Dünyadaki elementlerden ne kadar yetkin düzenekler, sofistike aygıtlar meydana getirilirse getirilsin ve bunlar ister bir yazlım ister bir robot olsunlar, bu teknoloji ürünlerine asla hissetme yeteneği kazandırılamaz.
Duygusal bir süreci üretebilmek için mutlaka organik doğa içinde yer alan bir varlık olmak gerekir ve konumuz bağlamında da tüm organlarıyla insan yapısında olmak, coşkusal süreçlere sahne olmak, bu coşkuların değerlendirmelerini hisler biçiminde algılaması gerekir.
“Coşku” ve “His” Kavramı
Bir uzman nörolog olan Antonıo R. Damasio, “Duygusal Zekâ” üzerine teoriler geliştiren tüm psikologlar için başvuru kitabı olan “DEKARTIN YANILGISI“ adlı kitabında, coşku ve his kavramını açıklarken şunları söyler:
His: Vücut anatomisinin istikrarlı inşasının verileri ile yeniden inşası sürecinde meydana gelen pertürbasyonun verileri arasındaki ana menzilden uzaklığın, dış uyaranla ilişkisi içinde idrakidir.
Coşku: Olumlu ya da olumsuz bir hisse kaynaklık eden vücut pertürbasyonunu; vücuttaki hal değişimini dile getirir.
Başka bir ifadeyle coşkular, organizmanın kendi çevresindeki dünyayla olan ilişkilerini yine organizmanın kendisi yoluyla değerlendirişini betimlerler.
Damasio, durağan ve değişmez bir özbenlik terimi yerine, su yatağı gibi dalgalanan bir iç yaşamdan, benlik halinden söz etmeyi yeğliyor.
“… Yaşayan organizmalar art arda bir diz ‘hal’ içine girerek sürekli değişim içinde olurlar; her bir hal, vücudun tüm parçalarında devam edegelen etkinliklerin oluşturduğu farklı imgelerle temsil edilirler.”
“Hisler: Zihinsel bir içeriğin-bir imgenin ya da kendi organlarından aldığı duyumların harekete geçirdiği ve insan vücudunun, fiziksel, kimyasal, elektriksel, hormonsal vb. durum değişiklerinin zihinde idrak edilmesini anını dile getirirler.”
Bir başka deyişle hisler; statik, bildirimsiz, sakin vücut hali ile menzilinden uzaklaştığında meydana gelen vücut hali değişimi arasındaki farkın -coşkusal değerlendirmenin- algısıdır… Coşku ve vücut hali değişiklerine birkaç örnek verirsek:
Öfke: Kaşların çatılması, dudakların sıkıca kenetlenmesi ve sert bakışlar.
Korku: Kaşların kalkması, gözlerin açılması ve ağzın hafif gerilmesi.
Tiksinti (İğrenme): Burnun kırışması, üst dudağın kalkması, midenin bulanması.
Şaşkınlık: Kaşların yükselmesi, gözlerin açılması ve çenenin düşmesi… vb.
Damasıo, “… Birçok durumda, coşku ve hislerin tam anlamıyla şu şekilde işlediğine inanıyorum; zihin/beyinden vücuda ve tekrar vücuttan zihin/beyne…” Domasio buradan hareketle, bu işleyişin “Somatik/vücutsal/işaretleyici” adını verdiği bir sinyalizasyon sistemiyle gerçekleştiğini ileri sürüyor.
Ona göre, “somatik işaretleyici”, beyinle vücut arasındaki bir “haberleşme” düzeneği olarak, ister vücudun kendi organlarından aldığı karın ağrısı, kalp çarpıntısı gibi hal değişikliklerinin imgesiz bildirimine olsun, ister çevreden aldığı bir duyumun imgesine olsun -örneğin insanın sevdiği biriyle karşılaşması anı- vücutta meydana gelen durum değişiklerini beynin ilgili bölgelerine ulaştırır: Ve böylece beynin, vücudun bu durum değişimlerini, kendisinde mahfuz olan hislerden biri olarak, örneğin acı, haz, korku, sevinç, üzüntü vb. duygular olarak algılanmasına aracılık etmektedir.
Somatik İşaretleyici, vücudun varkalımı ile ilgili coşkusal durumları ile beynin ilgili bölümleri arasındaki haberleşmeyi de gerçekleştirir. Referansı kaynağı, hücre çekirdeğindeki genlerdir. Genetik bilgiler, zihin katına içgüdü olarak çıkarlar ve içgüdüler, insanın insan olalı beri edindiği tüm yaşamsal önemdeki deneyimlerini kuşaktan kuşağa aktaran özgün yazılımlardır.
Nöroloji kaynaklarında bir gram DNA’da bir trilyon bilgisayar CD’sine eşdeğer bilgi bulunduğu ve bu bilginin yaklaşık 200 trilyon kitaba sığabileceği anlatılmaktadır.
Damasıo, Dekart’ın aksine insanın düşünebilmesinde öncelikli referans kaynağının vücut olduğu ve vücudun ilk işinin kendi bekasının sağlayacak bir sinirsel ağ-beyin sapındaki duygusal ağ da denilen talamus, amigdala, hipokampüs, hipotalamus ile birlikte var olduğunu… Yani: var olduğu için duyup düşündüğünü kanıtlamaktadır.
İşte bu içgüdüler de sanatsal yaratı süreçlerine çok çeşitli yollarda katılırlar.
Her şeyden evvel içgüdüler, beynin bilgi kuramsal sürecine duygusal zekâ olarak dahil olurlar. Ve duygusal süreçlerde bilinenden çok daha önemli bir rol oynarlar: Kagan, Estetik ve Sanat Üzerine Dersler adlı kitabında, estetiksel bilginin SEZGİSEL OLDUĞUNU söyler. Psikolojide sezgiler; bilinçli bir akıl yürütme, mantıksal analiz veya kanıt arayışı olmaksızın, bir durumu, kişiyi veya bilgiyi içgüdüsel olarak anında anlama yeteneğidir. Beynin, geçmiş deneyimleri ve örüntüleri bilinçaltında hızla işlemesiyle oluşan “iç ses” veya “içgüdüsel his” olarak tanımlanır.
Kagan aynı eserinde sanatsal bir eserin içeriğinde boylu boyunca uzanması gereken temanın, salt bir fikir değil, fakat ‘Şiirsel Ana Fikir’ olduğunu ileri sürmektedir. Kagan, söz konusu kitabında sanat eserinde işlenen ve sergilen anlamın, yani sanat eserlerinin ana tema’sı denen şeyin, bilgi-kuramsal çerçeve içine sığdırılamayacağını; onun, anafikir artı duygu, yani şiirsel fikir olduğunu ileri sürmektedir. Sanatçı kendisi için dokunaklı olmayan herhangi bir toplumsal gerçekliği, ana fikir olarak alıp onu nesnelleştirmez. Sanat eserinin yaratım sürecinin temelinde konacak anafikir, şiirsel değilse yani toplumsal bir olay, ülke için, siyasi bir parti için ne kadar önemli olursa olsun, sanatçı için dokunaklı değilse, sanatçıyı motive edemez, dolayısıyla sanatçı, fikrin nesnelleştirilmesi sürecine ne esin yetisini ne yaratıcılığını ne de hayal gücünü sürece dahil edebilir.
Sovyet sanat tarihinde Partinin sanatçıyı belirlediği sorunsallar üzerinde eserler üretme zorunda bıraktığında, ortaya çıkan şeyin propaganda düzeyini aşamadığı görülmüştür.
Yesenin, Mayakovski vb. bazı Sovyet sanatçılarının intihar etmelerinin nedeninin, bu sanatçıların devrime karşı olan sorumluluk duygularıyla, sanatsal yaratımın doğal isterleri arasındaki zıtlaşmanın ürünü olduğunu düşünüyorum.
Son olarak Yapay Zekâya ideolojik-olan’ı üretme yeteneğinin de kazandırılamayacağını belirtmek isterim. Yapay zekâ bir özne olarak kendisine bir ideoloji üretemez. İdeoloji, salt teorik salt bilgi kuramsal bir soyutlama değildir. Böyle olsaydı Yapay Zekâya bu yetenek kazandırabilirdi. Ancak ideolojiler, teori artı istem’dir. İstemin kaynağı ise gereksinim duygusudur. Yapay Zekâya; yazılımlara ve robotlara gereksinim duyma yetisi kazandırılamaz, çünkü bu yetiye ancak canlı varlıklar sahip olabilir.
Marksistler, sanatsal yaratıların, sanatçının ideolojisiyle yakın bir ilişkisi olduğunu belirtmişlerdir. Bunu kanıtlamak hiç zor da değildir: Örneğin bir kadının işten dönen kocasının leğen içine aldığı ayağını yıkamasına yüzündeki mutluluk ifadesinin eşlik ettiğinin resmini yapmayı- böyle tablo görmüştüm- ancak feodal ideolojiye sahip bir sanatçı becerebilir.
Kagan sözü geçen kitabında, estetiksel olan’ı tanımlarken Çernişvski’inin şu ifadesine yer veriyor: “Güzel olan hayattır: İnsan idealindeki hayatı anımsatan bir nesneyi güzel bulur.”
Bu tabloda resmedilen de budur.
Sonuç
Yapay zekâ sanat yapamaz… Ancak fotoğraf makinesi kendiliğinden sanat eseri meydana getirememekle beraber, fotoğraf sanatçısının kullanımındaki bir fotoğraf makinesinden sanatsal fotoğraf çıktıları elde edilebiliyorsa, bunun gibi verdiği komutlarda ustalaşan bir sanatçının yapay zekâdan yararlanarak sanat eserleri üretebileceğine ve böylece yeni türden bir sanat dalının ortaya çıkabileceğine inanabiliriz.



