Çağdaş edebiyat denilen olgu, bir piyasa edebiyatına dönüştü.
Bugün edebî eserlerin değeri, estetik kaygı ile belirlenmiyor. Piyasa, edebiyat üreticisinin sırtında bir kamçı gibi şaklıyor: Ne kadar satılır? Kaç dile çevrilir? Bundan ne kazanılır? Bir de bunlara dijitalleşme ve algoritmalar eklendi… Artık edebiyatta bir serbest piyasa bulunmuyor. Popüler olanın, görünür olanın, daha çok reklamı yapılanın biçimlendirdiği bir alan burası.
Edebiyat dünyası bir çembere alınmış durumda. Neoliberalizmin etkisiyle artık kimlik konuları öncelikli hale geldi. Küçük burjuvazinin buhranları döne döne işleniyor. Farklı sınıflardan karakterler bulmak olanaksız. Yazarlar da bu piyasanın kuralına göre oynamayı tercih ediyor. Bu nedenle polisiye, kişisel gelişim, fantastik vb. popüler türlere yöneliyorlar. Kolay okunabilir, geniş kitlelere hitap eden bir dil kullanmaktan yana tavır koyuyorlar. Riskli ya da tartışmalı konulardan kaçınma psikoloji ağırlık kazanıyor veya mevcut neoliberal tezleri eserlerine yediriyorlar. Yayınevlerinin ve pazarlama stratejilerinin beklentilerine göre içerik üretiyorlar. Sosyal medya görünürlüğünü ve marka değerini artıracak eserler yazma yoluna gidiyorlar. Özetle, küreselleşmenin belirlediği ulusal pazarda daha rahat dolaşabilecek anlatılar üretmeye yöneliyorlar.
Estetik çeşitlilik, yerini piyasanın standartlaşmasına bıraktı. Küresel piyasa, satış, ödül ve görünürlük kaygıları üzerinden belirli anlatı kalıplarını teşvik ederek edebî üretimi giderek vasat kılıyor. Görünür olmak bu standarttan geçiyor. Daha çok görünür hale getirilen çok satan oluyor. Çok satanlar yine algoritmalarla daha çok öne çıkarılıyor ve çok satanın çok sattığı, yeni ve farklı olanın bu alana dâhil edilmediği bir sistem kuruluyor.
Türkiye’de bugün bu durumdan nasibini çokça alıyor. Ülkemizde bugün maalesef para vermeden kitap bastırmak neredeyse imkânsız gibidir. Bu yüzden de yeni ve genç yazarların işi giderek zorlaşıyor. Bir cendere ile karşılaşıyorlar: Ya popüler olana yöneliyorlar ya da hayallerini yarım bırakıyorlar.
Tarihin Sonu Tezinin Sanattaki Karşılığı
Edebiyat ve sanat üretim ilişkileriyle bağlantılıdır. Tekelci emperyalist dönem, edebiyatın da karakterini biçimlendirdi. Özellikle 1980’den sonra tek kutuplu dünyada sanatta da bir buhran yaşanmasına şaşmamak gerek. En azından 1980’lere kadar toplumculuk bir yere kadar gelebilmişti. Fakat küreselleşme döneminde edebiyatın karakterleri de tekdüzeleşti. Çürüyen sistem yalnızca kendini yemedi, sanatı ve edebiyatı da içten içe tüketti.
İnsanın sistemin dışına sürülmesi, edebiyatı da tarihin dışına sürme girişimiydi. “Tarihin Sonu” tezi, aynı zamanda hümanizmin ve sanatın sonu geldiğini ileri sürüyordu. Tezin sahibi Fukuyama ve Lyotard gibi isimler elbette doğrudan böyle bir şey demiyordu ama “büyük anlatıların sonu” aynı zamanda evrensel hakikatlerin çözüldüğünü, tek bir tarih anlatısının kalmadığını, parçalı kimlikler ve yerel anlatıların öne çıktığını belirtiyordu. Yani bir anlamda modernliğin de sonunu ilan ediyorlardı…
Oysa bir burjuva demokratik devriminin ürünü olan romanın en önemli özelliği tip (karakter) yaratması, bu karakterin evrensel niteliği, tarihsel, siyasî ve felsefi arka planlarının bulunması, parçalı kimlikler yerine bütünsel bir yapıyı ele almasıdır. Ayrıca modern dönemde sanat çoğu zaman toplumu değiştirme iddiası taşıyordu. İşlevseldi. Dolayısıyla “Tarihin Sonu” ile bu işlevsellik de yitirilmiş oluyordu. Sanat, politik öznesini kaybediyordu. Böylece bireysel deneyime, kimlik meselelerine, tüketim kültürüne, piyasa mekanizmalarına daha çok bağlanan bir sanat karşımıza çıkıyordu. Yalnızca edebiyatta değil, plastik sanatta da bu gerçeklikle karşı karşıya kalıyorduk. Sanat küresel müzayede sistemine, yatırım nesnesine, marka ekonomisine, bienal kültürüne, uluslararası galerilere daha bağımlı hale geliyordu.
Pratikte bunun karşılığını gördük. Büyük toplumsal romanlar azaldı. Birey toplumsallıktan yalıtıldı, bireyin iç dünyasına odaklanıldı. Kimlik politikaları öne çıktı. Distopyalar çoğaldı. Bu yönde ürün verenler de bol bol ödüllendirildi.
Yaşamın İçinden Anlatılanlar
“Tarihin Sonu” tezi çok geçmeden Yükselen Asya’nın duvarına tosladı. ABD’nin dünyanın jandarmalığına soyunduğu, askerî, ekonomik ve kültürel hegemonyası karşısına askerî güçler ve büyüyen ekonomiler çıktı. Batı medeniyeti gerilirken, Asya medeniyeti büyüyor. Başta Çin olmak üzere kamucu, paylaşımcı kültür gelişiyor.
Bu şimdiden edebiyata ve sanata yansımaya başladı bile.
Xinhua’da 30 Mart 2026’da yayınlanan bir makale bu gerçeği ortaya koyuyor. Teori dergisi, bu makaleyi “Çin’de Gündelik Yaşamdan Yeni Edebî Sesler Yükseliyor” başlığıyla paylaştı.
Öncelikle belirtmek gerekiyor ki Çin, yeni kalkınma planında sanata da önemli bir yer veriyor. “Halkın yeni edebiyat ve sanat biçimleri” anlayışı bunun yansımalarından biri. Buna göre Çin’de daha fazla insan kendi yaşam deneyimlerinden hareketle yazıyor ve eserlerini paylaşıyor. Akademinin ve enetelektüellerin ayrıcalığı da bununla birlikte sınırlanıyor.
Onlardan biri Li Wenli. Uzun yıllar ev hizmetlisi olarak çalışan Li Wenli, deneyimlerini “Pekin’de Ev Hizmetlisi Olarak Çalıştım” adlı anı kitabına dönüştürdü.
Makalede şu bilgilere de yer veriliyor: “Çin’in farklı bölgelerinde, farklı mesleklerden insanlar yaşadıklarını kaleme almaya başladı. Henan eyaletinde bir mağaza çalışanı ilk şiir kitabını yayımlamaya hazırlanırken, Ningşia Hui Özerk Bölgesi’nde bir mahalle görevlisi Sarı Irmak kıyısındaki yaşamı konu alan denemeler yazıyor.
“Bu yazarların yaşları yirmili yaşların sonlarından yetmiş yaşın üzerine kadar uzanıyor; eğitim geçmişleri de büyük farklılıklar gösteriyor. Hep birlikte değerlendirildiklerinde, yalnızca ‘kimlerin yazabileceği’ anlayışını değil, ‘edebiyatın ne olduğu’ anlayışını da genişletiyorlar.
“Zorluklarla anılan bazı bölgelerde yazmak ayrıca farklı bir anlam kazanmış durumda.
“Bir zamanlar ağır doğal koşullarıyla bilinen Ningşia’daki Xihaigu bölgesinde yıllar içinde bir çiftçi-yazarlar topluluğu ortaya çıktı. Gündüz tarlada çalışan bu insanlar geceleri yazıyor ve yaşam deneyimlerini edebiyata dönüştürüyorlar.”
Aralarından ödüllü yazarlar bile çıkıyor. En son yemek teslimatçısı olarak çalışan Wang Jibing mesai arasında kâğıt parçalarına karaladığı şiirlerden oluşan bir seçkiyle Çin’in en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Lu Xun Edebiyat ödülünü kazandırdı.
Çinli Emekçilerden Žižek’e Mesaj Var
Çin’de emekçilerin ürettiği edebi eserlerin yaygınlaşmasında dijitalleşmenin önemi de büyük. Xinhua’nın belirttiğine göre, “Bu tür anlatılar internet ve sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşıyor.”
Filozof Slavoj Žižek, yıllar önce yazdığı bir makalede Güney Kore’den yeni bir komünist sanat formunun yükseldiğine işaret etmişti. (Slavoj Žižek, Warum die Geschichte der Welt in Korea enden könnte, welt.de, 23.02.2024.)
Žižek, Güney Kore’deki “Web-Soseol (웹소설)” yani “Web-roman” akımını örnek gösteriyordu.
Web-romanlar yazarları tarafından haftalık bölüm bölüm paylaşıyor. Okurlar bunlara dijital ödeme ile ulaşabiliyor ve yorumlar da yapabiliyor. Filozafa göre okur ve yazar böylece birbirine karışıyor, üretim sürecinin potansiyel olarak kolektifleştiği ağlar oluşuyor. Fakat Žižek, komünist forma yalnızca biçimsel açıdan yaklaşıyor. Çünkü kendi de Web-romanları “Genç kuşakların depolitize yaşam tarzına uyan edebiyatın en iyi örneği” olarak nitelendiriyor. Yani içerik olarak bu web-romanlar, “depolitizasyon” süreci doğruyor.
Oysa şimdi Çinli emekçiler dünyaya ve Žižek’e de bir mesaj gönderiyor. Hem içerik hem de biçim olarak edebiyatı yeniden canlandırma hareketine girişiyor. Bunda da dijitalleşmenin meyvelerinden yararlanırken, aynı zamanda çiftçi-yazarlar topluluğu, köylerde “yazar atölyeleri” kurarak kırsallarda dahi entelektüel bir canlandırma hareketine girişiyor. Ağlar üzerinden değil, pratik ve hayat içinde kolektivizm inşa ediyor. Yeni bir Kültür Devrimi geliyor.
Marx ve Engels, komünist toplumu bolluk toplumu ve “tam hümanizm”in yaşandığı toplum olarak adlandırıyor. Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bu toplum aynı zamanda artık vaktini yalnızca işe değil kendini var edecek etkinliklere, bilime, sanata ve spora verecek bir toplumdur.
Çin, bilimsel sosyalizmin öncülüğünde insanları fakirlikten kurtarıyor, sosyalizm yolunda kararlı bir şekilde adım adım ilerliyor. Bunu yaparken, Çinli emekçiler de yeni bir sanat biçimini dünyanın önüne koyuyor.
İnsanlığın ufkunda artık emperyalizmin çürümüş eserleri değil, emekçi hümanizminin eserlerinin yükselişine de tanık oluyor.



