Siyasi analiz kisvesi altında sunulan Batı merkezli okumaların en belirgin özelliği, kendi dışındaki toplumları kendi tarihsel ve toplumsal gerçekliğiyle anlamak yerine; onları Batı zihninin kolayca tanımlayabileceği, sınıflandırabileceği ve denetleyebileceği kalıplara hapsetmesidir. Günümüz uluslararası basınında ve düşünce kuruluşlarının raporlarında Türkiye siyasetine yöneltilen bakış, bu tutumun son derece çağdaş ve kapsamlı bir örneğini sunmaktadır. The Economist, Foreign Policy, Brookings Institution, The Washington Post ve Politico gibi Batılı yayın organlarının haber ve analizleri bütüncül bir gözle incelendiğinde; Türkiye’deki karmaşık ve katmanlı siyasal yapının, adeta Amerikan iç siyasetinin ve kültür savaşlarının bir kopyası gibi kurgulandığı açıkça görülür[1]
Bu yüzeysel ve indirgemeci şablon içinde Türkiye siyasetinin ana aktörleri tek tipleştirici etiketlerle dağıtılır. AK Parti, doğrudan Trumpizm ve MAGA (Make America Great Again) hareketiyle eşleştirilmekte; CHP ve yeni muhalefet çizgisi Amerikan Demokrat Partisi’nin kurumsal-liberal kanadı olarak kodlanmakta; DEM Parti Siyahilerin Hakları Hareketi ve BLM Black Lives Matter parantezine alınmakta; MHP biyolojik ırkçılığa dayanan Beyaz Üstünlükçüler olarak resmedilmekte; Sosyalist Sol ise sınıfsal ve kamucu damarından koparılarak tamamen Batı tipi Woke kültürüne ve LGBT+ gündemine hapsedilmektedir.
Bu durum, basit bir gazetecilik hatası ya da bilgi eksikliği değildir. Aksine, yerel gerçekliği kendi tanıdık kavramsal dünyasıyla dizginlemek ve yönetilebilir kılmak isteyen bir Geç Oryantalizm mekanizmasının tezahürüdür.
Doğu’nun Gerçekliğini Batılı Kalıplarla Dondurmak
Batı dünyası, kendi dışındaki coğrafyaları kendi kaderini tayin eden tarihsel ve bağımsız birer özne olarak değil; ancak kendi kurduğu bir fikir, bir çerçeve ve estetik bir dekor olarak tasarlamaya meyillidir. [2]
Doğu’nun insanı ve siyaseti, olayların akışını değiştiren rasyonel birer aktör olarak görülmek yerine, Batılı gözlemcinin zihninde kurguladığı kavramlarla açıklanabilen durağan bir arka plana dönüştürülür. Edward W. Said, Şarkiyatçılığın temelde Doğu’yu kendi gerçekliğiyle tanımak yerine, Batı’nın denetleyebileceği kurgusal bir imgeye dönüştürme pratiği olduğunu vurgularken bu yapay inşaya dikkat çeker:
“Benim iddiam şu: Tarih insanlar —erkekler ve kadınlar— tarafından üretilir; ama tarihin… bozulması ve yeniden yazılması da mümkündür; ‘bizim’ sahip olacağımız ve yöneteceğimiz [birer kurgu olarak] … ‘bizim’ Doğu’muz ya da ‘bizim’ Şark’ımız tam da bu tür işlemlerle üretilmiştir.” [3]
Karl Marx’ın “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir” tespiti, bu yaklaşımın özünü özetler. Batı medyası, Türk siyasal aktörlerinin kendi diliyle, kendi tarihsel ve sosyolojik bagajıyla konuşmasına izin vermez; onları ancak Amerikan iç siyasetinin bildik kavramlarıyla (MAGA, BLM, Woke) yeniden üreterek ve betimleyerek görünür kılar. Gayatri Chakravorty Spivak ise bu temsil etme biçiminin yarattığı dili çözümlerken, temsil kavramının iki ayrı anlamına dikkat çekerek Batılı entelektüel ve medya odaklarının yaptığı kavramsal gaspı gözler önüne serer:
“Temsilin iki anlamı birden işe koşulmaktadır: Politikada olduğu gibi ‘adına konuşma’ anlamındaki temsil {Vertretung} ile sanat ya da felsefede olduğu gibi ‘yeniden-sunma’ anlamındaki temsil {Darstellung}.”[4]
Batılı analistler ve gazeteciler, Türkiye’deki bir siyasi partiyi ya da toplumsal hareketi kendi ekranlarında resmederken (Darstellung), o hareketin tarihsel bağlamını ve yerel mantığını tamamen silerler. Böylece onun özgün sesini boğarak, Batılı kamuoyu önünde onun adına konuşma (Vertretung) yetkesini kendilerinde görürler. Bir Türk partisini BLM veya MAGA olarak etiketlemek, o hareketin kendi kelime dağarcığını yok sayan kavramsal bir el koyma hamlesidir.
Siyasi Etiketler, Medya ve Sınıf Siyasetinin Tasfiyesi
Bu indirgemeci kalıpların uluslararası kamuoyunda ve medya tüketicileri nezdinde nasıl bu kadar kolay kabul gördüğünü Louis Althusser’in ideoloji kuramı açıkça ortaya koyar. Althusser’e göre ideoloji, kurumlar ve medya aygıtları aracılığıyla somut bireylere ve toplumsal hareketlere önceden hazırlanmış etiketler yapıştırarak işler:
“İdeolojinin… bireyleri öznelere ‘dönüştürür’ biçimde ‘eylediğini’… bunu da seslenme dediğimiz son derece kesin bir işlem yoluyla gerçekleştirdiğini söyleyeceğiz. Söz konusu seslenme eylemini kafamızda canlandırabilmek için polisin (ya da başka birinin) her gün kullandığı en sıradan ‘Hey, sen, oradaki!’ yollu seslenişini düşünmek yeter.”[5]
Küresel haber ve analiz aygıtları, Türkiye’deki siyasi aktörlere tam da bu yöntemle seslenmektedir. Siyasal alanın aktörleri, “Hey, sen MAGA’sın!” ya da “Hey, sen Woke’sun!” denilerek küresel medyanın kurguladığı ideolojik aynaya birer özne olarak yerleştirilmektedir. Böylece yerel aktörlerin kendi özgün dilleri unutturulmakta, küresel seyircinin tanıdığı simülasyon rolleri geçerli kılınmaktadır.
Özellikle Türkiye’deki sosyal solun sınıfsal ve kamucu bağlamından kopartılıp tamamen Woke kültürüne, söylemsel duyarlılıklara ve LGBT+ gündemine sıkıştırılmak istenmesi de bu küresel mekanizmanın doğrudan bir yansımasıdır. Vivek Ramaswamy, küresel şirketlerin, finans merkezlerinin ve medyanın sınıfsal talepleri bastırmak için kimlik politikalarını nasıl bir pazarlama ve denetim aracına dönüştürdüğünü şöyle anlatır:
“2018’de New York Times köşe yazarı Ross Douthat, bu modaya ‘woke kapitalizm’ demişti. Bense buna ‘Wokekonomisi’ (Wokenomics) diyorum: ‘woke’ değerlerini büyük şirketlere aşılayan yeni bir ekonomi modeli.” [6]
Bu dönüşüm sayesinde toplumsal muhalefetin kamucu, anti-emperyalist ve sınıfsal vurgusu buharlaştırılmakta; geriye sadece küresel fonların ve uluslararası sermayenin onayladığı, tüketim odaklı bir kimlikçi kültür dili kalmaktadır. Türkiye solunun tarihsel işçi sınıfı ve sömürü ilişkileri odaklı mirası, bu yolla Geç Oryantalist bir süzgeçten geçirilerek ehlileştirilmektedir.
Arada Kalan Coğrafyalar ve Avrupa İçi Ayrımcılık
Türkiye gibi ne tam “Doğulu” ne de tam “Avrupalı” sayılan, sınırda ve geçiş alanında yer alan coğrafyaların kalıplara sokulup basitleştirilmesi, Maria Todorova’nın Balkanlar analizindeki tespitleriyle doğrudan örtüşmektedir. Todorova, arada kalmış toplumların Batı zihninde nasıl bir müdahale alanı olarak kurgulandığını şöyle ifade eder:
“Batı kültüründe bir hayalet geziniyor: Balkanlar hayaleti. Bütün güçler bu hayaletten kurtulmak için kutsal bir ittifak oluşturdular… Karşıtları tarafından ‘Balkan’ ve ‘balkanlaştırıcı’ diye kınanmayan tek bir grup gösterilebilir mi?”[7]
Todorova’nın gösterdiği bu etiketleme ve çepere itme refleksi sadece Türkiye’ye değil, Batı’nın kendi içindeki “ötekilerine” de uygulanmaktadır. Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Doğu eyaletlerindeki yükselişi değerlendirilirken; Politico ve The Washington Post gibi yayın organları, Doğu Alman seçmenlerin sosyo-ekonomik rahatsızlıklarını, sanayisizleşme süreçlerini veya Atlantik vesayetine yönelik itirazlarını incelemek yerine, onları “demokrasi kültürünü içselleştirememiş kitleler” olarak yaftalamıştır.[8]
Tıpkı Türkiye’deki Anadolu insanının “popülist kitleler” olarak kategorize edilmesi gibi, Doğu Almanya da Batı merkezli medya tarafından bir tür “iç öteki” konumuna düşürülmüştür. Batı medyası, kendi tanıdık kalıplarına uymayan her siyasal yükselişi sosyolojisini anlamak yerine “aşırılık” etiketleriyle kenara itmektedir.[9]
Batı Şablonlarının Türkiye Gerçekliği Karşısında Çöküşü
Batı medyasının inşa ettiği bu simülasyon dünyası, Türkiye’nin kendi yerel siyaset sosyolojisine temas ettiği ilk anda geçerliliğini kaybetmektedir. Yürütülen dört temel eşleştirme de saha gerçekleriyle açıkça çelişmektedir:
AK Parti ≠ MAGA (Trumpizm): Amerikan MAGA hareketi devlet karşıtı, federal hükümeti küçültmek isteyen, bireysel silahlanmayı ve serbest piyasa kuralsızlığını savunan bir sağ anlayıştır. Oysa AK Parti her ne kadar serbest piyasacı da olsa Türkiye’nin ekonomik zorunlulukları gereği devlet merkezli hareket etmek durumunda kalmaktadır. Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve sınıfsal yapısı kamu yatırımlarını, devlet eliyle yürütülen ekonomik kalkınmaları mecbur kılar.
MHP ≠ Beyaz Üstünlükçülüğü: Amerikan Beyaz Üstünlükçü akımı tamamen biyolojik ırkçılığa, deri rengine ve sömürgeci kölelik mirasına dayanır. MHP’nin temsil ettiği Türk milliyetçiliği ise biyolojik değil, tarihsel ve kültürel bir Türk-İslam sentezine, ortak kader duygusuna ve devletin üniter yapısına odaklanır.
DEM Parti ≠ Sivil Haklar Hareketi: Amerikan BLM yani Sivil Haklar Hareketi anayasal sistem içinde eşit yurttaşlık arayan, sistem içi bir hak mücadelesidir. DEM Parti ise bugüne kadar Batı’nın desteklediği bir ayrılıkçı harekettir. PKK ile doğrudan ilişkisi bulunan DEM Parti’nin Batı’da Sivil Haklar Hareketi olarak görülmesi çok da şaşırtıcı değil.
Sosyalist Sol ≠ Woke Kültürü: Batı tipi Woke anlayışı sınıf mücadelesini tasfiye eden, şirketlerin halkla ilişkiler malzemesine dönüşmüş liberal bir tüketim solculuğudur. Türkiye solunun tarihsel damarı ise anti-emperyalist, kamucu ve doğrudan işçi sınıfı ile sömürü ilişkilerine odaklanan sınıfsal bir gelenektir. Batı’da sol olarak kabul edilen akımların ise odak noktalarının Woke kültürüne uygun olarak “aktivizm”, “LGBTİ hakları” gibi konular olduğu bilinmektedir.
Sonuç
Batı basınının Türkiye siyasetini Amerikan iç siyasetinin bir karikatürüne dönüştürme çabası, kendi iç krizlerini yerel gerçekliklere ihraç ederek bir tür kavramsal üstünlük kurma arzusundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumsal gerçekliğini Batılı yayın organlarının ithal etiketleriyle okumaya kalkan her yaklaşım, mevcudiyeti kavrama yetisini kaybedecektir. Türkiye siyasetini ve toplumsal yapısını anlamak; Batı medyasının ürettiği bu ithal etiketleri reddetmekten, yerel aktörleri kendi tarihsel, kurumsal ve bölgesel bağlamı içinde değerlendirmekten geçmektedir.
[1] Althusser, Louis. (2003). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları.
[2] Batı basınının Türkiye seçimlerini ve muhalefet blokunu okurken kullandığı Amerikan merkezli kalıplar için bkz. The Economist kural ve kapak dosyaları; Foreign Policy (Michael Hirsch analizleri); Brookings Institution raporları.
[3] Edward W. Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Üner (İstanbul: Metis Yayınları, 1998), s. 15.
[4] Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi?, çev. Emre Koyuncu (Ankara: Dipnot Yayınları, 2020), s. 37.
[5] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Alp Tümertekin (İstanbul: İthaki Yayınları, 2003), s. 92.
[6] Vivek Ramaswamy, Woke A.Ş.: Şirketlerin Sosyal Adalet Düzmecesinin İçyüzü, çev. C. C. Turan & E. Karakoç (İstanbul: Fihrist Kitap, 2023), s. 41.
[7] Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, çev. Dilek Şendil (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s. 21.
[8] AfD’nin Doğu eyaletlerindeki seçmen sosyolojisinin Batı basınınca “komünizm nostaljisi” ve “demokrasi kültürü eksikliği” olarak yaftalanması için bkz. Politico Europe ve The Washington Post analizleri.
[9] AfD ve Almanya’daki seçim zaferinin Atlantikçi basın tarafından çarpıtılması ve yerel gerçeklikleri hakkında bkz. “5 soruda AfD gerçeği”, Veryansın TV; Emil Carstensen Söyleşisi, “Almanya’da Atlantik diktası çöküyor”, Aydınlık Gazetesi.



