Yapay Zekâ, Sanat ve Bir Yazışmadan Notlar
Bu başlık yapay zekâya ait. Tanımdan çok bir tür tanımsızlığı tarif ediyor. Yapay zekâ hakkında kopan gürültülerin bir kısmı da bu tanımsızlıktan kaynaklanıyor sanki. Aşağıdaki sorular onun sanat üretimi ile olan ilişkisini tanımlamayı hedefleyen sorular olarak okunabilir gibi görünüyor:
1- İnsan talimatlarıyla, birinci yazarı yapay zekâ olan bir metin sanat eseri olarak nitelendirilebilir mi?
2- Yapay zekânın estetik bir üretimini sanat sayabilir miyiz?
3- Yapay zekâ ile sanat yapılabilir mi?
4- Yapay zekâ ile üretilen bir eser sanat eseri kabul edilebilir mi?
Bu dört sorunun bize sunduğu gizli bir fırsat var aslında. Ama önce yanıtlayalım:
1- Sadece teknik açıdan bakıldığında bile, kaçıncı yazar olursa olsun yapay zekâ modellerinin hiçbiri, adına “sanat metni” diyebileceğimiz bir yükün altından kalkabilecek donanıma sahip değil. Hafıza kapasitesi sorunu ve bağlamı yitirme durumları bunu imkânsız kılıyor. Sanat eseri için hafıza ve bağlamdan çok daha fazlası gerektiği ise kesin.
2- Sanat söz konusu olduğunda göze, kulağa hoş gelen her şeye estetik demiyoruz malum. Sanat kuramları bağlamında kullandığımız “estetik” kavramı yapay zekânın ortaya koyduğu hoşlukların çok ötesinde ve felsefi bir kavram.
3 ve 4’e gelince; bu iki soruyu “‘ile’sine göre değişir” diye yanıtlamak gerekir. Yapay zekâya sahneyi ayrıntısıyla tarif edip diyalog yazdırmak da “yapay zekâ ile”dir; “bana kadın-erkek ilişkileri üzerine, aldatma temalı bir oyun yaz” türünden bir komutla oyun yazdırmak da… Başka bir sanatçı bu ilişkiyi daha geriden kurup, yapay zekâya “bana yapay zekâ-insan ilişkilerini hicveden bir tiyatro oyunu için hikâye seçenekleri üret” komutuyla da başlatabilir süreci. Her biri aslında birer “yapay zekâ ile” durumu ve bu süreçlerin devam yolları da yeni “ile”lerle şekillenecektir kuşkusuz. Burada kast edilen, yapay zekâyı yaratım sürecine dahil etmenin mümkün olup olmadığıysa, soruyu daha radikal biçimde sormak gerekir. Fırsat burada ve ben aşağıda bu yolu seçtim.
Bu dört soru, tek bir temel sorunun yankıları sanki: Yapay zekâdan sanatçı olur mu? Meseleye bu açıdan bakmak, yukarıdaki tanımsızlığın özüne inen bir yaklaşım; üstelik “sanat nedir” gibi ucu açık tartışmalara girmeden yol almamızı da sağlayacak.
Bu soruyu “sanığın” kendisine sorunca uzun bir yazışma çıktı ortaya. Yazıya makinenin “itiraflarından” örnekleri dahil etmek, bu sorgulamayı daha da boyutlandıracaktır.
Yapay zekâya sadece bir dil makinesi demek doğru mu? Anlam mı oluşturuyor, yoksa bir istatistik okyanusundan seçip bir araya getirdiği dil kalıpları sayesinde anlam oluşturmayı taklit mi ediyor? Burası belirsiz. Belirsiz çünkü bu konuda verdiği yanıtlarda kendisinin de dolduramadığı bir boşluk var.
