I. Neşteri Hastalıkla Karıştırmak
Son kırk yılda burjuva akademisinde, post-yapısalcı kulvarlarda ve postkolonyal teorik çevrelerde moda hâline gelen en sığ eğilimlerden biri, Marksizmi “Avrupamerkezci” bir Viktorya dönemi anlatısı ilan etme kolaycılığıdır. Edward Said’in Oryantalizm’indeki parçacı okumalardan Dipesh Chakrabarty’nin Provincializing Europe (Avrupa’yı Taşralaştırmak) metnine; Gayatri Chakravorty Spivak’ın epistemolojik şiddet eleştirilerinden Walter Mignolo ve Aníbal Quijano’nun “müstemlekesizleşme✻” (decoloniality) adına Marksizmi “Batı modernitesinin iç muhalefeti” sayan yaklaşımlarına kadar geniş bir akademik yelpaze, Marksizmi doğduğu coğrafyanın tarihsel ve kültürel dar sınırlarına mahkûm etmek ister. Michel Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler’de Marksizmi 19. yüzyıl düşüncesinin içinde suda yüzen bir balığa benzetip başka hiçbir yerde soluk alamayacağını söylemesi ya da Jean-François Lyotard’ın onu bir “Aydınlanmacı büyük anlatı” sayarak kenara atma çabası da aynı kulvarda akar. Oysa bu iddia, kavramsal bir cehaletten kaynaklanmıyorsa, Marksizmin kapitalizmle yürüttüğü kökten hesaplaşmayı tasfiye etmeyi hedefleyen ideolojik bir saptırmadır.
Marksizm, doğası gereği Avrupamerkezci olamaz. Çünkü o dönemin Avrupa’sını tarihsel ve sosyolojik olarak karakterize eden ana dinamik kapitalizmdir. Marksizm, kapitalizmin merkezi olan Avrupa’yı tahlil ederek onu aşmanın, tarihsel olarak geride bırakmanın ve ortadan kaldırmanın teorisini ortaya koymuştur. Bu bakımdan Marksizm, özünde, aşmayı ve tasfiye etmeyi amaçladığı sistemin tarihsel görüşü olan Avrupamerkezciliğin doğrudan reddidir.
Avrupamerkezcilik, Batı coğrafyasının soyut bir zihinsel kibri ya da tarihten bağımsız bir “kültürel üslubu” değildir. Avrupamerkezcilik, ilksel birikim süreçlerinin, sömürgeci yağmanın, küresel pazarın teşekkülünün ve sermaye birikiminin ideolojik kılıfıdır. Kapitalizm dünyayı kendi merkezinde tanımlarken buna tarihsel, ırksal ve mantıksal bir zorunluluk atfeder. Doğduğu coğrafyadaki egemen üretim tarzının iç çelişkilerini, sömürü çarklarını ve tarihsel sınırlarını ifşa eden bir öğreti, o üretim tarzının kurucu fantezisini bünyesinde taşıyamaz. Bir hastalığın anatomisini çıkarıp onu ortadan kaldıracak neşteri bileyen teorik çerçeveyi hastalığın kendisiyle özdeşleştirmek, diyalektik akıldan tümüyle vazgeçmektir.
Bulaştırılmak İstenen Ayıbın Hesabı
Burjuva akademisinin ve postmodernist teorisyenlerin Marksizme yönelttikleri Avrupamerkezcilik suçlaması, bilinçli olarak yapılan bir metodolojik hedef değiştirme işlemidir. Kapitalist üretim tarzının sınıfsal çelişkilerini ve küresel sömürü mekanizmalarını görünmez kılmak isteyen analizciler, meseleyi “coğrafi köken” ya da “kültürel söylem” zeminine çekmeye çalışırlar. Sınıf kategorisini pasifize edip yerine kimlik ve söylem tahlillerini geçiren bu çevreler, kapitalizmi bir üretim tarzı olmaktan çıkarıp soyut bir “Batı zihniyeti” düzeyine indirgerler.
Karl Marx’ın eserlerini ağırlıklı olarak Londra’da yazmış olması ya da analizine Batı Avrupa kapitalizminin somut örnekleriyle başlamış olması, teorinin geçerliliğini Londra’nın sınırlarına hapsetmez. Bir fizik kanununun veya doğa yasasının ilk kez Avrupa’daki bir laboratuvarda ya da rasathanede matematiksel formülüne kavuşturulmuş olması nasıl o yasayı “Avrupamerkezci” saymayı gerektirmiyorsa, Marx’ın kapitalist birikimin yasalarını Manchester fabrikalarını ve İngiliz ekonomi politiğini inceleyerek çıkarmış olması da tarihsel materyalizmi “Avrupamerkezci” yapmaz. Teorinin doğduğu yer ile teorinin açıklama gücünün menzili arasındaki niteliksel farkı anlamamak, bilimin doğasını reddetmektir. Marksizm, Batı Avrupa’da doğmuş ama Avrupa’yı -yani kapitalizmi- aşmanın bilimi olarak evrenselleşmiştir.
Yukarıda adı geçenlerin her biriyle hesap görülecektir. Gelgelelim, bu hesabın kâğıt üzerinde bir söylem tartışmasına dönüşmemesi için önce zemininin döşenmesi gerekir: İnsanlık tarihinin gerçek ana caddesi, Marksizmin kendi içinde geçirdiği arınmanın ve dünyalılaşmanın pratik bilançosu ile küresel değer transferinin niceliğidir. Bütün bunlar ortaya konduktan sonra, Marksizme “Avrupamerkezcilik” ayıbını bulaştırmak isteyenlerin dosyası VII. bölümde tek tek açılacaktır.
II. “Balık Pulu Deterleri”nden Tahrir Defterlerine
Avrupamerkezci akademinin ve onun izinden giden oryantalist tarihçiliğin en temel safsatalarından biri, Batı Avrupa’nın tarihsel gelişimini bir “insanlık mucizesi” olarak kurgulamasıdır. Bu iddiaya göre Antik Yunan’dan itibaren Batı, “ötekilerden” ayrılan dinamik bir hatta girmiştir. Antik Yunan’ın özgünlüğü köleciliğe, kölecilik parçalı iktidar yapısıyla karakterize edilen Avrupa feodalizmine, o da sermaye birikimine ve kapitalizme evrilmiştir. Bu kurguda Batı dışı toplumlar -Mısır, Çin, Hindistan, Osmanlı- Karl August Wittfogel’in şablonuyla “hidrolik despotluklar”, merkezi ve durağan imparatorluklar olarak resmedilir. Merkezi iktidarın varlığı bu toplumların dinamizmini felç etmiş, onları “tarihsizliğe” ve durgunluğa hapsetmiştir. Kapitalizme geçiş de ancak parçalı iktidarın var olduğu Avrupa’da mümkün olabilmiş, Doğu toplumları ise dışarıdan bir müdahale olmadan kendi iç dinamikleriyle değişemeyecek yapılar olarak kodlanmıştır.
Bu anlatı, burjuva ideolojisinin tarihsel gerçekliği başaşağı çevirme hamlesidir. Marksist yöntem, üretim ilişkilerini ve sömürü tarzlarını bu tip kurgusal “Batı mucizeleri” üzerinden değil, artı-ürüne el koyma mekanizmaları üzerinden tahlil eder.
Doğrudan üretici olan serfin veya reayanın artı-ürününe küçük bir feodal senyörün ya da merkezi devletin atadığı tımarlı beyin el koyması, sömürünün niteliğini değiştirmez. Farklılık yalnızca egemen sınıfın iç örgütlenişinde ve artı-ürünün bölüşüm mekanizmasındadır; üreticiden artı-ürüne ekonomi dışı yoldan, yani zorla el konması gerçeği her iki yapıda da kesintisiz olarak yürürlüktedir. Batı feodalizminde egemen sınıf mülkiyeti ve iktidarı parçalayarak artı-ürünü doğrudan yerel ölçekte cebine indirirken, Doğu’daki yapılarda egemen sınıf merkezi devlet hâlinde örgütlenmiş, tımarlı bey ise bu merkezi gücün atadığı bir “artı-ürün toplayıcısı” rolünü üstlenmiştir. Sömürülen kitleler açısından sömürünün sınıfsal ve diyalektik niteliği her iki modelde de tamamen aynıdır.
Burada Samir Amin’in Marksist teoriye yaptığı devrimci katkı hayati önem kazanır. Amin, Avrupamerkezci tarih yazımının “feodalizm tarihin ana caddesidir” ezberini bozmuş ve yerine doğrusunu koymuştur. Amin’in analizlerinde Türkçeye “haraçlı” veya “vergisel” diye çevrilen tribüter sosyo-ekonomik formasyon kavramsallaştırması gösterir ki, insanlık tarihinin asıl ana caddesi ve genel kuralı Avrupa feodalizmi değil, artı-ürüne devlet ya da egemen sınıf tarafından vergi ve haraç yoluyla el koyulan tribüter sistemdir. Çin, Mısır, Osmanlı ve İnka imparatorlukları bunun en olgun örnekleridir.
Bu tarihsel gerçeklik bir soyutlama değildir; dönemin idari ve mali arşiv kayıtlarından somut olarak izlenebilir. Osmanlı Devleti’nin Tahrir Defterleri, toprağın mülkiyetinin mülk veya vakıf tesis edilmedikçe devlette (mirî arazi) olduğunu, üreticinin (reaya) toprağı kullanma hakkı karşılığında artı-ürünü öşür veya resm-i çift adıyla devlete ya da onun gelir tahsis ettiği tımarlı sipahiye verdiğini gösterir. Çin’de Ming ve Qing hanedanlarının Yulin Tuce (Balık Pulu Defterleri) ve Huangce (Sarı Defterler) arşivleri de aynı gerçekliği kanıtlar. Artı-ürün, Yitiao Bianfa (Tek Kamçı Yasası) gibi reformlarla gümüş bazlı merkezi vergilere dönüştürülerek devlet mekanizması bünyesinde emilmiştir.
Batı Avrupa feodalizmi ise bu devasa ve kurumsallaşmış tribüter sistemin çevreye ait, parçalanmış, kurumsallaşamamış ve istisnai bir zayıf halkası, bir uç varyasyonudur. Çokuluslu şirketler tekstil, tarım, madencilik ve elektronik montaj süreçlerini Çevre ülkelerdeki kayıt dışı atölyelere, ev eksenli kadın çalışanlara ve kayıtsız küçük işletmelere taşeronlaştırır. Piyasa fiyatı üzerinden satın alınan nihai ürünler, arkasındaki muazzam kayıt dışı emeğin yarattığı artı-değeri küresel perakende devlerinin kâr hanesine yazar. Avrupa feodalizmi bir kural değil, tarihsel bir istisnadır, Batı’yı insanlığın merkezine koyan geriye dönük tarih kurgusu ise sömürgeciliği meşrulaştıran ideolojik bir kurgudan ibarettir.
İnsanlık tarihinin genel yasallığı şöyle işler. Ana caddeyi oluşturan tribüter yapıda artı-ürüne merkezi teşkilatın denetiminde ve ekonomi dışı yoldan, zorla el koyulur. Bu devasa sistemin kenarında kalan zayıf bir sapma olarak Batı Avrupa feodalizmi belirir. Feodalizmin sunduğu zayıf esneklik çatlağından doğan kapitalist dönüşümde ise sömürü yok olmaz; artı-ürün, piyasa mekanizması üzerinden artı-değer biçimini alarak gerçekleşir.
Kapitalist üretim tarzına geçişle birlikte sömürü nitelik değiştirmiş olmaz, biçimsel olarak örtük hâle gelir. Kapitalizm öncesi bütün formasyonlarda -ister feodal senyörlükte ister haraçlı (tribüter) yapılarda- sömürü çıplaktır. Reaya veya serf, ürettiği buğdayın ne kadarını beyine veya devlete vereceğini bilir; zor ekonomi dışı yoldan gözle görünür şekilde uygulanır.
Kapitalizmde ise işçi piyasada “özgür” bir birey gibi kapitalistle sözleşme yapar. Ücretini aldığında, harcadığı emeğin tam karşılığını aldığını sanır. Oysa kapitalistin ödediği miktar işçinin yarattığı değer değil, yalnızca işgücünün yeniden üretimi için gerekli olan miktardır. İşçinin gün boyunca yarattığı ek değere -yani artı-değere- piyasa mekanizmasının arkasına gizlenerek el koyulur. Kapitalizm, sömürüyü eşitlik ve özgürlük yanılsamasıyla örter. Marksizm, tam da bu mekanizmayı ifşa ederek Batı’nın burjuva aydınlanmasını tel tel ayırmıştır.
III. 1853’ten Zasuliç’e: Marx Kendini Nasıl Düzeltti
Hiçbir kuram, kaleme alındığı tarihsel ve entelektüel atmosferden tamamen yalıtılmış olarak değerlendirilemez. Karl Marx ve Friedrich Engels de metinlerini 19. yüzyıl Viktorya İngiltere’sinin, Sanayi Devrimi’nin ve dönemin antropolojik birikiminin belirlediği tarihsel koşullar altında yazmışlardır. Marx’ın 1850’li yıllarda New York Daily Tribune gazetesine yazdığı Hindistan ve Doğu makalelerinde, sömürgeciliğe dönemsel olarak “ilerici bir yıkıcılık” rolü atfeden ya da Hegelci “tarihsiz halklar” kategorisinin izlerini taşıyan çizgisel ifadelere rastlanabilir. İngiltere’nin Hindistan’da biri yıkıcı, biri de yenileyici olmak üzere ikili bir misyon yürüttüğünü söyleyen 1853 tarihli pasaj, bugün Marksizme yöneltilen Avrupamerkezcilik suçlamasının neredeyse yegâne dayanağıdır.
Çağın koşulları nedeniyle bünyeye bulaşan bu tortular, Marksizmin kendi yöntemi tarafından hızla temizlendi. Çünkü özü itibarıyla Marksizmin Avrupamerkezcilikle bağdaşması ontolojik olarak mümkün değildi; teori tam da bu içsel zorunluluk sayesinde kısa sürede en geniş anlamıyla dünyalılaşma sürecine girdi.
Marx’ın kendi entelektüel çizgisi, bu içsel arınmanın en somut kanıtıdır. Hayatının son yıllarında etnolojik araştırmalarını derinleştiren Marx, Morgan, Phear, Maine ve Lubbock’un çalışmalarını eleştirel bir gözle inceleyerek 1880-1882 arasında Etnoloji Defterleri’ni tuttu. Bu defterler ve 1881’de Rus devrimci Vera Zasuliç’e yazdığı taslak mektuplar, Marx’ın “bütün insanlığı tek bir Avrupa tarihsel gelişim çizgisine girmeye mecbur kılan” şablonculuğu kesin bir dille reddettiğini gösterir.
Marx, Zasuliç’e cevabında Kapital’de ortaya koyduğu tarihsel tahlilin yalnızca Batı Avrupa’ya özgü bir patika olduğunu, Rus geleneksel komünal toprak mülkiyeti yapısının (община: obşçina) kapitalist cehennemden geçmek zorunda kalmadan doğrudan doğruya sosyalist bir yapının çekirdeği olabileceğini vurguladı. Bu tespitin bir koşulu vardır ve o koşul atlandığında tez savunulamaz hâle gelir: Marx ile Engels, Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça baskısına yazdıkları önsözde, obşçinanın komünist gelişmenin hareket noktası olabilmesi için Rus devriminin Batı’daki bir proletarya devrimiyle karşılıklı olarak tamamlanması gerektiğini açıkça yazmışlardır. Yani söz konusu olan yerel bir izolasyon övgüsü değil, tek çizgili şemanın reddiyle enternasyonal bağın birlikte kurulmasıdır. Marx, kendi kuramının Avrupamerkezci bir şablon hâline getirilmesine ilk elden karşı çıkan kişidir.
Metodolojik evrim hattı şu doğrultuda gelişmiştir: 1850’lerde Hindistan makalelerindeki çizgisel kabullerin izleri, 1880-1882’de Etnoloji Defterleri ve 1881’de Vera Zasuliç mektuplarıyla doğrusal tarih modelinin ilga edilmesine dönüşmüştür. Bu hat, 1913 yılında Lenin’in müdahalesiyle yeni bir evreye sıçramıştır.
Teorik arınma, 20. yüzyılın başında Vladimir İlyiç Lenin’in diyalektik müdahalesiyle pratik ve stratejik bir nitelik kazandı. Lenin, 1913’te kaleme aldığı tarihî makalesinde burjuva diplomasisinin ve Batılı sosyal-şovenlerin kibir dolu terminolojisini yerle bir ederek “Geri Avrupa ve İleri Asya” (Отсталая Европа и передовая Азия) formülasyonunu ortaya koydu.
