Türkiye’de basın etiği, gazetecilik faaliyetleri ve ifade özgürlüğü, ekonomi politikten bağımsız soyut bir şekilde ele alınıyor. Bir tür “doğal hak” olarak görülen ve üretim-bölüşüm ilişkilerinden dolayısıyla da siyasetten ve ideolojik hegemonyadan ayrı düşünülen bu alan artık günlük hayatı etkileyen bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.Tarih boyunca hak ve özgürlüklerin büyük mücadelelerle kazanıldığı biliniyor. Bu hak ve özgürlüklerin başında ise insanın kendisini açık bir şekilde ifade edebilmesi geliyor. Basın ve gazetecilik faaliyetlerinin dayandığı “halkın haber alma hakkı” ve “ifade özgürlüğü” dünyadaki büyük bedellerle yapılan devrimlerin eseri. Dolayısıyla bu mücadelelerin gerilemesi hem basın faaliyetlerinin hem de insanın kendisini ifade etme yeteneğinin azalması anlamına geliyor.
Medyanın Toplumsal Yapıdaki Yeri
Temelde gazetecilik, kamuyu yani halkı bilgilendirme olarak tanımlansa da bu tür faaliyetler fikir hayatının merkezini oluşturur. Türkiye’nin basın geleneğine bakıldığında özellikle çağdaş edebiyatın gazete ve dergilerden ortaya çıktığı ve geliştiği rahatlıkla görülebilir. Dolayısıyla gazeteciliğin yalnızca “ajans” ve “haber geçme” olarak tanımlanamaz. Çünkü kültür ve sanat gibi basın da bir tür üstyapıdır. Althusser, basın kuruluşlarını ve medyayı Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) olarak adlandırır. DİA’lar, ideolojik egemenliğin üreticisi konumundadır ve bu konumunu aslında sürdürülmesini sağladıkları üretim ve bölüşüm ilişkilerine borçludurlar. Buna karşın ideoloji tanımında olduğu gibi DİA’ların ve toplamda üstyapı kurumlarının konumuyla ilgili şu fikir de ortaya atılabilir:İdeoloji kavramı yalnızca egemen olan fikri kapsamaz. Toplum içinde farklı ideolojilerin varlığı söz konusudur ve bu ideolojiler kendi egemenlik alanlarını yaratır. Gramsci’nin de tespit ettiği üzere ideoloji “yanlış bilinç” değildir. Hegemonya ise hiçbir zaman mutlak, kalıcı ve tek parçalı olmamıştır.
Gazetecinin Bakış Açısını İdeoloji Belirler
İdeolojinin bir nevi gladyatörü olarak tanımlanabilen aydınlar içerisinde gazeteciler de yer alır. Tıpkı aydınlar gibi savundukları ideolojinin doğallaştırılmasını ve karşılık bulmasını sağlarlar. Fakat bir farkla: Gazetecilerin temel görevi kamuya olan biteni aktarmak ve bilgi vermektir. Dolayısıyla aslında yapılan faaliyet gerçeğin yeniden üretimi olur. Örneğin, bir gazeteci NATO Zirvesi’nde olan biteni aktarırken mehter marşlarından, yenilen yemeklerden, NATO kürdanlarından, Trump’ın kaldığı odadan söz edebilir. Nitekim aktardıkları gayet nesneldir. Ancak başka bir gazeteci ise Trump’ın TRÇİ ittifakına kama sokmasından, İran’a yönelik saldırı emrini Ankara’dan vermesinden ve F-35’lerin aslında Türkiye’yi silahsızlandırmak anlamına geldiğini aktarabilir. Her ikisi de kamuoyunu bilgilendirmesi vasfı nedeniyle gazetecilik faaliyetidir. Gerçeğe daha doğrusu nesnelliğe bakış açısını ideoloji belirler.Peki gazetecinin ve onu gazeteci yapan medyanın varlığını, özgürlük alanını ne belirler?
Türkiye’de Medyanın Ekonomi Politiği
Türk basın tarihinde Abdi İpekçi Suikastı bir dönüm noktası oldu. Suikasttan sonra Karacan ailesinin Milliyet’i Aydın Doğan’a devretmesi holdinglerin medya araçlarına egemen olmasının önünü açtı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından uygulanan neoliberal politikalar, 1990’lı yıllarda özel radyo ve televizyonların hayatımıza girmesi medya patronajındaki değişimi hızlandırdı. Demokratik devrimlerle elde edilen “ifade özgürlüğü” ise yerini sansür ve otosansüre bırakmaya başladı. “Halkın haber alma hakkı” ve “kamu yararı” ilkeleri borsa hisselerine, alınacak ihalelere göre ayarlandı. Elbette bu durum “merkez medya” ya da “ana akım medya” olarak nitelendirilen basın kuruluşlarının ve medya araçlarıyla ilgiliydi. Tıpkı aydınlar gibi halkın ürettiği artı değerden pay alarak yaşamını sürdüren gazeteciler bir kırılmayla karşı karşıya kaldılar:Neoliberal sistemin “eşik bekçisi” olarak refah içinde bir hayat sürmek mi yoksa kamu yararına çalışmaya devam etmek ve fikir namusunu korumak mı? Basın hayatımızda yaşanan bu kırılma günümüze kadar süregeldi. Elbette değişip, dönüşerek. Günümüzde holdinglerin medyadaki sahiplik oranının yüzde 85 ile 95 arasında olduğu tespit ediliyor. Ayrıca Türkiye’de tirajı en yüksek olan ilk 10 ana akım gazetenin 8’i doğrudan holdinglerin tekelinde. Bu durum televizyon kanalları, radyolar için de geçerli. 1980’de başlayan neoliberalleşme sürecinin başında okurlar bir özne olarak yayın süreçlerine etki edebiliyordu. Özellikle gazeteler tiraj elde etmeye muhtaçtı. Bu sebeple halkın taleplerine ve eğilimlerine doğrudan göz yumma şansları da yoktu.Öte yandan okurun patron konumunda olması gazeteciliğin bağımsız biçimde yapılabilmesine olanak sağlıyordu. Halk, bilgiye ve bilgiyle birlikte fikre bir “yatırım” yapıyordu. Gazete ve dergiler yazarlarına telif ödeyebilecek durumdaydı. Gazetecinin “editoryal” tercihleri bu çelişkilerin ekseninde yaşandı. Ayrıca “ana akım” medya içerisinde de çıkar çatışmaları, tiraj, reyting savaşları ve reklam pastalarından pay alma yarışı söz konusuydu. Holdinglerin sahibi olduğu medya araçları serbest piyasa düzeninde ya çok kâr etmeli ya da o holdinglerin gelecekte büyük ihaleler ve işler almalarını sağlamalıydı.
İhaleler ve Rıza Üretim Merkezleri
Medya kuruluşlarındaki bir diğer büyük kırılma 2010’lu yıllarda yaşandı. Doğan Grubu, Çukurova Grubu gibi medyada büyük oranda egemen olan yapıların yerini Demirören, Albayrak gibi holdingler aldı. Bu holdinglerin faaliyet odağında ise büyük kamu ihaleleri yer alıyor. Dolayısıyla “merkez medya”nın yeni sahiplerinin ana odağı artık reklam pastasından pay elde etmek, reyting rekorları kırmaktan çok, kamu ihalelerinin yolunu açmak oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ciner Medya Grubu’nun eski başkan vekili Fatih Saraç’la yaptığı ve kamuoyunda “Alo Fatih” olayı olarak bilinen görüşme medya sahipliğinin niteliğini gösteren somut bir örnek. 2010-2014 arasında yaşanan bu kırılma merkez medyanın tamamen rıza üretim merkezleri haline gelmesine sebep oldu. Merkez medya ya da ana akım medya yalnızca mevcut iktidarın sahipliğinde gelişmiyor. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin belediyeler ve iş adamları üzerinden kaynağını sağladığı Halk TV, Sözcü,Nefes gibi yayın organları da holdingleşmenin bir ürünü.Bu kırılmalarda gazetecilerin aldığı konum ise dikkat çekici. İster hükümete yakın çizgide isterse de muhalif görünsün gazetecilerin büyük çoğunluğu yüzde 95’i holdinglerin elinde olan medya araçlarında rıza üretimine devam ediyor. Diğer yandan “halkın haber alma hakkı”nı gerçekten savunan ve kamu yararı ilkesini gözeten gazeteciler ve yayın organları da yok değil. Ana akım içerisinde kimi gazeteciler, kendi okur kitlelerine ya da ekonomik durumlarına dayanarak fikirlerini ifade etmekten çekinmiyorlar. Bununla birlikte Aydınlık, Ulusal Kanal ve Cumhuriyet gibi medya kuruluşları büyük ölçüde kendi okur kitlesine dayanarak yayın hayatını sürdürüyor.
Dijitalleşme Ve ‘Bağımsız’ Yayıncılık
2019 yılının sonu 2020 yılının başında tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs pandemisi medya araçlarında köklü bir değişimin fitilini ateşledi. Aslında 2010’lu yıllarda akıllı telefonların ve sosyal medya araçlarının yaygınlaşmasıyla başlayan dijitalleşme pandemiyle birlikte zirveye çıktı. Halkın haber alma kaynakları büyük ölçüde değişmeye başladı. Özellikle X (Eski adıyla Twitter) platformunda pek çok haber sayfası kuruldu ve yüksek sayılarda takipçi elde etti. Diğer yandan Youtube’da haber-fikir kanalları kurulmaya başladı ve özellikle “merkez medya”da kendine yer bulamayan gazeteciler dijital mecralara geçiş yaptı. Sosyal medya ve dijital platformların “bağımsız medya”nın kurulmasına zemin hazırlayabileceği düşünülse de gerçek pek de öyle değil. Özellikle Türkiye’de telif kültürünün yaygın olmayışı, dijital ödeme uygulamalarının dijital platformlarla uyumsuz olması, yüksek komisyonlar, Google ve Youtube’un izlenme başına ödediği miktarın düşüklüğü dijital platformlarda “bağımsız medya” kurulmasının bir ütopya olduğunun kanıtı niteliğinde.Bununla birlikte özellikle sosyal medya platformlarının algoritma dayatması hem gazetecilerin hem de kurulan medya araçlarının içerik tercihlerini doğrudan etkiliyor. Google’ın Pazarlama Müdürü olan Ariel Koren, şirketin İsrail ordusuyla imzaladığı 1,2 milyar dolarlık askeri bulut ve yapay zekâ sözleşmesini (Project Nimbus) protesto ettiği ve teknoloji tekellerinin Filistin’i savunan yayın organlarını algoritma üzerinden sistematik olarak nasıl görünmez kıldığını ifşa ettiği için maruz kaldığı baskılar nedeniyle 2022 yılında istifa etmiştir. Nitekim bu algoritmik abluka, 7 Ekim 2023 sonrasındaki Gazze Savaşı döneminde en agresif seviyesine ulaşmıştır. Facebook ve Instagram gibi dev platformların sahibi olan Meta şirketinin, Filistin yanlısı paylaşım yapan kullanıcıların ve bağımsız haber kaynaklarının hesaplarını kısıtladığı veya sildiği biliniyor. Kullanıcılar ise bu algoritmik sansürü delmek amacıyla Meta’ya, Filistin bayrağının renklerini taşıyan ‘karpuz emojileriyle’ yanıt vererek dijital alanda özgün bir karşı-hegemonik direniş akımı oluşturdu.
Yeni Nesil Sansür: Algoritmalar ve Fonlar
Dijital medyada sürdürülen yayıncılık faaliyetleri de hem algoritmalara hem de “gri finansman”a ve fonlara bağımlı konumunda. Örneğin Fatih Altaylı ve Onlar TV’ye sponsor olan ICRYPEX’in sahibi Gökalp İçer’in kara para aklama suçundan yargılanması dijital medya araçlarının şeffaflığını da gündeme getiriyor. Ayrıca hem kişilerin hem de dijital medya araçlarının denetimsiz bir şekilde uluslararası vakıflardan fonlandığı ya da fonlanabildiği üzerinde durulması gereken bir başka olgu. Bugün “bağımsız gazetecilik” adı altında faaliyet yürüten pek çok mecranın ABD ve AB gibi emperyalist merkezlerden fon aldığı bilinen bir gerçek.Dijital mecralarda (web siteleri, Youtube ve Spotify kanalları) abonelik sistemlerinin işlememesi gazetecilerin editoryal tercihlerini doğrudan etkiliyor. Günümüzde medya eşi benzeri görülmemiş bir sansür ve otosansürle karşı karşıya. Ancak bu sansür ve otosansürün kaynağı doğrudan doğruya RTÜK ve BTK gibi kurumlar değil. Sansür ve otosansür doğrudan doğruya küresel merkezlerden algoritma eliyle ve yine küresel sermayeyle işbirliği halinde olan holdinglerden kaynaklanıyor. Fikir hayatı üzerinde tahakküm kurmak isteyen sistemin başvurduğu tutuklama, para cezaları, davalar, gibi yöntemlerin yerini ekonomik baskıların aldığı görülüyor.
Çözüm: Halka Dayanan Yayıncılık
Dolayısıyla maddi bağımsızlığın olmadığı bu koşullarda fikir namusundan, ifade özgürlüğünden ve halkın haber alma hakkından ve editoryal ilkelerden söz etmek mümkün değil. Haber ve fikir almak isteyen halkın ve gerçekten bağımsız yayıncılık yapmak isteyen gazetecilerin telif konusuna daha fazla eğilmesi büyük önem arz ediyor. Öncelikle kafa emeğinin emekten sayılmaması durumu tersine çevrilmek zorunda. Ödeme sistemlerinin geliştirilmesi, aboneliğin çeşitli fırsatlarla (özel ekler, özel haberler) özendirilmesi ve okura “patron sen ol” çağrısının yapılması büyük önem arz ediyor. Bu konuda Türk basın tarihinde belki de bir ilk olarak kabul edilebilecek bir çalışma söz konusu.Ulusal Kanal kurulduğu ilk günden bu yana büyük bir gönüllü sistemi inşa etmeyi başardı. Türkiye’nin pek çok yerinde binlerce yurttaş Ulusal Kanal gönüllüsü oldu. İmkanı olan kanaldan hisse aldı, daha az imkanı olan aylık belirli bir miktarda düzenli bağış yapıyor. Kanal bu sayede kesintisiz yayın hayatını sürdürürken bağımsızlık, vatan, emek ve aydınlanma değerleriyle kamu yararına gazetecilik yapmayı başarıyor. Köklü bir geleneğe sahip olan Türk basınının kurtuluşu belki de bu tür yöntemlerin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasından geçiyor.



