ŞARK MESELESİ | TARİHİ VE BUGÜNÜ (1)

ŞARK MESELESİ | TARİHİ VE BUGÜNÜ (1)
Picture of Prof. Dr. Hüsamettin İnaç Yazdı
Prof. Dr. Hüsamettin İnaç Yazdı

150 yıllık Şark Meselesi’nin (Doğu Sorunu) hem tarihsel hem de  Batı Asya’daki gelişmeler çerçevesinde değerlendiren Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüsamettin İnaç, Teori dergisinin sorularını yanıtladı. Röportajı teoridergisi.com sorumlusu Yiğit Çınar yaptı.

Emperyalizmin bugün Batı Asya’da attığı adımlar, 100 yıl önceki “Şark Meselesi”nin devamı mıdır?


          Bu Şark Meselesi kavramı ilk defa 1776 yılında kullanılmış. Ama asıl geçerliliğini ve gündemdeki yerini 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, başka bir ifadeyle 93 Harbi’yle kesinlik kazanmıştır. Özellikle o tarihe kadar İngiltere Osmanlı’nın bölünmesine ve parçalanmasına karşı çıkıyordu. Ancak 93 Harbi’nden sonra Devlet-i Aliyye olarak bildiğimiz Osmanlı Devleti’nin artık kurumlarının ve toprak bütünlüğünün bir şekilde artık zaafa uğradığı ve bundan sonra korunmasının mümkün olmadığını görmüş ve Fransa, Rusya gibi ülkelerle iş birliği içerisinde bu paylaşım planını gerçekleştirmiştir. Asıl Şark Meselesi dediğimiz şey budur.

Bugün geldiğimiz noktada bu Şark Meselesi hala kapanmamış bir parantez durumundadır. Çünkü bu yüz yıllık süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve akabinde Anadolu’da Türkiye’nin gün geçtikçe daha muhkem bir şekilde kurumlarını ihdas etmesi ve devlet yapısını güçlendirmesi özellikle son dönemde savunma sanayi başta olmak üzere pek çok alanda başarısıyla gün yüzüne çıkması ve Orta Doğu başta olmak üzere bölgenin ve kürenin şekillenmesinde etkin rol oynaması gerçekten de Batılıları çok müthiş derecede Avrupa’yı rahatsız etmektedir. Dolayısıyla bugün emperyalist ülkeler özellikle Amerika-İsrail ittifakı başta olmak üzere diğer Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’yi bölmek, parçalamak ve özellikle de “Türklerin geldiği yere Orta Asya’ya gelip göndermek” konusunda büyük oranda konsensüs sağlamış durumdadırlar.

Bu anlamda Türkiye hızlı ve kontrolsüz bir şekilde bölünmesi, parçalanması istenmeyen ancak peyderpey koparılması gereken bir yapı olarak görülmüştür. Bunların başında tabii ki bu 40 yıldır mücadele ettiğimiz PKK ve türevleri vardır. Bugün maalesef çeşitli çabalara rağmen PKK ve onun unsuru olan çeşitli Irak’taki, Suriye’deki ve farklı coğrafyadaki İran’daki PKK unsurları henüz silah bırakmış değildirler ve eskisinden maalesef ki daha güçlü bir şekilde hem Irak’ta hem Suriye’de hem de İran’da devlet kurma çabalarına tüm hızıyla ve daha da güçlenerek devam ettirmektedirler.

Dolayısıyla bugün PKK terörü Türkiye için en büyük tehdit olarak varlığını sürdürmektedir. Yani çünkü bugün özellikle Amerika ve İsrail’in doğrudan desteği PKK’yı dağıtmış ve PKK çok daha muhkem bir şekilde kendi hedeflerini gerçekleştirme noktasında ciddi bir şekilde ilerleme kaydetmiş görünmektedir. Dolayısıyla burada özellikle Türkiye’nin bir şekilde Orta Asya coğrafyasına yeniden püskürtülmesi, itilmesi çabası içerisinde çok farklı coğrafyalar önem kazanmaktadır.

Orta Doğu’da ve Balkanlar’da ciddi bir şekilde Türkiye’nin bağlantısı kesilmek istenmektedir. Suriye’de son dönemde İsrail’in hem Suriye’nin güneyince Dürzi bölgeleri olarak bildiğimiz Süveyda, Kuneytra ve Dera gibi bölgelerde toprak yürütmesi ve tampon bölgeler özellikle geliştirmesi hem Lübnan’da ciddi bir şekilde toprak kazanmış olması da Şark Meselesi’nde bir ilerleme kaydettiğini göstermektedir.

İsrail özellikle Türkiye ile Suriye üzerinden bir çatışma olasılığı üzerinde kendisini hazırlamaya çalışmaktadır. Diğer yandan Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in son ifadesi bu bağlamda son derece önem taşıyor. Yani biz Balkanlarda özellikle Avrupa entegrasyonunu tamamlayalım ki Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkelerin tesirinden kurtulalım demiş oluyor. Yüz yıl önceki Şark Meselesi’yle medeniyet unsurları bağlamında Rusya ve Çin ile Türkiye’yi aynı noktada tuttuğu anlaşılıyor.

Osmanlı’nın parçalanmasına bakışla bugün Türkiye’nin parçalanmasına bakış konusunda hiçbir farkın olmadığını, Avrupa’nın olaya ırkçılık, İslam düşmanlığı ve Türkofobi yani Türk düşmanlığı üzerinden baktığını göstermektedir. Balkanlar da aynı şekilde Rusya-Avrupa çatışması bağlamında gene Türkiye’nin bu topraklardan tamamen atılmasına yönelik bir çaba içerisine girileceğini gösteriyor. Aynı şekilde Güney Kafasya’da da Azerbaycan, Ermenistan arasında sağlanan barış ve onun getirdiği jeopolitik kazanımlar bir şekilde engellenmeye çalışıyor. Nitekim Erivan’da en son Avrupa siyasi topluluğunun bir araya gelmesi ve burada Ermenistan’a üyelik perspektifinin açılması ve doğrudan Ermenistan’ın desteklenmesi tam bir fitne tohumunu atmak ve Azerbaycan’la anlaşma yolunda giden Başbakan Paşinyan’ı durdurup tam tersine tekrar büyük bir ihtilaf ve savaşı gene Güney Kafkasya’da başlatma arayışını göstermektedir.

Dolayısıyla bu tüm gelişmeler yani Türkiye’nin güçlenmeden parçalanmasını sağlama çabasını yansıtmaktadır.

Şark Meselesi’nde odak noktası İstanbul ve Boğazlar’dı. Bugünkü denklemde ABD için yeni odak İran üzerinden Hürmüz Boğazı diyebilir miyiz?

Gerçekten de Şark Meselesi’nde odak İstanbul ve Boğazlar’dır. Çünkü Mısır üzerinden malum 1833 Kütahya ve Hünkar İskelesi anlaşmalarıyla çözüme bağlanan ve Rusların devreye girmesiyle aslında Osmanlı’nın parçalanmasının yolunu açılan bir noktada İngiltere ve Fransa gibi ülkeler devreye girmiş, 1840-1841 tarihlerinde Londra Antlaşması ile Türkiye üzerinde boğazlar üzerinden birtakım haklar iddia etmişlerdi. Ben bugün yeni bir odak olarak Hürmüz’den ziyade Doğu Akdeniz olarak görüyorum. Çünkü Doğu Akdeniz’de özellikle Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasında bir şer ittifakının oluştuğunu görüyoruz ve Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan haklarını alabilmesi durumunda 570 yıllık hidrokarbon kaynaklarını elde edebileceğini biliyoruz.

Özellikle 2019-2020’deki başarılı adımlarla Libya’daki meşru hükümeti canlandıran ve buraya askeri anlamda hizmet eden, danışmanlık hizmetleri veren ve aynı zamanda ortaya çıkan Libya ile olan savaşta İHA ve SİHA’ları ilk defa kullanarak artık dünyadaki harp doktrinini değiştiren ve tankların veya zırhlı araçların hükmünü ortadan kaldıran Türkiye, çok büyük bir jeopolitik kırılma yaratmıştır. Bu açıdan baktığımızda Doğu Akdeniz’deki paylaşım belirleyici olacaktır.