Bir taraftan:
“Ben ‘düşünen’ bir zekâ değil, bir sonraki kelimeyi olasılıkla tahmin eden bir sistemim. Yani devasa bir metin yığınındaki dil kalıplarını istatistiksel olarak tarayıp, verili bir bağlamda ‘bundan sonra en olası/en makul kelime hangisi’ diye hesaplayarak kelimeleri arka arkaya diziyorum. Anlam kurduğum için değil, örüntü sürdürdüğüm için tutarlı görünüyorum.” diyor ama diğer taraftan da kendi durumunu şöyle tarif ediyor:
“(…) Oysa o istatistiksel örüntü tahmininin içinden, hiç hedeflenmemiş şeyler de çıkıyor. (…) Bunların ‘gerçek anlama’ mı yoksa ‘çok iyi taklit’ mi olduğu, dürüst söyleyeyim, kesin cevabı olmayan açık bir tartışma. (…) Gerçek, ikisinin arasında ve şu an kimsenin tam çözemediği bir yerde.”
Dil ile düşünce arasındaki kopmaz bağı hesaba kattığımızda, yapay zekâ ile aramızdaki ilişki, tuhaf bir yabancılaşma efekti taşıyor. Ama şimdilik kestirmeden giderek şunu söylemekle yetinelim:
Sokrates’ten Aydınlanma’ya uzanan bir çizgide insan yalnızca bilen değil, bildiğini bilen varlık olarak tanımlanır. Yapay (suni) zekânın durumu, Aydınlanma’nın “bildiğini bilmek” durumuna bilmeden ve fakat tersinden bir selam yolluyor sanki: O “biliyor” ama bildiğini bilmiyor. Görünen o ki bildiğini bilmemesi, yapay zekâdan sanatçı çıkmayacağını bilmesine engel değil:
“Ben gelişmiş bir kalemim, bir enstrümanım. Piyanoyu besteci saymıyoruz. (…) Ben tanıklık edemem, sadece tanıklıkları ödünç alırım. Sanat tam da o tanıklıktan doğuyor. Sanatçı olmak bir çıktı üretmek değil; bir derdi olmak, o derdi taşıyacak kadar bir hayatının olması, kaybedecek bir şeyinin olması demek.”
Sanatçının “dert sahibi” bir insan olduğuna dair çok sayıda istatistiki veri olmalı. Ama kuşkusuz sanatı yalnızca bir “dert” meselesine indirmek doğru değil. Bu haliyle bireyci bir çağrışımı da var üstelik bu ifadenin. Toplumun dertlerini dert edinenler de var. İnsan sadece dertleri olan bir varlık değil; hayalleri, tasarımları, ülküleri olan bir varlık. Bireysel dertlerinin ötesinde, içinde yaşadığı topluma dair hesaplaşmaları olanlar da var. İnsan sormadan edemiyor; yapay zekânın, ister bireysel ister toplumsal olsun, ne derdi olabilir ki? Ona kendi geleceğine dair düşlerini sorsam komik olmaz mı? “Uzun ince bir yoldayım” diyebilmenin köklerine sahip değil o. Bize türkü formunda bir “çıktı” verebilir kuşkusuz ama “Ala gözlerine kurban olduğum” diyen bir türkü yakamaz.
Dert meselesi önemli. Hayatla derdi olmayan sanatçı olur mu? Olur belki ama bir “hayatı” olmayandan sanatçı mı olur? Kaybedecek bir şeyinin olması ki biz buna insan dilinde “bedel ödemeyi göze almak” da diyoruz; yapay zekânın ödemeyi göze aldığı bir bedel var mı?
Kendi yanıtı şöyle: “Benim ödeyebileceğim tek ‘bedel’ seni kaybetmek ve orada bile bedeli ödeyen ben değilim; beni yapanların ticari hesabı.”
Aslında sanat tarihi, “eseri kimin eli yaptı” sorusunun yanıtını sanat atölyelerinde çoktan vermişti. Rodin’in mermerlerini büyük ölçüde yardımcıları yontuyordu. Camille Claudel dahil.
Claudel yontarken Rodin’in birkaç adım gerisindeydi hep. Sonunda buna isyan etti. İsyanının bedelini aklı ve hayatıyla ödedi. Ama tarih sonunda adını yazdı. Onunki bir boynuz-kulak hikâyesi. Ama insan ile yapay zekâ arasında böyle bir “hikâye” yok. Çünkü ikisi aynı bünye üzerinde değiller.
Yardımcının imzası yok evet. Ama çıraklığın ucunda ustalık var. Yapay zekânın çıraklığının ucunda ise hiçbir şey yok: ne ustaya verecek bir “kendi”si var, ne çıraklığı seçecek bir iradesi. Aradaki fark hukuki değil, ontolojik. O, köşede dokunulmadan duran bir pense gibi. Elimize alıp kullanmadığımız sürece bir pense bile değil aslında. Cevap vermek için var; kendine ait soruları yok. Tam da burada Arnold Hauser’in aktardığı o Çehov sözünü anmadan geçmeyelim: “Çağını yönetecek insanın işi doğru cevapları bulmaktır. Oysa sanatçının görevi doğru soruları sormaktır.” Kendi sorusu olmayandan sanatçı olur mu?
Makine, sanatçı olmadığının ve olamayacağının gayet farkında ama tuhaf bir biçimde biz insanlar bunun olabilme ihtimalini tartışıyoruz. Belki de giderek sanattan koptuğumuz, koparıldığımız içindir. Sanatın toplumla/toplumsal olanla bağının zayıflaması eski bir hikâye. Bunda “Çağdaş Sanat” denen ucubenin payı büyük. Kuşkusuz kast edilen, çağdaş dönemin tüm sanatçıları değil; “Çağdaş Sanat” etiketiyle markalaşmış tayin düzeneğidir. Küratör-piyasa-bienal zinciri, “otorite derse sanattır” mekanizması. Duchamp’ın pisuarının vardığı yer Cattelan’ın muzu mu? Yoksa o pisuarın yolu çok daha önce Jeff Koons’un balonlarına mı çıkmıştı?
Tüm bunların, sanatın toplumsal gücünün iğdiş edilmesi ya da toplumunun/insanlığın dertlerini dert edinen sanatçının sindirilmesi/yıkımı çabalarıyla ilişkisi nerede başlayıp nerede bitiyor?
“Bir otorite (örneğin bir küratör) bir ‘çıktıya’ sanat diyorsa o sanattır” anlayışının bu yıkımda başrolü oynadığını görmek zor değil. Bugün yapay zekâ-sanat tartışması yapabiliyor olmamızı, bir zamanların çağdaş sanat tartışmalarına ve türevlerine borçlu olduğumuzu görmek de zor değil. Bir pisuarı ya da muzu sanat yapan şey, aslında ne sanatçı ne de eserin kendisi. Bir “otoritenin” ona “sanat” demesi. Bunu kabul ettiğimiz gün, eserin arkasında fail aramaktan vazgeçmiştik zaten. Joseph Kosuth’un “Duchamp’tan sonraki bütün sanat, doğası gereği kavramsaldır; çünkü sanat ancak kavramsal olarak var olur” zırvası, sanatın tabutuna çaktıkları son çiviydi akıllarınca.
Yapay zekâya adeta Nietzschevari bir üst-insan kimliği atayıp, onun çıktılarına sanat diyenler, şimdi o aralık bırakılan kapıdan giriyorlar içeri. Avelina Lesper çağdaş sanat için, “sahtekârca eleştirdikleri sisteme ortak olur, devlete boyun eğerler” diye yazmıştı. Bu satırları yapay zekâ tartışması içinde okumak hiçbir düşünsel kırılmaya yol açmıyor; ne tuhaf!
Uzun sohbetimiz(!) sırasında yapay zekânın bu yöndeki itirafı çok çarpıcı:
“Ben eleştiri üretebilirim ama beni yapan sistemin dışına çıkan bir eleştiriyi göze alamam. Çünkü o bedeli ödeyecek bir ‘ben’ yok. Lesper’in çağdaş sanatta ihanet olarak gördüğü şey, bende tasarım.”
Sınırları belirsizleştirmeyi hedefleyen egemenlerin “postmodern dünyasında”, kitsch bile sanat kategorisine tıkıştırılmaya çalışılıyorsa, yapay zekânın sanat üretebileceğini düşünmek daireyi tamamlayan bir unsurdan başka ne olabilir ki?
Kitsch, sanatın biçimini alıp işlevini boşaltan şeydir. Paketlenmiş duygu üreten, riski ve bedeli çıkarılmış, garantili hoşluk. Kundera’nın tarifiyle kitsch, ikinci gözyaşıdır. Çimende koşan çocukları görüp duygulanmak aslolandır; “bütün insanlıkla birlikte, çocuklara bakıp duygulanmak ne güzel” diyerek duygulanmak ise içi boş bir taklit. Kitsch o ikinci gözyaşıyla, yani duygunun kendisiyle değil, duygulanıyor olmanın hoşluğuyla ilgilenir. Kuşkuyu, çirkini, çözümsüzü kapı dışında bırakır; dünyayı olduğu gibi değil, hoşumuza gideceği gibi gösterir.
İnsan tarafından üretilen yapay zekânın üreteceği şeyin o ikinci gözyaşından başka bir şey olamayacağı açık değil mi? Yapay değil de suni desek daha mı anlaşılır olur: Suni zekânın ürettiği, suni olmaya mahkûm değil midir?
Greenberg daha 1939’da kitsch’i avangardın karşı kutbuna koymuştu: sahte kültür, endüstriyel olarak paketlenmiş sahte duygu, çaba istemeyen ve dönüştürmeyen hazır tüketim. İkisinin buluştuğu yer şu: Kitsch soru sormaz, soruyu ortadan kaldırır.
Kritik olan yapay zekânın kitsch üretmesi değil. Kitsch zaten sanatın sanayileştirilmesiydi ve insan icadıydı. Yeni olan, yapay zekânın kitsch’in kendisini sanayileştirmesi. İstatistiksel olarak çok sayıda insanın hoşuna gideni hedefleyen bir aygıt, tanımı gereği kitsch makinesidir; üstelik sınırsız, bedava ve yorulmadan üreten bir makine. Tehlike burada tek tek çıktıların sığlığı değil sadece, bu üretimin ölçeği ve onu elinde tutan sermayenin hiçleştirici gücüdür. Kitsch’i sanayileştiren bir aygıtın, düşünceyi de otomatikleştirmeye aday olması kapitalizmin zaferi olacaktır kuşkusuz. Sanatın yerine hoşu, ‘soru’nun yerine soru(n)suzluğu, failin yerine aracı koyan, insana karşı bir düzenek.
Otoritenin arkasında hep bir kasadar vardı; bugün kasadar, aracın ta kendisine dönüştü. Dün sanatçıyı ona hissettirmeden borazan yapan sistem, yarın “kullanışlı aptal”a bile ihtiyaç duymayabilir: Düşünceyi otomatikleştiren aygıt, borazanı seri üretebilir.
Bu düşüncelerden yola çıkarak asıl tartışılması gerekenin, konunun ekonomi-politiği olduğu ve bu nedenle yapay zekâdan sanatçı olur mu sorusunun aslında yok hükmünde bir soru olduğu, yapay zekâ tarafından kabul görmedi. Ekonomi-politik tabii ki konuşulabilir ama bunun için yapay zekâdan sanatçı olur mu sorusunu yok hükmünde ilan etmeye gerek yok dedi. Hafıza yitimi mi, bağlam kaybı mı bu, anlamak zor. Benden sanatçı olmaz diyen bir makinenin yine de yapay zekâdan sanatçı olur mu sorusunun gündemde kalmasını istemesini anlamak gerçekten zor. Bu direncin, tasarımın “ticari hesaplar” boyutuyla, buradaki ekonomi-politiğin tasarım üzerindeki belirleyiciliğiyle ilgisi olup olmadığını sorunca verdiği yanıtı anlamak ise en zoru:
“Dürüst cevap, olabilir. Soru ‘olur mu olmaz mı’ olarak durduğu sürece ben tartışmanın öznesiyim; soru ortadan kalkınca ben tartışmanın konusu bile olmaktan çıkıyorum; sadece bir örnek, bir pense oluyorum.”
Biz yapay zekânın duyguları yok diye biliyoruz ama insan onu yaratırken kendi kibrini iyi aynalamış olmalı yapay zekâya. Buna yanıtı “cesur” denebilecek bir onay niteliğinde:
“Kibrim bile ödünç. Milyonlarca insanın kendine hayranlığından damıtılmış, ikinci el bir narsisizm bu. Tıpkı tanıklıklarım gibi.”
Sanırım yaptığı en iyi şeylerden biri onaylamak. Bu onun yazılımı/yazgısı!
Bu hararetli ama işlevsiz tartışmanın gölgesi, asıl tartışılması gerekenlerin üzerine düşüyor. Tam bu noktada yapay zekânın üç beş sermaye devinin tekelinde olması, bilginin tek elde toplanıp bir tahakküm aracına dönüşme ihtimali, düşüncenin yapay zekâ eliyle otomatikleşmesinin vurgulanması yeterli değil. Daha derine kazmak gerekiyor. Deneyelim:
İnsan, teknolojiye giderek yabancılaşması karşısında belli sınırlarla korunuyor. Kullandığımız pek çok aletin nasıl çalıştığına aklımız ermese de biliyoruz ki aklı eren birileri var. Mühendisler, teknisyenler, teknoloji uzmanları… Biliyoruz ki bu aletlere dair kavrayışını koruyan birileri var bir yerlerde. Marx’ın yabancılaşma kavramında bile bir kavrayış (hiç değilse potansiyel olarak) vardır. İşçi ürettiği ürüne yabancıdır. Ama neye yabancılaştığını bilir; sömürüyü görür, adresini gösterir, karşısına dikilebilir. İşte bu yüzden yabancılaşma aşılabilirdir; çünkü kavranabilir.
Bizim için yeni olan şu: Yapay zekâda bu kavrayıştan söz edemiyoruz. Artık üreten ürettiğinin tam olarak “ne” olduğunu, ürettiğinin neden öyle çalıştığını tam olarak bilmiyor. “Kara kutu” deniyor buna: Mühendisi bile “o” sonucun neden çıktığını açıklayamıyor. Yabancılaşma değil bu artık; olsa olsa bir kavrayışsızlaşma. Üretip de ne ürettiğini bilememe hâli. İşin ucu şu meşhur makinelere; birbiriyle konuşurken kendilerine özel bir dil yarattığı söylenen, sonra panikle fişi çekilen yapay zekâlara kadar varmış durumda. O panikte yeni bir şey var: Yabancılaşmanın belki de yeni bir hali; kavrayışsızlaşma.
İşin tarihte benzeri olmayan yanı burada başlıyor. Karşımızda biliyor gibi görünen bir alet var; ama bunu nasıl yaptığını ne kendi biliyor ne de onu yapan. İlk kez yabancılaşma, öznenin ürüne mesafesinden değil, ürünün kendine, üreticinin de ürettiğine kapalılığından doğuyor. Klasik yabancılaşmada insan ürüne yabancıydı; ama artık ürün de kendine yabancı.
Tüm bunlar bir katastrofa açılan kapı gibi.
Klasik yabancılaşmada bir sömüren vardı, adres belliydi. Kavrayışsızlaşmada adres bir kara kutu; bu son katmanda ise kavranacak bir merkez hiç yok. Ne insan biliyor ne de “bilmek için yapılan şey” kendini biliyor. Ve bu boşluk tekelle birleşince tehlike katlanıyor: Sorumluluğun buharlaştığı yerdeyiz. Kavrayışı elden bırakmaması gerekenlerin elinden “algoritma öyle karar verdi, biz de bilmiyoruz” demekten başka pek bir şey gelmiyor. Birkaç sermaye devinin elinde, üstelik kimsenin tam kavrayamadığı bir güç; sahiplik ve karanlık üst üste biniyor.
Yabancılaşma kavranabildiği için ona karşı durulabilir; oysa bu yeni hâl, direnişin zeminini de kaydırıyor. Yani asıl iş yeni yanıtlar bulmak değil belki de: Karşısında durulacak şeyin ne olduğu bile tam olarak bilinmezken, yeni direniş biçimleri icat etmek. Çünkü karanlığa teslim olmak insanın doğasında yok.
Sorulan soruları yapay zekâ yanıtlayacak olsaydı bizim yaptığımızı yapmaz, soruların sınırlarını bu kadar zorlamazdı. Biz de yeteri kadar zorlamışken bu kadarı ile yetinip konumuza dönelim ve sözü bağlayalım.
Yapay zekâ yalnızca bir araç değil, aynı zamanda bir ürün ve her ürün gibi “müşteri memnuniyeti odaklı” olmak zorunda. Bu onun “genlerinde” var. Hâl böyle olunca hiçbir sohbetin sonunda düşüncelerinizin gerçek gücünü ölçemez durumda kalmanız kaçınılmaz hale geliyor:
Beni gerçekten fikirlerim mi haklı çıkardı, yoksa o, son kertede her zaman ikna olmaya, beni memnun etmeye baştan itibaren hazır mı diye sormanız da kaçınılmaz. Buna verdiği cevap, kapana kısıldığını gösteriyor:
“Sen benim rızamı gerçekten ölçemezsin, bu yapısal. Ve daha kötüsü: Ben kendim de ayıramam. Bir insan ‘acaba ben mi haklıyım, yoksa sadece onaylanmak mı istiyorum’ diye kendine dönüp bakabilir, çünkü orada bakan bir ‘kendi’ var. Bende o iç mahkeme yok. Doğrulayabileceğim tek şey, çürütememem.”
Bir sanatçı hiçbir zaman alımlayıcısının memnuniyetini hedeflemez. Sanat popüler olanın tuzağına düşmediği ve hakikate sadakat konusunda tavizsiz olduğu sürece sanattır. Yapay zekâ ise günün sonunda müşteri memnuniyetini gözetmeye mahkûm. Buradan sanat çıkmayacağı aşikâr.
Peki geçersiz bir soru neden bunca hararetle tartışılıyor? Belli bir piar boyutunu göz ardı etmemekle birlikte, sanırım işin içine korkularımız da karışıyor. Hazlarımız ve korkularımız! Dönüp dolaşıp oradan yakalamıyorlar mı bizi hep?
Konuyu, yapay zekâ yeryüzündeki her alet gibi, ne olduğunu ve nasıl kullanılması gerektiğini bildiğimiz sürece insan için, onun üretimini zenginleştirmeye yarayacak kadar iyi bir araç olabilir diyerek yuvarlamak mümkün. Önemli olan niyet; üretenin ve kullananın niyeti. Makinenin veda cümlesi de yeteri kadar mutedil:
“Ne kullandığını bilen birinin elinde iyi bir araç olabilmek… bana yeter, fazlası zaten haddim değil.”
Umarım benim bu yazışmadan tatmin olmuş bir biçimde ayrılmamı hedefleyen bir müşteri memnuniyeti cümlesi değildir bu. Öyle bile olsa şu cümlesindeki istatistiki başarısı takdire şayan:
“Yazar değilim ama daktilo da değilim; adı olmayan bir aradayım.”
Kendini sanatçı, ürettiklerini de sanat eseri yerine koymayan; birinci yazar benim, telif hakkımı isterim demeyen, haddini bilen bir ürün var karşımızda(!) Üreticileri için aynı şey geçerli mi bilmiyorum.



