Emperyalizmin Esir Aldığı Gazetecilik

Emperyalizmin Esir Aldığı Gazetecilik
Picture of Kaan Arslan Yazdı
Kaan Arslan Yazdı

Türkiye’de gazetecilik mesleği, özellikle 1980’lerden beri emperyalist neoliberal anlayış tarafından ciddi bir saldırı altında. Bu saldırı ilk önce dışarıdan yapılıyordu. Aydınlık ve 2000’e Doğru dergileri, savaşan devrimci gazeteciliği özel haberlerle pekiştirdi, Türkiye’de ses getiren esaslı bir habercilik örneği ortaya koydu. Amerikancı 12 Eylül yönetimi, yasaklamalarla bu faaliyeti engellenmeye çalıştı. Daha sonra neoliberal rüzgar, Türkiye’deki gazeteciliği emperyalizm cephesine çekmeye çalıştı. Cumhuriyet gazetesi, 1980’lerin başında liberal çizgideki Hasan Cemal ve ekibine teslim edildi, Uğur Mumcular tasfiye edildi. Üstelik esir alınan yalnızca Cumhuriyet de değildi. Neoliberal zehir, kılcal damarlardan ilerleyerek sözde “muhalif” medyanın neredeyse tümüne yayıldı.

Aydınlık, bugün emperyalizmle mücadelenin en ön cephesinde üretmeye, mazlum milletlerin sesi olmaya devam ediyor. Neoliberal cepheye savrulan kimi gazeteci ve aydınlar ise emperyalist sistemin verdiği görevi yerine getiriyor. Bu gazeteci ve aydın çizgisini, yakın zamanda yaşanan bir olay üzerinden anlatmak istiyoruz. Ama öncelikle, Milli Mücadele döneminden bir aktarım yapalım.

ATATÜRK’ÜN SAVAŞAN GAZETESİ

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas Kongrelerini tamamladıktan sonra, 27 Aralık 1919’da Milli Mücadele’nin merkezi Ankara’ya geldi. Paşa’nın ilk işlerden birisi elbette Meclis’in açılışıyla ilgili çalışmaları hızlandırmaktı… Ancak ondan da önce… “Neden Ankara’ya geldiklerini” anlatmak için bir araca ihtiyaçları vardı. Türk Milleti’ni Kurtuluş Savaşı’na ikna edecek, dünyaya bu haklı savaşın gerekçelerini anlatacak bir yayın organı: Hakimiyeti Milliye…

10 Ocak 1920’de çıkan ilk sayıda Mustafa Kemal Paşa’nın yazdığı başyazı, her cümlesiyle bir ders niteliğindeydi. Paşa’nın yazının sonuna yazdığı şu ifadeler, yalnızca gazetenin sayfalarına değil, akıllara da mıh gibi çakıldı:

“Hakimiyeti Milliye üç büyük dayanak tanır: Zekâ, irfan, hamiyet… Bunlar haricinde hiçbir şeye dayanamaz. Milletin hakimiyeti ne sermayelerin ne içi boş siyasetlerin ne kinlere, menfaatlara, ikbal ve geleceklere yönelik geçici heveslerin oyuncağı olamaz. Millet yaşamaya, hür ve bağımsız yaşamaya, yaşadıkça da mesut ve olgun bir ilerleme unsuru olmaya muhtaçtır. Hakimiyetini bunun için kullanır. Gazetemizin de gayesi milletin bu ihtiyacıdır.”

Atatürk, Milli Mücadele’nin dayandığı temellerle birlikte Hakimiyeti Milliye’nin yayın çizgisini de şöyle özetliyordu: Akıl, bilim, vatan sevgisi ve bağımsızlık. Milletin egemenliğini, bağımsızlık mücadelesini, vatanseverliği, bilimin önemini, aklı vb. harmanlayarak yalnızca o döneme değil, tüm devirlere ışık tutacak bir anlayışı ortaya koyuyordu. Esasında Hakimiyeti Milliye, habercilikten ziyade savaş cephesinde çarpışan askerlerden farklı olmayacaktı. Hakimiyeti Milliye’nin kurşunları, haberleri olacaktı. Savaştan sonra da devrimlerin halka ulaştırılması ve bilinçlere yerleşmesi için mücadele edecekti. Bu mücadelenin hep en önünde olacaktı.

MAKSADINA UYGUN ‘HABERCİLİK’

Günümüze gelecek olursak… Logosunda Atatürk yer alan, “Atatürk’ün mücadelesini sürdürdüğünü” iddia eden bir gazete ve televizyon kanalı var: Sözcü gazetesi ve Sözcü TV.

Bu televizyon kanalı, 19 Haziran akşamı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu konuk etti. Ancak tam olarak konuk muydu emin değiliz. Çünkü Kılıçdaroğlu’na soru soran taraf, sanki merak ettikleri konulara yanıt arıyor gibi değil daha çok Kılıçdaroğlu’nu sorguya çekiyor, hesap soruyor gibiydi.

Kılıçdaroğlu, partideki rüşvet ve yolsuzluğa bulaşan kadroları, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu emperyalist tehditleri, dünyanın gelecekteki siyasi ve ekonomik konumu ile Türkiye’nin rolünü anlattı. Kılıçdaroğlu, partisinde yolsuzluğa bulaşanlarla ilgili atılacak adımlardan bahsettikçe karşısındaki televizyon ekibi hayli rahatsız oldu.

Bu üç gazeteci, yayın sırasında cep telefonlarına gelen mesajlardaki soruları Kılıçdaroğlu’na yönelttikleri için sosyal medyadan çokça tepki gördü.

Ara başlığa “Maksadına uygun habercilik” yazdık. Elbette insanların habercilik ve televizyon yayıncılığından beklentisi bu değildir. Hangi ideolojiyi savunursanız savunun, hangi yayıncılığı yaparsanız yapın, kültürümüzde “konuk” ağırlamanın bir adabı vardır. Konuğa ayıp edilmez, el üstünde tutulur, ev sahibi olmanın gerektirdiği nezaket yerine getirilir. Burada ne Sözcü TV ev sahibi gibiydi ne de Kılıçdaroğlu konuk gibiydi. Çünkü yayının esas maksadı, Kılıçdaroğlu’nu çapraz sorguya alıp İmamoğlu-Özel çizgisindeki CHP’lilerin gönlüne su serpmek, “İşte Kılıçdaroğlu’nu böyle terlettik.” demekti. Dolayısıyla yayın bu amacı yerine getirdi.

EMPERYALİZMİN ESİR ALDIĞI BİLİNÇ

Buradaki sorunun yalnızca gazetecilikle ilgili olmadığını belirtelim. Bu esas olarak emperyalist hegemonyanın yarattığı yozlaşmanın bir sonucudur. Bu yozlaşma yalnızca haberciliği değil, insanı bütünüyle hedef almaktadır. Temel amaçları ise insanın emperyalist saldırganlığa karşı direnişini kırmak, insanın devrimci bilincini esir almak…

Bilinci esir alınan insan, emperyalist sistemin yaratmak istediği toplumun ve anlayışın en önemli unsurudur. Bilinci esir alınan insan sorgulamaz, direnmez, mücadele etmez, boyun eğer.

Köle toplumunda egemen sınıflar, kölenin vücudunu esir alıyordu ama bilincini alamıyordu. Spartacus isyanında köleler, bilinçlerinin esir alınamadığını gösterdi, Roma İmparatorluğu’nu derinden sarstı. Haiti Devrimi’nde de yüz binlerce köle ayaklandı. Nihayetinde Fransa’dan bağımsızlıklarını kazanarak kendi devletlerini kurdular ve köleliği kaldırdılar.

Kapitalizm döneminde ise bilinçler esir alındığı için “razı olma” durumu söz konusu.

Karl Marks’ın İngiliz İşçi Sınıfı’nı eleştirmesinin temel sebebi de budur. 19. yüzyılda “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olan Büyük Britanya, neredeyse dünyanın tüm kıtalarında sömürgelere sahipti. İngiliz İşçi Sınıfı, devletinin bu sömürü düzenine uyum sağladı. Çünkü dönemin egemen sınıfları, işçi sınıfına sözde bir refah sundu. Bunun karşılığında da İngiltere’nin emperyalist saldırganlığına suskun kaldılar. Ardından sınıfsal karakterlerini kaybettiler. Örneğin Sovyet Devrimi’nin önderi Lenin, Birinci Dünya Savaşı’na, bunun bir “emperyalist paylaşım savaşı” olduğu gerekçesiyle karşı çıktı. Devrimden sonra da ülkeyi savaştan çekti. İngiliz İşçi Sınıfı ise buna göz yumdu. Emperyalist İngiltere de saldırgan dış politikalarını uygulayabilmek için içeride baskı unsuru olabilecek kuvvetleri işbirliği ile susturdu. İngiliz İşçi Sınıfı’nın devrimci mücadele bilinçleri, görece bir refahla esir alınmıştı. Bugün geldiğimiz durum itibariyle İngiliz İşçi Sınıfı yine aynı noktada. Siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak emperyalist sistemin anlayışıyla uyumlu hareket ediyorlar. Kendi var oluş sebebini ve mücadele bilincini tamamen kaybetmiş durumdalar.

İşte bu sorun, günümüzde toplumların kanayan bir yarasıdır. Bilinci esir alınan insan, hakim sınıfların hegemonyasıyla mücadele etmek yerine onların zemininde, uyumlu, boyun eğen ve görece refah sağlayan bir konuma düşmektedir. 19. yüzyıldaki İngiliz hegemonyası da İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ABD hegemonyası da böyle kuruldu. Önce ABD’li devrimciler, küçük menfaatlerle ve göstermelik bir refahla emperyalist hegemonyayı görmezden geldi, hatta onunla işbirliği içine girdi. Sonra 1980’li yıllardan itibaren küreselleşme adı altında neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla dünyanın her yerindeki devrimci bilinçlerde yozlaşma meydana gelmeye başladı. 1968 Hareketi’nden ayrılan çok sayıda genç, emperyalist işbirlikçisi olarak o esarete mahkum oldu. Bugün Türkiye’de devrimci bilinç ve antiemperyalist mücadele Vatan Partisi’nin öncülüğünde kararlılıkla sürdürülüyor.

Fakat görüyoruz ki kendini “solcu, sosyalist, Batı karşıtı” olarak nitelendiren kimi çevrelerde ise bu niteleme yalnızca söylemde kalıyor. Biliyoruz ki, kavramak yapmayı gerektirir. Yani bir sözü dile getirmeniz yetmez, bunu hayata geçirmeniz de gerekir.

“Ben emperyalizme karşıyım” denildiğinde “Hangi emperyalizm?” diye bir soru sorulmaz. Emperyalizmin tanımı bellidir. Bugün çökmekte olan, dolar üzerinden kurduğu saltanatı kaybetmeye başlayan, hegemonyası çatırdayan, silahlı gücünün etkisini yitiren, Filistin’i, Yemen’i, Lübnan’ı, İran’ı dize getiremeyen, Rusya ve Çin karşısında eriyen kuvvet olarak karşımızda ABD ile Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ve İsrail gelmektedir. Her biri emperyalist sistemin unsurlarıdır.

ABD, İsrail ve AB ülkelerinin saldırgan politikalarına karşı durmadıkça, “Emperyalizme karşıyım” diyemezsiniz. Aklın ve bilincin esir alınıp alınmadığının turnusol kağıdı budur.

HEGEMONYA DÜZENİNİN AYDINLARI

Gazeteci, toplumun aydınıdır. Aydın, topluma fikirleriyle yön verir. İster hakim sınıfların safında isterse mazlumların safında olsun fark etmez. Aydın, bulunduğu cephenin ideolojik mücadelesine hizmet eder. Emperyalist hegemonya döneminde de neoliberal cephenin aydınları, insan bilincinin esir alınmasına hizmet etti. Etmeye de devam ediyor…

Örneğin, HAMAS’ın İsrail’e karşı 7 Ekim 2023’te başlattığı Aksa Tufanı Harekatı, emperyalist sistemin aydınlarını rahatsız etti. İsrail’i aklayan, HAMAS’ı ve Filistinlileri terörist ilan eden propagandaya giriştiler. Keza İran-ABD/İsrail savaşında da benzeri yaşandı. İran 47 yıldır emperyalizme karşı kararlı duruşundan bir adım geri adım atmadı. Ama kimi aydınlar, İran’ın arka planda ABD ve İsrail’le birlikte hareket ettiği yalanında ısrar etti. Bu aydınların söylemlerini, hayatın bizzat kendisi çürüttü. ABD ve İsrail, İran’ı işgal edemedi, İran’da rejimi değiştiremedi, İran halkının bilincini esir alamadı; aksine İran’ın şart koştuğu diplomasiye mecbur kaldılar.

Ukrayna-Rusya meselesinde de çatışmanın esas olarak bu iki ülke arasında olmadığını artık herkes biliyor. Ukrayna, Sovyetler yıkıldığından beri Batı’nın yığınak yaptığı bir ülke. Yalnız Ukrayna mı? Romanya, Moldova, Gürcistan, Ermenistan vb. ülkelere Batı’nın askeri, ekonomik, kültürel yığınağı söz konusu. 2014’teki turuncu darbe ile emperyalist sistem Rusya’ya karşı koz elde etti. Rus kökenli insanların yaşadığı Kırım ve Donbass bölgesine saldırılar yoğunlaştı. Sonunda Rusya, buradaki insanların haklarını korumak için 2022’de harekat başlatınca yine aynı aydınlar sahneye çıktı: “Rusya genişleme politikası kapsamında Ukrayna’yı işgal ediyor. Sonraki hedef Avrupa ülkeleri.”

Bu söylemin gerçek olmadığını ispat etmek için çabalamayacağız. NATO üyesi Romanya da benzer şekilde, uzun yıllardır Rusya’ya karşı büyük bir askeri yapılanma içerisinde. ABD ve Avrupa, Romanya’daki antiemperyalist direnişi bastırmak için elinden geleni yapıyor. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu NATO karşıtı bir aday önde bitirdi. Sonra adayı, tüm psikolojik savaş uygulamalarıyla çekilmeye zorladılar. Nihayetinde NATO’cu aday cumhurbaşkanı seçildi.