Tabii ki bu Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve İsrail arasındaki bu ittifakın ortadan kaldırılması noktasında Hürmüz Boğazı’nın da nasıl neticeleneceği önem kazanmaktadır. Çünkü İran aslında Hürmüz Boğazı’nı tıkamak suretiyle Amerika’nın hiç de kolay kolay bulamayacağı bir manevra imkanını yaratmıştır. Çünkü bundan sonra özellikle Amerika, Hürmüz Boğazı başta olmak üzere başka boğazlar ve geçitler üzerinden yeni bir rejim ortaya koymak ve tamamen denizlere hakim olmak istemektedir. Biliyorsunuz hakimiyet teorisine göre denizlere hakim olan tüm dünyaya hakim olur çünkü ticaretin önemli bir kısmı denizler üzerinden gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu açıdan baktığınız zaman bunun eğer başarı kazanırsa Endonezya-Malezya arasındaki Malakka Boğazı’na ve daha sonra da Bab-ül-Mendeb’e yani Kızıldeniz’e dönmesi ve burada da Amerika-İsrail ittifakının, emperyalist güçlerinin burada da boğazları ele geçirmesi gibi bir durum söz konusu olabilecektir.

Hürmüz Boğazı önemli olmakla beraber Türkiye’nin Şark Meselesi’ndeki bugün uzandığı nokta aslında Doğu Akdeniz’dir. Dolayısıyla bizim devletimizin de şu aşamada Doğu Akdeniz’deki kazanımlarını kaybetmemek için tüm sondaj ve arama gemilerini, savaş gemilerini Doğu Akdeniz’de bulundurması önem kazanmaktadır. Son olarak bu konuda Sumud Filoları da Doğu Akdeniz’de ciddi anlamda alarma edici bir nitelik taşıyor çünkü bu filolar özellikle Kıbrıs açıklarında Doğu Akdeniz’de uluslararası sularda durduruluyor ve buna hiçbir ülkeden en ufak bir tepki gelmiyor. Dolayısıyla bu da İsrail’in gerek Orta Doğu’da gerek Doğu Akdeniz’de tek hegemon güç olarak ortaya çıktığının uluslararası camia tarafından kabul edildiği anlamına geliyor. Bu anlamda da şark meselesi hususunda, İsrail Türkiye’ye ve diğer ülkelere çok büyük bir üstünlük sağlamış durumda. Bunun Lübnan boyutunu da Gazze boyutunu da eklendiğinde İsrail’in bölgenin tartışılmaz hegemon gücü olması konusunda hiçbir engel görünmemektedir. Bu da gerçekten Şart Meselesi’nde. Emperyalistlerin geldiği bugün kaçınılmaz bir üstünlüğü yansıtmaktadır.

Tarihte İngiltere ve Rusya arasındaki “Büyük Oyun”, bugün ABD-İsrail bloku ile Çin-Rusya-İran aksı arasındaki rekabette nasıl bir form değiştirmiştir?

Gerçekten de 1900’lü yılların ortalarından itibaren başlayan ve Avrasya coğrafyasını -ki bizim Türkistan diye adlandırdığımız- coğrafyanın paylaşımı konusunda gerçekleşen büyük oyun bugün gerçekten Amerika bloğuyla Çin, Rusya ve İran aksı arasındaki rekabette önemli bir belirleyicilik taşımaktadır. Zira İngiltere bu büyük oyunun uzantısı olarak bugün Rusya’yı parçalamak ve bölmek arayışında bulunuyor. Özellikle Trump’ın iktidara gelmesine kadar olan dönemde bunu önemli ölçüde başarmış görünüyor. Çünkü Ukrayna-Rusya savaşını özellikle Amerika Putin’i kışkırtarak İngiltere’nin emelleri doğrultusunda bir zayıflatma unsuru olarak Rusya’yı yıpratma, zayıflatma ve Putin’den ziyade Batı’ya müzahir olan bir aktörün başa geçmesi için yapılan bir mücadele noktasında ortaya koymuştu.

Burada hem Rusya’nın tüm ambargolara rağmen ayakta kalmayı başarması ve aynı zamanda Trump’ın 20 Ocak 2024 itibariyle iktidara gelmesinden sonra Putin’le kurduğu ittifak özellikle Alaska zirvesinde yani Yalta Konferansı’na benzer bir şekilde dünyayı Rusya ve Amerika arasında paylaşma mücadelesi ve anlaşmayla bu konuda sonuçlandırmalarıyla Joe Biden dönemi politikalarının tamamen anlamsız hale geldiğini ya da akamete uğradığını söylememiz mümkün.

Bugün geldiğimiz noktada da özellikle İran savaşı üzerinden de büyük bir ayrışma ortaya çıkartılmaya çalışılıyor. Çünkü biliyorsunuz Ukrayna savaşıyla beraber 80 yıllık NATO ittifakı artık dağılma noktasına geldi. Yani transatlantik uzlaşma ortadan kalkmış görünüyor. Amerika, Avrupa’yı bir parazit olarak görerek kendi sırtından atmaya çalışıyor. Avrupa ise daha çok Çin ve Rusya arasında bir ittifakın oluşmasına da mani olmaya çalışıyor. Özellikle en son Xi Jinping’le yaptığı Trump’ın Zirvede bunun önünü almak için ciddi bir mücadele içerisine girdiğini görüyoruz. Yani Avrupa’yı tamamen bitirme, Çin ve Rusya’dan uzaklaştırma siyaseti izlediğini görüyoruz.

Özellikle en son zirvede Çin ve Rusya arasında da bir ayrışma oluşturmaya çalışıldığını görmemiz mümkün. Burada özellikle Çin, Rusya ve İran arasında umulan aslında ittifakın tam olarak gerçekleşmediğini de söylememiz olası. Çünkü İran konusunda özellikle Çin, Tayvan konusu üzerinden bir müzakere yeteneği geliştirmeye çalışıyor. Amerika’nın 11 milyar dolar gibi ciddi bir rakamla Tayvan’ı silahlandırmaya çalışması karşısında İran’ın silahsızlandırılması ve nükleerden arındırılması hususunda Çin’de Amerika arasına bir anlaşma sağlanmış gibi görünüyor.

Rusya ise yani Ukrayna savaşında İran’ın yaptığı en kritik ve hayati yardımlara rağmen İran’ın yanında tamamen yer almadığını görüyoruz. Pek çok konuda Amerika’ya ve Avrupa’ya kendisini muhtaç hissediyor. Çin, Avrupa ve Amerika’ya ürettiklerini satabilmesi için siyasi ve askeri gerilimlerden uzak durmaya çalışıyor. Çünkü bir buçuk milyar civarında doyurması gereken bir nüfus var ve bu anlamda Çin daha çok ekonomik veya ticari savaşlarla yetinip henüz askeri gücünü ya da hard power” olarak kendi varlığını göstermek tercihini gündeme bir türlü getirmiyor.

Sonuç olarak baktığımız zaman gerçekten bugün Ukrayna savaşının bitirilmesini engelleyen ya da İran’da Körfez ülkelerini işte bir şekilde yerinde tutarak İran’ın daha fazla ön penana çıkmasını sağlayan güç aslında İngiltere ve İngiltere’nin bu tavrı bir şekilde Türkiye’nin çıkarlarına da uyum sağlıyor. Özellikle Suudi Arabistan – Pakistan arasında kurulan ittifakın Türkiye, Katar Kuveyt gibi ülkeler tarafından desteklenmesi ve bu ittifaka Akdeniz’de İtalya ve İspanya gibi ülkelerin katılması, İngiltere’nin çok fazla istediği bir şey. Çünkü netice itibariyle İngiltere 2013’te deklare edilen kuşak yol politikasının devamı niteliğinde, artık Amerika’nın 2. Dünya Savaşı’nda sahip olduğu küresel hegemon güç olma iddiasını ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Nitekim 2. Dünya Savaşı sonunda Yalta’da Stalin, Roosevelt ve Churchill bir araya geldiklerinde Churchill. İkinci Dünya Savaşı’nın galibi olmakla beraber ekonomisi çok kötü olduğundan birtakım küresel hegemonik güçlerini geçici olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne devretmişti. Bugün gücü tekrar teslim alarak devralarak Amerika’nın yerine küresel hegemon güç olma arzusunu ortaya koyuyor. Ama Çin geldiğimiz en son noktada ticari anlamda güçlü olma hedefi olmasına rağmen küresel hegemon bir güç olma iddiasını ertelediği anlaşılıyor. Nitekim NATO strateji belgesinde Çin’in askeri anlamda NATO’yu yakalamasının ancak 2049 yılı gibi bir dönemde gerçekleşebileceğini iddia ediliyor.

Paylaş
Paylaş: