​Dijital-Sabit Sermaye ve Tekelci Kapitalizm: Yanılsamalı Bir Kavram Olarak “Tekno-Feodalizm”in Eleştirisi

​Dijital-Sabit Sermaye ve Tekelci Kapitalizm: Yanılsamalı Bir Kavram Olarak “Tekno-Feodalizm”in Eleştirisi
Picture of Özcan Buze Yazdı
Özcan Buze Yazdı

I. GİRİŞ VE METODOLOJİK ÇERÇEVE: BİLİMSEL KAVRAMSALLAŞTIRMA MI, REVİZYONİST SÖYLEM Mİ?

Toplumsal formasyonların ve ekonomik düzenlerin dönüşümünü inceleyen Marksist-Leninist teori için kavramsal berraklık, sadece akademik bir titizlik meselesi değil, aynı zamanda işçi sınıfının tarihsel rolünü ve devrimci pratiğinin hedeflerini belirleyen temel bir kılavuzdur. Bir toplumsal düzenin yapısını yanlış teşhis etmek, ona karşı yürütülecek mücadeleyi de yanlış zeminlere kaydırmak demektir. Yanis Varufakis’in son dönemde kavramsallaştırdığı ve kapitalizmin yerini aldığını iddia ettiği “Tekno-Feodalizm” tezi, tam da bu türden vahim bir metodolojik ve teorik yanılsamanın ürünüdür.

Varufakis, dijital altyapıların, algoritmalara dayalı platformların ve dev teknoloji tekellerinin yükselişini incelerken; geleneksel sermaye-emek ve kâr mekanizmalarının çöktüğünü, piyasanın yerini “dijital malikanelere” bıraktığını, kârın yerini ise “bulut rantı”nın aldığını öne sürer. Bu yaklaşıma göre insanlık artık kapitalizm koşullarında değil, sermayeden büsbütün farklı ve feodal beyliklere benzeyen yeni bir niteliksel aşamada, yani “tekno-feodalizm” koşulları altında yaşamaktadır.

Ne var ki, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm açısından bakıldığında, Varufakis’in bu yaklaşımı derin bir metodolojik sapmayı barındırır. Bir üretim tarzının değiştiğini ileri sürmek, o üretim tarzını ayakta tutan temel mülkiyet ilişkilerinin, değer yasasının ve artı-değerin el değiştirme biçimlerinin niteliksel olarak ortadan kalktığını ve yerini tamamen başka çelişkilere bıraktığını kanıtlamayı gerektirir. Varufakis ise teknolojik kabuğun niteliğindeki değişimi (dijitalleşme, yazılım, veri akışı), üretim ilişkilerinin özündeki bir dönüşüm olarak sunma hatasına düşmektedir.

​Oysa Marx’ın Kapital’de ve Lenin’in tekelci aşamayı incelediği emperyalizm teorisinde ortaya koyduğu ilke nettir: Üretim araçlarının teknik biçimi (buhar makinesi, elektrik, petrokimya veya algoritmik yazılımlar) ne kadar değişirse değişsin, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile kolektif emek arasındaki temel çelişki korunduğu sürece, sistemin adı kapitalizmdir. Dijital platformlar, kapitalist üretim tarzının sınırlarını aşmamış; aksine tekelci finans-kapitalin ulaştığı en yüksek ve gelişkin aşamanın dijital temelli teknolojik altyapısını oluşturmuştur.

II. ÜRETİM TARZI, DEĞER YASASI VE PİYASA MİSTİFİKASYONU

Varufakis’in eleştirisinin merkezinde, geleneksel kapitalist piyasanın öldüğü ve yerini “algoritmik sermaye”nin yönettiği feodalizm benzeri kapalı alanlara bıraktığı iddiası yer alır. Varufakis’e göre Amazon, Google veya Apple gibi platformlar birer piyasa değil, kullanıcının ve satıcının davranışlarını algoritmalarla yönlendiren, onlardan haraç kesen “dijital feodal beylikler”dir. Bu iddia, burjuva iktisadının serbest rekabetçi piyasa idealizasyonunu sanki Marksist bir tahlilmiş gibi sunmaya çalışan kafa karıştırıcı bir yaklaşımdır.

A. Piyasa ve Değer Yasasının İşleyişi

Ekonomi politik açısından piyasa, nesnelerin soyut bir biçimde takas edildiği ideal bir serbestlik alanı değildir. Piyasa, değer yasasının ve toplumsal bakımdan gerekli emek zamanın belirdiği bir dolaşım alanıdır. Varufakis’in “piyasa öldü” iddiası, tekelci fiyatlandırma ile değer yasasının işleyişini birbirine karıştırmasından kaynaklanır.

Tekel Fiyatı ve Değer: Lenin’in tekelci kapitalizm tahlilinde açıkça gösterdiği gibi, sermayenin yüksek yoğunlaşma düzeyine ulaştığı aşamada, tekeller serbest rekabetçi piyasa fiyatlarının üzerinde tekel fiyatları belirler. Fakat bu tekel fiyatı, değer yasasının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tekelin elde ettiği süper-kâr, toplumda üretilen toplam artı-değer havuzundan diğer sermayelere düşecek olan payın tekelci sermaye tarafından gasp edilmesidir. Amazon’un veya App Store’un platforma giren satıcılardan kestiği komisyonlar, tam olarak bu tekelci fiyatlandırma mekanizmasının dijital dolaşım alanındaki uygulamasıdır.

Piyasanın Genişlemesi ve Derinleşmesi: Varufakis platformların insanları kapalı alanlara hapsettiğini söylerken, kapitalizmin meta ilişkilerini toplumsal yaşamın en kılcal damarlarına kadar yaydığı gerçeğini gözden kaçırır. Eskiden metalaşmamış olan kişisel veriler, ilgi, boş zaman ve iletişim; bu platformlar aracılığıyla doğrudan doğruya sermaye birikim devresine dahil edilen birer meta haline getirilmiştir. Kapitalizmin doğuşundan itibaren hep yeni yeni metalaşma alanları olmuştur. Günümüzdeki durum piyasanın ölümü değil, piyasa ilişkilerinin ve metalaşmanın hiper-genişlemesidir.

B. Feodal Haraç ile Kapitalist El Koyma Arasındaki Niteliksel Fark

​Varufakis’in kavramsal olarak feodalizme sığınması, feodal üretim tarzının yöntemsel tanımını bilmemekten veya kasten tahrif etmekten kaynaklanır. Feodal üretim tarzında artı-ürüne el koyma mekanizması, ekonomi dışı zor ile gerçekleşir. Yani serf veya reaya, toprağa hukuki ve askeri olarak bağlıdır; feodal senyör veya tımarlı bey, askeri gücüne ve hukuki statüsüne dayanarak serfin ürettiği ürünün bir kısmına doğrudan el koyar.

Oysa dijital platform ortamında, kullanıcılar veya diğer kapitalistler (üretici veya ticari firmalar) platforma hukuki veya askeri bir zorlamayla değil, dijital altyapının sağladığı teknik ve ticari zorunluluklar (yani ekonomik zor) nedeniyle dahil olurlar.

Ortada, feodal haraç yoktur; olan, sermayenin teknolojik ve tekelci üstünlüğü sayesinde piyasada gerçekleşen artı-değerin yeniden bölüşümüdür.

Varufakis’in “Bu tam olarak feodalizm değildir, ama kapitalizm de değildir” diyerek yaptığı zikzaklar, kurduğu teorik çatının eğretiliğini bizzat kendisinin de hissettiğinin bir kanıtıdır.

​III. DİJİTAL “BULUT” HAKİKATİ: DİJİTAL SABİT SERMAYE VE CANLI EMEK SÖMÜRÜSÜ

Varufakis’in “bulut sermayesi” olarak adlandırdığı ve kapitalizmin sınırlarını aştığını iddia ettiği yapı, Marksist sermaye teorisinin ışığında incelendiğinde mistifiye edilmiş bir teknik kategori olmaktan öteye gidemez. Varufakis, dijital platformların altyapısını oluşturan veri merkezlerini, fiber optik kablo ağlarını, devasa sunucu çiftliklerini ve karmaşık algoritma dizilimlerini nesnel sermaye birikim devresinden kopararak adeta mülkiyetin ötesinde mistik bir güç alanı gibi sunar.

Oysa ekonomi politik açısından bu dijital altyapının ne olduğu son derece açıktır:

A. Dijital Altyapı Olarak Sabit Sermaye (c)

Marx, Kapital’in birinci ve ikinci ciltlerinde sermayenin organik bileşimini analiz ederken sermayeyi iki temel bileşene ayırır: Sabit sermaye (c) ve değişken sermaye (v).

Ölü Emek Birikimi: Sabit sermaye binalar, makineler, hammaddeler ve üretim altyapısından oluşur. Bunların ortak özelliği, geçmişte harcanmış ve nesneleşmiş canlı emekten, yani ölü emekten ibaret olmalarıdır. Amazon’un lojistik merkezleri, Google’ın veri tesisleri veya Microsoft’un bulut altyapısı gökten zembille inmemiştir. Bu tesislerin her bir parçası, maden çıkarılan ocaklardan çip üretim tesislerine, kablo döşeme gemilerinden enerji santrallerine kadar uzanan devasa bir küresel işçi sınıfı kollektifinin harcadığı canlı emeğin nesneleşmiş halidir.

Değerin Aktarımı: Dijital sabit sermaye, kendi başına yeni bir değer yaratmaz. Aynen fabrikadaki bir dokuma tezgâhı veya buhar makinesi gibi, aşındıkça ve kullanıldıkça kendi değerini ürettiği hizmete veya metaya aşama aşama aktarır. Algoritmalar da bu sabit sermayenin birer parçası, yani “yazılımsal makinelerdir”. Varufakis’in “bulut sermayesi” dediği şey, tekelci nitelik kazanmış ve devasa boyutlara ulaşmış dijital sabit sermayeden başka bir şey değildir.

B. Canlı Emek (v) ve Artı-Değer Üretimi

Varufakis’in bir diğer vahim teorik yanılgısı, kullanıcıların platformlardaki etkileşimlerini “ücretsiz köle emeği” olarak tanımlayıp, sistemin canlı emek sömürüsüne ihtiyacı kalmadığını ima etmesidir. Bu yaklaşım, değer üreten emek ile değerin gerçekleştiği koşulları birbirine karıştırmaktadır.

Sistemi Ayakta Tutan Canlı Emek: Dijital sabit sermaye devasa büyüklükte olsa da, canlı emek sömürüsü olmadan tek bir kuruşluk bile yeni değer üretemez. Platformların arkasında yazılımcılar, veri tabanı mimarları, altyapı mühendisleri, veri etiketleme işçileri, lojistik merkezlerindeki kolileme işçileri ve kuryelerden oluşan milyonlarca nitelikli ve niteliksiz kollektif canlı emek gücü (v) yer almaktadır.

Artı-Değerin Sömürülmesi (s): Teknoloji şirketleri, bu canlı emek gücünü piyasadan satın alır, onlara emek güçlerinin değerini (ücret) öder ve günün geri kalanında yarattıkları artı-değere (s) el koyar. Yazılımcının ürettiği kod veya altyapı işçisinin kurduğu sistem, şirketin dijital sabit sermayesini genişletir. Dolayısıyla ortada feodal bir sömürü değil, sermayenin organik bileşiminin son derece yüksek olduğu (c/v oranının devasa boyutlara ulaştığı) katmerli bir kapitalist canlı emek sömürüsü vardır.

IV. TİCARİ KÂR, RANT VE FİNANS-KAPİTALİN GÜNCEL BİÇİMİ

Varufakis’in tezi, teknoloji şirketlerinin elde ettiği gelirleri “bulut rantı” olarak adlandırmakta ve bu gelirlerin sınaî kârdan koparak büsbütün feodal bir haraca dönüştüğünü iddia etmektedir. Bu analiz, kâr ile rant arasındaki ekonomi politik sınırları silikleştirir.

A. Rantın Ekonomi Politikteki Tanımı ve Kapitalizmdeki Yeri

Marksist literatürde rant (özellikle mutlak rant ve diferansiyel rant), üretim araçlarının bir parçası olan doğal unsurların (toprak, madenler, su kaynakları) özel mülkiyet konusu yapılması nedeniyle, bu kaynakları elinde tutan mülk sahibinin artı-değerden aldığı paydır.

​Marx, Kapital’in 3. cildinde rantın kapitalizm içerisinde yok olmadığını, aksine toprak mülkiyetinin kapitalist üretim tarzına tâbi kılındığını ayrıntılı olarak işler. Dolayısıyla, kapitalizmde rantın varlığı sistemi “feodalizm” yapmaz. Üstelik, teknoloji devlerinin elde ettiği gelirin ezici çoğunluğu rant bile değil, ticari kâr ve tekelci süper-kârdır.

B. Ticari Sermaye ve Artı-Değerin Bölüşümü

Bir sanayi kapitalisti (örneğin bir ayakkabı üreticisi), ürettiği malları doğrudan tüketiciye satmak yerine Amazon veya Google Ads gibi kanalları kullandığında, ürettiği artı-değeri bu platformlarla paylaşmak zorundadır. Çünkü dağıtım hizmeti satın almaktadır ve karşılığını ödemek zorundadır.

Dolaşım Maliyetleri ve Ticari Kâr: Sanayi kapitalisti ürünün pazarlanması, dağıtımı ve sergilenmesi maliyetlerinden kurtulmak için bu platformlara bir ücret veya komisyon öder. Bu ödeme, sanayi kapitalistinin işçilerinden emdiği artı-değerin bir kısmını platform sermayesine devretmesidir. Bu mekanizma, tam olarak Marx’ın Kapital’in 3. cildinde analiz ettiği ticari sermaye ve ticari kâr kategorisidir.

​Teknoloji devleri, üretim alanında yaratılan artı-değeri dolaşım alanındaki tekelci konumu sayesinde kendi bünyesine çeken devasa birer ticari sermaye odağıdır.

C. Emperyalizm ve Finans-Kapitalin Dijitalleşmesi

Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması eserinde tekelci kapitalizmin temel özelliklerini sıralarken banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşerek bir finans-kapital oligarşisi yarattığına dikkat çeker.

​Günümüzde teknoloji tekelleri; kendilerine ait ödeme sistemleri, devasa nakit rezervleri, fon sağlama kapasiteleri ve küresel altyapı mülkiyetleriyle sanayi, ticaret ve finans sermayesinin iç içe geçtiği en gelişkin finans-kapital odakları haline gelmiştir. Karşımızda feodal beyler değil, Lenin’in işaret ettiği finans-oligarşisinin dijital altyapı araçlarıyla küresel ölçekte egemenlik kurmuş, dijitalleşmiş tekelci finans-kapital bulunmaktadır.

V. REVİZYONİST TERMİNOLOJİ, KAVRAM ENFLASYONU VE “ULTRA-EMPERYALİZM” HAYALETİ

​Varufakis’in kavramsal icatları, Marksist-Leninist teori tarihi açısından ilk defa karşılaşılan bir olgu değildir. Kapitalizmin geçirdiği her teknolojik hamlede veya bunalım döneminde, sistemin temel yasalarının artık geçersizleştiğini, kapitalizmin yerini başka bir düzene bıraktığını iddia eden revizyonist eğilimler sürekli olarak hortlamıştır.

A. Kautsky’ci “Ultra-Emperyalizm”den Varufakis’in “Tekno-Feodalizm”ine

Karl Kautsky, Birinci Dünya Savaşı döneminde sermayenin ulaştığı tekelci boyutu incelerken “ultra-emperyalizm” tezini ileri sürmüştü. Kautsky’ye göre ulusal tekeller birleşerek tek bir küresel tekel oluşturacak, bu durum emperyalist çatışmaları ve savaşları ortadan kaldırarak kendiliğinden barışçıl bir aşamaya geçişi sağlayacaktı. Lenin, Emperyalizm eserinde Kautsky’nin bu yaklaşımını sert bir dille eleştirmiş, tekelci aşamadaki çelişkilerin yumuşamadığını, aksine derinleştiğini ve bu tür teorilerin sermayenin ulaştığı aşamayı perdeleyen ideolojik saptırmalar olduğunu kanıtlamıştı.

Varufakis’in “Tekno-Feodalizm” tezi de Kautsky’ci sapmanın güncel bir varyasyonudur:

Çelişkileri Yumuşatma ve Mantık Hatası: Varufakis, sistemin artık “kapitalizm olmadığını” söyleyerek, kapitalizmin içsel çelişkilerini (sermaye-emek çelişkisi, kâr oranlarının düşme eğilimi yasası, aşırı üretim krizleri) sanki aşılmış gibi gösterir.

Kavram Enflasyonu: Son dönemlerde popülerleşen “hiper-emperyalizm”, “platform kapitalizmi” veya “tekno-feodalizm” gibi isimler nesnel gerçekliği açıklamak yerine burjuva akademisinde ve entelektüel piyasada etki yaratmayı hedefleyen kavram enflasyonuyla sonuçlanıyor. Kavram üretmek kolaydır; fakat esas önemli olan üretilen kavramın tarihsel ve materyalist bir temeli olup olmadığıdır. Varufakis, niteliksel bir üretim tarzı değişimini kanıtlayamamasına rağmen üretim tarzının adını değiştirmeyi tercih etmektedir.

B. Teknoloji Değişimi ve Üretim Tarzı İlişkisi

Tarihsel Materyalizm bize şunu öğretir: Üretim güçlerinin gelişmesi, üretim ilişkilerinin niteliğini doğrudan belirler; ama her teknolojik sıçrama üretim tarzını niteliksel olarak değiştirmez.

Teknolojik Aşamalar: Sanayi devriminde buhar makinesinin kullanılması, ardından kömür, elektrik, petrokimya ve montaj hattı teknolojilerine geçilmesi kapitalist üretim tarzını başka bir sisteme dönüştürmemiştir.

Dijitalleşmenin Yeri: Dijital sabit sermaye, mikroçipler ve algoritmik yazılımlar sermayenin üretim araçları üzerindeki hakimiyetini artırmış, canlı emekten emilen artı-değerin hızını ve oranını yükseltmiştir. Fakat üretim araçlarının özel mülkiyeti ile emeğin toplumsal niteliği arasındaki temel çelişki aynen devam etmektedir. Teknolojinin niteliği değişmiş, fakat üretim ilişkisinin biçimi kapitalist niteliğini korumuştur.

VI. NİTELİKSEL DÖNÜŞÜM VE TARİHSEL ZORUNLULUK: KAPİTALİZMDEN SONRA HANGİ ÜRETİM TARZI GELİR?

​Varufakis, dijital platformların gidişatının eninde sonunda tamamen kapalı ve kapitalizm dışı bir sisteme evrileceğini iddia ederek, kapitalist üretim tarzından sonra “başka bir gerici aşamanın” kurulabileceğini ima eder. Oysa bu yaklaşım diyalektik materyalizmin gelişim yasalarına aykırıdır. Kapitalizm burjuva demokrasisinden daha gerici ve saldırgan bir çehre edinebilir fakat bu üretim ilişkilerinin, üretim tarzının ve sosyo-ekonomik formasyonun değiştiği anlamına gelmez.

A. Üretimin Toplumsallaşması ve Bölüşümün Bireyselliği

Kapitalizmin en temel çelişkisi, üretimin giderek toplumsallaşması, buna karşılık üretim araçlarının mülkiyetinin ve elde edilen artı-değerin özel ellerde birikmesidir.

​Teknoloji platformları, insanlık tarihinin gördüğü en devasa toplumsal üretim ağlarını kurmuştur. Milyarlarca insan bu altyapıyı kullanmakta, küresel düzeyde ortak bir toplumsal emek ve veri üretimi gerçekleşmektedir.

​Gelgelelim, bu devasa toplumsal altyapının mülkiyeti bir avuç dijital oligarkın elindedir.

​Kapitalizmin ulaştığı bu tekelci ve dijitalleşmiş aşamadan sonra gidebileceği niteliksel olarak yeni başka bir sınıflı toplum aşaması bulunmamaktadır. Kapitalizmin tıkanma noktalarında önünde duran iki tarihsel yol vardır: Ya kendi çelişkileri ve yıkıcılığıyla gezegeni ve insanlığı büyük bir barbarlığa sürüklemek ve yok etmek ya da devrimci altüst oluşlarla yerini üretim araçlarının toplumsal mülkiyete devredildiği ve bölüşümün de toplumsallaştığı, komünizmin olgun olmayan evresi olan sosyalizme bırakmak.

​Araya “tekno-feodalizm” gibi mistik kademeler koymak, bu tarihsel ikilemi ve sosyalizmin zorunluluğunu gözlerden saklama işlevi görür.

VII. ALGORİTMİK DENETİM VE EMEK SÜRECİNİN YOĞUNLAŞTIRILMASI

Sermayenin dijitalleşmesi, canlı emeğin üzerindeki tahakkümü azaltmamış, aksine “taylorizm”in algoritmik düzeyde yeniden üretilmesine yol açmıştır.

Dijital Panoptikon ve Mutlak Artı-Değer: Kuryelerin GPS üzerinden takibi, lojistik depolarındaki işçilerin milisaniyelik hareketlerinin algoritmalarla ölçülmesi ve yazılımcıların klavye vuruşlarına kadar denetlenmesi sermayenin canlı emek üzerindeki denetimini en üst seviyeye çıkarmıştır. Bu, feodal bir kölelik değil, mutlak ve nispi artı-değer üretiminin algoritmik araçlarla derinleştirilmesidir.

Yedek Sanayi Ordusunun Genişlemesi: Dijital platformlar, serbest zamanlı çalışma adı altında güvencesiz, sendikasız ve esnek bir çalışma rejimini dayatarak küresel ölçekte devasa bir yedek sanayi ordusu yaratmıştır. Bu durum, sermayenin işgücü maliyetlerini baskılamak için kullandığı en tipik kapitalist mekanizmadır.

​VIII. VERİ MÜLKİYETİ VE METALAŞMA: KİŞİSEL VERİLERİN DİJİTAL SABİT SERMAYEYE KATILIMI

​Varufakis’in “bulut sermayesi” tahlilindeki en büyük kırılma noktalarından biri, kullanıcı verilerinin niteliğini doğru kavrayamamış olmasıdır. “Tekno-Feodalizm” tezi, kullanıcıların sosyal medya ve arama motorlarındaki her etkileşimini feodal bir serfin, senyörün toprağında bedelsiz çalışmasına benzetir. Oysa verinin üretimi, toplanması ve işlenmesi doğrudan kapitalist metalaşma mantığıyla işler.

Ham Veri ve İşlenmiş Veri Ayrımı: Ham veri, tıpkı toprağın altındaki işlenmemiş petrol veya demir cevheri gibidir; kendi başına bir değer taşımaz. Verinin bir metaya ve dijital sabit sermayenin bir parçasına dönüşmesi için insan emeğiyle işlenmesi gerekir. Veri merkezlerindeki altyapı işçileri, algoritmaları eğiten veri etiketleme emekçileri ve sistem mimarları bu ham veriyi anlamlı, satılabilir ve tahmin yürütücü paketlere dönüştürür.

​Kullanıcı Etkileşimi ve Tüketim Süreci: Kullanıcıların platformlardaki varlığı bir “emek” değil, platformun sunduğu hizmetin tüketilmesi sürecidir. Bu tüketim sırasında ortaya çıkan dijital izler, sermaye tarafından ham madde olarak toplanır. Burada gerçekleşen olgu, meta ilişkilerinin bireyin boş zamanına ve gündelik yaşamına kadar genişlemesidir. Dolayısıyla ortada feodal bir angarya değil, yaşam alanlarının eksiksiz metalaştırılması vardır.

IX. DİJİTAL EMPERYALİZM VE KÜRESEL DEĞER ZİNCİRLERİ

​Dijital platformların yükselişi, uluslararası alanda sermaye birikiminin ve bağımlılık ilişkilerinin derinleşmesini beraberinde getirmiştir. “Tekno-Feodalizm” iddiası, küresel ölçekteki bu çelişkileri gözden kaçırarak olayı münferit dijital platformların keyfiyetine indirger.

Merkez-Çevre İlişkisinin Yeniden Üretilmesi: Dijital sabit sermayenin (patentler, sunucu altyapıları, çip üretim teknolojileri, yapay zekâ modelleri) mülkiyeti tümüyle olmasa bile, çoğunlukla emperyalist merkezlerde toplanmıştır. Bağımlı ve çevre ülkeler ise bu altyapıyı dışarıdan satın alan, dijital piyasa haline getirilen konumdadır.

Artı-Değerin Küresel Transferi: Çevre ülkelerdeki canlı emeğin ürettiği değer ve yerel sermayelerin elde ettiği gelirler, lisans ücretleri, bulut hizmet maliyetleri ve reklam komisyonları aracılığıyla kesintisiz olarak emperyalist merkezlerdeki dijital finans-kapitale akar. Bu mekanizma, Lenin’in işaret ettiği sermaye ihracı ve küresel artı-değer gaspının en güncel biçimidir.

​X. SONUÇ: DEVRİMCİ TEORİ VE NETLİK

​Yanis Varufakis’in “Tekno-Feodalizm” tezi, tekelci kapitalizmin ve dijital altyapı sermayesinin ulaştığı boyutları incelerken, olgunun dış kabuğuna odaklanıp özünü gözden kaçıran revizyonist bir teorik sapmadır.

Bulut Sermayesi Değil, Dijital Sabit Sermaye: Karşımızda feodal bir rant toplama mekanizması değil; canlı emek sömürüsüne dayanan, devasa boyutlara ulaşmış dijital sabit sermaye (c) bulunmaktadır.

Haraç Değil, Ticari Kâr ve Süper-Kâr: Teknoloji şirketlerinin topladığı gelirler feodal bir haraç değil; sanayi sermayesinin emdiği artı-değerden tekelci konum sayesinde el konulan ticari kâr ve emperyalist, tekelci süper-kârdır.

Tekelci Finans-Kapitalin Güncel Aşaması: Yaşadığımız çağ, kapitalizm-sonrası bir “Tekno-Feodalizm” değil, Lenin’in kavramsallaştırdığı emperyalizm çağının (yani kapitalizmin son aşamasının,) finans-kapitalin dijital altyapıları tamamen bünyesine kattığı en son ve en gelişkin tekelci evresidir.

Sonuç olarak, Marksist-Leninist analizin görevi; teknolojik gelişmeler karşısında büyülenip yeni ve temelsiz kavramlar icat etmek değil; sermayenin değişen biçimlerinin altında yatan canlı emek sömürüsünü ve tekelci mülkiyet ilişkilerini açığa çıkarmaktır.

İhtiyacımız olan şey kavramsal kafa karışıklıkları değil; diyalektik ve tarihsel materyalizmin sarsılmaz teorik berraklığıdır.

EK: VAROUFAKIS’İN MATEMATİK MODELİ NE İSPATLIYOR, NE İSPATLAMIYOR?

Varufakis, makalesinin ekinde bir diferansiyel denklem sistemi sunarak tezine bilimsel bir görünüm kazandırmaya çalışır. Ne var ki denklemler tek tek incelendiğinde ortaya çıkan tablo, yazarın iddia ettiği niteliksel kopuşu değil, bu makalenin savunduğu yeniden-bölüşüm tezini doğrular.

A. Sömürü Oranı Tanımındaki Çelişki

Varufakis, metninde sömürü oranını εi = Si/(Ci+Vi) olarak tanımlar. Ne var ki (1) numaralı denklemin ispatında fiilen kullandığı ifade budur: πi = (Si/Vi) × [1-(Ci/(Ci+Vi))]. Burada Si/Vi terimi, Marx’ın klasik artı-değer oranıdır (s/v) — Si/(Ci+Vi) değil. Yani Varufakis kendi tanımladığı değişkeni değil, standart Marksist artı-değer oranını kullanarak ispat yapmış, ardından bu ifadeye kendi (hatalı) tanımının sembolünü (εi) yapıştırmıştır. Küçük bir gösterim hatası gibi görünse de, bu tam da makalenin I. bölümünde eleştirdiğimiz şeyin küçük ölçekte bir tekrarıdır: kavramsal gevşeklik.

B. Denklemin İtiraf Ettiği Şey: Rant, Üretilmiş Artı-Değerden Bir Kesintidir

Asıl önemli nokta burada. Varufakis, bulut rantını πC = (εC – r)(1-kC) biçiminde modelller; burada r = R/VC’dir. Bu ifadeyi açtığımızda: πC = (SC – R)/(CC+VC) elde ederiz. Yani Varufakis’in kendi matematiği, bulut rantının (R) tüketim sektöründe üretilen artı-değerden (SC) doğrudan bir kesinti olduğunu söylemektedir — yeni bir değer kaynağından değil. Bu, tam olarak Lenin’in tekelci fiyat teorisinin biçimsel ifadesidir: tekelin çektiği süper-kâr, toplam artı-değer havuzundan bir transferdir, sistemin dışında yeni bir üretim ilişkisinin kanıtı değil. Varufakis’in düzyazısı “piyasanın ötesine geçtik” derken, kendi denklemi “artı-değer havuzu içinde yeniden dağılım oluyor” demektedir. Denklem, metnin iddiasını değil, bu makalenin tezini doğrulamaktadır.

C. Mutlak Rant Analojisi: Türetilmemiş Bir İddia

Varufakis, 10 numaralı dipnotta bulut rantını Marx’ın mutlak rant kavramına dayandırdığını söyler. Ne var ki Marx’ta mutlak rant, tarımın sınai sektöre göre daha düşük organik bileşime sahip olmasından türetilir — bu, kanıtlanabilir, sektörler-arası bir orana dayanan somut bir önermedir. Varufakis ise bulut sermayesi için böyle bir türetim sunmaz; benzerliği doğrudan varsayar. Modelinde R, dışarıdan verilmiş (exogenous) bir değişken olarak durur; nereden geldiği, hangi organik bileşim farkından doğduğu gösterilmez. Bu, biçimsel bir eksikliktir: rant kavramı ödünç alınmış, ama rantı üreten mekanizma gösterilmemiştir.

D. γ Tanımındaki Belirsizlik ve Ondan Çıkarılan Sonucun Sınırı

Metinde γ = CT/(CT+CT) olarak yazılmış — bu ifade her koşulda 1/2’ye eşit olacağından anlamsızdır. Yazarın kendi düzyazı tanımı (“bulut sermayesine yapılan harcamanın, teknofeodal departmandaki toplam harcamaya oranı”) γ = CT/(CT+VT) formülünü açıkça işaret etmektedir; en olası açıklama, kaynağın PDF’den web sayfasına aktarılması sırasında bir alt simgenin (VT) CT olarak yanlış kopyalanmasıdır. Ancak başka olasılıklar da dışlanamaz: kayıp öğe bir Δ (delta) işareti olabilir, ya da hata web aktarımından değil yazarın kendi el yazması veya dizgi aşamasından kaynaklanmış olabilir — bu durumda basılı/dijital dergi nüshasında da aynı hata bulunabilir. transform review’ın erişilebilir bir PDF’ine ulaşılamadığı için bu ihtimaller arasında kesin bir ayrım yapılamamaktadır.

Yine de, hangi teknik sebeple olursa olsun, doğru formülün ne olması gerektiği metnin kendisinden çıkarılabilmektedir: yazar açıkça şöyle yazar — “sermayenin stoku büyüdükçe (CT artarken), sahiplerinin ücretli emeğe harcaması (VT) düşer… bu da γ’nın ve η’nın uzun vadede yükseleceği anlamına gelir.” Bu cümle, γ’nın içinde VT bulunduğunu ve VT azaldıkça γ’nın büyüdüğünü zaten kelimelerle ifade etmektedir. Bu haliyle γ’nın arttığı iddiası doğrudur, ama önemsiz derecede doğrudur: CT büyürken VT küçülüyorsa, CT/(CT+VT) oranının artması tanım gereği zorunludur — ayrı bir ispat gerektirmeyen bir aritmetik sonuçtur.

Asıl sorun, yazarın buradan çıkardığı daha büyük iddiadadır: “bu nedenle π eşiği zamanla düşmek zorundadır” sonucu, γ’nın arttığını göstermekten mantıksal olarak çıkmaz. γ = η eşitliğinin hangi π değerinde gerçekleşeceğini belirlemek, γ(π) ve η(π) fonksiyonlarının göreli eğimine bağlıdır; metin bu eğimi hiçbir yerde göstermez. Yazar burada “QED” ibaresiyle biçimsel bir ispat izlenimi verir, ama fiilen yaptığı şey sözel bir sezginin aktarımıdır — isteyen kendi hesaplasın ve görsün.

Sonuç

Denklem sisteminden ayıklanan “iki departman” (üretken/teknofeodal) kurgusu bir yana bırakıldığında geriye kalan, Lenin’in tekelci fiyat ve süper-kâr transferi tezinin diferansiyel denklemlerle giydirilmiş bir versiyonudur. Matematik, niteliksel bir kopuşu değil, yalnızca bir transfer oranının zaman içindeki devinimini formülleştirir. Kavram Enflasyonu başlıklı V. bölümde söylediğimiz şey burada bir kez daha, bu kez rakamlarla doğrulanmış olur.

EK: YANIS VAROUFAKIS, “TEKNOFEODAL HİPOTEZ İÇİN MARKSİST GEREKÇE”

Teknofeodal Hipotez İçin Marksist Gerekçe

Yanis Varoufakis

(Kaynak: Yanis Varoufakis, “The Marxist Case For The Technofeudal Hypothesis,” transform review, Issue No. 4, 28 Temmuz 2026, https://www.transform.review/the-marxist-case-for-the-technofeudal-hypothesis-yanis-varoufakis/ — bu metin, orijinal İngilizce makalenin yapay zekâ ile yapılmış Türkçe çevirisidir.)

Teknofeodalizm adlı kitabım yayımlandığında, Steve Bannon gibiler tarafından benimseneceğini tahmin etmemiştim; ancak özellikle kitabın iddialı alt başlığına (Kapitalizmi Ne Öldürdü) yanıt olarak Marksist düşünürlerden gelecek yoğun eleştiri fırtınasını tamamen öngörmüştüm. Mevcut tarihsel anın Marksist bir analizi olarak tasarlanan ancak daha geniş bir kitle için yazılan bu kitabın tezinin Marksist okuyuculara uyarlanmış bir sunumu zaten kaçınılmazdı. Şimdi, üç yıl ve birkaç eleştirel incelemenin ardından, teknofeodal hipotezin Marksist gerekçesi ana hatlarıyla ortaya konabilir.

Sermaye birikiminin modern toplumları yönlendiren güç olarak merkezi konumda bulunması, Marksist iktisadın kalbinde yer alır. Ahlakçı kınamaları veya kapitalizmin yolsuzluğa, hırsızlığa, adaletsizliğe ve kaba kuvvete bağımlı bir sistem olarak tasvir edilmesini bir kenara bırakan Marx, kapitalizmi en saf haliyle incelemeyi seçmiştir. Onu kendi mantığına ve her şeyin metalaştırılması yoluyla kendisini yeniden üretmeye yönelik doğaüstü bir zorlamaya sahip yabancı bir güç olarak tasvir ederek; sermayeye, onun doğasına, birikim sürecine ve en önemlisi şiddetli bir sınıf mücadelesi bağlamında sahiplerine bahşettiği sömürücü/artı-değer çekme güçlerine odaklanmıştır. Bugün bu görevi sürdürme iddiasındaki her türlü analiz de aynısını yapmalıdır.

Bu doğrultuda Marksistlerin, çoğalması dünyayı yorumlama ve değiştirme şeklindeki ikiz görevimizin üzerine ağır bir yük getiren yepyeni bir sermaye varyantına odaklanmaları şarttır. Ben buna bulut sermayesi diyorum: Hiçbir meta üretmeyen, ancak bir pazar olarak kullanışlı biçimde tanımlanabilecek her şeyin dışında, doğrudan bizimle arayüz oluşturarak sahipleri adına muazzam rant çekme güçleri üreten ağa bağlı makineler. Bu büyüleyici derecede yeni sermaye biçimini incelemek, bulut sermayesinin kapitalizmi teknofeodalizm adını verdiğim şeye dönüştürdüğü yönündeki hipotezime katılıp katılmadığına bakılmaksızın, şüphesiz her Marksistin sorumluluğudur.

Verimli bir tartışmayı hızlandırmak için, bulut sermayesinin etkisi ve benim teknofeodal hipotezimle ilgili üç yanlış anlaşılmayı düzelterek başlıyorum. Birincisi, bulut sermayesinin ortaya çıkışının bizi feodalizme geri döndürdüğünü savunmuyorum (Bölüm 1). İkincisi, rantların çoğalması kapitalizm için yeni bir şey değildir (Bölüm 2). Üçüncüsü, verinin yeni teknofeodal sınıfın sömürücü güçlerini elde ettiği yeni “toprak” olduğu inancını da yararsız bir veri fetişizmi biçimi olarak reddediyorum (Bölüm 3).

Bu üç saptırma kenara itildiğinde; bulut sermayesinin (Bölüm 4), onun piyasalar üzerindeki yok edici etkisinin (Bölüm 5), influencer’ları ve ücretsiz emeği konuşlandırmasının (Bölüm 6), iş döngüleri ve uzun vadeli krizler üzerindeki etkisinin (Bölüm 7), yapay zekânın onun parasal, jeopolitik ve ideolojik ayak izini artırma biçiminin (Bölüm 8) ve son olarak devrimci siyasete nasıl yön verdiğinin Marksist bir analizine giden yol açılmış olur. Ancak sonuç kısmında anlambilim (semantik) sorusuna geri dönüyorum: Mevcut sosyoekonomik moda “kapitalist” mi yoksa “teknofeodal” mi demek Marksist teoriye ve siyasete yardımcı mı olur yoksa engel mi teşkil eder?

1. Hayır, Feodalizme Geri Dönmüyoruz

Yaygın bir yanlış anlamayı gidermek gerekirse, teknofeodal hipotez hiçbir zaman tarihin geriye doğru gittiğini, kapitalizmin içinden çıktığı ortaçağ geçmişimizin teknolojik olarak gelişmiş bir versiyonuna doğru geri çekildiğini iddia etmemiştir. Aksine, bizimle doğrudan ve diyalektik olarak arayüz oluşturabilen şaşırtıcı makineler doğuran dizginlenemez sermaye birikimi tarafından yönlendirilen tarih, sermayenin her zamankinden daha baskın olduğu tamamen yeni bir sosyo-ekonomik üretim, dağıtım, değişim ve iletişim moduna doğru hızla ilerlemektedir — benim “teknofeodalizm” dediğim bir moda.

Ne de servetin artık feodalizmde olduğu gibi pasif varlıklara (toprak, fosil yakıtlar, fikri mülkiyet veya çalınan verilerimiz) sahip olmaktan tembelce elde edilen rantlar şeklinde biriktiğini iddia ediyorum. Hayır: Servet, dinamik varlıklara yapılan devasa yatırımların getirileri şeklinde katlanarak büyüyor: Büyük Teknoloji (Big Tech) tekellerine geliştirmek, üretmek, kurmak ve güncellemek için trilyonlarca dolarlık yatırımlara mal olan olağanüstü makineler. Bu anlamda Alphabet, Microsoft, Meta, Apple ve benzeri yayılan holdingler, bir zamanlar Edison, Westinghouse ve Ford’un olduğu kadar acımasızca yönlendirilen kapitalist işletmelerdir.

Öyleyse bu neden sadece dijital kapitalizm, hiperkapitalizm, bilgisayarlaştırılmış kapitalizm, rantiyer kapitalizm, platform kapitalizmi veya gözetim kapitalizmi değil? Yanıtlamadan önce, kapitalizmin ekonomik rant, rant arayışı ve saf kapitalist piyasa rekabetinin dışına düşen diğer servet kazanım biçimleriyle flörtüne ilişkin zengin içgörüler pınarına geri dönmek yararlı olacaktır.

2. Rantlar Kapitalizme Özgüdür (Endemiktir)

Kapitalizm hiçbir zaman ne neoklasik ders kitaplarında ne de Adam Smith’in yazılarında karşılaştığımız saf haliyle var olmadı ve var olamazdı da. İşlev görmek için kalıntı yılan DNA’sına dayanan bedenlerimiz gibi, kapitalizmin genotipi de çoğalmak için feodalizmin kalıntılarına ihtiyaç duyuyordu. Erken dönemde David Ricardo, piyasalar genişledikçe ve sermaye biriktikçe, toprak rantının kârın zafer yürüyüşünden sadece sağ çıkmakla kalmayıp, nitekim tehlikeli bir şekilde hızlı büyüyerek bir ekonominin artığının giderek artan porsiyonlarını silip süpürdüğü konusunda uyarıda bulunmuştu. Zamanla rant sadece büyüklük olarak büyümekle kalmadı, aynı zamanda bölündü ve çoğaldı, farklı türler üretti — hepsi de kapitalizmin dinamik olarak genişleyen alanının ayrılmaz bir parçasıydı. Kısacası, başlangıcından itibaren fiilen var olan kapitalizm bir rantiyer kapitalizmdi.

Elektromanyetizmanın izinden gelen kapitalizmin tekelci aşaması 20. yüzyılın başlarındaki ağa bağlı holdinglerle sonuçlandığında, toprak rantı Paul Baran ve Paul Sweezy’nin tekel artığı adını verdiği, yoğunlaşmış sınai sermayeye katılan bir rant biçimi tarafından gölgelendi. Ford, General Electric, Boeing ve Walmart gibi holdinglerin tüm kâr üretme süreci, statik varlıklar (örneğin toprak veya patentler) üzerinden düzenli rant toplamak yerine, artı-değer sömürüsünü üç kapasiteye dayanan geniş bir rant arama girişimiyle artırmıştı: Üretimi kısıtlamak; pazarlama ve reklamcılık (sözde dikkat ekonomisi) yoluyla yeni talep yaratmak; ve Galbraith’in Teknostruktür (Tekno-yapı) adını verdiği bürokratlar, pazarlamacılar, bilim insanları ve mühendislerden oluşan bir orduyu işe almak.

Savaş Ekonomisi sırasında yetiştirilen ve Bretton Woods döneminde tamamen kanatlanan bu geniş sektörler arası profesyonel sınıf, hükümet ve şirket yetkilileri arasındaki sınırları muğlaklaştırdı. Döner bir kapıdan geçerek devlete ait gücü — savunma ihaleleri, elverişli düzenlemeler ve fikri mülkiyet (IP) yasaları aracılığıyla — holdinglerin piyasa hakimiyetini korumak ve sübvanse etmek için yönlendiren sempatik/karşılıklı bir ağ oluşturdu. Böylece, ekonomik kârların üzerine binen devasa tekel rantlarının birikimi yalnızca bir piyasa olgusu değildi; Teknostruktür’ün kurumsal kanadı ile devlet aygıtı içindeki aparatçikleri arasındaki ortaklaşa, planlı bir çabanın sonucuydu.

Marksist terimlerle ifade edecek olursak, dikkat ekonomisinin gelişmesiyle birlikte Teknostruktür, büyük sermayeye ekonominin başka yerlerindeki daha küçük firmalar tarafından üretilen önemli miktarda artı-değere el koyma gücü verdi. Tekel gücü, Marx’ın Kapital Cilt III’te açıkladığı gibi, sermayenin kendi küresine serbest dolaşımını kısıtlayan engeller yaratır. Bu engeller çok farklı biçimler alır (örneğin patentler, fikri mülkiyet, ağ etkileri, reklamcılık veya doğrudan ölçek ekonomileri) ancak etkileri aynıdır: Kendi tesislerinde yaratılan değere karşılık gelmeyen artı-değere/artığa el koymak (rant çekmek).

Marx’ın kendi anlatımında bu ekstra net gelir, iki kaynaktan yapılan bir “aktarım” veya “kesinti”dir: İlk olarak, daha rekabetçi sektörlerde faaliyet gösteren diğer kapitalistlerin artı-değerinden (ki onlar da girdiler için şişirilmiş fiyatlar ödemek zorundadır); ve ikinci olarak, işçilerin reel ücretlerinin bastırılmasından (tekel tarafından üretilen mal bir tüketim zorunluluğu olduğunda). Kısacası büyük sermaye, kâr oranının ekonomi genelinde eşitlenmesini önlemek ve başka yerlerde üretilen artı-değeri hem diğer kapitalistlerin hem de işçi sınıfının zararına biriktirmek için piyasa gücünü kullanır.

Amerika Birleşik Devletleri bir açık ekonomisi haline geldikten sonra zorunlu olarak Bretton Woods terk edildiğinde, finansallaşma kaçınılmaz hale geldi ve neoliberalizm bunun ideolojik kılıfı olarak ortaya çıktı. Böylece dağ gibi biriken finansal rantlar var olan rant biçimlerinin (toprak, fikri mülkiyet, tekel vb.) üzerine eklendi, öyle ki mülksüzleştirmenin birikimi neredeyse ezmesinden, üretken sermayenin Marx’ın fiktif (itibari/hayali) sermaye olarak tanımladığı şey tarafından gölgelenmesinden, finans lanetinden, varlık yöneticisi otokrasisinden vb. bahsetmek sadece meşru değil, acil bir konu haline geldi.

Ancak rantın büyümesi ve çoğalması, kapitalizmin doğası ve karakteri üzerindeki derin etkisiyle birlikte, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için kapitalizmin ötesine bakmak için yeterli bir sebep değilse, o zaman nedir? Bazıları verilerimizin, içinden yeni bir feodal gücün fışkırdığı yeni özelleştirilmiş, çitle çevrilmiş toprak haline geldiğini öne sürüyor. Ben onlardan biri değilim.

3. Veri Yeni Toprak Değildir!

Başkalarının zararına zenginleşmek için içeriden bilgi ve propaganda kullanımı Homo Sapiens kadar eskidir. Ancak bilginin ek tekel rantları elde etmek için silah haline getirildiği dönem kapitalizmin tekelci aşaması altında olmuştur. Şifresiz radyo ve televizyon, geleneksel metalaştırma sürecini altüst eden ilk mecralardı: Dikkatimizi metalaştırmak (gözlerimize ve kulaklarımıza erişimi güvence altına almak ve bu erişimi derhal reklamverenlere satmak) amacıyla programları de-metalaştırdılar (büyük masraflarla üretilip ücretsiz olarak verdiler).

Kablolu televizyonun gelişi, reklam gelirlerinin yerine abonelik ücretlerini koyarak tüm bunları aşındırma tehdidinde bulundu. Bununla birlikte, 1990’ların ortalarında orijinal internet kamu alanının (commons) özelleştirilmesi bu kesintiyi sekteye uğratarak dikkat pazarına muazzam bir ivme kazandırdı. Teknoloji, amorf ve heterojen bir kitlenin dikkatinin metalaştırılmasından, doğrudan topladığı bireysel veriler üzerine inşa edilen hedeflenmiş bilgi akışlarının metalaştırılmasına hızla geçerek Büyük Teknoloji tekelleri haline geldi.

Facebook, Google ve benzerleri artık reklamverenlere belirli gözlerin belirli mallara çekileceğine dair sanal bir garanti sunabiliyordu. Ayrıca, kullanıcıların neyi, günün veya gecenin hangi saatinde satın aldıklarına dair gerçek zamanlı bilgi sağlayabiliyorlardı. Şirketlere kişiye özel talep ve gerçek zamanlı bilgi akışları üretme gücünü satmalarına olanak tanıyan yoğun gözetim sayesinde Büyük Teknoloji tekelleri bugün olduğu güç haline geldi. Buna karşılık bu yeni güç, holdinglere diğer kapitalistlerin işyerlerinde üretilen artı-değerden daha fazlasını otlatmak/otarmak için yeni bir alan sağladı.

Tüm bu yeni güç ve ürettiği rantlar, Büyük Teknoloji tekellerinin kişisel verileri toplama kapasitesine dayanıyordu. Bu yoğun gözetim, kişisel özerkliğe ilişkin liberal kavramlarla alay etti. Anlaşılır bir şekilde, liberal eleştirmenler verilerimiz üzerindeki geleneksel haklarımızın ihlal edilmesini protesto ettiler ve gözetim kapitalizminden bahsettiler. Bazıları daha da ileri giderek feodal bir el koyma mantığının geri döndüğü konusunda uyardı.

Ancak, kişisel verilerin gizlice toplanması, propagandanın talebi şekillendirmede ve artı-değeri farklı sektörler arasında daha şiddetli bir şekilde kaydırmada (kâr oranlarının eşitlenmesini daha da engelleyerek) çok daha etkili hale gelmesi su götürmez bir gerçek olsa da, bu durum yeni değer üretim modlarına değil, “artı-değer havuzuna katılımın (bazı durumlarda pek de yeni olmayan) modlarına” işaret eder.

Dijital teknolojilerin mümkün kıldığı ürkütücü derecede yeni sömürü artırıcı stratejilere rağmen, Marksistlerin sırf verilerimiz reklamlarının (Google, Meta vb.) veya aracılıklarının (Uber, Airbnb vb.) menzilini genişletmeye kararlı şirketler tarafından sistematik olarak çalındı diye kapitalizm hakkında temel bir şeyin değiştiği iddialarını reddetmek için iyi nedenleri vardı. Evgeny Morozov haklı olarak, çağdaş dijital kapitalizmin devam eden sömürücü yönünü patolojikleştirirken bu tür bir eleştirinin (örneğin Zuboff’un Gözetim Kapitalizmi Çağı) onun sömürücü olmayan boyutunu tamamen normalleştirdiğini söyleyerek takılır.

Başka bir deyişle, burjuva devleti bir Dijital Haklar Bildirgesi yasalaştırma cesaretini gösterdiği anda buharlaşacak bir gözetim kapitalizmi söz konusudur. Burjuva devleti Dijital Haklar Bildirgesi’ni kabul ettiği anda buharlaşan herhangi bir iddianın “dönüşümü”, o kadar da dönüştürücü olmuş olamaz! Sonuç olarak veri, tekelci sermayenin 1900’lerin başından beri sahip olmadığı feodal benzeri güçleri çağıran yeni toprak değildir. Yine de, çalınan verilerin ve bilgi akışlarının algoritmik manipülasyonu, ne gözetim kapitalizmi kavramının ne de veri fetişizminin (verinin yeni toprak olduğu inancı) tam olarak kavramamıza yardımcı olamadığı yeni güçler yaratır.

Geleneksel olarak Coca-Cola, McDonald’s ve Unilever gibi şirketlerin acentesi veya hizmet sağlayıcısı olarak çalışan reklamcıları ve pazarlamacıları düşünün. Onların çıkarları tekelci sermayenin çıkarlarıyla tam olarak örtüşüyordu. Ama Alphabet, Meta ve benzerleri için durum böyle değil. Büyük Teknoloji tekellerinin çıkarları, bir reklam firmasınınkinin aksine, analog dünyada artı-değer çeken geleneksel kapitalistlerin çıkarlarıyla artık örtüşmüyor (dijital araçlar kullansalar bile). Cory Doctorow bu farkı iyi gösteriyor. Biz kullanıcılar bir platforma (Facebook, YouTube, TikTok gibi) bir kere kilitlendiğimizde ve verilerimiz toplanıp kapitalist satıcılara satıldığında, bu satıcılar gelirleri için giderek o platforma bağımlı hale geliyor. Gelirinin yalnızca yüzde onunu, diyelim Google’dan alan işletme kullanıcıları, oradan ayrılmanın maliyetinin ölçülemez olduğunu keşfediyor. Google bunu derhal istismar ediyor: onları arama listelerinde aşağı itip yeniden yukarı çıkarmak için haraç talep ediyor.

Kısacası Büyük Teknoloji tekelleri, büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda tüketici verisi toplamaktan daha fazlasını yapıyor: bilgi akışları üzerindeki gücünü, hem tüketicilerin hem kapitalistlerin — farklı nedenlerle — kaçmasının maliyetli olduğu sömürücü alanlar yaratmak için kullanıyor. Böylece, tekelci gücünü artırmak için kapitalist holdingler tarafından ücretlendirilen reklam şirketlerinin aksine, Büyük Teknoloji tekelleri, geleneksel sermayenin tekelci gücünü artırırken aynı anda geleneksel sermaye üzerinde kendisi için monopson (tekel alıcı) gücü yaratmanın yollarını bulmuştur.

Bu tespit bizi dijital platformları bulut fiefleri olarak görme fikrine yaklaştırırken, Foley’nin haklı olarak belirttiği gibi, Büyük Teknoloji tekellerinin rolünü anlamlandırmak için “üretken emeğin harcanmasında değerin kökenine ve üretken emeğin sömürülmesinde artı-değerin kökenine dair net bir anlayışa” ihtiyacımız var — kısacası Marksist analizde bir ilerlemeye ihtiyaç var. Morozov da böyle bir ilerlemenin “dijital ekonomiyi — tam olarak neyin, nasıl üretildiğini — anlamlandırmayı” gerektireceğini söylerken haklı.

İşte can alıcı nokta burada. Morozov bir sonraki cümlesinde şöyle diyor: “Google’ın arama-sonucu metalarını ürettiğini — ki bu, devasa sermaye yatırımı gerektiren bir süreçtir — kabul edersek, onu normal kapitalist üretimle meşgul olan sıradan bir kapitalist firma olarak ele almakta büyük bir güçlük yoktur.”

Tam olarak: Google’ın arama sonuçları, ve Büyük Teknoloji tekellerinin başlıca ürünlerinin çoğu, meta değildir.

4. Bulut Sermayesi: Üretken Değil ama Her Şeye Kadir

Marx metaları, üreticileri tarafından kullanılmak veya bağışlanmak için değil, bir piyasada değiş tokuş edilmek üzere üretilen mal veya hizmetler olarak tanımlar (Kapital, Cilt I, Birinci Bölüm). Aynı şekilde sermaye malları da meta üretiminin üretilmiş araçlarıdır (ÜMÜA); piyasalar ise meta değerlerinin paraya, artı-değerlerin de (rant ve faiz ödendikten sonra) kâra dönüştüğü merkezsiz alım-satım yerleridir, “dolaşım küreleri”dir. Marksistlerin sormak zorunda olduğu soru tam da bu bağlamda ortaya çıkar: Bir Google arama sonucu nedir? Onun “üretiminde” hangi tür sermaye malı kullanılır? Amazon.com bir piyasa mıdır? Uber, sürücülerle yolcular arasında oligopsonist bir kapitalist aracı mıdır sadece?

Google sizden bir filmi YouTube’da izlemeniz için para aldığında, ya da Amazon Web Services (AWS) size sunucu alanı kiraladığında, ya da OpenAI ve Netflix size abonelik sattığında; bunlar, karmaşık dijital makineleri standart ÜMÜA olarak kullanan meta tedarikçileri gibi davranırlar. Ama aynı makineler size bir Google arama sonucu sunduğunda, ya da YouTube sizi videonuzu ücretsiz yüklemeye davet ettiğinde, ya da Amazon’un Alexa’sı bir kitap veya elektrikli bisiklet seçmenize yardım ettiğinde, Marx’a göre durum nettir: hizmetlerinden ne kadar memnun kalırsanız kalın, bunlar meta değildir.

Peki meta değillerse nedir bunlar? Bu hizmetlerin, dikkatimizi çekip bize burger satmak amacıyla bir futbol maçı yayınlayan şifresiz bir TV kanalının internet muadilinden ibaret olduğunu varsaymak kolay ama yanlıştır. Nitekim McDonald’s’ın bizi Super Bowl devre arasında gösterilen bir TV reklamıyla burger almaya ikna etmesi ile Google’ın Asistanı veya Amazon’un Alexa’sının bizi belirli bir elektrikli bisikleti almaya ikna etmesi arasında temel bir fark vardır.

Kendi ürettikleri metaları bize satmadıkları zamanlarda Büyük Teknoloji tekellerinin makineleri, şifresiz TV kanallarının orijinal dikkat ekonomisi bağlamında hiçbir zaman yapamayacağı radikal biçimde yeni bir şey yaparlar: bizimle birebir, çift yönlü, gerçek zamanlı bir diyaloğa girip, insan propagandacıların, reklamcıların ve pazarlamacıların yaptığını otomatikleştirmeye çalışırlar — arzularımızı etkilemek, davranışımızı değiştirmek, seçimlerimize yön vermek. Bu kılıkta, bunlar hiçbir şey üretmeyen, yalnızca davranışımızı değiştirme gücüne sahip diyalektik makinelerdir.

Bu makineler elbette bizim üzerimizde avantaj elde etmek için bilgi toplarlar; ama hedefleri, reklamları daha etkili biçimde hedeflemek veya ödeme isteğimize göre farklı fiyatlar uygulamak için verilerimizi çalmanın çok ötesine geçer. Büyük Teknoloji tekellerinin makinelerinin optimize edildiği bu daha yüksek amaç nedir? Hiçbir şey değil, yalnızca bitmeyen, birebir bir diyalog yoluyla güvenimizi kazanmak. Çünkü bunu başardıklarında — her birimizle ayrı ayrı gerçek zamanlı diyalektik bir ilişki kurduklarında, aramızdaki güven bağlarıyla birlikte — davranışımızı değiştirmek için benzeri görülmemiş güçler elde ederler. Aniden bu makineler artık sıradan sermaye malları (ÜMÜA) değil, benim bulut sermayesi dediğim şeye dönüşmüşlerdir: davranış değiştirmenin üretilmiş araçları (DDÜA) olarak işlev gören makineler.

Bunu göstermek için Amazon’un Alexa’sını, Google’ın Asistanı’nı, Apple’ın Siri’sini ele alalım. Biz bunları hizmetçi gibi görürken (“ışıkları kapat”, “biraz süt al”, “iyi bir film öner”), aslında bu cihazlar (devasa bulut sermayesi ağlarına bağlı) şöyle işlemek üzere tasarlanmıştır: önce bizi, kendilerini eğitmemiz için eğitirler — bizi daha iyi tanıyıp güvenimizi kazanmak amacıyla iyi tavsiyeler verebilmek için. Güven kurulduktan sonra bizi, tek tıkla temin edebilecekleri belirli metalara yönlendirirler. Tıkladığımız an, bulut sermayesi bize bir piyasanın tamamen dışında bir meta satmış olur (üretiminde hiçbir rolü olmadığı bir meta) — ve sahibine (Jeff Bezos gibi birine) ödediğimiz fiyatın yüzde kırkına kadar bir pay kazandırır; bu, açıkça bir mutlak rant biçimidir ve bulut rantı adını veriyorum.

Geleneksel sermayenin, Marx’ın öğrettiği gibi, ikili bir doğası vardır: hem bir ÜMÜA’dır, hem de sahiplerinin ücretli işçileri üzerinde artı-değer çekmek için kullandığı toplumsal bir güçtür. Bulut sermayesi ise, buna karşılık, Marksist terimlerle üretken olmayan diyalektik makinelerden oluşur (yani meta üretmezler). Ama ürettikleri şey, üç yeni toplumsal iktidar biçimidir: tüketiciler (veya kullanıcılar) üzerinde, ücretli emekçiler üzerinde, ve son olarak geleneksel kapitalist üreticiler üzerinde. Bu güçleri kullanarak bulut sermayesi piyasaların yerini alır ve ücretli emeğin geleneksel sermaye ile ürettiği artı-değerin büyük kısmını bulut rantı olarak sızdırır. Bulut sermayesini DDÜA olarak anlamanın anahtarı budur.

Ama sorabilirsiniz: “amazon.com bir piyasa değil midir? Uber, yolcularla araç sahibi sürücüler arasında kapitalist bir aracı değil midir? Instacart, her kapitalistin hayali olan hiper-verimli bir tüketici-artığı çekme makinesi değil midir? TikTok, Instagram ve YouTube içerik üreticileri kendi hesabına çalışan girişimciler değil midir? Alibaba ve Amazon kapitalist rakipler değil midir? Başka bir platforma özgürce geçebildiğimizde biz bulut-serfleri değil, özgür değil miyiz?” Belki, ama Marksist bir prizmadan bakıldığında değil.

5. Dijital Piyasalar mı, Bulut Fiefleri mi?

Amazon.com’un neden bir piyasa olmadığından başlayalım. Gosplan, Sovyet Devlet Planlama Bakanlığı, merkezi olarak yönlendirilen fiyatlarla milyonlarca alıcı ve satıcıyı eşleştiren bir alım-satım sistemiydi. Ama bir piyasa değildi — aksine, tam tersiydi: piyasa mekanizmasının yerine geçmek için tepeden inme, algoritmik bir planlama şemasıydı. Amazon.com da aynı nedenle bir piyasa değildir.

Piyasalar, tanım gereği alıcı ve satıcıların doğrudan etkileşebildiği görece merkezsiz sistemlerdir. Marx için bu anarşik, plansız etkileşimler, üretim küresinde yaratılan değerlerin fiyatlar olarak, artı-değerlerin de rantlar, faiz ve kâr olarak gerçekleştiği metaların dolaşım sürecinin özüydü. Tamamen tekelleşmiş bir piyasada bile alıcılar birbiriyle etkileşebilir. Buna karşılık, hem Gosplan’da hem de amazon.com’da hiç kimse, hakim, tepeden inme, her şeyi gören ve denetleyen algoritma tarafından açıkça eşleştirilmedikçe başka biriyle etkileşemez. Bu ışıkta amazon.com, Gosplan’ın daha verimli, dijitalleştirilmiş bir versiyonudur — tek temel farkla: bir ortak iyiyi peşinde koştuğunu iddiaya bile kalkışmaz, çünkü tek bir kişinin, Jeff Bezos’un mülkiyetindedir. Bu, bulut sermayesinin doğurduğu, piyasaların yerini bulut fiefleri adını verdiğim şeyin aldığı sistem olan teknofeodalizmin ilk işaretidir.

Teknofeodal hipotezimin eleştirmenleri, bulut sermayesinin gücünü kabul etseler bile, etkilerinin marjinal olduğunu; ekonomik faaliyetin büyük çoğunluğunun hâlâ geleneksel kapitalist, aşırı-rekabetçi piyasalar altında sürdüğünü; bulut rantlarının istikrarlı bir kapitalist kâr akışı üzerindeki basit kabarcıklar olduğunu varsayarlar. Ancak yakından bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkar: kapitalist kâr, yalnızca amazon.com gibi bulut fiefleri içinde değil, sayısız küçük, fiziksel perakendeci arasında da hızla bulut rantlarından oluşan bir girdabın üzerindeki kabarcığa dönüşmektedir.

Buna iyi bir örnek, bulut sermayesini binlerce perakendeciye — her büyüklükte ve konumda — yayarak, kapitalist piyasanın en temel özelliklerini geçersiz kılan derecede aşırı bir fiyat ayrımcılığı uygulayan Instacart’tır. “Mükemmel fiyat optimizasyonu” uygulayarak — bugün ABD’de ve ötesinde her büyük perakendeci tarafından taklit edilen bir uygulama — Instacart yalnızca iktisatçıların “tüketici artığı” dediği şeyi çekmekle kalmaz, çok daha önemlisi, fiyat rekabetini neredeyse imkânsız hale getirir. Her tüketicinin davranış örüntüsünü kusursuzca hatırlayan algoritması, kişiler veya zaman dilimleri arasında, ama aynı zamanda dükkânlar ve platformlar arasında da fiyat karşılaştırmasını önleyen bir fiyatlandırma örüntüsü izler. Ayrıca Instacart, fiziksel perakendecilerin ve dijital platformların — bazen kendi yöneticilerinin bile haberi olmadan — çıplak gözün asla ayırt edemeyeceği yollarla gizlice anlaşmasını mümkün kılar. Sistem görünmez, ayırt edilemez olacak biçimde tasarlanmıştır; piyasa mekanizması olarak tanımlanabilecek her şeyin karşı konulmaz bir çözücüsüdür.

Uber’e gelince, evet, tekelleştirilmiş sürücülerin emeğini (ve sermaye stoklarını) para ödeyen yolculara yeniden satan bir tekel gibi görünür. Instacart tarzı yükselen ve müşteriye özel fiyatlandırmaya ek olarak Uber, gerçek zamanlı ücret ayrımcılığı da uygular. Uber’in tekliflerini kabul etmeye isteksiz sürücülere, kabul etmeye başlayana kadar daha yüksek oranlar sunulur. Kısa süre sonra sürücüler, mil başına yüksek ücret ile memnun müşterilerden topladıkları yüksek puanların (yıldızların) birleşimine güvenmeye başlarlar. O noktada, Uber uygulamasına bir kez bağlandıktan sonra ücret oranları düşüşe geçer. Elbette uygulamadan çıkabilirler ama bu, hisse senedi opsiyonları olgunlaşmadan işten ayrılmanın şirket versiyonudur.

Şimdiye kadar, oldukça hiper-kapitalist. Ama hikâyenin tamamı bu değil. Ücret oranları düşmeden önce, daha yüksek mil başına ücret ve daha iyi müşteri puanları vaadi sürücüleri — genellikle Uber’in bağlantılı finansörlerinden — borçlanıp araçlarını yükseltmeye teşvik eder. İşte tam o zaman Uber’in algoritması sunulan ücret oranlarını sertçe düşürerek, riskten kaçınan borçlu sürücüleri başka bir platformu denemekten caydırır; onlar da bunun yerine daha uzun çalışma günlerini seçerler — yalnızca aylık borç ödemelerinin vadesi gelmeden hemen önceki günlerde ücret oranlarının daha da düştüğünü keşfederler. Bu taktik artık, menzili yangın gibi yayılan pek çok başka iş-bulma uygulamasında tipik hale gelmiştir.

Cory Doctorow’un “Hemşireler için Uber” diye tanımladığı ShiftKey ve ShiftMed uygulamaları, hemşirelerin kira veya aylık kredi kartı ödemelerinin vadesine birkaç gün kala onlara daha düşük saatlik ücretler sunmak için mali yükümlülüklerini takip eder. Amazon’un kendi Mechanical Turk çalışma cehenneminde de benzer bir durum söz konusudur; burada milyonlarca kişi parça-başı ücretle çalışır. Kısacası, bulut sermayesi ve borç finansmanı artık birleşerek bulut-proleterleri üzerinde yeni bir tahakküm biçimi yaratmıştır — yani tüketicilerin davranışını değiştiren aynı algoritmalar tarafından giderek daha fazla artı-değer üretmeye zorlanan proleterler.

Uber-benzeri uygulamaların üretim ve değişim toplumsal ilişkilerini ince kırmızı çizginin ötesine, teknofeodalizme nasıl ittiğini görmek için, bulut sermayesinin mümkün kıldığı iş pratiklerinin gizli bir başka boyutunu ele alalım — bu, Tesla ve benzerleriyle de paylaşılan bir özelliktir. Buluta bağlı bir Tesla kullandığınızda veya bir Uber’de yolculuk ettiğinizde, algoritmaları nereye seyahat ettiğinizi, yolculuk sırasında ne müzik dinlediğinizi, vardığınızda amazon.com’da veya Instacart’ta ne satın aldığınızı, kimi ziyaret ettiğinizi, bir sonraki kredi kartı veya kira ödemenizin ne zaman geleceğini vb. kaydeder. Bulutçu (cloudalist) şirketler bu veriyi, “asistanlarının” (Alexa, Google’ın Asistanı, Instacart’ın Sepet Asistanı vb.) sizi “daha iyi” tavsiye ve ipuçlarıyla daha etkili biçimde kazanmasını sağlamak için kullanır. Böylece bulut sermayesi stokları (yani DDÜA’ları), bulut-proleterlerin (örneğin Uber sürücüleri veya Mechanical Turk ve ShiftMed işçileri) ücretli emeğinin sonucu olarak birikirken, aynı zamanda hepimizin — bulut-serflerin — ücretsiz emeğiyle de birikir.

Snow buna itiraz ederek “tüketici-kullanıcılar serf değildir” der, çünkü “gerçekten platformlardan ayrılabilirler, ve sürekli de ayrılırlar.” Elbette, istersek herhangi bir uygulamayı (Uber, x.com, amazon.com, ShiftMed, YouTube vb.) silebiliriz. Başka platformlara katılabilir, hatta tuşlu telefonlara, benzinli arabalara, fiziksel nakde geri dönebiliriz. Bu meşru bir liberal argümandır: bulut sermayesine “hayır” deme biçimsel özgürlüğüne sahibiz. Ama Marksistler ne zamandan beri biçimsel özgürlükten etkilenir oldu? Marx’ın bize öğrettiği gibi, kapitalizmin biçimsel özgürlüğü, ne kadar gönüllü görünürse o kadar yaygınlaşan daha derin bir gerçek özgürsüzlüğü gizliyorsa, o zaman bulut sermayesinin arayüzlerinden çıkma soyut özgürlüğümüz, bizim bulut-serfleri olmadığımızın kanıtı değildir.

Bu emsalsizdir. Bizi — farkında olmadan — etrafımıza giderek yükselen çitler örmeye etkin biçimde çalıştıran üretken olmayan makinelerle çalışıyor ve arayüz kuruyoruz; bu çitler, onun buluttan-çıkış maliyetlerimizi yükseltiyor. Yüklediğimiz her video veya satın aldığımız her meta ile, kazandığımız her puanla, sürdüğümüz her milyle, etrafımızdaki duvarların yükselmesine yardım ediyoruz; bulut sermayesinin birikmesini sağlıyoruz; dijital platformu, evet, terk edebileceğimiz ama bu terkin maliyetini her tıklamayla, her beğeniyle, her sürüşle, her incelemeyle, her satın almayla bizzat kendimizin yükselttiği bir bulut-fiefine dönüştürmeye yardım ediyoruz.

Daha geniş bir siyasal iktisat perspektifinden bakıldığında, bulut sermayesi bizim (gönüllü olarak, elbette) onun sermaye stokunu inşa etmemizi ve kapitalist kârın pahasına, artı-değer havuzundan daha büyük bulut rantları çekme gücünü artırmamızı sağlar. Ergo, bizim (çoğunlukla ücretsiz) çalışmamız artık kapitalizm altında hiç görülmemiş bir şey yapmaktadır: üretken olmayan bulut sermayesinin birikimini besleyerek kâr oranının düşüşünü ve dolayısıyla bir sonraki krizi derinleştirip hızlandırmaktadır.

6. Rekabet mi, Rekabet mi? Güçlendirilmiş Influencer’lar mı, Bulut Serfleri mi?

Teknofeodal hipotezime yönelik ilgili bir itiraz, Büyük Teknoloji tekellerinin dijital platformlarının, orijinal derebeyliklerin aksine, acımasız bir rekabet içinde olduğudur (örneğin TikTok’a karşı Instagram, Uber’e karşı Lyft). Aralarında kuşkusuz yoğun bir rekabet varken, bu, örneğin Ford ile Volkswagen’in ya da Eli Lilly ile Novo Nordisk’in yaptığı türden bir piyasa rekabetine denk midir? Bu soru önemlidir, çünkü piyasa rekabeti ile ekonomik rekabet arasındaki fark hem kolayca gözden kaçırılabilir hem de belirleyicidir.

Şiddetli ekonomik rekabet, kapitalizmden yüzyıllar öncesine dayanır…

Şiddetli ekonomik rekabet, kapitalizmden yüzyıllar öncesine dayanır. Benedikten manastırları, seküler beylere karşı ekonomik savaş yürütmek için ittifaklar kurmuştur. Beyler, rakip fieflerden köylüleri daha iyi ekonomik koşullar sunarak kendi topraklarına çekmişlerdir. Hansa Birliği, feodal Danimarka kralları ve Slav prensleriyle kârlı ticaret yolları için mücadele etmiştir. Kapitalizm-öncesi ekonomik rekabetler, toprağa dayalı ekonomilerde üretim etkenlerinin ve dağıtım araçlarının denetimi için amansız, vahşi, sıfır-toplamlı oyunlardı. Toprak, emek, ticaret yolları ve hukuki ayrıcalıklar üzerine çatışma yaygındı. Ama bu, piyasa rekabeti değildi.

Piyasa rekabeti, en azından Marksist bir bakış açısından, kapitalizme özgüdür ve dalgalanan fiyatlara, kalitelere ve emek piyasaları söz konusu olduğunda çalışma koşullarına dayanır. Ama bulut sermayesini kullanarak bulut rantı çeken Büyük Teknoloji tekellerinin çatışması buna hiç benzemez. TikTok’un Instagram karşısındaki başarısı, örneğin, düşük fiyata ve yüksek kaliteye dayanan Toyota’nın General Motors’u yenilgiye uğratmasıyla hiçbir benzerlik taşımaz. Platformların sanki bir piyasada rekabet ediyormuş gibi davrandığı iddiası, aşağıda göstereceğim gibi, yakından incelendiğinde çöker.

Feodalizme geri dönmemiş olsak da (Bölüm 1), bulutçu holdingler arasındaki çatışma, piyasa rekabetinden çok kapitalizm-öncesi ekonomik rekabetlere yakındır. İster sosyal medya alanında (TikTok’a karşı Instagram’a karşı YouTube), ister fiziksel metaları denetleme yarışında (Instacart’a karşı amazon.com’a karşı walmart.com) olsun, bulutçu firmalar kullanıcı, müşteri, işçi ve kapitalist firma devşirme yarışındadır. Bizi düşük fiyatlarla (ki platformlar arasında bunu karşılaştırmamız neredeyse imkânsızdır) çekmek yerine, davranışımızı doğrudan değiştirebilen son derece verimli bulut sermayesiyle bizi kilitlerler. Bir kere içeri girdiğimizde, bizi platformuna çeken aynı bulut sermayesi, ücretsiz emeğimiz yoluyla kendini yeniden üretmemiz için bizi sinsice çalıştırır ve böylece üzerimizdeki tutunuşunu artırır.

Peki ya Büyük Teknoloji tekellerinin cömertçe ödüllendirdiği influencer’lar? Bunların pek çoğunun bu kadar çok para kazanması, onların bulut-serf olarak tasvir edilmesiyle çelişmez mi? Onlar, Büyük Teknoloji tekellerinin bulut sermayesini kullanarak içerik üretmesine özgürce imkân tanıdığı girişimciler değil midir? “Hiçbir kanala bağlı olmadığını” kutlayan, gururla ve mutlulukla “Ben CEO’yum, ben yapımcıyım, ben sunucuyum, ben yeteneğim. Yani her şey benim” diyen bir YouTube içerik üreticisine ne diyeceğim? Kişisel düzeyde, sevdiği bir işi yaptığı ve bundan para kazandığı için onu kutlarım. Ama Marksist analiz açısından bakıldığında durum farklıdır.

Influencer’lar çok çalışır. Sadık bir kitle toplamak ve onları geri dönmeye ikna etmek, gerçek, çoğu zaman bel kıran bir emek ile yetenek ve beceri gerektirir. Ne var ki Marksist siyasal iktisat açısından bu, üretken olmayan bir emektir — ki bu, anlamsız bir emek olmakla aynı şey değildir. Üretken olmayan emek ile anlamsız emek arasındaki farkı görmek için, kapitalistler ve proleterlerden oluşan basit, oldukça ilkel iki sektörlü bir ekonomiyi düşünelim: bir sektör mısır üretir (proleter çiftçi emeğiyle), ikinci sektör altın üretir (proleter madenci emeğiyle). Bu iki metadan mısır, hem bir tüketim malıdır (proleterleri ve kapitalistleri besler) hem de (tohum biçiminde) tek sermaye malıdır (ÜMÜA). Altın ise yalnızca bir tüketim malıdır (ne altın ne mısır üretiminde kullanılmaz).

Altın, yeraltından çıkarmanın yorucu, tehlikeli işini yapan proleter madenciler tarafından üretilirken ve insanlar altına o kadar özlem duyar ve hayranlık besler ki onun için gözünü kırpmadan para öderken, Marx yine de madencilerin emeğini üretken-olmayan sayar. Bu, ahlaki veya normatif değil, ekonomik bir argümandır. Adam Smith’in üretken-olmayan emek tanımını — ürünü herhangi bir metanın üretimine girdi olmayan bir sektörde harcanan emek olarak — inceltmiş olan Marx, Artı-Değer Teorileri’nde bunu açıkça söyler: “Yalnızca sermaye üreten ücretli emek üretkendir.”

Influencer’lara dönersek, onların emeği kullanım-değeri, ya da fayda üretir. Ama yeni bir (değişim) değeri üretmez ve daha fazla sermaye üretimine öncülük etmez. Peki influencer’lar, hiçbir sermaye malı üretmeyen yukarıdaki altın madencilerinin aksine, bulut sermayesini üretip yeniden üretmiyor, artırmıyor mu? Elbette üretiyorlar. Ama ne yazık ki bulut sermayesinin kendisi üretken değildir (Bölüm 4)! Dolayısıyla influencer’ların emeği, influencer’lar ve Büyük Teknoloji tekellerinin hissedarları için ne kadar kazançlı olursa olsun, üretken-değildir.

Özetle, bulut sermayesinin birikimi, güç verdiği platformlar arasında acımasız rekabetler doğurur. Her platform, ya da bulut fiefi, ücretsiz bulut-serfleri devşirme ve onları kilitleme işindedir. Bu devşirme oyununu kazanmalarına yardım etmek için Büyük Teknoloji şirketleri, emekleri daha fazla ücretsiz kullanıcı çekmeye yarayan küçük bir kullanıcı yüzdesini — influencer’ları — ödüllendirir. Bir kere kilitlendikten sonra, kullanıcıların ücretsiz emeği bulut fiefinin bulut sermayesini artırır, bu da fiefin çevresindeki duvarları güçlendirir. Sonuç olarak sahipleri, üretken emek ve üretken sermaye kullanan diğer sektörlerde üretilen artı-değerin gittikçe büyüyen dilimlerini — kartopu gibi büyüyen bulut rantları olarak — çeker.

7. Teknofeodal Çağda Oynaklık ve Krizler

Peki bunun makroekonomik etkisi nedir? Marx’ın siyasal iktisadında iş döngülerini, periyodik durgunlukları ve kapitalizmin uzun-vadeli kârlılık düşüşüne kaymasını yönlendiren şey, sermaye birikimidir. Bulut sermayesi ortaya çıkmadan önce, tüketim ve makine (ya da sermaye) malları üreten sektörler arasında sermaye ve emek akışlarının iki itici gücü vardı. Birincisi, sermayenin en yüksek kâr oranına sahip sektöre kayma eğilimi; ikincisi, emeğin işçilerin sömürüsünün görece daha az yoğun olduğu sektöre kayma eğilimi.

Makine üretiminin tüketim malı üretiminden daha mekanize (yani sermaye-yoğun) olduğunu varsayarsak, kâr oranı ikincisinde daha yüksek olacak, bu da sermayenin makine malları sektöründen tüketim malları sektörüne kaçmasına yol açacaktır. Sermaye daha yüksek kâr oranına sahip sektöre aktıkça kâr oranları eşitlenme eğilimi gösterir. Ne var ki tüketim malları sektöründe çalışan proleterler, (makine malları sektöründe çalışanlara göre) daha yoğun sömürüldüklerini fark ederler. Böylece emek, tüketim malları sektöründen makine malları sektörüne kayma eğilimi gösterecek ve kâr oranları yeniden ayrışacak, bu da sermayenin makine mallarından tüketim mallarına doğru yeni bir göçüne yol açacaktır. Böylece, iki temel üretken sektör arasında sermaye ve emeğin kalıcı bir akış-geri akış hâli vardır (bkz. Ek).

Makroekonomik düzeyde, üretim genel olarak giderek mekanize oldukça, ekonominin ortalama kâr oranı düşer. Daha az verimli firmalar iflas eder, artan işsizlik toplam talebi aşağı çeker, kâr oranları daha da düşer ve durgunlaştırıcı bir negatif geri besleme mekanizması devreye girer. Girdi fiyatları ve ücretler değer düzeylerinin altına düştüğünde ve iflaslar rakiplerin çoğunu tasfiye ettiğinde, hayatta kalan kapitalistler kâr oranlarının keskin biçimde yükseldiğini görür. Yeni bulunan piyasa güçlerini pekiştirmek için yatırım yapmaya başlarlar ve böylece kendi kendini besleyen bir toparlanma başlar. Ama bu büyüme patlaması, yeniden bir sonraki durgunluğu içinde taşır. Dahası, atlatılan her durgunlukla birlikte, ekonomi genelinde sermaye kullanımı arttıkça kârlılık aşağı yönlü bir seyir izler ve böylece kapitalist sistem kalıcı krizine biraz daha derinden gömülür.

Şimdi bulut sermayesini işin içine katalım. Üzerinde çalıştığı makineler ikili-kullanımlıdır: hem (küçük değişikliklerle) üretken biçimde konuşlandırılan geleneksel sermaye malları (ÜMÜA) hem de üretken-olmayan bulut sermayesi malları (DDÜA) olarak işlev görebilirler. Ekonomi böylece ikiye bölünür: tüm değerin yaratıldığı, tüketim malları ve makine malları sektörlerini kapsayan üretken departman; ve hiçbir yeni (değişim) değerinin yaratılmadığı ama bulut sermayesinin sahiplerine bulut rantı biriktirme gücü verdiği teknofeodal departman. Bu teknofeodal departmanın hem iş döngüleri hem de ekonominin giderek şiddetlenen krizlere doğru olan seküler eğilimi üzerindeki etkisini göstermek şimdi oldukça kolaydır.

Üretken sermaye ile bulut sermayesi arasındaki avcı-av dinamiğini modelleyerek ulaşılan ilk sonuç şudur: bulut rantları tüketim malları sektöründen çekildikçe, bu sektördeki kâr oranı ekonominin geri kalanındaki getiri oranının gerisinde kalır. Sonuç olarak iki göç süreci ortaya çıkar. Birincisi, artık ekonominin teknofeodal departmanı tarafından çekilen bulut rantlarının büyüklüğüne de bağlı olan, iki üretken sektör arasındaki sermaye ve emeğin standart ileri-geri göçüdür. Ne var ki teknofeodal hipotezin özüne inen ikinci süreçtir: sermayenin üretken departmandan teknofeodal departmana göçü (bkz. Ek).

Marx’ın iki-sektörlü modelinin basit bir genişlemesi buna ışık tutar. Marx’ın orijinal çalışmasına sadık kalan varsayım şudur: bulut sermayesinin getirileri (bulut rantları) üretken sermayenin getirilerini (kârları) aştığında teknofeodal departman, üretken departmana göre büyür. Ve tam tersi. Dahası, Marx’ın orijinal analiziyle tutarlı olması için, kâr oranı ile bulut-rantı-çekim oranı arasında iki dinamik bağlantı öne sürülür (bkz. Ek):

— Teknofeodal dinamik: Kârlılık belirli bir eşiğin (π) üzerine çıktığında, bulut sermayesi aşırı-birikir ve bulut-rantı-çekim oranı düşer. — Üretken dinamik: Bulut-rantı-çekim oranı belirli bir eşiğin (ρ) altına düştüğünde, üretken sermaye üretken departmanda birikir ve böylece kâr oranını aşağı iter.

Bunun sonucunda ortaya çıkan dinamik etkileşimi çözümlediğimizde, ekonominin dört evreden geçtiğini görürüz:

Birinci Evre’de, bulut-rantı-çekim oranı yükselip bulut sermayesi birikirken üretken departman genelinde kâr oranları düşer; teknofeodal departman, üretken departmanın pahasına büyür. Ne var ki bulut-rantı-çekim oranı (ρ) belirli bir eşiği (ρ*) aştığında, sistem İkinci Evre’ye geçer; burada üretken sermaye bulut sermayesine dönüşür ve bu da üretken departmandaki kâr oranının yükselmesine yol açar.

İkinci Evre, kısacası, hem teknofeodal hem üretken departmanların büyüdüğü bir dönemdir. Ama kâr oranı kendi eşiğini (π*) aştığında, Üçüncü Evre’ye gireriz.

Üçüncü Evre’de, bulut sermayesi aşırı-birikmiş olduğundan, bulut-rantı-çekim oranını (ρ) aşağı iter. Üçüncü Evre, dolayısıyla, bulut rantı sızıntılarının o kadar büyüdüğü bir dönemdir ki toplam talep düşer ve teknofeodal sektör, konağından fazlasıyla enerji ve besin emmiş bir asalağın kaderine uğrar. Böylece Üçüncü Evre, teknofeodal genişlemenin durdurulduğu ve üretken departmanın kaybettiği zeminin bir kısmını geri kazandığı bir dönemdir; ta ki bulut-rantı-çekim oranı (Birinci Evre’den bu yana ilk kez) kendi eşiğinin (ρ*) altına inene kadar; bu noktada sistem Dördüncü Evre’ye girer.

Dördüncü Evre’de, kâr oranları ve bulut-rantı-çekim oranları gerilediğinden, hem üretken hem teknofeodal departmanlar durgunluk içindedir. Ne var ki kârlılık eşiğinin (π) altına düştüğü anda, bulut sermayesi yeniden birikmeye başlar ve bulut-rantı-çekim oranı yükselmeye başlar. Bu oran yükseldikçe ve kendi eşiğini (ρ) aştığında, sistem Birinci Evre’ye — teknofeodal departmanın üretken departmanın pahasına büyüdüğü evreye — geri döner. Ve bu böyle sürer gider.

Teknofeodal ve üretken departmanlar arasındaki bu dinamik çatışma analizi (bir avcı ile avı arasındaki çatışmaya benzeyen), teknofeodal ekonomi kesiminin büyümesinin, bulut sermayesinin yağmaladığı değerleri üretecek üretken emeğin kapasitesiyle sınırlandığı sezgisiyle tutarlıdır. Peki uzun vadede ne olur? Birinci Evre’den Dördüncü Evre’ye ve yeniden Birinci Evre’ye giden bu döngü istikrarlı mıdır? Üretken departman, teknofeodal muadilinin pençesinden kurtulabilir mi? Bu ikiye bölünmüş ekonominin bir son-hâli var mıdır?

Analiz bu döngülerin zamanlamasını ya da sistemin son-haline yaklaşmasının ne kadar süreceğini öngöremese de, sistemin benzersiz son-halini işaret eder: hem kâr oranının hem de bulut-rantı-çekim oranının çöküşü. Analiz böylece Marx’ın orijinal düşen-kâr-oranı hipotezini, sermayenin üretken ve bulut sermayesi arasında ikiye bölündüğü bir dünya için genelleştirir.

Analizin arkasındaki sezgi açıktır. Marx’ın orijinal analizinde sermaye birikimi, ekonominin organik sermaye bileşimini büyüttükçe kapitalistlerin kâr oranını aşağı iterek direksiyondadır. Bulut sermayesinin yükselişi ikinci bir itici güç ekler: bulut sermayesinin yükselen organik bileşimi. Bulut sermayesinin (herhangi bir emek veya meta piyasasının dışında) devasa ücretsiz emek devşirerek birikme kapasitesi sayesinde, bulut rantlarının Büyük Teknoloji tekellerinin ücret faturasına oranı arttıkça, kâr oranının (π) ve bulut-rantı-çekim oranının (ρ) yörüngeleri sıfıra doğru eğilim gösterir.

Sonuç olarak, bulut sermayesinin birikimi yalnızca Marx’ın kapitalizme içkin olduğunu gösterdiği oynaklığı ve seküler yozlaşmayı artırmakla kalmaz, aynı zamanda çöken bulut rantları ve kârlardan oluşan bir kısır döngü de üretir. Bu bağlamda teknofeodalizm, Rosa Luxemburg’un hapishane hücresinden dile getirdiği ikilemi — sosyalizm ya da barbarlık — şiddetlendiren bir süreçtir.

8. Yapay Zekâ, Bulut Sermayesinin Diyalektiği, Para, Sınıf Mücadelesi, İdeoloji, Jeopolitik ve Savaş

Bulut sermayesinin ortaya çıkması için yapay zekâya ihtiyacı yoktu. Büyük Teknoloji tekellerinin bulut fiefleri, OpenAI’nin ChatGPT’siyle yapay zekâ sahneye çıkmadan çok önce, pekiştirmeli öğrenme algoritmaları üzerine inşa edilmişti. Büyük dil modelleri insan-benzeri etkileşimi taklit edebilmeden önce bile, bulut sermayesi arayüzleri (Amazon’un web-tabanlı algoritması, Alexa, Google’ın Asistanı vb.) Büyük Teknoloji tekellerini makroekonomik açıdan anlamlı bulut rantları çekecek güçle donatmıştı bile. Yapay zekânın getirdiği şey, bulut sermayesinin sömürücü güçlerinde devasa bir tırmanış ve bulut fieflerinin herhangi bir piyasaya benzeyen bir şeyde rekabet ettiği yönündeki her türlü iddianın nihai sonu oldu.

Yapay zekâ da ikili-kullanımlı bir teknolojidir. Veri depolama alanı satarken kâr getiren, ama birinin tahılını satarken bulut rantı getiren Amazon’un makineleri gibi, yapay zekâ da iki şey yapmak için konuşlandırılır: Birincisi, OpenAI, Anthropic gibi şirketlerin ödeme yapan müşterilere standart bir meta sunmasını sağlamak (yani raporlar, kod, şiirler yazmamıza yardım eden abonelik hizmetleri). İkincisi, Büyük Teknoloji tekellerinin mevcut bulut sermayesini davranışımızı çok daha etkili biçimde değiştirebilecek hale getirmek. En büyük etkiyi yaratacak olan, yapay zekânın bu ikinci kullanımıdır.

Çinli girişim DeepSeek, üretimi çok daha az maliyetli ve ChatGPT’den daha kötü olmayan ücretsiz bir hizmetle yapay-zekâ-meta piyasasını sarstığında, Büyük Teknoloji tekelleri kârlı yapay-zekâ-tabanlı meta (ya da abonelik hizmeti) tedarikçisi olarak geleceklerinin sona ermekte olduğunu fark etti. Yapay-zekâ-güçlendirilmiş bulut sermayesini ekonominin üretken departmanından teknofeodal departmanına kaydırma yarışı başladı. Başka türlü olamazdı. DeepSeek gibi herhangi bir girişimin bir gecede eritebileceği (a) kırılgan kârlar ile (b) yapay-zekâ-yetkinlikli makinelerin uzun vadede kilitleyebileceği (b) bulut rantları arasında bir seçim yapıldığında, Büyük Teknoloji tekelleri ikincisini seçiyor. Bugün yapay-zekâ-tabanlı metalar tedarik ederek kâr etmeye çalışmayı sürdüren herhangi bir şirket, ya bulut rantı çekmeye teknofeodal departmanda geçiş yapmak zorunda kalacak ya da yok olacaktır. Bunun nedeni, en yeni yapay-zekâ-güçlendirilmiş botlardan biriyle bir an geçirmiş herkes için açıktır.

Alexa’nın yapay-zekâ-güçlendirilmiş bir versiyonu, ya da benzer bir bot, çok yakında yalnızca sizi kusursuzca tanımakla kalmayacak, bir insandan ayırt edilemeyecek biçimde sizinle konuşabilecektir. Bu arada, insan-benzeri sıcakkanlılığının altında, sizin psişenize vazgeçilmez hale gelen bir bağımlılığı yavaş yavaş geliştirecektir. Yıllar öncesine giderek, söylediğiniz veya yaptığınız veya dilediğiniz her ayrıntıyı hatırlayacaktır. Sizi (kendisinden ve size satış yapan satıcılardan maksimum rantı çekebilmek için) sizin kırmızı çizgilerinizi aşmadan tahammül sınırınızın eşiğine getirecek bir kapasite geliştirecektir. Kaprislerinizi, müzik zevklerinizi, alışveriş alışkanlıklarınızı, hayal kırıklıklarınızı kusursuzca hatırlayacaktır. İyi ve kötü anlarınızda size eşlik edecektir. Tavsiyelerinden birinin sizi ne zaman rahatsız edeceğini öngörebilecektir. Ve bir kere yapay-zekâ botunuzla böyle bir ilişki kurduktan sonra, bir rakibin alternatif botuna geçmek neredeyse düşünülemez hale gelecektir — başka bir e-mağazadan alışveriş yapmaktan çok, yürek burkan bir boşanmaya daha yakın.

Karl Marx ve Friedrich Engels, tarihi (geride kalan) toplumsal üretim ilişkileri ile (ilerleyen) üretimin üretilmiş araçları (ÜMÜA) arasındaki sürekli, diyalektik bir çatışmanın sonucu olarak tasvir etmişlerdir. Bulut sermayesi buna, yapay zekâ sonucunda hız ve güç kazanan başka bir diyalektik çelişki ekler. Bir yanda, insanlar ile yapay-zekâ-güçlendirilmiş bulut sermayesi (davranış değiştirmenin üretilmiş araçları, DDÜA) arasındaki yapay toplumsal tüketim ilişkileri (YTTİ) vardır. Öte yanda, yapay-zekâ-güçlendirilmiş DDÜA’ların kendisi vardır. İkincisi (DDÜA) birincisinden (YTTİ) daha hızlı evrildikçe, ortak alanımız hiç olmadığı kadar gerilir ve kopmalar daha sık ve daha derin hale gelir.

İnsan emeği, değer üreten tek güç olarak kalırken, hem üretimin — hem de artık tüketimin — toplumsal ilişkileri, giderek üretken-olmayan makinelerin (yani yapay-zekâ-güçlendirilmiş bulut sermayesinin) hakimiyetine girmektedir; bu makinelerin evrimi, uzun vadede hem kârların hem bulut rantlarının küçülmesine yol açar. Soru şu hâle gelir: Sermaye, bu şiddetlenen gerçekleşme krizlerine nasıl tepki verir?

Marx, en eterik, en saf kapitalizm biçiminin bile çelişkilerle malul ve krizlere yatkın olduğu analizini tamamladıktan kısa süre sonra, ardılları bunun pratikte ne anlama geldiğini düşündüler. Kapitalizm kendi içkin çelişkilerine nasıl tepki verdi? Verdikleri yanıt üçlüydü: finans sermayesinin yükselişi ve toplumun finansallaşması yoluyla; emperyalizm yoluyla; ve egemen sınıfın kaybettiği zemini geri kazanmak için giriştiği acımasız hamlelerin meşrulaştırıcısı olarak işlev gören neoliberalizm gibi uygun ideolojiler yoluyla.

Bulut sermayesinin yükselişi ve doğurduğu çelişkilerin şiddetlenmesi, finansı, jeopolitiği, savaşı ve ideolojiyi çoktan derinden etkilemiştir. Bulut sermayesi, geleneksel finansla birleşip benim bulut finansı dediğim şeye dönüştükçe, ABD ile Çin arasındaki Yeni Soğuk Savaş’ı ateşleyerek emperyalizme yeni bir boyut kazandırdı. Daha yakın zamanda, Donald Trump’ın “Genius Act”i tarafından itilen bulut finansı, Büyük Teknoloji tekellerine bir zamanlar yalnızca merkez bankalarına özgü güçler bahşeden kararlı paralar (stablecoin) aracılığıyla doların kademeli özelleştirilmesinde belirleyici hale gelmiştir.

Bu arada bulut sermayesi, algoritmalarının insanları anlama ve manipüle etme kapasitesinin baş döndürücü bir hızla geliştiği savaş alanlarında yeni güçler biriktirmektedir. Amazon’un, Google’ın ve Meta’nın bizi bir şey satın almaya ikna etme becerisini incelttiğine, x.com’daki konuşmalarımızı zehirlediğine, giderek mülksüzleşen proleterleri, hemşireleri, sürücüleri ve depo işçilerini sürdüğüne ek olarak; Gazze’de ölüm ve yıkımı azamîleştiren yapay-zekâ-hedefleme cihazları, Palantir ve Oracle’ın İngiltere’nin Ulusal Sağlık Hizmeti’ne sattığı bulut sermayesini de güçlendirmektedir.

İdeolojik cephede, tıpkı finansallaşmanın neoliberalizmi doğurması gibi, bulut sermayesi de yeni bir inanç sistemi doğurmaktadır: teknolordizm. Transhümanizmin bir mutasyonu olan teknolordizm, neoliberalizmin merkezindeki Homo Economicus’un yerine bir insan-yapay-zekâ sürekliliğini (HumAIn adını verdiğim şeyi) koyar. Sonuç, bulut sermayesinin genişleyen alanını üç biçimde örten ideolojik bir kılıftır. Birincisi, teknolordizm, insanın değer-yaratan emeğinin bulut-rantı-çeken makinelerle toptan ikame edilmesini meşrulaştırır. İkincisi, Büyük Teknoloji tekellerinin devlet kurumlarına (Pentagon’dan en son federal ya da eyalet kurumuna kadar) tam entegrasyonunun zeminini hazırlar. Üçüncüsü, bulut finansına, merkez bankalarını ele geçirme projesine destekleyici bir anlatı sunar.

Emperyalizmin, savaşların, finansallaşmanın ve neoliberalizmin kapitalizmin içsel çelişkilerini hafiflettiği ve ona, Marx’ın keskin biçimde öngördüğü şiddetli krizlere rağmen bir yüzyıllık hakimiyet kazandırdığı gibi, yukarıda anlatılan gelişmelerin de şüphesiz yeni teknofeodal düzene zaman kazandıracağı açıktır. Ama tam olarak 1980’lerin ve 1990’ların finansallaşmasının kapitalizme 2008 depreminin bedeliyle birkaç on yıllık hızlı büyüme kazandırması gibi, bulut finansı, Yeni Soğuk Savaş, teknolordizm vb. de şimdi bu yeni sistem için, bulut sermayesinin alanının her genişlemesiyle katlanarak büyüyen bir bedelle, gelecekteki krizler pahasına zaman satın almaktadır.

Bu güçlerin nasıl seyredeceğini beklerken, tarihsel materyalizm prizmasından dünyayı anlamlandıranlar için büyük önem taşıyan bir olguyu ayırt etmek için henüz erken değildir. Marksist analiz, burjuva üretim tarzı içindeki sermaye birikiminin siyasal iktidarı ekonomik iktidardan nasıl ayırdığına büyük önem verir (Wood, 1999, 2003). Nixon Şoku’nun 1970’lerin başında getirdiği finansallaşma atılımının ardından, ekonomik iktidar küresi kendisi de sınaî ve finansal olmak üzere iki ayrı küreye bölündü. Peki şimdi?

İlginç biçimde, bulut sermayesi şimdi bu üç küreyi, devlet gücüyle birlikte, yeniden bütünleştirmektedir. Galbraith’in Teknostruktür (devleti, Wall Street’i ve tekelci sermayeyi eşzamanlı olarak yöneten üniter bir profesyonel sınıf) diye tasvir ettiği şey, sahiplerinin elinde her türlü gücü (finansal, sınaî, siyasal, kültürel ve devlet gücünü) yoğunlaştıran, giderek baskın hale gelen bulutçu ya da teknofeodal egemen sınıf tarafından gölgelenmiştir. Ne var ki — ve bu onun merkezi diyalektik çelişkisidir — her türlü önemli gücü kendi elinde yoğunlaştırmayı ne kadar başarırsa, yeni egemen sınıfımız uzun vadede kendini o kadar baltalamakta, sistemik bir çöküşe işaret eden bir dinamiği açığa çıkarmaktadır.

9. Teorinin Ötesinde: Dünyayı Nasıl Değiştiririz?

Teknofeodal hipotezimin eleştirmenleri, Marx’ın Büyük Teknoloji tekellerine bir bakışta onları kapitalist firmalar olarak tanıyacağını savunur. Elbette tanırdı, hepimiz gibi! Ama aynı zamanda Büyük Teknoloji tekellerinin çok önemli bir özgüllüğünü de fark ederdi: sermayenin bulut sermayesine mutasyona uğramasından kaynaklanan yeni bir güç — bu, sermayeyi (Marx’ın analitik terimleriyle) üretken-olmayan kılar, ama sahiplerine her kapitalistin nihai fantezisini gerçekleştirme gücü verecek kadar da müthiş güçlüdür: piyasaların yerine tamamen kendisine ait fiefler koymak, diğer kapitalistleri ve tüketicileri bu fiefin içine hapsetmek ve hepsinden bulut rantı almak.

İşte teknofeodal hipotezin kalbindeki diyalektik-materyalist çelişki budur: küçük bir kapitalist kesimin piyasaların yerine (piyasa-benzeri bulut fiefleri) geçmesini ve kârları (bulut rantı olarak) sızdırmasını sağlayarak, sermayenin bir mutasyonu, kapitalizmin iki temel direğini — piyasaları ve kârları — yıkmaktadır. Üretimin toplumsal ilişkilerine hakim olmasına ek olarak, sermaye artık boş zamanın ve tüketimin toplumsal ilişkilerine de hakim olmakta ve bu, kapitalizmin ne olduğunu varsaydığımız şeyi baltalamaktadır: kârların servet birikiminin başlıca itici gücü olduğu ve tüm ekonomik faaliyetin piyasalar aracılığıyla yönlendirildiği bir üretim modu. Sonuç, kapitalizmin çıktığı sosyoekonomik moda (feodalizme) bir gerileme değil, sermayenin piyasaları terk edip kârlarını bırakarak, yalnızca artı-değer üretimi üzerindeki köreltici etkisiyle dizginlenen despotik bir güce ulaştığı, yüksek-teknolojili bir dünyadır.

Bazı eleştirmenler, kapitalizmden daha kötü bir şeyin başımıza geldiğini iddia ederek kapitalizmi aklamış ve saf, kurgusal bir kapitalizme dönüş kampanyası yürüten burjuva propagandacılarının ajandasına hizmet etmiş olduğumu öne sürdüler. Bu, anlaşılır ama yersiz bir korkudur. Önceki sayfaların gösterdiği gibi, teknofeodal hipotez, kapitalizmi en saf haliyle bile canavarca akıldışı (ve bu nedenle adaletsiz) olarak betimleyen Marksist gelenek içinde sağlam biçimde temellenmiştir. Dahası, bulut sermayesinin, nedenleri ve mantığı kapitalizme içkin olan bir mutasyon olduğu, saf kapitalizmden bir sapma — ki bu bir şekilde önlenebilir ya da icattan çıkarılabilir ya da tersine çevrilebilirdi — olmadığı gösterilmiştir.

İşsizlik, durgunluklar ve yıkıcı krizler nasıl kapitalizmin arızası değil tasarım özelliğiyse, teknofeodal departmanın ortaya çıkışı da (yukarıdaki Bölüm 4-7) kapitalizm için işlevseldi ve ancak kapitalist güçlerin bu denli vahşetle engellemeye çalıştığı toplumun sosyalist dönüşümüyle önlenebilirdi. Bu ışıkta, teknofeodal hipotez, Marksist sol için stratejik bir yön kaybettirici olmak yerine, bize sosyalist dönüşüm için yeni, güçlü argümanlar sunar — toplumsal ve çevresel çöküşe tek alternatif olan dönüşüm için.

