Teori dergisi Genel Yayın Yönetmeni Kuntay Gücüm’ün başlatmış olduğu “Türk Basınını Tartışmaya Açıyoruz” dosyamızın ikinci yazısı, İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aybike Serttaş tarafından hazırlandı. Konuyla ilgili röportajı site sorumlumuz Yiğit Çınar yaptı.
1990’lardan itibaren Türk medyasında holdingleşme ve tekelleşme süreçleri hız kazandı. Bu ekonomik dönüşüm, gazetecinin haber yapma özgürlüğünü ve kamu gözlemcisi olma rolünü geçmişe kıyasla nasıl etkiledi?
1990’lardan itibaren Türk medyasında yaşanan en önemli dönüşümlerden biri, basının aile işletmesi ya da gazetecilik kökenli sahiplik yapısından çıkarak büyük sermaye gruplarının faaliyet alanlarından biri hâline gelmesidir. Bu değişim, medyayı yalnızca haber üreten bir kurum olmaktan uzaklaştırmış, enerji, inşaat, finans, ticaret, turizm ve kamu ihaleleriyle ilişkili daha geniş ekonomik çıkar ağlarının parçası hâline getirmiştir. Böylece gazetecilik faaliyeti, kendi mesleki ilkeleriyle değil, çoğu zaman medya sahibinin ekonomik ve siyasal ilişkileriyle birlikte ele alınmaya başlanmıştır.
Bu yapıda gazetecinin haber yapma özgürlüğü doğrudan sansürden çok, çoğu zaman dolaylı baskılarla daralmıştır. Hangi haberin öne çıkarılacağı, hangi konunun görmezden gelineceği, hangi aktörlerin eleştirilmeyeceği ya da hangi başlığın yumuşatılacağı editoryal tercihten çok kurumsal çıkar hesabına bağlanabilmiştir. Gazeteci, görünürde haber merkezinde çalışmaya devam etse de haberin sınırları çoğu zaman patronaj ilişkileri, reklamveren baskısı, kamu otoritesiyle ilişkiler ve şirket çıkarları tarafından belirlenmiştir.
Bu dönüşüm, gazetecinin kamu adına denetleme rolünü de zayıflatmıştır. Klasik anlamda gazeteci, kamu gücünü, sermayeyi, yolsuzluğu, hak ihlallerini ve çıkar ilişkilerini izleyen, sorgulayan ve görünür kılan kişidir. Holdingleşme sonrasında ise medya kuruluşlarının bir bölümü bu denetleme işlevini yerine getirmek yerine, güç merkezleriyle uyumlu hareket eden yapılara dönüşmüştür. Bu durum, özellikle büyük ekonomik aktörlerin, devletle iş yapan şirketlerin ya da siyasal iktidarla yakın ilişkili çevrelerin haberleştirilmesinde belirginleşmiştir.
Geçmişte basın tamamen bağımsız değildi. Türkiye’de basın tarihi başından beri siyasetle, ideolojik kamplaşmalarla ve sermaye ilişkileriyle iç içe gelişmiştir. Yine de 1990’lar sonrasında ortaya çıkan fark, medya sahipliğinin yoğunlaşması ve gazeteciliğin büyük sermaye stratejisinin bir aracı hâline gelmesidir. Bu nedenle gazetecinin özerkliği yalnızca devlet baskısıyla değil, çalıştığı kurumun ekonomik pozisyonuyla da sınırlanmaya başlamıştır.
Bunun sonuçlarından biri oto sansürdür. Gazeteci bazı haberlerin yayımlanmayacağını, bazı isimlere dokunulmayacağını, bazı konuların kurumu zor durumda bırakacağını önceden bilir. Bu bilgi zamanla haber refleksinin içine yerleşir. Böylece sansür yalnızca dışarıdan gelen bir müdahale olmaktan çıkar; haber merkezinin gündelik işleyişine, diline ve seçme-eleme mekanizmasına sızar.
Bu süreç kamu yararı ilkesini de aşındırmıştır. Gazetecilik kamunun bilme hakkı adına çalışması gereken bir meslekken, medya-holding düzeninde haber çoğu zaman ekonomik ve siyasal pazarlığın bir unsuru hâline gelmiştir. Örneğin, büyük altyapı projeleri, özelleştirme süreçleri, çevre tahribatı, iş cinayetleri, kent rantı ya da kamu ihaleleri gibi konular, doğrudan medya sahibinin çıkar alanına temas ettiğinde haberleştirme pratiği zayıflayabilmektedir.
Bu nedenle 1990’lardan itibaren hızlanan holdingleşme, yalnızca mülkiyet yapısını değiştirmemiştir. Gazeteciliğin anlamını, haberin kamusal işlevini ve gazetecinin mesleki özerkliğini de dönüştürmüştür. Basının kamu adına denetleyen bir güç olması gerekirken, birçok durumda denetlenmesi gereken güç ilişkilerinin içinde konumlanan bir yapıya dönüşmesi, Türk medyasının en temel yapısal sorunlarından biri hâline gelmiştir.
Günümüzde dijital medyanın gelir modeli büyük oranda tıklanma oranlarına ve hıza dayanıyor. Bu durum, derinlikli fikri takipleri ve araştırma gazeteciliğini nasıl dönüştürüyor? Nicelik, niteliğin önüne neden geçti?
Dijital medya, gazeteciliğin üretim ve tüketim hızını köklü biçimde değiştirdi. Basılı gazetede haberin belirli bir yayın ritmi vardı. Televizyonda ana haber bülteni gibi görece sabit yayın saatleri belirleyiciydi. Dijital ortamda ise haber sürekli akan, her an güncellenen ve anlık performansı ölçülen bir içeriğe dönüştü. Bu değişim, gazeteciliğin temposunu hızlandırırken haberin niteliği üzerinde ciddi baskılar oluşturdu.
Bugünkü gelir modeli büyük ölçüde görünürlük, tıklanma, paylaşılma ve etkileşim üzerine kurulu. Bu nedenle haber merkezleri çoğu zaman daha çok okunan, daha hızlı yayılan, daha kolay tüketilen içeriklere yöneliyor. Bir haberin toplumsal önemi ile dijital performansı her zaman örtüşmüyor. Kamu yararı açısından çok değerli bir araştırma haberi, magazinsel ya da sansasyonel bir içerik kadar tıklanmayabiliyor. Bu durumda editoryal öncelikler yavaş yavaş kamusal değer yerine ölçülebilir trafik verilerine göre şekilleniyor.
Araştırma gazeteciliği bu modelden en fazla zarar gören alanlardan biri. Araştırma gazeteciliği zaman, uzmanlık, belge takibi, kaynak geliştirme, hukuki dikkat ve kurumsal destek gerektiriyor. Buna karşılık, dijital haber ekonomisi hızlı üretim ve düşük maliyet istiyor. Bir muhabirin haftalarca tek bir dosya üzerinde çalışması yerine, aynı sürede çok sayıda kısa içerik üretmesi daha kârlı görülebiliyor. Bu da gazeteciliği derinleşen bir araştırma pratiğinden çıkarıp sürekli içerik üretme faaliyetine yaklaştırıyor.
Fikri takip de bu hız rejiminde zayıflar. Bir olay ilk gün yüksek ilgi gördüğünde haberleştirilir, sonraki gün yeni bir gündem geldiğinde hızla geriye düşer. Oysa iyi gazetecilik yalnızca olay anını aktarmakla sınırlı değildir. Bir maden kazasından sonra soruşturmanın ne olduğu, sorumluların hesap verip vermediği, ailelerin ne yaşadığı, mevzuatın değişip değişmediği, benzer risklerin sürüp sürmediği takip edilmelidir. Dijital hız kültürü bu tür uzun soluklu izlemeyi geri plana iter.
Niceliğin niteliğin önüne geçmesinin temel nedeni, dijital mecralarda başarının ölçüm biçimidir. Haber artık yalnızca editoryal değerle değil; kaç kişi tarafından görüldüğü, ne kadar süre okunduğu, kaç kez paylaşıldığı ve arama motorlarında ne kadar öne çıktığıyla da değerlendiriliyor. Bu ölçümleme sistemi, haber merkezlerini daha çok içerik üretmeye, başlıkları daha çarpıcı kurmaya, kısa ve hızlı tüketilen metinlere ağırlık vermeye itiyor.
Bu durum haber dilini de değiştiriyor. Başlıklar daha merak uyandırıcı, metinler daha kısa, içerikler daha parçalı hâle geliyor. Açıklayıcı gazetecilik, dosya haberciliği, saha araştırması ve veri temelli analiz yerine, çoğu zaman yeniden yazılmış ajans haberleri, sosyal medya kaynaklı içerikler ve hızlı yorum metinleri öne çıkıyor. Sonuçta gazetecilik, kamusal tartışmayı derinleştiren bir pratik olmaktan uzaklaşıp dikkat ekonomisinin içinde sürekli dolaşıma sokulan içerik üretimine dönüşebiliyor.
Buna rağmen dijital medya yalnızca olumsuz sonuçlar üretmemiştir. Veri gazeteciliği, açık kaynak araştırmaları, çevrim içi arşivler, bağımsız yayıncılık modelleri ve okur destekli platformlar araştırma gazeteciliği için yeni olanaklar da sunmuştur. Panama Belgeleri, Pandora Belgeleri ve uluslararası araştırma gazeteciliği ağlarının çalışmaları, dijital araçların güçlü biçimde kullanılabildiğinde derinlikli gazeteciliği destekleyebileceğini göstermiştir. Sorun dijitalleşmenin kendisinden çok, dijital gazeteciliğin reklam, hız ve tıklanma merkezli gelir modeline sıkışmasıdır.
Bu nedenle niceliğin niteliğin önüne geçmesi teknik bir sonuç değil, ekonomik bir tercihtir. Haber merkezleri gelirlerini büyük ölçüde trafik üzerinden elde ettiğinde, gazeteciliğin değer ölçütü de değişir. Daha çok tıklanan içerik daha değerli sayılır. Oysa demokratik toplum açısından değerli olan haber, yalnızca çok okunan haber değildir. Bazen en değerli haber, ilk anda az tıklanan ama kamusal hesap verebilirlik açısından büyük önem taşıyan haberdir.
Editör masalarında artık yapay zekâ araçları aktif olarak kullanılıyor. Yapay zekânın basının geleceğindeki rolünü, istihdamı ve haberin insani dokusunu nasıl etkileyeceğini öngörüyorsunuz?
Yapay zekânın basının geleceğinde geçici bir araç değil, kalıcı bir editoryal altyapı unsuru hâline geleceğini düşünüyorum. Bugün haber merkezlerinde yapay zekâ; metin taslağı hazırlama, başlık önerme, çeviri, özetleme, veri tarama, arşiv sınıflandırma, görsel doğrulama, sosyal medya takibi ve okur davranışı analizi gibi çok farklı alanlarda kullanılmaya başladı. Bu kullanımın önümüzdeki yıllarda daha da artacağını öngörmek mümkün.
Yapay zekânın en güçlü etkisi rutin işleri dönüştürmesinde görülecek. Spor sonuçları, finansal veriler, hava durumu, seçim tabloları, şirket raporları ve kısa duyuru metinleri gibi standart yapıya sahip haberlerde otomasyon daha sık kullanılacak (kullanılıyor). Bu pratikler haber merkezlerine zaman kazandırabilir. Muhabir ve editör, tekrar eden teknik işlerden kurtulup araştırma, yorumlama, saha takibi ve kaynak ilişkilerine daha fazla zaman ayırabilir. Bu olumlu senaryo, yapay zekânın gazetecinin yerine değil, gazetecilik emeğini destekleyen bir araç olarak konumlandırılmasına bağlıdır.
İstihdam açısından ise daha karmaşık bir tabloyla karşı karşıyayız. Yapay zekâ bazı işleri tamamen ortadan kaldırmasa da bazı işlerin niteliği değişecek. Özellikle çeviri, redaksiyon, kısa haber yazımı, ajans metinlerinin yeniden yazımı ve sosyal medya içeriği üretimi gibi alanlarda insan emeğine duyulan ihtiyaç azalacak. Buna karşılık veri gazeteciliği, yapay zekâ denetimi, doğrulama editörlüğü, algoritmik şeffaflık, dijital güvenlik, kaynak analizi ve etik editörlük gibi yeni uzmanlık alanları önem kazanacak.
Bu dönüşümün sonuçlarından biri olarak gazetecilik eğitiminin de değişmesi gerekiyor. Geleceğin gazetecisi yalnızca iyi yazan kişi olmayacak. Veri okuyabilen, yapay zekâ çıktısını sorgulayabilen, yanlış bilgiyi ayıklayabilen, algoritmik yanlılıkları fark edebilen, kaynak doğrulama becerisi güçlü ve etik muhakemesi gelişmiş bir gazeteci daha değerli hâle gelecek. Yapay zekâyı kullanmak yeterli olmayacak; onun neyi bilmediğini, nerede hata yaptığını ve hangi verilerle sınırlı olduğunu anlayabilmek belirleyici olacak.
Haberin insani dokusu açısından en kritik mesele, gazeteciliğin yalnızca metin üretmekten ibaret olmamasıdır. Haber, sahaya gitmek, insanla konuşmak, acıyı, öfkeyi, korkuyu, utancı ve umudu anlayabilmek, suskunlukları sezebilmek, güç ilişkilerini okuyabilmek ve kamusal sorumluluk duygusuyla karar verebilmek demektir. Yapay zekâ metin üretebilir, veriyi düzenleyebilir, örüntüleri gösterebilir. İnsan deneyiminin bağlamını, etik ağırlığını ve toplumsal anlamını gazeteci kadar iyi kavrayamaz.
Örneğin, bir deprem haberinde yapay zekâ hasar verilerini toplayabilir, bölgeye dair hızlı bir özet çıkarabilir, önceki raporlarla karşılaştırma yapabilir. Buna karşılık, enkaz başında bekleyen bir ailenin çaresizliğini, yerel halkın devlete ve medyaya duyduğu öfkeyi, yardım dağıtımındaki adaletsizliği ya da kaybın insani ağırlığını anlamlandırmak gazetecilik sezgisi ve etik sorumluluk gerektirir. Bu nedenle yapay zekâ haber üretimine yardımcı olsa da haberciliğin insanla kurduğu temel ilişkiyi ikame edemez.
Bu konudaki büyük risklerden biri, yapay zekânın haber merkezlerinde maliyet düşürme aracı olarak kullanılmasıdır. Eğer medya kuruluşları yapay zekâyı daha az gazeteciyle daha çok içerik üretmenin bir yolu olarak görürse, haberin niteliği daha da zayıflayabilir. Bu durumda standartlaşmış, birbirine benzeyen, kaynak çeşitliliği sınırlı ve insani derinliği azalmış haberler çoğalır. Yapay zekâ hataları, uydurma bilgiler, kaynak belirsizliği ve dilde tekdüzelik bu krizi daha da büyütebilir.
Bu nedenle yapay zekâ kullanımında temel ilke şeffaflık ve editoryal sorumluluk olmalıdır. Haberin hangi aşamasında yapay zekâdan yararlanıldığı açık olmalı, nihai sorumluluk mutlaka insan editörde kalmalıdır. Yapay zekâ tarafından üretilen ya da desteklenen içerikler denetlenmeden yayımlanmamalıdır. Kaynak kontrolü, bağlam kontrolü, etik kontrol ve dil kontrolü gazetecilik sürecinin vazgeçilmez parçaları olarak korunmalıdır.
Bütün bu bahsettiklerime dair yurt dışından güncel ve çarpıcı bir örnek olarak Financial Times’ın geliştirdiği Ask FT uygulaması verilebilir. Ask FT, okurun herhangi bir konuda soru sormasına ve yanıtı doğrudan Financial Times’ın 2004’ten bu yana yayımlanmış arşivine dayanarak almasına imkân veren üretken yapay zekâ destekli bir araçtır. Uygulama önce beta olarak kullanıma açılmış, 2025’te FT Professional abonelerine genişletilmiştir. Bu örnek, yapay zekânın gazetecilikte haberin yerine geçen bağımsız bir üretici değil, güvenilir arşive erişimi kolaylaştıran, okuru kaynaklara yönlendiren ve editoryal hafızayı daha işlevsel hâle getiren bir yardımcı teknoloji olarak konumlandırılabileceğini göstermektedir.



