Çin’in Gözünden NATO’nun Ankara Zirvesi

Çin’in Gözünden NATO’nun Ankara Zirvesi

“Bir kişiye yapılan saldırı, hepimize yapılmış bir saldırıdır. Biz geleceği inşa ediyoruz: Daha güçlü bir Avrupa, daha güçlü bir NATO…”

Yazar: Li Zhengdong (李正东)
(Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İş Birliği Araştırma Enstitüsü, Yardımcı Araştırmacı)
Çeviren: Onurcan Balcı

7-8 Temmuz tarihlerinde NATO Zirvesi, Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleştirildi. Zirvenin siyasi çıktısı niteliğindeki “Ankara Zirvesi Bildirgesi”, ittifakın birlik ve dayanışmasına ilişkin söylemi sürdürmekle birlikte, birçok kritik konuda görüş ayrılıklarını bilinçli biçimde göz ardı etmiş ve tartışmalı meseleleri yumuşatmayı tercih etmiştir. Nitekim ABD Başkanı Trump’ın da ifade ettiği gibi, ABD’nin gelecekte Avrupa’daki askerî varlığını daha da azaltma ihtimali dışlanmamıştır.

Yakından incelendiğinde, bu yılki zirvenin; savunma harcamalarının artırılması, savunma sanayi üretim kapasitesinin genişletilmesi, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi ve Avrupa ile ABD arasında güvenlik sorumluluklarının yeniden paylaşılması gibi başlıklar etrafında şekillendiği görülmektedir. Ancak zirve boyunca savunma harcamaları, Ukrayna’ya yardım, güvenlik yükünün paylaşımı ve bölgesel krizler gibi konulardaki çok yönlü görüş ayrılıkları gündemin üzerinde gölge oluşturmaya devam etmiştir.

Silah Tüccarlarının Şöleni

Bu NATO Zirvesi, Avrupa’nın güvenlik geleceğini tartışan stratejik bir toplantı olmaktan ziyade, tarihin en büyük savunma sanayi fuarlarından ve silah ticareti organizasyonlarından biri görünümündeydi.

Zirve henüz resmî siyasi gündemine başlamadan önce NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, kamuoyuna “Transatlantik Savunma Sanayi Devrimi” başlatılması çağrısında bulundu ve şu ifadeleri kullandı:

“Ekonomik gücümüzü askerî kapasiteye dönüştürdüğümüzden emin olmalıyız. Savunma planlarına ayrılan kaynakların; insansız hava araçlarına, füzelere ve önleme sistemlerine gerçek anlamda aktarılması gerekiyor.”

Reuters’ın NATO yetkililerine dayandırdığı habere göre, bu zirvede en az 50 milyar dolar değerinde yeni savunma alım anlaşmalarının yapılması sağlandı.

NATO, İsveçli savunma şirketi SAAB ile en fazla 10 adet “GlobalEye” erken ihbar ve hava kontrol uçağının satın alınması için resmî müzakerelere başlayacaktır. Almanya’nın Rheinmetall şirketi ile ABD’li Lockheed Martin, gelecekte Almanya’da kara kuvvetleri için taktik füze sistemlerinin ortak üretimini öngören bir mutabakat zaptı imzaladı. Bu anlaşma, ABD’nin ilk kez bu tür kısa menzilli füze sistemlerinin ülke dışında üretilmesine izin vermesi bakımından da önem taşımaktadır. Birleşik Krallık ise Lockheed Martin‘den Uzun Menzilli Hassas Taarruz Füzesi (PrSM) satın almak amacıyla yaklaşık 250 milyon dolar yatırım yapmayı planlamaktadır. Norveç, Finlandiya, Almanya ve Danimarka da ortaklaşa en fazla beş adet Northrop Grumman MQ-4C “Triton” yüksek irtifa insansız keşif uçağı satın alınmasına yönelik niyet mektubu imzalamıştır. Buna ek olarak Danimarka, ABD yapımı Boeing P-8A denizaltı savunma karakol uçaklarını satın almayı planlamakta ve bu uçakların gelecekte özellikle Grönland bölgesinde önemli görevler üstleneceğini vurgulamaktadır.

Bunun yanı sıra Kanada, Almanya’nın ThyssenKrupp Marine Systems (TKMS) şirketinden en fazla 12 denizaltı satın almayı planladığını açıklamıştır. Alman roket üreticisi Isar Aerospace de Kanada ile iş birliği anlaşması imzalayarak ülkede Spectrum roket fırlatma tesisinin kurulmasını öngören bir projeye başlamıştır.