Bu argümanlardan biri şudur: özel sermaye artık, küçük bir teknolord kesimi hariç, özel mülkiyetle tutarsızdır. Sosyalizmin orta sınıfın azalan varlıklarını kolektifleştirmeye niyetlendiği yönündeki iki yüzyıllık korku pompalamasının ardından, yapay-zekâ-yetkinlikli bulut sermayesi, zihnimizin her ürününü, hatta görsel-işitsel kimliğimizi bile kolektifleştirmektedir. Burjuva devletinin Büyük Teknoloji tekellerini etkili biçimde düzenleyemediğine dair artan kanıtlarla birlikte, Marksistlerin teknolojik kapasitelerimizi türümüzün çıkarlarıyla yeniden hizalamanın, üretim, dağıtım, değişim ve iletişim araçlarının — yani toplumun, hem geleneksel hem bulutçu, sermaye stokunun — toplumsallaştırılmasını gerektirdiği yönündeki köklü argümanımızı yapmak her zamankinden kolaydır.

Yine de, teknofeodal hipotezin pek çok Marksistin zihniyle nasıl çatıştığını takdir ediyorum. Karşılaştığım en dokunaklı itiraz, özel bir sohbette, bizim gibi insanların bu dünyaya kapitalizmi devirmek için geldiği düşüncesinden vazgeçmeyi reddettiğini söyleyen bir Marksist iktisatçıdan geldi. “Eğer sermaye bunu bizsiz yaptıysa, hayattaki amacımız ne?” diye acı bir gülümsemeyle sordu. Ona hak verdim. Çünkü ben de, kapitalizmi devirme onurunun bize ait olacağı, bir sonraki sosyoekonomik modun bizim inşa edeceğimiz bir sosyalist mod olacağı, Büyük Teknoloji tekellerinin dayattığı teknofeodal bir mod değil, umuduyla büyüdüm. Ama sonra Rosa Luxemburg’un kararlı formülasyonunu hatırladım: “sosyalizm ya da barbarlık.” Bu alternatifi öne sürerken bizi, sosyalizmin kaçınılmaz olmadığı ve barbarlığın başka, çok gerçek bir olasılık olduğu konusunda uyarıyordu. Onun döneminde barbarlık faşizm biçiminde galip geldi. Bugünün faşizmi, teknofeodalizmin ve Büyük Teknoloji tekellerinin teknolordist ideolojisinin sırtına binmiş durumda.

“Dünyayı yorumlamak”tan onu değiştirmek için ne yapılması gerektiğine geçersek, bir başka eleştiri, teknofeodal çağda otomotiv işçilerini, hemşireleri, öğretmenleri ve madencileri örgütlemenin yeterli olmadığı, geleneksel proleterlerin, bulut-proleterlerin, bulut-serflerin ve hatta bulut sermayesinin gölgesinde iflasla yüz yüze gelen bazı vasal, küçük-ölçekli kapitalistlerin birleşik bir cephesini kurmanın çok önemli olduğu iddiama odaklanıyor. Bu, elbette, Marksistlerin incelemesi gereken tartışmalı bir öneridir. Yine de, kesinlikle yeni bir soru değildir. Marx’ın zamanından beri devrimciler, ücretli emekçilerin, köylülerin ve küçük burjuvazinin en uygun potansiyel ittifakını hararetle tartışmışlardır.

Sermayenin tiranlığını devirme davasına en iyi hangi ittifakların hizmet ettiğine dair o eski tartışmalar Marksist çerçeve içinde yapılıyordu; bugün bulut-serflerin örgütlenip örgütlenemeyeceği ya da örgütlenmesi gerekip gerekmediği — ya da gerçekten de vasal kapitalistlerin de kur yapılıp yapılmaması gerektiği — konusundaki tartışmamız da bizim Marksist çerçevemiz içinde yapılmalıdır. Kısacası, sermaye birikiminin ve siyasal gücün teknofeodal dönüşüne göz yummak, Marksist geleneği desteklemek değil, baltalamaktadır.

10. Sonuç: Bir Sözcükte Ne Var?

İşyerinde artı-değer üreten az-ödenen emek, kapitalizmin başından beri onun mihenk taşı olmuştur. Ücretsiz ev işi de sermaye birikimine dolaylı biçimde yardım ederek çok önemli olmuştur. Geleneksel işyerlerinin ötesinde ücretsiz emeğe yeni bir rol atfederek, teknofeodal hipotez hem üretimin hem tüketimin toplumsal ilişkilerinde temel bir dönüşüme işaret eder: ücretsiz emek artık, kârları değil ama artı-değerden rant çekme gücünü üreten bir sermaye biçimini — bulut sermayesini — doğrudan yeniden üretmektedir.

Bulut sermayesi, tüm sınıflardan kitleleri, kapitalist kârlar ve işçi ücretleri pahasına katlanarak büyüyen bulut rantları çekme gücünü inşa etmek için “gönüllü olarak” çalışmaya çağırır. Büyük Teknoloji tekellerinin bulut-fiefleri içindeki ücretsiz çalışmamız, başka platformlara geçmenin ekonomik ve giderek duygusal maliyetlerini artırır, böylece etrafımızdaki duvarları her geçen gün yükseltir. Bu yeni tür üretken-olmayan bulut sermayesi biriktikçe, ücretsiz emeğimiz kâr oranının düşüşünü hızlandırır ve bu süreçte sistemin krizini derinleştirir.

Bunun kapitalizmden radikal bir kopuş mu yoksa onun alanının bir uzantısı mı olduğu, hesaplamanın değil yargının konusudur. Tartışmasız olan şey, Marksist analizin bu radikal gelişmeyi ciddiye almakla yükümlü olduğudur. Bu da bizi nihai soruya getirir: Buna hâlâ kapitalizm mi demeliyiz, yoksa Marksistler bulutçuluk ya da teknofeodalizm gibi farklı bir şey mi demeli? Ona ne dediğimiz önemli mi?

Marksistler, tehlikeli ve yeni bir dönüşüme tanık olduğumuz konusunda kesinlikle hemfikir olmalıdır. Bunun eleştirmenlerimin savunduğu gibi kapitalizmin içinde mi, yoksa benim iddia ettiğim gibi kapitalizmin ötesinde mi bir dönüşüm olduğu, ayrı bir meseledir. Karar vermeden, hatta hemfikir olmamakta anlaşmadan önce, kapitalizmin her zaman kapitalist-olmayan, rant-çeken bir departman barındırdığını (Bölüm 2) hatırlamak yararlıdır.

Öyleyse soru şu hale gelir: bulut sermayesinin alanı (Bölüm 7’deki teknofeodal departman), kapitalizmin önceden var olan feodal bileşenine yalnızca bir ek midir, yoksa ekonominin kapitalist departmanını, asalağın konağı ele geçirdiği iddiasını haklı çıkaracak ölçüde boyunduruğu altına mı almıştır? Bulut sermayesinin sırtında yeni bir egemen sınıf (bulutçular ya da teknolordlar) baskın olarak mı ortaya çıkmıştır? Bulut rantları, kapitalist kârların bir seli üzerindeki makroekonomik açıdan önemsiz kabarcıklar mıdır, yoksa kapitalist kârlar giderek bulut rantlarının oluşturduğu bir girdap üzerindeki köpüklü kabarcıklara mı dönüşmektedir?

Bu soruların hem ampirik hem analitik bir boyutu vardır. Ampirik soruyu kesin biçimde yanıtlamak zordur, çünkü kapitalizmin ilk günlerinden beri kârları rantlardan ampirik olarak ayırmak güç olmuştur. Bugün, söz konusu dijital teknolojilerin ikili doğası nedeniyle bu ayrım daha da zordur. Ne var ki ampirik boyut belirleyici etken olmayabilir.

1770’lerde Adam Smith, “ticari toplum”un — kapitalizm için kendi terimi — “doğal özgürlük sistemi” olarak doğuşunu kutluyordu. O zamanlar, İngiliz toplumunun feodal kesimi, görece küçük kapitalist kesimini gölgede bırakıyordu. Ama bu, Smith’in büyük bir dönüşüm ilan etmesine engel değildi. Marx ve Engels’in yazdığı 1840’larda ve 1850’lerde bile, özellikle kapitalizmin henüz tam kök salmadığı tüm Avrupa kıtasını hesaba katarsak, kapitalist kesimin feodal kesimden küçük olduğu savunulabilirdi. Bu anlamda Smith, Ricardo, Marx ve Engels, yeni çağı güvenilir biçimde sınaî ya da piyasa feodalizmi diye adlandırabilirlerdi. Yine de ona kapitalist demek, çağdaşlarının sürmekte olan dönüşümün boyutunu takdir etmesine yardım etti.

Yani, sözcükler önemlidir. Bugünkü güvenli seçenek, bulutçu dönüşümün kapitalizme içkin olduğunu varsaymaya devam etmektir. Buna karşılık tartışmalı seçenek, devam eden dönüşümün radikal doğasını vurgulamak için farklı bir terim (örneğin bulutçuluk, teknofeodalizm) benimseyerek kolektif hayal gücümüzü sarsmaktır. Her iki seçenek de Marksist gelenek içinde savunulabilir ve hiçbir seçim gereksiz bir çirkinliğe gerekçe değildir. Nitekim bu iki bakış açısı, Marksist analiz ve pratik için bir ilerleme teşkil eden diyalektik bir sentez için verimli bir zemindir.

Diyalektik, gerçekliğin ne uyumlu ne homojen, tersine çelişki üzerine kurulu olduğunun kabulüyle başlar. Bertolt Brecht’in bize öğrettiği gibi, gerçek dramanın ruhu, şu ya da bu konuda anlaşamayan insanlar arasındaki çatışma değil, aynı anda var olamayacakmış gibi görünen iki şeyin bir arada var olmasıdır. Mevcut burjuva üretim tarzımız için de durum benzerdir: tıpkı orijinal Büyük Dönüşüm sırasında hem feodal hem kapitalist olması gibi, o da hem kapitalist hem teknofeodaldir.

Marksist diyalektiğin bütün meselesi, bu şaşırtıcı, kavranamaz bir arada-var-oluşu görmek ve içinde, sosyalist dönüşüm yoluyla çelişkiyi radikal biçimde aşma olasılığını fark etmektir. Ama önce, çelişkiyi tanımamız gerekir. Bir kere onu tanıdığımızda, onu çözmenin kurtarıcı, devrimci potansiyeli sınır tanımaz.

EK: SERMAYE VE BULUT SERMAYESİ BİRİKİMİNİN İÇ İÇE GEÇMİŞ DİNAMİKLERİ

(Yazarın kendi matematiksel Ekinin, ana denklem ve akıl yürütme hatlarını izleyen özet çevirisi; ayrıntılı eleştirisi için yukarıdaki “Ek: Varufakis’in Matematik Modeli Ne İspatlıyor, Ne İspatlamıyor?” bölümüne bakınız.)

Her i sektöründe kâr oranı πi = Πi/(Ci+Vi), sömürü (emek) oranı ise εi = Si/(Ci+Vi) olarak tanımlanır; burada Πi i sektöründeki toplam kârlar, Ci sermaye mallarına yapılan harcama (üretken makinelere yatırım), Vi emeğe yapılan harcama (ücret faturası), Si ise i sektöründe emekten çekilen artı-değerdir (işçilere zamanlarının ve becerilerinin değeri ödenip, nihai metaya emekleriyle kattıkları değerin ödenmemesi sonucu).

Buradan πi = εiμi = εi(1-ki) eşitliği türetilir; burada μi ücretlere yapılan harcamanın makine ve emeğe yapılan toplam harcamaya oranı, ki ise Marx’ın sermayenin organik bileşimi dediği şeydir — üretken makinelere (sermaye mallarına) yapılan harcamanın toplam harcamaya oranı.

Yazar bu temel özdeşlikten yola çıkarak Dönüşüm Sorunu’nu (Kapital, Cilt III’te ele alındığı gibi) yeniden ele alır: kâr oranları ile sömürü oranlarının bütün sektörlerde eşzamanlı eşitlenemeyişi sorunu, bir sektörde üretilen artı-değerin başka bir sektör tarafından (tekelci güç yoluyla, ya da yazarın analizinde bulut sermayesi tarafından çekilen bulut rantları yoluyla) el konulduğu kabul edildiğinde ya da iki eşitlenme sürecinin sistem sürekli akış halindeyken bir arada işlediği kabul edildiğinde artık bir sorun olmaktan çıkar.

Ardından yazar, makine malları sektörünün tüketim malları sektöründen daha sermaye-yoğun olduğu (kM > kC) ve sömürü oranlarının iki sektörde eşit olduğu (εM = εC) varsayımı altında, sermaye ve emeğin iki sektör arasında sürekli göç edeceğini kanıtlar — kâr oranları eşitlenirken sömürü oranları ayrışır, bu da emeği makine malları sektöründen tüketim malları sektörüne göç ettirir, bu da tüketim malları sektöründeki kâr oranını düşürerek sermayeyi yeniden makine malları sektörüne çeker; süreç böyle sürer.

Bulut rantı R’yi işin içine kattığında, tüketim malları sektörünün kâr oranı πC = (εC – r)(1-kC) olarak yeniden yazılır; burada r = R/VC, bulut rantlarının tüketim malları sektöründeki toplam ücretlere oranıdır. Makine malları sektörünün kâr oranı ise πM = εM(1-kM) olarak değişmeden kalır. Bu iki denklemi eşitleyip r için çözerek, üretken departman içinde kâr oranlarının eşitleneceği r düzeyi (r’) bulunur: r’ = [εC(1-kC) − εM(1-kM)]/(1-kC).

Yazar daha sonra, bulut-rantı-çekim oranı ρ’yı (toplam bulut rantlarının teknofeodal departmandaki toplam harcamaya oranı: ρ = R/(CT+VT)) tanımlayarak, kâr oranı (π) ile bu oran (ρ) arasındaki dinamik ilişkiyi iki doğrusal diferansiyel denklemle ifade eder: dπ/dt = α(ρ − ρ) ve dρ/dt = β(π − π); burada α ve β, sırasıyla üretken departmanın teknofeodal departmandaki değişimlere, ve teknofeodal departmanın üretken departmandaki değişimlere tepki verme hızını yakalayan pozitif sabitlerdir. Bu iki denklem, metin gövdesinde anlatılan dört-evreli döngüyü (ρ-π düzleminde bir faz diyagramı olarak) üretir.

Son olarak yazar, bulut sermayesi birikip teknofeodal departmandaki ücretli-emek harcaması (VT) eş zamanlı olarak düştükçe (bulut sermayesinin devşirdiği ücretsiz emeğin artan ağırlığı sayesinde), (5) ve (6) numaralı denklemlerdeki iki eşiğin (ρ ve π) zamanla gerilediğini, dolayısıyla sistemin döngülerinin orijine doğru kaydığını ileri sürer — yani hem kâr oranının hem bulut-rantı-çekim oranının uzun vadede düşme eğiliminde olduğunu.

(Ekin geri kalanı — Dönüşüm Sorunu’nun ayrıntılı çözümü, göç kanıtlarının cebirsel adımları, ve γ ile η parametrelerinin türetilmesi — yukarıdaki “Ek: Varufakis’in Matematik Modeli Ne İspatlıyor, Ne İspatlamıyor?” bölümünde madde madde ele alınmış ve eleştirilmiştir; burada tekrar edilmemiştir.)

Paylaş
Paylaş: