Doğu’nun Kayıp İmgeleri mi, Batı’nın “Çaldığı” Miri Malı mı?

Doğu’nun Kayıp İmgeleri mi, Batı’nın “Çaldığı” Miri Malı mı?
Picture of Gözen Esmer Yazdı
Gözen Esmer Yazdı

Doğu’nun Kayıp İmgeleri mi, Batı’nın “Çaldığı” Miri Malı mı?

“Esrârını Mesnevî’den aldım

Çaldımsa da mîrî malı çaldım”

Şeyh Galip

Günümüzde tarih, sanat, politika ve felsefe tartışmalarında medeniyet önemli bir yer tutmaya başladı. On sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar insanlığın önünü açan Batı medeniyeti, bugün dünyanın geri kalanıyla yalnızca egemenlik ve sömürüye dayalı bir ilişki kurmaktadır. Bu sömürüyü doğal hak gören Batı, Doğu’ya her zaman “egzotik” bir merakla yaklaştı. Batı’nın Doğu’ya yaklaşımını tiyatro sahnesine benzeten Edward W. Said, Flaubert’ten dikkat çekici bir alıntı yapar. Buna göre, Mısırlı bir dansözle (Küçük Hanım) karşılaşan Flaubert, Doğulu kadının adına da kendisi konuşur:

“Kadın asla kendisinden söz açmaz, duygularını ve görüşlerini asla açığa vurmaz, yaşadığı zamanı ve geçmişini hiçbir şekilde sözkonusu etmez… Kadının namına sadece Flaubert konuşmakta ve onu takdim etmektedir.”[1]

Destanlar Yeni Tüketim Nesnesi

Batı, icat ettiği oryantalist yaklaşımla Doğu’yu edilgenleştirirken, ona ait olan kültürel imgeleri de tüketim nesnesi haline getirmekten geri durmaz.

Christopher Nolan’ın 2026 yapımı Odyssey filmi etrafındaki tartışmalara biraz yakından bakıldığında emperyalist Batı’nın kültürel mirasla kurduğu ilişkinin ekonomi politiği daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim ünlü yönetmen Nolan’ın, Homeros destanlarını sinemaya uyarlarken bu kadim anlatıları “kendi döneminin Marvel evreniydi” şeklinde tanımlaması, basit bir popüler kültür benzetmenin ötesindedir. Nolan’ın sinema açısından ortaya koyduğu başarı elbette göz ardı edilemez. Ancak ünlü yönetmenin Anadolulu Homeros’u Amerikanlaştırma çabası dikkat çekicidir. Bu anlayış aslında bir yönüyle insanlığın ortak hafızasının pazara uygun bir şekilde metalaştırılması anlamına gelir.

Asırlar boyunca sözlü kültürle ve halkın ortak belleğiyle şekillenmiş olan anlatılar, gişe kaygısı güden bir kalıbın içine hapsedilmektedir. Kültürel gasp tam da burada başlar; Batı sermayesi, Anadolu’nun ve Ön Asya’nın binlerce yıllık tarihsel emeğiyle ürettiği bu paha biçilmez mirası kendine yontma eğilimini taşınmaktadır. Bu yapılırken tarih de yeniden yazılmak istenir. İnsanlık yüzyıllar sonra Homeros’u Amerikalı ya da Avrupalı zannedebilir. Tıpkı bizim Diyojen’i, Homeros’u ve bu topraklarda antik dönemde yaşamış pek çok filozof, şair ve bilim insanını Yunan zannettiğimiz gibi. 

Şarkiyatçı İmgelem ve Geçmişin Biçimsizleştirilmesi

Batı, kendi dışındaki coğrafyaları hareket eden, kendi kaderini tayin eden bir tarihsel özne olarak değil; ancak kendi kurduğu bir fikir ve estetik dekor olarak tasarlar. Said’in vurguladığı gibi, Şark coğrafi bir doğa olgusu değil, Batı tarafından kurgulanmış kültürel fikirdir. Bu yaklaşım, “Şark’ı değişmez kalıplarla dillendirmek, bellekteki yerini… Avrupa’nın bir eklentisi sıfatıyla”[2] kabul etmektir. Batılı kahraman olayların akışını değiştiren rasyonel özne iken, Doğu sadece o kahramanın macerasına hizmet eden egzotik, durağan arka plandır.

Bu nesneleştirmenin ardındaki asıl felsefi kriz, Frantz Fanon’un sömürgeci aklın işleyişine dair yaptığı derinlikli saptamada gizlidir. Fanon’a göre sömürgecilik, sadece bugünün maddi zenginliklerini gasp etmekle yetinmez; “bir tür sapkın mantıkla, sömürgeleştirilmiş halkın geçmişine yönelir; bu geçmişi bozar, biçimsizleştirir ve yok eder.”[3] Batı’nın insanlığın miri malı olan efsaneleri evrenselleştirme iddiasıyla sahiplenip kendi anlatısının unsuru haline getirmesi tarihsel hafızanın da bozulmasına neden olmaktadır. Bozulan tarihsel hafıza ise Batı’nın kültürel egemenliğinin yaşandığı dünyada Batı dışı dünyanın kendi kültürüne yabancılaşmasının önünü açar.

Sahte Köken Ve Bütünsel Tarihin İnkarı

Kültürel alandaki bu mülksüzleştirme, Batı’nın kendi sömürgeci velayetini haklı çıkarmak üzere inşa ettiği tarihsel kurgulara dayanır. Martin Bernal, “Avrupamerkezci tarih anlayışı, Batı uygarlığını, kendine özgü bir tarihsel gelişmenin ürünü olarak görür… Avrupamerkezci görüş, insan uygarlığını bütünsel bir süreç olarak görmeyi reddeder”[4] diyerek bu dogmanın felsefi sefaletini gözler önüne serer. Klasik Yunanlılar kendi uygarlık kökenlerini Mısır ve Fenike’ye dayandıran “Eskiçağ Modeli”ni bizzat kabul etmişken; on dokuzuncu yüzyıl sömürgeciliği, ırksal saflığı korumak ve “Avrupa’nın kültürel egemenliğinin muhafaza edilmesi” amacıyla gerçekleri hasıraltı edip sahte bir “Ari Model” yaratmıştır.

Bu kurgu, medeniyetin asıl itici gücü olan Asya’nın birikimini tasfiye etmeyi amaçlar. Oysa Prof. Dr. Afet İnan’ın tarihsel kanıtlarla ortaya koyduğu gibi, Eski Mısır izole bir mucize değil, doğrudan Ön Asya medeniyet camiasının kopmaz bir parçasıdır .[5] Hitit İmparatorluğu ile Mısır arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, bu coğrafyanın dünya tarihindeki kurucu ve diplomatik aklının somut belgesidir. İnan’ın çalışmalarında medeniyet, Batı’nın dayattığı gibi tekil kralların dehası değil, “kolektif emeğin” geliştirdiği tıbbi ve hukuki kurumların entegre tarihidir. Ancak emperyalizm, kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bütün bir mirası alıp kendine mal etmek ve bu yolla kendisini medeniyetin “kurucusu” olarak göstermektedir.

Anadolu’nun İki Dervişi: Homeros ve Yunus Emre

Batı’nın evrenselleştirdiği bu tahakküme karşı, coğrafyanın kendi içsel diyalektiğiyle tarihsel bir sentez kurmak zorunludur. Bu sentezin asli zemininde, birbirlerinden yüzlerce yıllık zaman dilimleriyle ayrılan, ancak yapısal olarak aynı toprağın sesi olan Homeros ve Yunus Emre yatmaktadır. Sabahattin Eyüboğlu Homeros’un Anadolu’ya ait olduğunu, “Anadolu uşağı Homeros’u bir biz kalmışız benimsemedik. O Homeros ki… Troya’yı yıkanlara karşı için için duyduğu öfkeyi belirtmiş, en candan övdüğü Akhilleus değil Hektor olmuş”[6]  sözleriyle anlatır.

Homeros, Batı edebiyatının pasif bir ithal nesnesi değil, sömürgeci Akha yağmasına karşı direnen kadim bir Anadolu savunucusudur..

Bu iki figürün en büyük tarihsel ortaklığı eserlerinin halkın kolektif bilincine dönüşmesidir.. Abdülbaki Gölpınarlı’nın saptadığı üzere, Yunus Emre tek bir biyografik bedene sığdırılamaz; onun şiirleri yüzyıllarca tekkelerde ve dervişler arasında sözlü olarak yaşamış, halk ozanları geleneğinin lirik temelini oluşturduktan çok sonra yazılı divanlara aktarılmıştır.[7] Homeros’un Ege kıyılarındaki gezginliği ile Yunus Emre’nin Orta Anadolu’daki dervişliği aynı tarihsel kumaştan dokunmuştur. Her ikisi de, kendi dönemlerinin yapay elitizmine karşı çıkarak halkın konuştuğu dili bir kültür dili kılmışlar ve coğrafyanın kendi toplumsal aydınlanmasını bizzat yaratmışlardır. Aynı zamanda hem Yunus’un hem de Homeros’un kökleri ve yaşam öyküleri tam olarak bilinememiştir. Onlar medeniyetin ve büyük insanlığın içinde sonsuza karışmayı başardılar.

Mavi Anadolu ve Vatan Felsefesi

Kültürel mirası, sömürgecinin tasnif ettiği durağan bir eskilikte aramak yerine, tarihi canlı bir devinim olarak kabul etmek gerekir. İslam öncesi Anadolu uygarlıklarını dışlayan ve onları salt yabancı olarak gören sığ bakış açısı, emperyalizmin sömürgeci parçalanma projesine nesnel bir zemin sunar.

Bir coğrafyanın vatana dönüşme süreci, Remzi Oğuz Arık’ın belirttiği gibi, üzerinde biriken ortak “hatıraların yumağı”[8] ile mümkündür ve buna tarih denir. Bir toprağın fethinin felsefi karakteri, toprağın üstündeki tarihsel katmanları imha etmek değil, onları işleyerek kendi kültürel mirasına dahil etmektir.

Anadolu coğrafyasında aidiyet sınırlarını, Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat’ın “Mavi Anadolu” felsefesinin insancıl anlayışıyla çizmek gerekir.

Eyüboğlu’nun, “Biz bu toprakları yuğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim”[9] saptaması, Cumhuriyet’in felsefesinin de omurgasıdır. Azra Erhat’a göre, bu toprakların uygarlıklarına sahip çıkmak, onları sömürgeci bir mülkiyet hırsıyla çalmak değil; “bir varlığı kendinde tutma değil de, onu koruma, saklama ve kendi için değil, başkası için, toplum için koruma”[10] bilincidir. Bu bağlamda Sinoplu Diyojen de, İzmirli Homeros da en az Yunus Emre kadar bizimdir; bu eşsiz coğrafyanın ayrılmaz birer parçasıdır. O sebepledir ki kendisinden 3095 yıl önce yapılan Troya Savaşı ile Çanakkale Savaşı benzerlikler gösterir. Ancak bir farkla; Hektor’un intikamı alınmıştır.

Kültürel Hegemonya ve Yeni Ufuklar

Batı’nın, kendi krizlerini yönetmek ve tahakkümünü sürdürmek amacıyla kurguladığı kültürel anlatı tekelini deşifre etmek, günümüz entelektüel mücadelesinin asli bir parçasıdır. Kendi hikâyemizi kendi tarihsel aklımızla kurmadığımız sürece, üretilen her estetik ürün yeni bir tahakküm aracına dönüşecektir.

Teori dergisinin internet sitesi için hazırlanan bu dosyanın devamında  Batı merkezli medeniyet algısının yapısal çelişkilerini incelemeyi hedeflemektedir. İlerleyen çalışmalarda, Odyssey filminin açtığı tartışma üzerinden Avrupamerkezciliğin tarihsel iflası, Türkiye’deki mitoloji biliminin metodolojik açmazları ve Batı medeniyetinin varoluşsal çöküşü ele alınacaktır. Eşzamanlı olarak; Oksidentalizmin Uzak Asya’daki yankıları, Japonizm akımı gibi estetik geçişler ve sanatsal yansımalar üzerinden, kendi sanatımıza yönelttiğimiz Batı merkezli bakış açısıyla birlikte diyalektik bir çerçevede tartışılmaya devam edilecektir.

Son söz, Batı’nın sinemada veya edebiyatta evrensel bir köken mitosu gibi sunduğu bu anlatılar, Doğu’nun tarihsel bir ihmalle yitirdiği kayıp imgeler değil gasp edilen ortak mirastır.

Şair çalar mîrî malın sır eyler,

Bezirgân çalar pazarında kâr eyler.


[1] Edward W. Said, Oryantalizm (Doğubilim).

[2] Edward W. Said, Şarkiyatçılık.

[3] Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri.

[4] Martin Bernal, Kara Atena: Eski Yunanistan’ın Uydurulması.

[5] Prof. Dr. Afet İnan, Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti.

[6] Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara.

[7] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre: Hayatı, Sanatı ve Şiirleri.

[8] Remzi Oğuz Arık, Coğrafyadan Vatana.

[9] Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara.

[10] Azra Erhat, Homeros: Gül ile Söyleşi.

Paylaş
Paylaş: