Dr. Alp Eren Topal ile son dönemde çok tartışılan “Osmanlıcılık” kavramı üzerine konuştuk. Dr. Alp Eren Topal’ın Osmanlıcılık konusunda “Ottomanism in history and historiography: fortunes of a concept” başlığıyla yayınlanmış bir çalışması var.[1] Röportajı Teori adına Görkem Gözet gerçekleştirdi. Başlık ve arabaşlıklar tarafımızca eklenmiştir.
Osmanlıcılık Tanzimat’la Özdeşleştirilir
Soru: Son dönemde Osmanlıcılık kavramı üzerine çokça konuşuluyor. Osmanlıcılık tam olarak ne zaman ortaya çıktı? Tanzimat ile başlatabilir miyiz? Osmanlıcılığı bir kimlik yaratma politikası olarak görebilir miyiz?
Dr. Alp Eren Topal: Tabii ki. Osmanlıcılığın genel olarak bir 19. yüzyıl ideolojisi olduğu varsayılır. Yani Osmanlı’nın farklı milletlerinden ve unsurlarından, Osmanlı kimliği üzerine inşa edilmiş evrensel bir vatandaşlık yaratma projesi olarak kabul edilir. Bu da genel olarak Tanzimat’la özdeşleştirilir. Hatta II. Mahmut’un cımbızla seçilmiş bir sözü üzerinden süreç ona kadar dayandırılır. Lakin tarih yazıcılığında temel bir problem var: Literatürde genel olarak Osmanlıcılığın Tanzimat hükümetinin, yani Bab-ı Âli’nin bir projesi olduğu yönünde bir kanaat ve ittifak olagelmiş.
Ancak kendi araştırmalarımda gördüğüm şu oldu; Osmanlı hükümetinin, özellikle Tanzimat hükümetinin böyle bir projesi olduğuna dair öncelikle hiçbir yazılı veri yok. Dönemin istibdatla özdeşleştirilen meşhur bürokratları Âli ve Fuat Paşaların bu konuda bir söylemi bulunmuyor. Başka devlet dokümanlarında veya dönemin ricalinin yazılarında buna dair tek bir kelime yok. Hatta detaylı araştırmam sonucunda, 19. yüzyıl boyunca “Osmanlıcılık” diye bir kelimenin hiç kullanılmadığını tespit ettim.
Görebildiğim kadarıyla Osmanlıcılık kelimesinin ilk kullanılışı 1911-1912 yıllarında Ziya Gökalp’in yazılarında karşımıza çıkıyor. Ziya Gökalp Osmanlıcılığı; Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık gibi akımlardan ayırıcı bir kavram olarak kullanıyor. Onun Osmanlıcılığı tanımlayışı da Yusuf Akçura’nın meşhur 1904 tarihli “Üç Tarz-ı Siyaset” risalesine dayanıyor. İlginçtir ki, Akçura’nın makalesinde de “Osmanlıcılık” bir kelime olarak yer almıyor.
Tabii kelimenin yokluğu, kavramın yokluğu anlamına gelmez. Bu vatandaşlık yaratma projesini ifade edecek farklı kelimeler kullanılmış olabilir. Mesela 1890’larda Jön Türklerin yazılarında, özellikle o dönemde yükselmeye başlayan Ermeni ayrılıkçılığına bir cevap olarak “İttihad-ı Osmanî” (Osmanlı İttihadı) ve “Osmanlılık” gibi kavramları görüyoruz. Ancak, 19. yüzyıldaki devlet resmi kaynaklarında bir Osmanlıcılık projesi düşüncesine rastlayamıyoruz.
Benim bu konu üzerine yazmaya oturduğumda yaşadığım ilk şaşkınlık bu olmuştu. Niyetim Yeni Osmanlıların (Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Theodor Kasap vb.) Osmanlıcılık projesi üzerine bir şeyler yazmaktı. Fakat “Yeni Osmanlıların Osmanlıcılığını Bab-ı Âli’nin Osmanlıcılığından nasıl ayıracağım?” sorusu ortaya çıktı. Literatür taramasına başladığımda, 19. yüzyıl Tanzimat siyasetiyle özdeşleştirilen Osmanlıcılığa dair derinlikli bir çalışma olmadığını fark ettim. Halil İnalcık’tan Şükrü Hanioğlu’na kadar on dokuzuncu yüz yıl siyaseti üzerine yazılmış metinlerde bu konu hep genelgeçer ifadelerle varsayılmış.
Buna tek delil olarak gösterilen ise II. Mahmut’a atfedilen “Ben tebaam arasındaki edyan farkını ancak kilise, havra ve camide görmek isterim” sözüdür. Ancak bu sözün bağlamı ve II. Mahmut’un genel politikası çerçevesinde ne anlama geldiği sorgulanmamış. Farklı tarihçiler farklı başlangıçlar önermişler. Örneğin Niyazi Berkes bu süreci 1868’de Müslüman ve gayrimüslim öğrencilerin beraber okuduğu Galatasaray İdadisi’nin kuruluşuyla başlatırken, Bernard Lewis derinlikli bir analiz yapmadan Geç Tanzimat’ın ve Yeni Osmanlıların bir projesi olarak tanımlamıştır.
Osmanlıcılık Devlet Politikasına Dönüşmedi
Benim tezim en nihayetinde şu oldu: Söz konusu olan sadece projeye dair fikirlerin veya kelimelerin yokluğu değil; Tanzimat siyasetine baktığımızda Osmanlıcılık olarak tanımlanabilecek tutarlı bir devlet politikası da göremiyoruz. Tebaa ile devlet arasındaki ilişkileri düzenlemeye yönelik çeşitli uygulamalar ve eşitlik vaatleri var. Örneğin Islahat Fermanı’nda açıkça “müsavat” kavramı kullanılıyor. Ancak bunun altını dolduracak bir proje olmadığı gibi, bu fikrin altını oyan uygulamalar da var. Islahat Fermanı tüm din ve mezhepleri hukuken eşit ilan edip zımmi statüsünün bir göstergesi olan cizye vergisini kaldırıyor; ancak hemen ardından cizye yerine “bedel-i askeri” adında yeni bir yıllık vergi getirerek gayrimüslimlerin zorunlu askerlikten muafiyetini sürdürüyor. 19. yüzyıl boyunca gayrimüslimlerin askere alınması çok istisnai bir durumdur, bu ancak 1908 devriminden sonra değişmeye başlamıştır. Askerlik, Müslüman-gayrimüslim ilişkilerini belirleyen en kritik ve Müslüman tebaayı en çok yıpratan meselelerden biridir.
Devletin 1826’dan itibaren fertlerle olan ilişkisini standartlaştırma çabasını görüyoruz. Bu, modern devletin temel motivasyonudur. Topluluklar olarak değil fertler olarak bir ilişki kurma çabasını görüyoruz. Ancak buna rağmen Osmanlı hükümeti, tebaası arasında ortak bir kimlik inşa etmeye ısrarla direnmiştir. Mesela Aylin Koçunyan’ın 2018 yılında yayımlanan Kanun-i Esasi üzerine çalışmasında çok güzel bir bölüm vardır bu konuyla alakalı. 1853-56 Kırım Savaşı sonrasında Islahat Fermanı ile ilgili yapılan ön tartışmalarda Fransız elçisi Thouvenel’in evrensel bir Osmanlı vatandaşlığı ilan edilmesi tavsiyesi var. Veya benim kendi araştırmamda keşfettiğim 1868’de Fransız diplomat Duc de Valmy’nin benzer tavsiyeleri var. Ancak bu öneriler Bab-ı Âli tarafında karşılık bulmamıştır.
Osmanlıcılık ve Yeni Osmanlılar
İşte benim iddiam, devletin bir yandan eşitlik vaat edip diğer yandan eşitsizlikleri yeniden üretmesine bir tepki olarak Yeni Osmanlılarda bir “Osmanlıcılık” fikrinin doğduğudur. Namık Kemal’in yazılarında Osmanlılığın romantik bir tarih anlayışına dayanan bir kimlik olarak benimsendiğini görüyoruz. Ama bunun öncesinde yok. Burada tabi erken Tanzimat sürecindeki sansürün yoğunluğu, bizim tebaa içerisindeki farklı görüşleri ulaşmamızı imkânsız kılıyor. Elimizdeki devlet arşivleri metinleri de titizce bir öz sansürden geçtiği için oralarda da görmek pek mümkün değil. Devlet belgelerindeki ilk açık Osmanlıcılık vurgusu ise, tahminimce Yeni Osmanlılardan birinin veya Mithat Paşa’nın kaleme aldığı, 1876’da Meclis-i Mebusan’ın açılışında II. Abdülhamit adına okunan nutukta geçen “Artık hepiniz Osmanlısınız” ifadesidir. Tabi metni padişah adına yanılmıyorsam Said Paşa okuyor. Metni, II. Abdülhamit’in yazdığı da şüphelidir. Mithat Paşa ya da Genç Osmanlılardan birinin yazmış olması muhtemeldir. Bundan hemen birkaç sene sonra Ahmet Mithat, Abdülhamit’in özel siparişiyle yazdığı “Üss-i İnkılap” eserinde Osmanlıcılığın devletin kuruluşundan beri temel bir ideoloji olduğunu iddia eder; fakat bu, açıkça bir kamu diplomasisi hamlesidir.
Soru: Tanzimat’la birlikte kavramın anıldığının sanılması ancak resmi belgelerde Islahat Fermanı’na kadar somut bir kullanımın olmadığını ifade ettiniz. O zaman Tanzimat öncesi ve sonrasını nasıl ayıracağız?
Dr. Alp Eren Topal: Ayrım var ama farklı bir noktada. Tanzimat öncesinde devlet ve tebaa ilişkileri, klasik “daire-i adalet” şemasıyla işliyordu; devlet vergi toplar, karşılığında güvenlik hizmeti sunar ve adaleti sağlardı. Ancak 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra Osmanlı Devleti tebaasından çok daha fazlasını beklemeye başladı. Zorunlu askerliğin ihdası, tıpkı Avrupa tarihinde olduğu gibi devlet-toplum ilişkilerinde çok büyük bir kırılmaydı. Devlet için ölmesi beklenen bir tebaaya artık “kâğıt üstünde de olsa eşit haklara sahip vatandaşlar” denilmesini getirmişti. Osmanlıda bu sürecin nasıl geliştiğinin muhasebesini biz henüz tam yapamadık.
Bu kırılma sadece askerlikle sınırlı değil; hane saymaktan fert saymaya geçiş ve devletin daha önce vazife olarak görmediği alanlara girmesi de çok mühim. En büyük örnek kamu sağlığıdır (Hıfzıssıhha). Tanzimat öncesinde Osmanlı’nın bir kamu sağlığı projesi yoktu; imarethaneler vakıflar üzerinden yürütülen hayır işleriydi. 1812’de İstanbul’u vuran ve nüfusun %40’ını yok eden veba salgınına dair arşivlerde sistematik bir kayıt bulunmaz. Ancak 1840’lara geldiğimizde hıfzıssıhha kurumu kurulmuş, salgın hastalıklara dair veriler toplanmaya başlanmış ve hastaneler inşa edilmiştir. Başta İstanbul’da olmak üzere askeri hastaneler kurulmuştur. Kısacası, devlet-toplum ilişkilerinde çok büyük bir dönüşüm var ancak dinamikler beklediğimizden farklı. Osmanlıcılık tartışması, çoğu zaman bu büyük dönüşümün gerçek mahiyetini görmemizi engelliyor.
Soru:Kavrama dönersek, böyle bir siyasete (ister 1876 ister 1908 sonrası diyelim) neden ihtiyaç duyuldu ve nelerin karşı tezi olarak ortaya çıktı?
Dr. Alp Eren Topal: Yeni Osmanlılar, devlet-toplum ilişkilerindeki bu yeni yapılanmanın getirdiği sorunları çözmek adına bu modeli önerdiler. Temel dert, Müslüman ve gayrimüslim tebaadan beklenen yükümlülüklerin eşitsiz olmasıydı. Devlet bir yandan eşitlik vaat ederken, diğer yandan tebaayı dikey ve yatay olarak ayırmaya devam ediyordu.
Örneğin, 1860’ların ortalarında farklı gayrimüslim cemaatlerin devletle ilişkilerini düzenleyen cemaat nizamnameleri yapıldı. Islahat Fermanı’yla bir sekülerleşme beklenirken, Bab-ı Âli kiliseler eksenli hiyerarşik yapıları perçinledi. Öte yandan gayrimüslimler için bu nizamnameler varken, Müslümanların devletle ilişkisini nizam altına alacak bir anayasanın ve temsil mekanizmasının yokluğu büyük bir meseleydi. 1840’lardan itibaren taşrada yeni meclisler kurulduğunu biliyoruz. Hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler yer alıyordu bu meclislerde. Ama İstanbul’da merkezi devlet nezdinde Müslümanların alttan yukarı siyasete katılımını ve temsilini sağlayacak bir mekanizma teşkil edilmemişti.
Osmanlıcılık ve Eşitsizlik Tartışmaları
Bunun üzerine bir de askerliğin getirdiği eşitsizlik biniyordu. Namık Kemal ve Ziya Paşa eserlerinde bu konuyu çokça işlemişlerdir. Özellikle Gültekin Yıldız Neferin Adı Yok isimli eserinde bu konuya değinmişti. 1826-1839 arasındaki ilk zorunlu askerlik döneminde Anadolu’dan (çoğunluğu Türkmen) yaklaşık 160.000 kadar nefer devşirildi. Askerlik süresi 12 yıldı ve bu sürenin sonunda terhis olabilenlerin sayısı sadece 1.600’dü. Ortada salgın hastalıklar, istihkam problemleri ve firarlar yüzünden yüzde 99’luk bir kayıp vardı. Bunlar Avrupa’da ve hatta Mısır’da da karşılaşılan büyük problemler. Kürtler ve Araplar neredeyse sistematik olarak askerden dışlanıyor, en azından zorunlu askerliğe tabii tutulmuyorlar. Yahut Lazlar veya Balkanlardaki unsurlar yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra askerlikten pratikte muaf görünüyorlar. Burada tabii ki etnik kaygılar değil, basitçe pratik kaygılar söz konusu. Devlet askerde talimi yürütebilmek için “Türkçe konuşur uşak” arıyor, Kürtlere, Araplara, Lazlara Türkçe öğretecek bir altyapı mevcut değil. Bu yüzden de, yükün büyük kısmı Anadolu’nun Türkmen köylü sınıfının omuzlarına binmiş, bu da zirai ekonomide büyük tahribat yaratmıştı. Bu durumda bile köylü halkın zorunlu askerliğe “ikna” edilmesi için askeri seferler düzenlenmiştir. Bu da ayrı bir sorun. Balkanlardaki halkları bu konuda sıkıştırsanız yukarı, Avrupa içlerinde doğru kaçabilirler, Arapları ve Kürtleri nereye kadar kovalayacaksınız çölde ve dağlarda. Ama Anadolulu Türkmenler kaçınılmaz olarak askerlik hizmetinin temel kaynağı haline geliyor. Elbette bunların istisnaları vardır. Arap yahut Laz neferler, subaylar görmek mümkün olsa da istisna olduğunu belirtmek gerekir.
Yeni Osmanlılar, haklar ve yükümlülüklerdeki bu eşitsizlikten çok rahatsızdılar. Hatta bu yüzden Bab-ı Ali, Yeni Osmanlıları gayrimüslim düşmanlığı ile itham ediyor. Tabii burada yerli muhalefeti Avrupa kamuoyu nezdinde itibarını sarsma amacı da var. Kamu diplomasisi diyebiliriz buna. Namık Kemal’in Hürriyet gazetesindeki makalelerinde açıkça bu konu tartışılır. “Hayır, bizim gayrimüslimlerle bir derdimiz yok gerçekten eşit olmak gibi bir derdimiz var” deniyor. Gayrimüslimler haksızlığa uğradığında diplomatik yollarla haklarını arayabiliyorken, Müslümanların hukuksuzluk söz konusu olduğunda başvuracakları bir alternatif merci yoktu. Bir gayrimüslim kendi sorununu mahkemede halledemese de sefaretlerde ya da kilisesi içerisinde yahut bu sorunu diplomatik seviyeye taşıyarak bir şekilde hakkını arayabiliyor. Namık Kemal, Yeni Osmanlılar bu konuda çok temkinli. Kendileri de Theodor Kasap ve Filip Efendi gibi Osmanlıcılığın gayrimüslim savunucularıyla da birlikte çalışıyorlar. Biz aynı dönemde Basiretçi Ali Efendi’nin Basiret gazetesi gibi yayınlarda yer yer Müslüman şovenizminin doğduğunu görebiliyoruz. İşte Osmanlıcılık, devlet politikalarının beslediği bu materyal eşitsizliği çözecek bir proje olarak 1860’ların sonunda öne sürüldü. Hedef; “Gayrimüslim-Müslüman ayrımını bırakalım, ortak bir meclis etrafında temsil sağlayalım ve böylece Avrupa’nın ayrılıkçı hareketler üzerinden iç işlerimize diplomatik müdahalesinin de önüne geçelim” düşüncesiydi.
Osmanlıcılığın Temel Metinleri
Soru: Yeni Osmanlılardan İttihat ve Terakki’ye kadar uzanan süreçte Osmanlıcılık siyasetinin temel metinlerinin hangileri olduğunu söyleyebiliriz?
Dr. Alp Eren Topal: Başta Yeni Osmanlıların yazıları gelir. Sansürden uzak Londra’da çıkardıkları Hürriyet gazetesi ile Namık Kemal’in İbret ve Hadîka gazetelerindeki yazıları kritiktir. Ayrıca Alexander Dumas’nın asistanlığını yaptıktan sonra İstanbul’a dönen Theodor Kasap’ın 1870’ten itibaren çıkardığı mizah gazeteleri ve bilhassa Kanun-ı Esasi’nin hazırlanışı sürecinde yayımladığı İstikbal gazetesi çok ilginç veriler sunar. Theodor Kasap, bir Rum tebaası olarak kendi cemaatinin içine kapanmasını eleştirmiş, Türkçe konuşulmasını teşvik etmiş ve Batı’dan uyarlanmış tiyatro eserlerinin yerine Karagöz ile Orta Oyunu gibi ortak kültür projeleriyle bir Osmanlıcılık inşasına yatırım yapmıştır.
Kanun-i Esasi ve meclisin açılışındaki vaatlerin ardından II. Abdülhamit’in meclisi tatil etmesiyle bu tartışmalar inkıtaa uğrar. 1890’larda Ahmet Rıza’nın Meşveret gazetesinde yeni bir Osmanlıcılık görürüz; ancak burada eksen temsil ve eşitlikten ziyade dağılmayı önlemeye, yani “İttihad”a kaymıştır.
Osmanlıcılığın literatürdeki en temel metni ise Yusuf Akçura’nın 1904 tarihli “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesidir. Akçura Osmanlıcılığı; Yeni Osmanlıların naif, inkisara uğramış ve artık vazgeçilmesi gereken bir projesi olarak sunar. Benim de eleştirdiğim ve günümüzdeki cari Osmanlıcılık anlayışımız da tamamen Akçura’nın bu tanımına dayanır. Ziya Gökalp de erken dönem yazılarında projeyi savunan yazılar kaleme alsa da, 1910’lardan itibaren yerini artık açıkça bir Türklük projesi almaya başlar.
Osmanlıcılık Güncel mi?
Soru: İçinden geçtiğimiz tarihsel süreçler ve Cumhuriyet’in temelleri göz önüne alındığında, günümüz siyaseti açısından Osmanlıcılık bir yol gösterici veya kılavuz olabilir mi?
Dr. Alp Eren Topal: Olamaz. En fazla bir ilham olabilir. 19. yüzyıl Osmanlı’sı çok uluslu ve çok dinli bir imparatorluktu. Cumhuriyet’le beraber bu emperyal yapı daraldı ve homojenleşmeye gidildi. Mübadele ve erken cumhuriyetin laikleşme politikalarıyla birlikte dahi vatandaşlık tanımının temelinde Müslüman kimliğin korunduğunu biliyoruz.
Bugün Osmanlıcılıkta bir çözüm aramak bana beyhude geliyor çünkü biz o dönemin şartların altında yaşamıyoruz. Öncelikle problemlerimizin ne olduğunu tespit etmemiz lazım. Vatandaşlığı neden yeniden tanımlamaya ihtiyaç duyuyoruz? Türkiye’de ne kadar gayrimüslim kaldı ki bu eksende bir çözüm arayalım? Veya günümüzün sıcak meselesi olan Kürt vatandaşların temsili ve barış süreci için neden Osmanlıcılığa ihtiyaç duyalım? Yeni bir emperyal sistem mi tahayyül ediyoruz? Eğer Türklüğün veya Kürtlüğün başat unsur olmayacağı üst bir kategori tanımlanacaksa, bunun adı neden Osmanlıcılık olsun?
Sorunlarımıza kendi güncel dinamiklerimiz bağlamında çözüm üretmeliyiz. Biz henüz 19. yüzyıldaki devletin yaşadığı ikilemleri, yani “eşitlik vaat ederken tebaayı dikey ve yatay olarak kamplara bölme” paradoksunu bile tam teşhis edebilmiş değiliz. Ancak bu paradoksu anlayabilirsek, projenin neden başarısız olduğu üzerinden kendimize dersler çıkarıp bir kılavuz edinebiliriz.
Teori: Yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz.
[1] Topal, Alp Eren; “Ottomanism in history and historiography: fortunes of a concept” Narrated Empires: Perceptions of Late Habsburg and Ottoman Multinationalism içinde. Springer International Publishing, 2021. 77-98.



