20. yüzyılın başlarında Lenin, sol komünizmi bir çocukluk hastalığı olarak nitelemiş ve belki de en ağır eleştirilerini bu tanım altında toplananlara yöneltmişti. Lenin bugün yaşasaydı muhtemelen serinin ikinci kitabı olarak sol liberalizmi yerden yere vururdu. 20. yüzyılın ilk yarısında sol, köhnemiş Çarlıkların yıkılması, işçi sınıfının hükümet olması ve 2. Dünya Savaşı’nda vatan savunması olarak boy gösterdi. Hiç kuşkusuz Türk Devrimi gibi milli demokratik devrimleri de sol veya sağ olarak değil fakat emperyalizme karşı savaşla ve insanlık mücadelesiyle var olmalarıyla burada konumlandırıyoruz.
Zaman zaman esprilere de konu olan sol lügatın çeşitliliği ve fraksiyon bolluğu kimi kılıflara meşruiyet kazandırabilir mi? Örneğin sol ve liberalizm; sol liberalizm olarak bir potada eriyebilir mi? Gamze Yücesan Özdemir hocanın İmge Kitabevi’nden çıkan “Proleterlerin Gündüzü” kitabını okurken bu sorular aklımda beliriverdi. Hoca, bu konuda şöyle söylüyor: “Post-marksizm, postmodernizm, postyapısalcılık sol liberalizm başlığı altında toplanıyor. Bu farklı yaklaşımların aynı başlık altında toplanmasına neden olan temel, kapitalizmde iktisadi ve siyasi alanı görece birbirinden ayrı şekilde işler kılmalarıdır.” (1)
Günlük yaşamda iktisat ve siyaset bazen birbirinden ayrı kurumlarmış gibi gözükebiliyor. Tüm ülkeler için geçerli olsa da özellikle Türkiye gibi emperyalizme karşı mücadele ve uzlaşmaların çelişmeleri içinde tarihi yoğrulan ülkelerde kuşkusuz iktisat ve siyaset arasında doğrudan bir hat bulunuyor.
LİBERALİZMİN HAYAT SAHASI: DEVLETÇİLİĞİN TASFİYESİ
Bu hattı görmek için Türkiye tarihinin kırılma noktalarına bakmak yetiyor. Ne zaman ki devletin iktisadi hayata müdahalesi artmış, o zaman devletin siyasi hegemonya ve siyasi düşünce iklimi üzerindeki müdahalesi de artmıştır. 19. yüzyıldan bu yana Türkiye tarihine baktığımızda bunun tersi de doğrudur; devletin iktisadi hayata müdahalesinin azaldığı dönemlerde, siyasi hayata müdahale eden, devletin iktisadi
hayata müdahalesini engelleyen hakim sınıflardır. Bu sınıfı kimi zaman toprak ağaları kimi zaman TÜSİAD üyeleri kimi zaman 12 Eylül gibi ABD güdümlü darbenin temsilcileri kimi zamansa Baltalimanı Anlaşması gibi anlaşmaları dayatan doğrudan emperyalist devletlerin büyükelçileri temsil eder.
Türkiye’nin 1930’lu yıllarının başı liberalizmin hayat sahası bulamadığı yıllardır. Bu yıllar 1929 Buhranı’nın da etkisiyle devletçiliğe sarıldığımız yıllardır. İktisadi ve siyasi yaşamda kontrol devlettedir. Devlet kadroları, liberalizmin insanın insanı sömürmesinin esası olduğunun ve kökünün bencillik olduğunun farkındadırlar. Buna ek olarak tekelci olmayan özel sermayenin korunmasının da devletçilikle mümkün olduğunu savunurlar. İktisat Vekili Mustafa Şeref Özkan’ın müthiş sözleri bunu gösterir: “Ekonomide belirli yüksek noktalar vardır. O noktalara erişenler, yani, özel sermayeler herkesin çıkarlarını kendi çıkarlarına göre düzenleyebilirler. Bu, insanın insanı sömürmesinin esası olur. Cumhuriyet yönetimi, ekonominin yüksek noktalarını bu bencillik ilkesi uygulamasına açık bırakmayacaktır. O noktaları, devlet tutacaktır. Böylece, özel sermayeleri de koruyabilmiş olacaklardır.” (2)
Bencillik konusunda Atatürk’ün şu sözleri de öğreticidir: “Bencillik, şahsi olsun, milli olsun daima fena telakki edilmelidir.” (3)
Amacımız tarihi olayları veya şahısları sol veya sağ olarak sınıflandırmak değil fakat mevzubahis sol ve liberalizm ise liberalizmin esası olan insanın insanı sömürmesine karşı çıkmaktan ala bir sol olur mu?
Türkiye’de liberalizmin hayat sahası bulması devletçiliğin tasfiyesine girişilen yıllara rastlar. Kuşkusuz bu da iktisat ve siyaset arasındaki hattı ispatlar. 1930’lu yıllarda da devletçilik üzerine tartışmalar yaşanmış fakat esas itibariyle başarılı olduğu için kabul görmüştür. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise ABD’yle kader bağı kurulmasıyla birlikte devletçiliğin tasfiyesine girişilmiştir.
Türkiye’nin benimsediği ve aslında 2. Dünya Savaşı’nın ardından bir süre de ısrar ettiği devletçilik üzerine ABD’li uzman ve kuruluşların art arda raporları yayınlanmaya başlamıştır. Türkiye’nin iktisadi programı Marshall Planı’na ve Truman Doktrini’ne uygun hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu raporlardan en bilinen ikisi ABD 20. Yüzyıl Vakfı’nın temsilcisi Thornburg Raporu ve Dünya Bankası Heyeti’nin hazırladığı Barker Raporudur. İngiliz Economist dergisi konuyu açıklıkla anlatmaktadır: “Türkiye’ye büyük ölçekli iktisadi yardım yapılmasını Amerikan Kongresi’nin hoşuna gidecek bir iş haline getirmek için 20. Yüzyıl Vakfı Thornburg’u Türkiye’nin iktisadi durumunu, özellikle Amerikan işadamlarının yatırım fırsatları açısından değerlendirmekle görevlendirdi.” (4)
Thornburg raporunun en dikkat çekici yanı, devletçiliğin simge kalelerinden Karabük Demir Çelik fabrikasının kapatılmasını istemesiydi. Rapor Türkiye sanayisi için montajcılık ile sınırlı kalmasını ve devletin sanayiye el atmamasını salık vermekteydi. TMMOB Makine Mühendisleri Odası’nın değerlendirmesine göre, “Bu raporların tek amacı, Türkiye’yi dolar diplomasisinin sihirli havasına sokmaktı.” (5)
Devletçiliğin toptan tasfiyesi için ise 1980 yılı ve devamına bakmak yeterlidir. 1960 müdahalesi ile başlayan planlı kalkınmacılık, meslek ve emek örgütlenmesine serbestlik ve ithal ikameci iktisadi anlayış 24 Ocak ile kağıt üzerinde, 12 Eylül ile silah zoruyla yok edilmiştir. Sol liberalizm için büyük bir çelişki de 24 Ocak-12 Eylül arasındadır. Sol liberalizm için 12 Eylül’e karşıtlık her insanın sahip olabileceği basit bir darbe karşıtlığıdır; 12 Eylül’ün, 24 Ocak kararlarını uygulatmanın zor aracı olması niteliği önemsizdir. İktisadi hayat ve siyasi hayat ayrı düşünülürse bu gerçek görülebilir mi?
Devletçiliğin tasfiyesini yazının asıl konusu olmadığı için burada sınırlıyoruz. Fakat esas itibariyle Türkiye’de liberalizmin tarihi farklı dönemlerde tekrar tekrar yarı sömürgeleşmenin tarihidir. Bu esasla sol nasıl uzlaşabilir? Sol ne zamandan beri sömürgeleşmenin meşrulaştırıcısıdır? Görüldüğü üzere sistem kendi sadık solunu yaratmıştır ve ismine de sol liberalizm demiştir.
EKONOMİ KÜLTÜR YARATICISIDIR
İktisadi hayat siyasi hayatla olduğu kadar sosyal hayatla da bir hat oluşturur. Sol liberalizmin sosyal hayat içindeki dayanaklarını oluşturan da emperyalizmin kültürel hegemonyasından başka bir şey değildir. Bu süreç de doğrudan Türkiye’de devletçiliğin tasfiyesine rastlar.
Yakup Kepenek ve Nurhan Yentürk liberalleşmenin yarattığı kültürü şöyle anlatır: “Dışarıdan alınan yalnız belli ekonomi politikası değil, bir ‘yaşam biçimidir.’ Savaş sonrası yıllarında ülke, döviz bolluğu sonucu dışalımın kolaylaşmasıyla, dışalımla sağlanan dayanıklı tüketim mallarına olabildiğince açıldı. (…) Bu süreçte yaratılan talebin yerli üretimle karşılanamaması durumunda dış ödeme güçlüğüne ve ekonomik bunalıma yol açılmıştır.” (6)
Demir-çelik gibi ağır ve nitelikli sanayi kollarımızı ortadan kaldırmak isteyen finans kapital, hem bir tüketim kültürü dayatmakta hem de başvurulacak yer olarak kendisini gösterip yeni Duyun-u Umumiyeler oluşturma peşindedir.
Kapitalizmin insanlığa yaptığı en büyük kötülük, üretimi insan ihtiyaçlarının odağından çıkarıp soyutlaştırması ve insanlığın büyük bölümünü açlığın ve barınma sorununun gölgesinde bırakmasıdır. Dr. Doğu Perinçek bu konuyu günümüz için şöyle açıklar: “Ekonominin tanımı, insan ihtiyaçlarını karşılayacak maddi malların üretim ve dağıtımı için yürütülen faaliyettir. Yüzyılımızın sonunda artık bu sistem, insan ihtiyaçlarından ve üretimden kopuyor; ekonomi karşıtı, üretim karşıtı bir karakter kazanıyor. (…) Borsa merkezli faaliyet baştan aşağı sanal! Medya merkezli faaliyet baştan sona yalan! Bunların gerçek bir üretimle, insan ihtiyaçlarıyla bir bağlantısı kalmamış. (…) Sistem üretimden kopmuş, üretim de insan ihtiyacından kopmuştur.” (7)
Nitelikli üretimin baltalanması, niteliksiz, lüks ve ihtiyaç dışı tüketimin ise köpürtülmesi liberalizmin dayanaklarından biridir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” aslında “Bırakmayalım üretmesinler, bırakmayalım tüketsinler ve bağımlı olsunlar”dır. Hiç kuşkusuz niteliksiz, lüks ve ihtiyaç dışı tüketim kültürü, insanlar arasında soyut bir yarışı, markaların gönüllü reklamcıları olmalarını ve toplumun içinde tükettikleriyle var olacakları düşüncesini yaratmıştır. Bu soyut yarış içinde insanın kendisine, doğaya ve üretime yabancılaşması kaçınılmazdır. Kısa yoldan köşeyi dönme arayışı, paradan para kazanma hırsı ve yasal/yasa dışı kumarla potansiyel tüketiminin ekonomik kaynağını arayan insan kendini tüketmektedir.
Toplumsal bir mutluluk arayışı olmayan liberalizm, her koyunun kendi bacağından asılması sürecinde emeksiz kazanç kültürünü özendirmektedir. Oysa emeksiz kazanç sistemin başındakilere kazançtır. Masum insanlar bu düzenekte ancak sistemin servetini artırmasının bir aracı olabilir. Bu denli büyük bir toplumsal kışkırtma düzeni, başına “sol” kelimesi getirilerek meşrulaştırılabilir mi? Liberalizmin yozlaşmış kültürü böyle aklanabilir mi?
İNSANLIK KURTULUŞA GİDİYOR
Lenin, “‘Sol’ Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı” kitabını şöyle bitiriyor: “Emperyalist dünya savaşının vahşeti, felaketleri, iğrençlikleri ve bu savaşın yarattığı içinden çıkılmaz durum, dünya devrimini öylesine uyarmakta ve hızlandırmaktadır ki, bu devrim, enine ve derinliğine öylesine şaşırtıcı bir hızla, öyle birbirini izleyen zengin, çeşitli biçimlerle, tüm doktrinciliği pratikte boşa çıkararak gelişmektedir ki, uluslararası komünist hareketin bir an önce ve kesin olarak, bu ‘sol’ komünizm çocukluk hastalığından kurtulmasını ummamız için bütün nedenler vardır.” (8)
Bugün de insanlık büyük bir kurtuluşa ilerliyor. Tek kutuplu dünya dayatmasından, vahşi kapitalizmin insanı sınırsız sömürüsünden, dolar saltanatının milletlerin emeğini hiç etmesinden, liberalizmin benmerkezci zorlamasından, niteliksiz ve gereksiz tüketim salgınından, insana, doğaya ve üretime yabancılaşmadan, kimlik siyaseti gibi dayatmalarla ezilen milletleri ve sınıfları ötelemekten kurtuluş… Sol liberalizm bir çocukluk hastalığı olarak bu mücadelede ancak kurtuluşun önüne bilinçli şekilde konulan bir takoz olabilir. İnsanlığın bu takozu kaldırmaya gücü yeter de artar.
DİPNOTLAR
- : Gamze Yücesan Özdemir, Proleterlerin Gündüzü, İmge Kitabevi, Ankara, 2024, s.27.
- : Bilsay Kuruç, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1987, s.129.
- : Prof. Dr. Edip Çelik, 100 Soruda Türkiye’nin Dış Politika Tarihi, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1969, s.70.
- : Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950), Yurt Yayınları, Ankara, 1982, s.242.
- : Tarihsel Gelişimi İçinde Türkiye Sanayii, iç. Ahmet Börüban, TMMOB Makine Mühendisleri Odası Yayını, Ankara, 1977, s.4.
- : Yakup Kepenek, Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996, s.84.
- : Doğu Perinçek, Bilimsel Sosyalizm ve Bilim, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, s.256.
- : V.İ.Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Ankara, 2014, s.106.