Lenin bu makalede diyalektiğin muazzam bir uygulamasını sunuyordu. Batı Avrupa, emperyalist kârlar üzerinden kendi işçi sınıfının üst katmanlarını rüşvetle satın almış (işçi aristokrasisi), burjuvazi gericiliğin ve sömürgeciliğin ana kalesi hâline gelmiş, yani gerilemiştir. Buna karşılık Asya’da -Çin’de, Türkiye’de, İran’da, Hindistan’da- emperyalizme ve feodalizme karşı ayağa kalkan milyonlar tarihin yeni devrimci ve dinamik öznesi hâline gelmiş, yani ileriye geçmiştir.
Bu tespit, Marksizmin Avrupamerkezci bağlamlardan hem teorik hem de pratik düzeyde kesin ve geri dönülmez kopuşunun ilanıdır. Bu müdahaleyle birlikte Marksizm, Batı Avrupa merkezli bir işçi hareketinin teorisi olmaktan çıkmış, küresel ölçekte emperyalizme, sömürgeciliğe ve kapitalizme karşı savaşan bütün ezilen halkların evrensel kurtuluş kılavuzu hâline gelmiştir. Bünyeye dönemsel olarak bulaşan tortular, teorinin kendi devrimci diyalektiğiyle sökülüp atılmıştır.
IV. Zincirin Koptuğu Yer
Fizik bilimi nasıl Aristoteles’le veya Newton’la bitip donmadıysa, toplumsal süreçlerin teorisi olan Marksizm de kurucularının biyolojik ömrüyle sınırlı kalamazdı. Newton’un klasik mekanikte evrensel kütleçekim kanunlarını ortaya koymuş olması fiziğin gelişimini durdurmadı; tersine, doğa bilimleri Planck, Bohr ve Einstein ile kuantum mekaniğine ve rölativiteye doğru derinleşerek evrensel açıklama gücünü genişletti. Klasik mekaniğin makro-evrendeki geçerliliği, atom-altı dünyadaki kuantum sıçramalarıyla çelişmez; onu kapsayarak aşar. Aynı diyalektik yasa Marksizm için de geçerlidir. Marksizm, Lenin’in emperyalizm ve zayıf halka tahliliyle, Mao’nun Çin Devrimi’nde köylülüğü ve Halk Savaşı’nı merkezileştiren stratejisiyle, Samir Amin’in tribüter formasyon ve eşitsiz mübadele çözümlemeleriyle kendi kuantum sıçramalarını gerçekleştirmiştir. Kuram, dondurulmuş bir Viktorya dönemi reçetesi olarak kalmamış; evrensel ile yerelin diyalektik birliği sayesinde her coğrafyanın somut gerçekliğiyle yeniden üretilerek dünyalılaşmıştır.
Yirminci yüzyılın gidişatı, devrimci dinamiğin merkez üssünü Batı metropollerinden Çevre coğrafyalara doğru kaydırdı. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da ve Komünizmin İlkeleri’nde öngördükleri ile gelişmiş kapitalist ülkelerde eşzamanlı proleter devrim modeli, emperyalizm çağında geçerliliğini yitirdi. Lenin’in emperyalizm tahliliyle gösterdiği üzere kapitalist dünya sistemi tek tek ulusal ekonomilerin toplamı değil, küresel bir zincir idi. Bu zincir de en gelişmiş halkanın bulunduğu Batı’da değil, çelişkilerin en çok biriktiği ve sömürünün en yalın hâlini aldığı en zayıf halkada kopacaktı.
Dünyalılaşmanın en önemli aşaması Çin Devrimi oldu. Çin Devrimi, Marksizmin bir Batı Avrupa kuramından ibaret olmadığını, coğrafyadan bağımsız evrensel bir bilim olduğunu en kitlesel, en derin ve sarsılmaz biçimde pratikle kanıtlayan tarihsel eşiktir. Lenin, “Geri Avrupa ve İleri Asya” formülasyonuyla teorik ve stratejik kopuşun kapısını açmıştı. Bu kopuşun ampirik, toplumsal ve coğrafi olarak devasa bir gövdeye kavuşması Çin Devrimi’yle gerçekleşti.
Klasik ve dogmatik okuma, devrimi yalnızca kentli sanayi işçisinin varlığına ve kapitalist gelişmişliğe bağlama eğilimindeydi. Sanayileşmemiş, nüfusunun ezici çoğunluğu köylü olan Çin’de bu dogmayı uygulamaya kalkmak devrimi baştan imkânsız kılardı. Nitekim bu yol denenmiş ve trajik bir hüsranla sonuçlanmıştı. Mao Zedong ve onun önderliğindeki Çin Komünist Partisi, Marksizmin diyalektik ve materyalist yöntemine sadık kalarak kopyacı bir şablonu reddetti. Yoksul köylülüğü devrimin asli sürükleyici gücü yaptı; klasik kentsel ayaklanma modelinin yerine “Kırlardan Kentlerin Kuşatılması” ve “Halk Savaşı” stratejisini yerleştirdi.
Devrimci stratejiler, evrensel yasal düzenlilik içinde özgün biçimler alarak ilerlemiştir. 1917 Rusya’sında ikili iktidar ve kent esaslı ayaklanma ile şehirlerden kırlara uzanan hat, 1949 Çin Devrimi’nde uzun süreli halk savaşı ve yoksul köylü tabanıyla kırlardan kentlere yönelmiştir. 1959 Küba Devrimi kır gerillasının dağlardan şehirlere akan mücadelesiyle kazanılmış, bu deneyim ancak sonradan -Régis Debray’ın 1967 tarihli Devrimde Devrim? Broşürüyle-“odaklaşma” (fokoculuk) adı altında bir kurama dönüştürülmüştür. Sonra bu kuram da şablonlaştırılmıştır. 1945’te başlayıp 1975’te tamamlanan Vietnam Devrimi ise toplumsal devrimi anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşıyla birleştirmiştir. Bu tecrübelerin hiçbiri birbirinin kopyası değildir; tamamı nesnel sınıfsal diyalektiğe dayanır.
Çin Devrimi’nin 1949’daki zaferi, emperyalizme ve feodalizme karşı verilen ulusal kurtuluş savaşları ile toplumsal devrim fikrinin nasıl tek bir hat üzerinde birleşebileceğini somut olarak gösterdi. 1949’dan sonra gelen Vietnam, Kore, Küba, Laos, Nikaragua ve Afrika’daki sömürgecilikten kurtuluş hareketleri, klasik Avrupa modellerinden çok Çin’in temsil ettiği toplumsal-ekonomik ve stratejik gerçeklikten beslendi.
Bu noktada diyalektiğin en temel ilkelerinden biri vurguyla ortaya konmalıdır: Tarihte birbirinin kopyası olan tek bir devrim dahi gösterilemez; zira her toplumsal altüst oluş kendi toprağının özgün şartlarında biçimlenir. Bu çeşitlilik, Marksizmin ortaya koyduğu evrensel ve nesnel yasal düzenliliğin bir gereğidir.
Devrimlerin biçimsel, stratejik, askeri veya coğrafi özgünlükler taşıması Marksizmin evrensel geçerliliğine gölge düşürmez. Tersine, Lenin’in belirttiği “somut durumun somut tahlili” ilkesinin doğrulanmasıdır. Fizik kanunlarının farklı atmosferik koşullarda farklı tezahürler göstermesi kütleçekim yasasını nasıl geçersiz yapmıyorsa, toplumsal devrimlerin Rusya’da, Çin’de, Küba’da veya Vietnam’da aldığı özgün biçimler de Marksizmin evrensel yasal düzenliliğini ortadan kaldırmaz.
Hepsinde ortak olan omurga şudur: Üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki çatışma, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, ekonomi dışı yollarla veya ekonominin içsel süreçleriyle işleyen sömürü çarklarının parçalanması ve egemen sınıf iktidarının tasfiyesi. Marksizmin evrenselliği, dogmatik bir şablonculuktan değil, yerel koşullara yaratıcı biçimde uyarlanabilme özelliğinden, evrensel-yerel diyalektiğinden kaynaklanır.
V. Yüz Saate Karşı On Saat
Teorik yöntemin ampirik temellerini güçlendirmek için küresel değer transferinin nicel mekanizmalarına ve sermaye birikiminin kayıt dışı emek rejimleriyle kurduğu makro-mikro bağlara bakmak şarttır.
Eşdeğerlerin mübadelesi yanılsaması
Uluslararası ticaret, serbest piyasa teorilerinin iddia ettiği gibi eşdeğerlerin serbest mübadelesi değildir. Arghiri Emmanuel ile Samir Amin’in kavramsallaştırdığı eşitsiz mübadele mekanizması, artı-değerin küresel ölçekte Çevre’den Merkez’e nasıl emildiğini gösterir. Çevre ülkelerde işgücü maliyeti ve ücretler, verimlilik oranları eşitlendiğinde dahi Merkez ülkelerin çok altında tutulur. Çevre ülkedeki yüz saatlik toplumsal emeğin ürünü olan bir ihraç malı, Merkez ülkedeki on saatlik emeğin ürünü olan bir ithal malıyla takas edildiğinde, uluslararası ticaret mekanizması aracılığıyla doksan saatlik ödenmemiş emek Çevre’den Merkez’e aktarılır.
Altmış iki trilyon dolar
Bu mekanizma bugün artık soyut bir kavramla değil, ölçülmüş bir büyüklükle ifade edilebilmektedir. Jason Hickel, Dylan Sullivan ve Huzaifa Zoomkawala’nın 2021’de New Political Economy’de yayımlanan çalışması, döviz kuru farklarına dayanan hesaplama yöntemiyle, 2018 yılında Kuzey’in Güney’den 2,2 trilyon dolarlık (Kuzey fiyatlarıyla) reel değere el koyduğunu ortaya koymaktadır. Bu da aşırı yoksulluğu on beş kez ortadan kaldırmaya yetecek bir miktardır. 1960–2018 arasındaki toplam transfer 62 trilyon dolardır (sabit 2011 doları); kaybedilen büyüme hesaba katıldığında rakam 152 trilyona çıkar. El koyulan değer, muazzam miktarlara ulaşmaktadır. Aynı araştırma hattı, sömürü yoğunluğunun ve transferin ölçeğinin 1980’ler ve 1990’lardaki yapısal uyum döneminde belirgin olarak arttığını da göstermektedir. Yani “kalkınma” adıyla dayatılan program, tam da soygunu yoğunlaştıran reçetedir.
Atölyeden küresel zincire
Küresel kapitalizm, sömürüyü yalnızca düzenli ve sendikalı fabrika işçiliği üzerinden yürütmez. Çevre coğrafyalardaki kayıt dışı, güvencesiz ve aileiçi emek rejimlerini de doğrudan küresel değer zincirlerine bağlar. Çokuluslu şirketler tekstil, tarım, madencilik ve elektronik montaj süreçlerini Çevre ülkelerdeki kayıtdışı atölyelere, ev eksenli kadın çalışanlara ve kayıtsız küçük işletmelere taşeronlaştırır. Piyasa fiyatı üzerinden satın alınan nihai ürünler, arkasındaki muazzam kayıt dışı emeğin yarattığı artı-değeri küresel perakende devlerinin kâr hanesine yazar.
Buna bir de işgücünün yeniden üretim maliyetinin devredilmesi eklenir. Çevre ülkelerdeki kayıt dışı kentleşme, küçük köylü mülkiyeti ve ücretsiz ev içi emek; işçinin barınma, gıda ve bakım maliyetlerini üstlenir. Sermaye, işgücünün varlığını sürdürmesi için gereken maliyetin bir kısmını bu kayıt dışı yapıların üzerine yıkıp ödediği ücreti işgücü değerinin de altına çeker ve fazladan artı değere el koyar.
Sonuç, çift yönlü bir kıskaçtır. Çevre coğrafyadaki işçi bir yandan yerel düzeyde kayıt dışılık ve düşük ücretle sömürülürken, öte yandan mensubu olduğu ulusal ekonomi eşitsiz mübadele çarklarıyla soyulur. Yerel atölye sahibi ile küresel sermaye birikimi, aynı değer zincirinin iki farklı halkasıdır.
VI. Hesabı Hangi Defterden Tutmalı
Gelişmekte olan ve Çevre coğrafyalardaki iktisatçılar, planlamacılar ve stratejistler için bu materyalist sentez somut eylemsel parametreler sunar.
Birincisi, taklitçi kalkınma modelleri reddedilmelidir. Çevre ülkeler, Batı’nın tarihsel gelişim aşamalarını bire bir taklit ederek ya da küresel kapitalist pazara doğrudan entegre olarak bağımsızlaşamazlar. Küresel sermaye birikimi, yapısı gereği Çevre ülkeleri düşük katma değerli ve bağımlı uzmanlaşma alanlarına hapsetme eğilimindedir.
İkincisi, eşitsiz mübadele hesaba katılmalıdır. Çalışma koşullarında ve ücrette, zengin ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki devasa fark nedeniyle standart dış ticaret dengeleri gerçek sömürü oranını gizler. Ekonomi politikaları yalnızca gayrisafi yurt içi hasılayı veya nominal ticaret verilerini değil, ihraç ve ithal edilen ürünlerdeki net emek-zaman transferlerini de dikkate almak zorundadır.
Üçüncüsü, gerçek iktisadi ve toplumsal özerklik Samir Amin’in vurguladığı “kopuş (déconnexion, delinking) ilkesi”yle mümkündür. “Kopuş”, otarşi, kendi yağıyla kavrulmak ve tecrit değildir; dış ticaret ilişkilerinin küresel pazarın dayatmalarına değil, ülke halkının iç ihtiyaçlarına ve kamusal gereksinimlerine tabi kılınması anlamına gelir.
VII. Bulaştırılmak İstenen Ayıbın Hesabı
Şimdi girişte açılan dosyaya dönülebilir. Yukarıda serilen zemin -tribüter ana cadde, Marksizmin kendi içinden geçirdiği arınma, dünyalılaşmanın pratik bilançosu ve değer transferinin ölçülmüş büyüklüğü- postkolonyal itirazın nerede durduğunu da belirler.
Said: Tek bir gazete yazısı üzerine kurulan dosyaya
Edward Said’in Şarkiyatçılık (Orientalism) adlı kitabı Batı’nın Doğu’yu bir bilgi nesnesi olarak kurma biçimini teşhir ederken güçlüdür. Zaafı, sömürgeciliği bir metinler zinciri hâline getirmesi, yani onu üretim tarzından koparmasıdır. Said’de sömürgeci yağmanın, ilksel birikimin ve pazar zorlamasının yeri yoktur; şarkiyatçılık neredeyse kendi kendini üreten söylemsel bir yapı olarak kalır. Marx’ı da bu yapının bir uğrağı sayması ise düpedüz bir belge sorunudur. Dosyanın tamamı 1853 tarihli bir gazete yazısına dayanır. Marx’ın son on yılı –Etnoloji Defterleri, Zasuliç mektupları, İrlanda üzerine yazdıkları— Said’in dosyasında yoktur. Bir düşünürü, terk ettiği bir cümleyle mühürlemek, anıtsal eserlerini yok saymak tam da Said’in oryantalistlere yönelttiği suçlamanın kendisidir: Donmuş bir öz atfetmek.
Chakrabarty: Avrupa’yı kim taşralılaştırdı
Chakrabarty, Avrupa’yı tarihin kurucu öznesi olmaktan çıkarmayı önerir. Bu, yerinde bir hedeftir ama yanlış olan araçtır. Avrupa’yı taşralılaştıran şey epistemolojik bir jest değil, Ekim Devrimi, Çin Devrimi ve Vietnam’dır. Yani söylem düzeyinde önerilen şey, tarihte silahla yapılmıştır. Chakrabarty’nin “History 1 / History 2” ayrımı ise sermayenin evrenselleştirici mantığını kabul edip ona dışsal bir yaşam alanı arar. Oysa o dışsal sayılan alan -kayıt dışı emek, ev içi emek, kırsal haneler- V. bölümde gösterildiği gibi tam da küresel değer zincirinin en yoğun sömürü halkasıdır. Sermayenin dışında sanılan yer, sermayenin en ucuz beslendiği yerdir. Subaltern Studies’in Ranajit Guha’daki Marksist çıkış noktasının terk edilişi, bu körlüğün tarihçesidir.
Spivak: Seçilen tek örneğin kendisi eylemdi
“Madun konuşabilir mi?” sorusu, temsil sorununu epistemolojik bir çıkmaza dönüştürür. Sorunun kendisi meşrudur, verilen cevap ise entelektüelin kendi kürsüsünü tartışma konusu yaparken tarihi görmeme olanağı sağlar. Çin köylüsü konuştu. Vietnam köylüsü konuştu. Cezayirli konuştu. Konuşmanın biçimi akademik temsil değil, örgüt ve savaştı. Milyonlarca insan, sömürgeci idarenin bütün söylem düzenine rağmen kendi adını, kendi talebini ve kendi programını tarihe yazdırdı.
Bu tarihsel bilanço hatırlatıldığında savunma hazırdır: Spivak’ın sorduğu şey madunun fiilen ses çıkarıp çıkarmadığı değil, o sesin hegemonik temsil düzeni içinde duyulabilir olup olmadığıdır. İtiraz ciddiye alınmalıdır, çünkü ciddiye alındığında tezin nasıl kurulduğu görünür hâle gelir.
Fiilen konuşan her ses “zaten hegemonik söyleme kayıtlı olduğu için gerçek madun sayılmaz” gerekçesiyle eleniyorsa, geriye tanımı gereği yalnızca susanlar kalır. Madun, konuşmayan olarak tanımlanmıştır; konuşmadığının söylenmesi de bir bulgu değil, tanımın tekrarıdır. Sonucu öncülüne yazılmış bir önerme hiçbir tarihsel kanıtla sınanamaz. Sınanamayan bir önerme ise bilgi üretmez, yalnızca kendini üretir. Totolojidir. Kategorinin asıl marifeti şuradadır: Örgütlenen köylü, örgütlendiği anda madun olmaktan çıkar. Böylece madunun hiçbir zaman siyasal bir öznesi olamaz; çünkü özneleşme, kategoriden ihraç sebebidir.
Temsil sorununun kendisi de Marksizmde çoktan ayrılmış durumdadır. Spivak’ın ekseni Vertretung ile Darstellung ayrımıdır; yani siyasal sözcülük ile tasvir arasındaki fark… Deleuze ile Foucault’nun bu ikisini birbirine karıştırdığını söylerken haklıdır. Karıştırmayan Marksizmdir: Sözcülük bir bilgi sorunu değil, bir örgüt sorunudur ve yetkiyle, hesap vermeyle, geri çağırma hakkıyla kurulur. Kaldı ki Spivak’ın kaynağı bizatihi Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’dir. Marx orada küçük toprak sahibi köylülerin (Parzellenbauern, small-holding peasants) kendilerini temsil edemeyişini ebedi bir epistemolojik kader olarak değil, belirli bir üretim tarzının ürettiği dağınıklık olarak yazar. Çözümü de bellidir ve tarihte uygulanmıştır: 1917 ile 1949 arasında, o dağınıklığı örgütle giderdi. Spivak’ın aporia (mantıksal çıkmaz) ilan ettiği konuyu Marx tarihsel bir sorun olarak koymuş ve devrimler de pratikte çözmüştür.
Asıl mesele, Spivak’ın kendi kanıtındadır. Tezini 1926’da Kalküta’da canına kıyan on altı-on yedi yaşlarındaki Bhubaneswari Bhaduri’nin vakası üzerine kurar. Oysa Bhaduri sessiz bir kurban değildi, Hindistan’ın bağımsızlığı için silahlı mücadele yürüten bir örgütün üyesiydi. Kendisine verilen siyasal suikast görevini yerine getiremediği için ölümü seçti. Ölümü bir siyasal eylemin içinden geldi. Dahası, ölümünün biçimi bilerek şifrelenmişti: Yasak bir gebeliğin utancı olarak anlaşılmaması için âdet günlerini bekledi. Hamile bir kadın adet görmez. Şifre, çözülmek üzere kurulur. Konuşmayan insan ise şifre bırakamaz.
Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi, tez ayakta kalabilmek için silahlı bir militanı dilsiz ilan etmek zorunda kalmıştır. Eyleyen özneyi kurbana çevirmek postkolonyal teorinin genel işlemidir ve burada tek bir örnek üzerinde çıplak hâlde görülür. İkincisi, madunun konuşamadığı iddiası, o genç kadının kendi eylemine kendi anlamını verme kapasitesini de elinden alır. Teori, kurtarmaya çalıştığını ikinci kez susturur.
Bu, dil felsefesinde “performatif çelişki” (performative contradiction) adı verilen kavramın tanımladığı mekanizmadır. Yani, bir önermenin söylenmesi, önermenin içeriğini yalanlar. Nitekim eylemci kadının şifresi sonunda çözülmüştür; çözen de Spivak’ın kendisidir. Metin, tezinin yanlışlığını uygulayarak gösterir. Konuşulmuştu, duyulmadı. Duyulmaması ise ağzın değil kulağın meselesidir; ölçüt duyulabilirlik olduğunda sorunun dürüstçe soruluş biçimi “madun konuşabilir mi” değil, “metropol akademisi duyabiliyor mu” olur. Bu apayrı bir sorudur ve muhatabı Bengalli bir militan değil, sorunun sorulduğu kürsüdür.
Epistemik şiddet kategorisi, sömürüyü bir tanınma sorununa indirgediği ölçüde sömürünün kendisini analiz dışı bırakır. Bhaduri’nin ölümünden çıkarılacak siyasal ders, temsilin imkânsızlığı değil, o örgütün neden yenildiğidir.
Mignolo ve Quijano: Çalınan terim
“İktidarın kolonyalliği” (her iktidar her zaman müstemlekecidir✻) kuramı, sınıfın yerine ırkı kurucu kategori olarak yerleştirir (sömürülen ile sömürgecinin farklı ten rengine sahip oluşu). Böylece kapitalizmi bir üretim tarzı olmaktan çıkarıp 1492’de kurulmuş bir sınıflandırma matrisine dönüştürür. Buradaki asıl ironi terminolojiktir: Mignolo’nun önerdiği “de-linking”, Samir Amin’in kopuş kavramının adını taşır, içeriğini taşımaz. Amin’de kopuş, bir devletin dış ticaretini ve yatırım önceliklerini kendi halkının ihtiyaçlarına tâbi kılmasıdır; yani ölçülebilir, uygulanabilir, bedeli olan bir iktisat politikasıdır. Mignolo’da kopuş epistemik bir tutuma, bir düşünme tarzına indirgenir. Terim aynı, muhatabı farklıdır. Biri devletin bütçesine, öteki seminer masasına konuşur.
Foucault ve Lyotard: İçinde bulunduğu suyu görmeyen balık
Foucault’nun Marksizmi 19. yüzyıl düşüncesini suyun içindeki balık gibi konumlandırması zarif bir imgedir ama bumerang gibi geri döner: Episteme kavramının kendisi de 20. Yüzyıl ortası Fransız akademisinin suyudur. Foucault’nun iktidarı her yere yayması, onu hiçbir yere yerleştirememesiyle sonuçlanır. Bu dağıtımda mülkiyet ilişkileri buharlaşır. Lyotard’ın en büyük anlatı reddi ise kendi büyük anlatısıdır; üstelik tarihsel künyesi bellidir. Postmodern Durum 1979’da, Fransız solunun yenilgisinin ardından yazılmıştır. Bir yenilginin epistemolojiye tercüme edilmesidir.
Ortak payda
Bu adların hiçbiri kapitalizmin bir üretim tarzı olduğunu reddetmez; yaptıkları, onu analiz merkezinden çıkarmaktır. Hiçbiri emperyalizmi inkâr etmez; hiçbiri ona karşı bir strateji de üretmez. İstisnasız hepsi, Merkez ülkelerin üniversitelerinden konuşur. Marksizme “Avrupamerkezcilik” suçlaması yönelten kürsünün coğrafi künyesi, suçlamanın kendisinden daha çok şey anlatır.
VIII. Neşter Kimin Elinde
Marksizmi “Avrupamerkezci” ilan eden iddialar hem teorik hem de tarihsel-ampirik düzeyde çökmüştür. Metodolojik açıdan bu iddia, tarihsel materyalizmin doğduğu coğrafya ile onun tahlil alanını birbirine karıştırmakta; kapitalizmi ve onun ideolojisi olan Avrupamerkezciliği tasfiye etmek üzere kurulan bir bilimi, tasfiye etmeyi hedeflediği sistemin kılıfıyla özdeşleştirme hatasına düşmektedir.
Tarihsel ve ampirik veriler açıkça göstermektedir ki, Osmanlı Tahrir Defterleri ile Ming ve Qing hanedanlarının arazi ve vergi kayıtlarında görüldüğü üzere haraçlı/vergisel (tribüter) sistemler insanlık tarihinin ana caddesini oluşturmuş, Batı Avrupa feodalizmi ise bu ana caddenin istisnai ve zayıf bir kenar sapması olarak belirmiştir. Marksizm, Marx’ın geç dönem Etnoloji Defterleri’nden Lenin’in Asya tahlillerine ve Mao’nun köylülük esasına dayanan Halk Savaşı stratejisine kadar, yerel koşulların somut tahlili aracılığıyla dünyalılaşmıştır. Ölçülmüş küresel ticaret verileri ise kapitalizmin kayıt dışı ve formel bütün emek rejimlerini eşitsiz mübadele çarklarıyla tek bir küresel sömürü ağında birleştirdiğini doğrulamaktadır.
Marksizm, 19. yüzyıl Avrupası’na ait dondurulmuş bir fikir kalıntısı değil; küresel ölçekte eşitsizliği anlamak, değer transferlerini ifşa etmek ve dünyayı dönüştürmek için insanlığın elindeki en tutarlı, dinamik ve evrensel bilimsel yöntemdir.
Geriye tek bir soru kalır. Hastalığın anatomisini çıkaran neşter, hastalığın kendisi ilan edilirse kimin işine yarar? Bu sorunun cevabı kürsülerde değil, neşteri elinde tutanların künyelerinde aranmalıdır. Yüz saatlik emeğini on saatlik emekle takas etmek zorunda bırakılan Çevre coğrafyasının işçisi, tribüter ana caddenin üzerine kurulmuş bu küresel soygunun bilincine adlı adınca varmadıkça aletin kimin elinde olduğu da anlaşılmayacaktır. O adlandırma kendiliğinden gelmez; teoriyle, örgütle ve mücadeleyle taşınır.
✻ Türkçenin kendi kavram dağarcığı bu kolonyalizm (colonialism) olgusunun maddi gerçekliğini zaten taşır. “Sömürge” kelimesi ekonomik ilişkinin niteliğine dosdoğru işaret eder; bu yönüyle Güneylilik bilincini, yani sömürülenin kendi konumunu adlandırışını yansıtır. Buna karşılık son dönemde revaçta olan “duyar kasma” söylemi, meseleyi temsil ve dil düzeyine çektiği ölçüde sömürgeciliğin hukuki ve maddi çekirdeğini oluşturan üç kavramı kaybeder: İstimlâk (el koyma), temellük (sahiplenme) ve mülk (üretim aracı olarak kullanma hakkı). Adı konmayan şey savunulamaz hâle gelir.