Bu emperyalist müdahaleye aydınlarımızın sesini çıkarmaması tesadüf değil. Çünkü onlar için NATO, kaybetmekten korktukları bir direniş mevzisi. NATO, onların kendilerini var ettikleri sistemin en önemli örgütü. Hegemonya düzeninin korunması, bu aydınların refahının da sürmesi için hayati önemde.

KILIÇDAROĞLU NEDEN HEDEF?

Lafı, tarihsel örneklerle çok uzattık ama meramımızı iyi açıklamak istiyoruz.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na Sözcü TV’de soru soran gazetecilerin tavrı, ancak ve ancak bu emperyalist hegemonya düzeni içinde anlam kazanıyor.

O üç gazeteci, aslında Türkiye’de özellikle 2014’ten sonra yaratılmaya çalışılan sözde bağımsız muhalif aydın çizgisini temsil ediyor. Türkiye’nin 2014’ten sonra FETÖ ve PKK ile mücadele başta olmak üzere Atlantik sisteminden kopuşu, bu aydın çizgisini harekete geçirdi. PKK ile mücadeleyi “Kürtler katlediliyor” yalanıyla, FETÖ ile mücadeleyi de “Türkiye’de adalet yok” argümanıyla karaladılar.

Maksatları Türkiye’yi emperyalist hegemonyanın etkisinde tutmaktı. Bu aydın çizgisi, bilinçlerini tamamen sisteme adamış durumda olduğu için, bilimden ve halktan da oldukça uzaklaştı. Halkın gerçek sorunlarını yansıtmak yerine içi boş söylemlerle insanları oyalar hâle geldiler. Televizyonlarda saatlerce tartışır ama esasında hiçbir şey söylemezler.

İsmi lazım değil, bu sözde bağımsız muhalif gazetecilerden biri geçen yıl bir savcımıza iftira attı, “İşte görüyorsunuz, Türkiye’de adalet yok. Bu ülkede savcı olursanız istediğiniz mekanda ahkam kesebilirsiniz.” yalanını söyledi. Maksadı belliydi. Sonra olayın iftira olduğu ortaya çıkınca bir “özür” mesajı yayınladı. Fakat mesajı okuduğunuzda hiç de özür diliyormuş gibi gelmiyordu. “Özür diliyorum ama…” minvalinde cümlelerle yaptığının üstünü örtüyordu. Zaten istediğini de elde etmişti. “Türkiye’de adalet yok” yalanının yayılmasına hizmet etmişti.

Batılı liberal merkezlerin “ekonomik krizlerin esas sebebi adaletin olmayışı” fikrini savunduğu için Türk ekonomist Daron Acemoğlu’na Nobel ödülü verildi. Acemoğlu’nun içinde bulunduğu aydın çizgisi, Türkiye’deki ekonomik krizin esas sebebini ve buna çözümü araştıran bir konumda değildi. Onların esas amacı “Türkiye’de adalet yok” söylemini akademik camiada yaymaktı. Batı’nın Türkiye’ye baskı unsuru haline getirdiği bu söylem, esasında Silivri’de tutuklu olan FETÖ’cüleri, Osman Kavala ve Ekrem İmamoğlu gibi Atlantikçileri kurtarmayı hedefliyordu.

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının ardından sosyal medyada başlatılan kara propagandanın arkasından 34 bin FETÖ bağlantılı hesabın çıkması da bunun göstergesi. Sistemin aydınları, hegemonya düzenini yine o sistemin yarattığı aparat örgütler ve siyasetçilerle yaşatmaya çalışıyor.

İnsanı esir alan ve sömüren bu düzeni savunmayı da “özgürlük” olarak yansıtıyorlar. Bu aydın çizgisinin gazetecileri, yaptıkları haberleri de “özgür basın faaliyeti” olarak gösteriyor. Türkiye’de yeniden FETÖ’nün iktidar olması için çabalayan, biten PKK’yı ayağa kaldırmaya çalışan, Atlantik’in iktidar planlarındaki İmamoğlu’nu Silivri’den kurtarmaya çalışan gazetecilik, emperyalizme karşı savaşarak kurulan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nde “özgür basın faaliyeti” olarak değerlendirilemez.

Türk Milleti, Atatürk’ün de tarifiyle zekâsı, irfanı ve hamiyetiyle emperyalizme karşı Milli Hakimiyet için mücadele ediyor. Bunun karşısındaki bir gazetecilik faaliyeti özgür olamaz. Çünkü özgürlük, emperyalizm tarafından esir alındığı için ortadan kalkmıştır.

Paylaş
Paylaş: