellikle o kalıba eklemlenerek onu güçlendirir.
Namık Kemal’in metni aslında her iki okumayı da barındırır: “Avrupa’nın bu bilgisizliğini mazur görürüz” derken ampirik eksikliğe işaret eder. Diğer taraftan D’Ohsson ile Hammer’in birbiriyle çelişen, tutarsız ve baştan belirlenmiş bir bakış açısına sahip metinlerini tahlil ederken, sorunun tek başına kaynak yetersizliği olmadığını, var olan kaynakların dahi belli bir çerçeveye göre şekillendiğini ima eder.
Vambery: Derviş Kılığında Bir Gözlemci
Bu iki okumayı sınamak için Arminius Vambery’nin deneyimi öğretici bir örnek sunar. Macaristan doğumlu, Yahudi kökenli bir dilbilimci olan Vambery, 1857-1861 yılları arasında İstanbul’da bulunmuş, çok sayıda Doğu dili öğrenmiş ve 1863 yılında derviş kılığına girerek Tahran’dan yola çıkıp Hive, Buhara ve Semerkant’a uzanan tehlikeli bir seyahat gerçekleştirmiştir (Mandler, 2016). Bu seyahatin ürünü olan “Türkistan’a Seyahat” (Vámbéry, 1864), hem bir gezi anlatısı hem de dönemin “Büyük Oyun” olarak bilinen İngiliz-Rus rekabeti bağlamında siyasi bir belge işlevi görmüştür. Eserde tipik şarkiyatçı imgelerin — despotik hanlar, vahşi göçebeler, geri kalmış ve durağan bir coğrafya — sıkça tekrarlandığı görülür. Nitekim Paidar ve Pourqarib (2018), eserin önyargılı bir anlatı sunduğunu ve yazarın Doğu’yu Batı karşısında sistematik biçimde küçümsediğini savunur.
Ancak eser, homojen bir şarkiyatçı söylemin ürünü olarak da değerlendirilmemelidir. Gholi ve Ahmadi Mosaabad’ın (2024) gösterdiği üzere, Vambery’nin anlatısında oryantalist kalıpların dışına çıkan anlar da vardır. Yazar, dönemin Viktoryen seyahat yazarlarının aksine, yerel hanların harem dairelerini hazcı bir eğlence mekânı olarak resmetmekten kaçınır; yerel mutfağı küçümseyici bir tavırla değil takdirle anlatır; kılığının iki Afgan yolcu tarafından fark edildiği anda ise anlatı, gözlemcinin mutlak otoritesinin sarsıldığı, gözlenenin de gözlemciyi görebildiği bir kırılganlık anına dönüşür.
Bu tür çatlaklar, Behdad’ın kavramsallaştırdığı ve Gholi ile Ahmadi Mosaabad’ın (2024) aktardığı üzere, oryantalist söylemin monolitik olmadığını; tam tersine iç gerilimlerle, tutarsızlıklarla ve zaman zaman kendine dönük şüpheler içeren, dalgalı bir söylem olduğunu düşündürür.
Türkistan’a Seyahat eserinde Buhara, Hive ve Semerkant tasvirlerindeki ikilikler bu dalgalı söyleme örnek oluşturmaktadır.
Vambery şehre girmeden önce, kendisinden önce Buhara’da idam edilen İngiliz subayları Conolly ve Stoddart’ın akıbetini hatırlatarak duyduğu korkuyu kaydeder. Buhara’yı hem saygıyla anılan bir ilim ve maneviyat merkezi hem de kölelik kurumunun sürdüğü bir pazar yeri olarak resmeder; bu ikisi arasında bir çelişki kurmadan yan yana sunar.
Vambery, Hive Hanı Seyyid Muhammed ile görüşmesini, kendisinden Türkçe yazı örneği istenmesini ve ardından tanık olduğu iki sahneyi anlatır: savaştan dönen askerlerin getirdiği düşman kellelerinin sayısına göre şeref kaftanı ile ödüllendirilmesi ve zina ile din aleyhtarı suçlar için uygulanan idam cezaları. Bu iki sahne, eserde, şarkiyatçı despotizm ve vahşet imgesiyle örtüşen bir şekilde anlatılan “klişe” sayılabilecek bir bölümdür. Ne var ki Vambery aynı Han’ın, kendisi ve derviş kafilesini hediyelerle ağırladığını, onlara büyük bir cömertlik gösterdiğini insana verilen değeri yücelterek aynı sayfalarda kaydeder. Zulüm ile konukseverliğin bu şekilde iç içe anlatılması, tek boyutlu bir despot Doğu imgesinden çok, anlatıcının kendi gözlemindeki çelişkiyi de göstermektedir.
Vambery’nin Semerkant tasvirinde de iki şehir görmek mümkündür. Vambery, Şah-ı Zinde nekropolünü, Timur Camii’ni, Ark (kale) içindeki kabul salonunu ve medreseleri tek tek gezer. Dönemin bazı seyahat anlatılarında yer alan iddiaları -örneğin bir kütüphanenin Timur tarafından “ganimet” olarak getirildiği ya da yapıların Çin mimarisini yansıttığı yönündeki rivayetleri- yerinde gözlemle sınayıp düzeltir; kütüphanenin Grek-Ermeni kökenli olduğunu, mimarinin Çin değil Fars etkisi taşıdığını belirtir. “Modern Semerkant” üzerine değerlendirme yapar. Ancak aynı bölümde, bu modern Semerkant ile küçülmüş, nüfusu azalmış Semerkant’ı karşı karşıya koyarak 19. yüzyıl seyahat yazınının alışıldık “çökmüş medeniyet” anlatısını da sürdürür.
Özetle, 19. yüzyıl Avrupa’sında Doğu üzerine bilgi üretimi arttıkça, Doğu’nun temsili de güçlendi. Ancak temsilin çoğu zaman önyargılar, jeopolitik çıkarlar ve hazır zihinsel kalıplarla iç içe geçmesi, Namık Kemal’in eleştirisinin esas hedefini oluşturuyordu. Vámbéry ise bu genel tablonun içinde, sahaya inerek kalıpları zorlayan fakat onları bütünüyle aşamayan istisnai bir figür olarak okunmalıdır.
Sonuç: Bilginin Üretimi ve Sahiplenme Sorunu
Avrupa’nın Şark hakkında gerçek bir ampirik bilgi eksikliği vardı: güvenilmez tercümanlar, yüzeysel gözlemler ve ideolojik bakışla kaleme alınmış eserler doğru bilginin dolaşımını engelliyordu. Ama bu eksiklik rastgele değildi. Belli bir çerçeve — despotizm, şehvet, bağnazlık, durağanlık imgeleri — tarafından biçimlendiriliyor ve yeni gözlemler çoğunlukla bu çerçeveye eklemleniyordu. Vambery’nin eserindeki kısmi kırılmalar ise bu çerçevenin tümüyle kapalı ve değişmez olmadığını, doğrudan gözlemin bazen kalıbı zorlayabildiğini gösterir. Bu bakımdan Namık Kemal’in “Avrupa Şark’ı bilmez” tespiti, hem bir bilgi eksikliği eleştirisi hem de daha derinden bir çerçeve eleştirisidir. Yazının son cümleleri de aslında bunu ima eder: Doğu, kendi diliyle, kendi kaynaklarıyla Avrupa’nın karşısına çıkabildiği ölçüde, Avrupa’nın kanaati pek çabuk değişebilir (Namık Kemal, 1872/2026). Sorun, yalnızca Avrupa’nın bilgisizliği değil, bilginin kimin tarafından, hangi araçlarla ve hangi çerçeve içinde üretildiğidir. Vambery’nin kendi metninde bile bu çerçeveyi zaman zaman zorlayan çatlaklar, Doğu-Batı ilişkisinin tek yönlü bir bilgi aktarımından ziyade, karşılıklı ve çelişkili bir bilgi üretimi süreci olduğunu hatırlatır.
Bu tespit, aslında bir sahiplenme meselesine de işaret etmektedir. Doğu, insanlık tarihinin büyük bölümünde — Mezopotamya’dan Nil vadisine, İndus’tan Sarı Nehir’e, İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasından Selçuklu-Osmanlı sentezine kadar — uygarlığın beşiği ve taşıyıcısı olmuştur; insanlığın ihtiyaç duyduğu bilgiyi, kurumları ve kaynakları büyük ölçüde o üretmiştir. Batı’nın bugün alışılmış hale gelen küresel önceliği ise, insanlık tarihinin tamamıyla kıyaslandığında yalnızca son iki üç yüzyıla sığan kısa bir hâkimiyet dönemidir. Bugünün asıl kırılma noktası da tam burada belirir. Mesele yalnızca Batı’nın Doğu’yu yanlış okuması değil, Doğu’nun da kendini, kendi tarihini ve birikimini giderek Batı kaynakları üzerinden, Batı’nın kurduğu kategoriler ve gözlüklerle değerlendirmeye başlamasıdır. Bu durum, bir tarafın diğerinin kendine dair anlatısını sürekli denetlediği, dolayısıyla ikincil tarafın kendi öz algısını üretme kapasitesinin giderek zayıfladığı bir bağımlılık ilişkisine benzer bir kısırdöngü doğurur. Taraflardan biri diğerinin kendini tanımlama biçimini belirledikçe, gerçeklik zemini kayganlaşmakta ve aradaki güç dengesi de yıkıcı bir şekilde değişmeden kalmaktadır.
Bu kısırdöngü, ancak Doğu kendi içsel potansiyelini ve tarihsel birikimini yeniden kendi bakış açısıyla bilgiye dönüştürdüğünde; Batı nezdinde bırakmak istediği izlenimi ve bu ilişkinin seyrini belirleyen güç dinamiklerini kendi iradesiyle belirlediğinde kırılabilir. Çünkü bir toplum kendi anlatısına ne kadar sahip çıkarsa, karşısındaki de onu artık yalnızca kendi kategorileri içinden değil, o toplumun kendini göstermeyi seçtiği biçimde görmek ve değerlendirmek zorunda kalır. Namık Kemal’in 150 yıl önce işaret ettiği eksiklik, bu yüzden bugün de güncelliğini korumaktadır. Fakat Doğu açısından çözüm yalnızca Batı’yı daha çok bilgilendirmekte değil, Doğu’nun kendi özgün değerini kendi diliyle, kendi kaynaklarıyla yeniden hatırlaması ve inşa etmesinde, sonra da Batı ile ilişkisini bu bağımsız bilgi temeli üzerinden yeniden kurmasındadır. İnsanlığın ortak birikimi, nihayetinde, ancak böyle çok sesli ve çok kaynaklı bir zeminde tam anlamıyla var olabilir.
Kaynakça
Gholi, A., & Ahmadi Mosaabad, M. (2024). Departure from orientalist norms in Arminius Vambery’s Travels in Central Asia. Dirasat: Human and Social Sciences. https://dsr.ju.edu.jo/djournals/index.php/Hum/article/view/3199
Mandler, D. (2016). Arminius Vámbéry and the British Empire: Between East and West. Lexington Books.
Namık Kemal. (2026). Avrupa Şark’ı bilmez (E. Zorba, Sadeleştiren). Teori Dergisi. (Özgün eser 23 Haziran 1872 tarihinde İbret gazetesinde yayımlanmıştır). https://teoridergisi.com/avrupa-sarki-bilmez/
Paidar, A., & Pourqarib, B. (2018). The anti-oriental narrative of Vambery in Travels in Central Asia. International Journal of English Language and Translation Studies, 6(3), 188–194.
Said, E. W. (1978). Orientalism. Pantheon Books.
Vámbéry, A. (1864). Travels in Central Asia: Being the account of a journey from Teheran across the Turkoman desert on the eastern shore of the Caspian to Khiva, Bokhara, and Samarcand. John Murray.