Bu iş birliklerinin neredeyse tamamı, ABD ve Avrupa’nın önde gelen savunma sanayi şirketlerinden biriyle bağlantılıdır ve her bir sözleşme söz konusu şirketler için gelecekte milyarlarca dolarlık gelir anlamına gelmektedir. Zirve salonlarında güvenlik ve strateji tartışılırken, masalarda milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları imzalanmakta; Ukrayna’daki savaş ise Batılı savunma sanayi şirketlerinin üretim kapasitelerini artırmaları ve kârlarını büyütmeleri için önemli bir zemin hâline gelmektedir.

Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin ortaya koyduğu temel gerçek, NATO içinde daha güçlü bir birlikten ziyade, savaş ekonomisinin giderek ittifakı bir arada tutan ve işleyişini sürdüren başlıca çıkar temellerinden biri hâline gelmesidir. Oluşan bu savunma sanayi çıkar ağı, Ukrayna’daki savaşla derin biçimde iç içe geçmiştir. Başka bir ifadeyle Ukrayna, ABD ve Avrupa savunma sanayisi için giderek daha fazla fiilî bir kâr piyasasına dönüşmektedir. Batılı savunma şirketleri; “Ukrayna’ya kredi sağlanması → silah satın alınması → savunma sanayisinin kâr elde etmesi → üretim kapasitesinin daha da artırılması” şeklinde işleyen bir döngü aracılığıyla, Ukrayna savaşını merkez alan kendi kendini besleyen bir savunma sanayi çıkar mekanizması oluşturmuştur.

Aslında Trump, geçen yıl düzenlenen NATO Zirvesi’nde de müttefiklerden savunma harcamalarını GSYH’nin %2’sinden %5’ine çıkarmalarını talep etmişti. O dönemde bu hedef, birçok Avrupa ülkesi tarafından gerçekçi olmadığı ve sosyal refah ile ekonomik kalkınmaya ayrılan kaynakları daha da daraltacağı gerekçesiyle eleştirilmişti.

Ancak yalnızca bir yıl içinde Avrupalı müttefiklerin tutumu belirgin biçimde değişti. Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa başta olmak üzere birçok ülke savunma bütçelerini artıracaklarını açıkladı. Ayrıca bu ülkeler, önümüzdeki on yıl içinde uzun menzilli hassas taarruz silahlarının geliştirilmesi için ortaklaşa 50 milyar doların üzerinde yatırım yapacaklarını da duyurdular. Almanya Başbakanı Merz, savunma harcamalarının artırılmasını “gücün büyük bir başarısı” olarak nitelendirirken şu ifadeleri kullandı:

“Umarım Ankara ruhunu birlikte yeniden canlandırabiliriz… Daha Avrupalı bir NATO inşa ediyoruz ki NATO, transatlantik niteliğini koruyabilsin.”

“Avrupalılaşma”nın Anlamı

Bununla birlikte, Avrupa’nın askerî harcamalarını artırması, gerçek anlamda stratejik özerkliğe ulaştığı anlamına gelmemektedir.

Erken ihbar uçaklarından füzelere, hava savunma sistemlerinden insansız hava araçlarına kadar NATO’nun bu zirvede açıkladığı kritik silah ve teçhizat alımlarının tamamına yakını ABD savunma sanayisinin katılımını gerektirmektedir. Avrupa şirketleri sipariş alsalar bile, çoğunlukla ABD’nin teknoloji ekosistemi içerisinde tamamlayıcı üretim yapmaktadırlar. Dolayısıyla Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması, gerçekte transatlantik savunma sanayi çıkar ortaklığını daha da güçlendirmektedir.

Zirve boyunca sürekli olarak “birlik”, “ortak savunma” ve “transatlantik iş birliği” vurgusu yapılmasına rağmen, Trump’ın art arda yaptığı açıklamalar NATO içindeki stratejik görüş ayrılıklarının yalnızca azalmadığını, aksine Ukrayna krizi ve İran meselesi nedeniyle daha da derinleştiğini göstermektedir.

Trump, zirve sırasında Avrupalı müttefiklerine duyduğu memnuniyetsizliği neredeyse hiç gizlemedi. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmede doğrudan şu ifadeleri kullandı:

“Onların parasına ihtiyacımız yok. Hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Ben sadece sadakat istiyorum.”

Bu sözler ilk bakışta müttefiklerin sorumluluklarını hatırlatıyor gibi görünse de, gerçekte Trump yönetiminin müttefik ilişkilerine yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. ABD açısından önemli olan, “ortak değerler” söyleminden ziyade, müttefiklerin kritik stratejik konularda Washington’a koşulsuz destek verip vermemeleridir.

Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında Trump, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İtalya’yı isim vererek eleştirmiş; bu ülkelerin ABD’nin İran’a yönelik askerî girişimlerine yeterli destek vermediğini ileri sürmüştür. Trump şikâyetlerini şu sözlerle sürdürmüştür:

“Gitmeyeceklerini (İran’a yönelik askerî operasyona katılmayacaklarını) söylediler. Oysa biz NATO’ya trilyonlarca dolar yatırım yaptık… Bekleyip göreceğiz. NATO’dan büyük hayal kırıklığı duyuyorum.”

Bu birkaç cümle bile ABD’nin Avrupalı müttefiklerine yönelik ciddi memnuniyetsizliğini ortaya koymaktadır.

Gerçekte ise ABD’nin Rusya-Ukrayna Savaşı, İran meselesi, Grönland ve gümrük tarifeleri konularında sık sık değişen ve öngörülemez politikalar izlemesi, Avrupalı müttefiklerde uzun zamandır kaygı ve belirsizlik yaratmaktadır.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından bu yana Avrupalı müttefikler, ABD’nin Avrupa güvenliğinin nihai garantörü olmaya devam etmesini istemektedir. Ancak aynı zamanda Washington’ın Orta Doğu’daki stratejik girişimlerine sürüklenmeyi ve özellikle İran meselesi nedeniyle yeni güvenlik riskleri üstlenmeyi de arzu etmemektedirler. Bu nedenle ABD, Avrupa’nın “yeterince sadık olmadığı” kanaatine varırken; Avrupa ise kendi tutumunu “stratejik itidal” olarak değerlendirmektedir. Taraflar arasındaki bu algı farklılığı, transatlantik ilişkilerin geçmişteki stratejik ortaklık niteliğinden giderek karşılıklı çıkar alışverişine dayalı bir ilişki biçimine dönüşmesine yol açmaktadır.

Türkiye’nin “Kazancı”

Ankara’da Trump, ev sahibi Türkiye’ye Avrupalı müttefiklerinden oldukça farklı mesajlar verdi.

Zirve sırasında Trump, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi ve kamuoyu önünde şu ifadeyi kullandı:

“Erdoğan ile iyi ilişkilere sahip olmasaydım, NATO Zirvesi’ni tamamen boykot etmiş olabilirdim.”

Trump ayrıca, gelecekte ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığını daha da azaltma ihtimalini dışlamadığını da dile getirdi.

Bununla birlikte daha dikkat çekici gelişme, ABD’nin Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemi satın alması nedeniyle uyguladığı yaptırımları kaldıracağını açıklaması oldu. Trump ayrıca, her ne kadar ABD Kongresi’ndeki hukuki ve siyasi engellerin aşılması gerekse de, Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satılmasını desteklediğini de ifade etti.

Trump’ın bu yaklaşımı, yalnızca ABD-Türkiye ikili ilişkilerini onarmaya yönelik bir girişim değil, aynı zamanda Orta Doğu ile NATO arasındaki stratejik dengeleri yeniden şekillendirme çabasının da bir parçasıdır. İran konusunda Türkiye, ABD’nin askerî operasyonlarına açık ve kapsamlı destek vermemiş olsa da, İran’ın bölgesel etkisini sınırlandırma ve kendi stratejik hareket alanını koruma hedefleri bakımından kısa vadeli stratejik çıkarları büyük ölçüde ABD’ninkiyle örtüşmektedir. İran konusunda temkinli davranmayı tercih eden bazı Avrupa müttefiklerinin aksine Türkiye, Trump’ın tanımladığı “sadık müttefik” anlayışına daha uygun bir profil sergilemektedir.

ABD, Türkiye ile ilişkilerini geliştirerek Orta Doğu’daki stratejik dayanak noktasını daha da sağlamlaştırabilir. Bu süreç aynı zamanda Trump’ın “işlem odaklı (transactional) diplomasi” anlayışını da açık biçimde ortaya koymaktadır. Trump’ın yaklaşımına göre, kritik stratejik meselelerde ABD’yi destekleyen ülkeler daha fazla güvenlik taahhüdü, silah satış anlaşmaları ve ekonomik kazanç elde edebilecektir.

Ankara’da Trump, İran konusunda bir kez daha sert mesajlar verdi. 8 Temmuz’da, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptının “sona erdiğini” ilan etti. Bu açıklama yalnızca Washington’ın İran’a yönelik sert tutumunu yansıtmakla kalmamış, aynı zamanda Trump’ın Avrupalı müttefiklerinin İran konusunda sergilediği “pasif destekten” duyduğu ciddi memnuniyetsizliği de gözler önüne sermiştir.

Nitekim 8 Temmuz öğleden sonra yayımlanan Ankara Zirvesi Bildirgesi, yalnızca şu ifadeye yer vermiştir:

“Müttefikler, İran’ın hiçbir koşulda nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini bir kez daha teyit etmekte ve İran’ı Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer serbestisine tam anlamıyla saygı göstermeye çağırmaktadır.”

Bildirgede, ABD’nin İran’a karşı askerî güç kullanmasına destek verilmesine ilişkin herhangi bir ifade yer almamış, Washington’ın bu konudaki tutumuna da açık bir destek sunulmamıştır. Bu bilinçli biçimde muğlak ve temkinli dil, Avrupa ülkelerinin büyük bölümünün İran meselesini askerî çatışma yerine diplomasi ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi çerçevesinde çözmeyi tercih ettiğini göstermektedir.

Dolayısıyla ABD, Türkiye’yi kendi safına çekerek bölgesel stratejik düzeni yeniden şekillendirmeye çalışırken, aynı zamanda Orta Doğu güvenliği konusunda Avrupa ile arasındaki derin stratejik görüş ayrılıklarını da daha görünür hâle getirmiştir.

Grönland’ın Kırmızı Çizgisi

NATO Zirvesi sırasında Trump bir kez daha kamuoyu önünde “Grönland’ın ABD’nin kontrolü altında olması gerektiğini” savundu.

Eğer Rusya-Ukrayna Savaşı NATO’nun askerî kapasitesini sınayan bir kriz, İran meselesi ise ittifak üyeleri arasındaki stratejik ayrılıkları ortaya çıkaran bir konuysa, Grönland meselesi NATO’nun varlığını mümkün kılan siyasi temele doğrudan dokunan bir sorun niteliğindedir.

Grönland, NATO içerisindeki en hassas kırmızı çizgiyi temsil etmektedir. Bu mesele yalnızca bir politika anlaşmazlığı değildir; doğrudan bir üye devletin egemenliği ve toprak bütünlüğünü ilgilendirmekte, dolayısıyla NATO’nun bir askerî ittifak olarak ayakta kalmasını sağlayan siyasi meşruiyet ile karşılıklı güven temelini sarsmaktadır.

Basın mensuplarına konuşan Trump, önceki söylemini yineleyerek şu ifadeyi kullandı:

“Grönland, Danimarka’nın değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolünde olmalıdır.”

Trump bununla da yetinmeyerek Grönland konusunu transatlantik ilişkilerin geneline taşıdı ve Avrupalı müttefiklere yeniden baskı uyguladı. Hatta şu sözlerle Avrupa’daki Amerikan askerlerini geri çekme tehdidinde bulundu:

“Avrupa’daki bütün askerlerimizi geri çekebiliriz.”

Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland konusunda Kopenhag yönetimi ise derhâl sert tepki verdi. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Ankara Zirvesi sırasında NATO müttefiklerine “Danimarka’nın egemenliğine saygı gösterilmesi” çağrısında bulunurken, “Grönland asla satılık değildir.” ifadelerini bir kez daha yineledi.

Savunma harcamalarının paylaşımı, savunma sanayi iş birliği veya dış politika stratejileri gibi konular her ne kadar çözülmesi güç sorunlar olsa da müzakere yoluyla çözülebilir niteliktedir. Ancak Grönland meselesi farklıdır; mevcut uluslararası ve ittifak hukuku çerçevesinde bunun kabul edilebilir bir çözümü bulunmamaktadır. ABD’nin Grönland’ı fiilen kontrol altına alması, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesinde düzenlenen kolektif savunma ilkesine doğrudan darbe vuracaktır. İttifakın en güçlü üyesinin başka bir üye devletin toprak bütünlüğünü ihlal etmesi durumunda, NATO’nun dayandığı siyasi güven ve ortak savunma anlayışı temelinden sarsılacak; ittifak ise varlığını kâğıt üzerinde sürdürse bile fiilen işlevsiz hâle gelecektir.

Bir tarafta “NATO’nun NATO’ya saldırması” gibi tehlikeli bir paradoks, diğer tarafta ise Ankara Zirvesi’nde dile getirilen birlik ve dayanışma söylemi bulunmaktadır. İşte bu tablo, ABD ile Avrupa arasındaki yapısal çelişkilerin kolay kolay ortadan kalkmayacağını göstermektedir.

Paylaş
Paylaş: