Bir başka özne tarafından tanımlanan, kendi varlığının anlatımının o başka öznece ele geçirildiğini düşünen bir özne buna itiraz ettiğinde ne olur? Bu yolu tutturan özne, o başka özneye “Beni sen tanımlayamazsın” diyecektir, “Benim varlığım senin anlatımına muhtaç değil.”
Adı başlı başına sövgüye dönmüş oryantalizm karşısında Türk düşüncesinin tuttuğu yolların başlıcalarından biri bu oldu. Olmaya devam ediyor.
Bu düşüncenin kahir ekseriyeti, düşünceyi kurması gereken iki asli boyuttan bihaber. Yazılanlardan ve konuşulanlardan öyle anlaşılıyor. Not edeyim ki, boyutlar ikidir, demiyorum, bihaber olunan iki boyut diyorum.
Birinci boyut, oryantalleştirilen öznenin oryantalleştirene konuşurken kendine de konuşuyor olduğudur. Bu gerçek, konuşan tekil insan olduğunda da geçerlidir, kaldı ki Türk düşüncesinden söz ettiğimizde konuşanların çokluğundan, birbirlerine konuşmasından söz ediyor oluyoruz.
Böylece:
Beni sen tanımlayamazsın → Beni o tanımlayamaz
Benim varlığım senin anlatımına muhtaç değil → Benim varlığım onun anlatımına muhtaç değil
halini alır.
İkinci boyut, Türk düşüncesi oryantalizm karşısında konuştuğunda başat dayanaklarından birinin bizatihi oryantalleştiren olmasıdır; onun yazısı, konuşması, sözlüğü, kavramı, çığırı olmasıdır.
Kaçınılmaz olarak böyledir. Doğa, insan, toplum ve tarihe ilişkin çağın kurucu soruları, oryantalleştirenlermeyle aynı çığırın içinde soruldu. Bu kurucu sorular, yerden bitmedi, ilk kez ortaya koyulmadı, işlenmedi ve sorulmadı; ancak bu surette, bu çağ için, bu formülasyonlarla önce oryantalleştirenlerce inşa edildi. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak böyledir; “bizim” inşa etmediğimiz kurucu sorular içinde düşünmek kaçınılmazdır. Başka sorular sorulamaz mı, yeni sorular, yeni surette sorular? Bu ayrı fasıldır, fakat kurucu sorular kurucu olmaya devam eder. İnsan psükesi deyince Freud’suz, canlının ve insanın tarihi deyince Darwin’siz, bilim ve bilginin imkanı deyince Kant’sız nereye kadar düşünebiliriz, vs.? (Sözü geçen kişilerin ve akrabalarının oryantalistler olduğu gibi bir ifade ya da imada bulunmuyorum, oryantalizmi doğuran çığırdan söz ediyorum).
Peki itirazın temelinde bir yanlışlık mı yatar? Soru, bu iki asli boyut bakımından, hiç de bu değildir. Kuşkusuz oryantalizm, hakkında konuştuğu öznenin tahrifatını barındırır: tarihini, dilini, toplumunu, boyutlarını olumsuz anlamda indirgeyerek yoksullaştırır, güçsüzleştirir ve oryantalizmi dekonstrükte eden tüm bir literatürün ipliğini pazara çıkardığı her şey. Ve yine de soru, bu iki asli boyut bakımından, hala hiç de bu değildir.
Bu iki asli boyut bakımından mesele ikidir:
1- Oryantalleştirilmesine itiraz eden özne, itirazının başat dayanaklarından birinde oryantelleştirenin sesiyle konuşur. Bu, kendini salt bir zafiyetten kaynaklanmış olarak değil, yaşam oyunun kendi kuralı gibi, gösterir. Şairlerin “kendi sesimi 44 yaşında buldum” demesi gibidir. Çocuğun dil öğrenene kadar ana babasının söylediklerini tekrarlaması gibidir. (Edward Said’in Oryantalizm’inin, kendi içinde ne olduğu bir yana, birçok yerde ve Türk düşüncesinin önemli bir kısmında, sanki bir salt zafiyet var da okuyarak, bilerek, farkına varılarak giderilebilir diye bir yanılsama yarattığı görülüyor.)
2- Oryantalleștirilen, itirazında da ve bizzat itirazıyla da, kendine de konuşuyorken de, oryantelleştirilmeye, kendini oryantelleştirmeye devam edebilir.
– Avrupa-Batı karanlıklar içindeyken bizde bilim vardı; onlar bilimi bizden, Doğu’dan aldı diyen özgüvenli,
– Felsefenin doğuşuna Antik Yunan’ın doğusundan, daha, daha doğusundan yeni yurtlar bulan arayışçı,
– Çağdaş Türk kadınını Batı’ya tanıtan Cumhuriyet,
– Avrupa takımlarıyla oynadığı maçlarda “Avrupa Avrupa duy sesimizi” tezahüratı yapan Cimbom taraftarı,
hep oryantalleştirme içinde oynar.
Oyun, oynamadan öğrenilmiyor. Oyuna dahil olan, oyunda olandan dinleyerek ve görerek öğreniyor. Hep oyun oynayana ise çocuk deniyor: kendi başına değil, yetişkinlik iddiasına eşlik ettiğinde, bir nakıstır.
Galatasaray, Şampiyonlar Ligi İkinci Turu maçında Manchester United ile ilki Old Trafford’ta 3-3 biten maçın rövanşında 3 Kasım 1993’te Ali Sami Yen’de karşılaştığında turu geçerse bir Türk futbol takımı ilk defa UEFA Şampiyonlar Ligi’nde grup aşamasına erişecekti.
Galatasaray tribünü, kendinden güçlü rakibine karşı türlü şiddet ve yıldırma yollarına başvurdu. Manchester kafilesi İstanbul’a ayak basar basmaz, tacizi yaşamaya başladı. Manchesterlı oyuncular stada ve sahaya çevik kuvvetin koruması altında girebildi. Sahaya girdiklerinde maça hazırlanan tribün, “Avrupa Avrupa duy sesimizi”nin bir versiyonu olan bir tezahüratta, “Cimbom’la kimse başa çıkamaz, Manchester ibnesi kolla kendini” diyordu. (https://www.youtube.com/watch?v=qHgZqG6q93Y). Maç 0-0 bitti. Cimbom, kendine kapalı kalmış, “geç kaldığı”, “geriden geldiği” Avrupa turnuvalarına kapıyı açarak değil, kırarak girdi.
Stat, Manchester için cehennem oldu. Pek güzel. Mutluyuz. Sahadaki Manchesterlı futbolcular o günü “Hiç hatırlamak istemiyorum”, “Hayatımda duyduğum en inanılmaz gürültüydü” diye anlattılar: “Sami Yen Cehennemi” böyle başladı. Manchester’ın futbolcusu Ryan Giggs, o günü anlatırken nazik bir dille, “Diğerleri kadar gelişmemiş ülkelerde,” diyordu, “böyle ortamlarla karşılaşabiliyorsunuz. Eski stil stadyum, bunaltıcı atmosfer, etrafta sigara ve duman kokusu, vs.” (https://www.youtube.com/watch?v=70UiQVOUpaw)
Pek güzel. Mutluyuz ve artık Şampiyonlar Ligi’ndeyiz. Ve yine de kendini oryantalleştirme, bu eylem ve düşüncelerde caridir, işlemektedir ve üremektedir. “Avrupa Avrupa duy sesimizi”, bir direnişin olduğu kadar, “Duymazsan sesim duyulmaz” diyen ricacı oluşun da ifadesidir. Giggs, “diğerleri kadar gelişmemiş ülkeler” dediğinde herkesin maçın örtük bağlamının gayet farkında olduğunu ifade etmiş oluyordu.
Ve oynanan oyun, nedir? Ali Sami Yen’in “Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmektir” diye bahsettiği oyundur. Yola “İngilizler gibi oynamak” maksatlı çıkılıyor. Oyun, oynamadan öğrenilmiyor.
Bu oyun içinde kendine yön bulmaya çalışan Türk düşüncesinin kahir ekseriyeti, oryantalizm karşısında düşünceyi kurması gereken iki asli boyuttan bihaber. Öyle görünüyor. Nedenlerine gelince; yeter-neden gösterecek kadar ileri gidemem, başat bir gerek-neden yazabilirim.
Bir defa, bir gönül ferahlığı gereklidir. Meselenin “halli” kolay değildir ve basit değildir; zordur ve karmaşıktır (kompleks). Eğer kolay ve basit olsaydı, örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar “halletmiş” olurdu. Tanpınar meseleyi Türkçede en güzel ifadeleriyle ve yaşantılarıyla ortaya koydu: Bu kadarı bir yere kadar yeterlidir ve buradan itibaren gönül ferahlığı gereklidir. Ferahlık olmadığında, şairin ulaştığı türden “kendi sesimizi bulduğumuzun” aceleci ilanı, kişinin kendisini maruz bıraktığı da dahil toplu aldanmaya-aldatmaya götürmeye yazgılı gibi görünüyor.
“Avrupa Avrupa duy sesimizi”, gönül ferahlığından uzaklaştıkça, itirazdan talebe, ricaya, yakarışa yaklaşıyor: “Sen sesimi duymazsan konuşmamın anlamı yok” oluyor, “Lütfen duy sesimizi” oluyor, lütuf bekliyor. Olmuyor mu? Ricacılığa, sesinin duyulmasına muntazır olmaya razı gelmeyen gönül, bir huruç harekatıyla kendini feraha çıkarmaya mı çalışıyor? Gece uyumayan, gündüz iş göremiyor, ki kötü gözle bakılmak isteyen için garanti bir yoldur. Uyumak için ferah gerekiyor. Çıkış, gerekirse aldatarak ve aldanarak, gerekiyor.
Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark: Edebiyat ve Endişe kitabında hikayemizin, oryantalizm oyunumuzun başladığı noktalardan biri, Recaizade Mahmut Ekrem’in Bihruz Bey’i, hakkında şöyle yazıyor. Pek güzel soruyor:
“Anlaşılması daha güç olan, Recaizade Ekrem’in züppe karşıtlığıdır. Nasıl olur da Recaizade Ekrem gibi edebi inceliğiyle tanınmış, alafranga rahatlıkların adamı olan bir yazar Bihruz Bey’le büyük bir zevkle alay edebilir? Gerçekten de önemli bir sorudur bu. O dönemde bir lüks olarak görülen ‘sanat için sanat’ın ilk savunucularından, önceki Tanzimat romancılarına oranla Arap ve Acem edebiyatlarıyla pek ilgilenmeyen, dönemin edebi tartışmalarında Muallim Naci karşısında Batıcı bir yenilikçiliği savunan, piyano çalmaya düşkün, Chateaubriand çevirmeni, Musset ve Lamartine hayranı Recaizade Ekrem, nasıl olur da o züppe aleyhtarı olmuştur? Ahmet Midhat tarafından ‘dekadan’ bulunan Servet-i Fünun edebiyatının başlatıcısı, sonraki yıllarda hayattan kopukluk ve köksüzlükle suçlanan Halid Ziya ve Mehmet Rauf’un hamisi, Yahya Kemal tarafından kendisi ‘bihruzluk’la suçlanacak olan Recaizade Ekrem, o neden züppe karşıtı olmuştur?” (Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark: Edebiyat ve Endişe, Metis Yayınları, 2004, s. 71).
Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler’in 5. cildinde Nurdan Gürbilek’in gösterdiği türden bir başka çaresizlik, aldanma-aldatma ve hüznü yazıyor:
“Türkiye’nin bütün popülistlerinin, her nedense, bir yabancı yakını oluyor. Eyüboğlu Kardeşler, köycülüğü severken, eşlerini yabancıdan seçiyorlar; Abidin Dino, hiçbir siyasal sorunla karşılaşmamasına rağmen kendine ‘politik emigre’ süsü vererek Paris’te yaşıyor. Kudsi’nin [Ahmet Kutsi Tecer] de erkek de olsa bir Fransız yakını oluyor.” (Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler: 1830–1980, Beşinci Kitap, Tekin Yayınevi, 1988, ss. 248–249).
Bir başka özne tarafından tanımlanmaktan kurtulmak, kendi varlığının anlatımını o başka özneye muhtaçlıktan kurtarmak, de-oryantalize olmak, bihruz’u yenmek; demek ki öze dönmek, kaynağa dönmek, köye dönmek, saf’a dönmek, başlangıç’a dönmek: basit ve kolay yoldan yapılmak arzusunda, düşüncenin zorunlu boyutlarından bihaber olunduğunda, çaresizlik, aldanma-aldatma ve hüzün doğuyor.



