7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin ardından ilan edilen sonuç bildirgesi, Türkiye’de olması gerekenden az ve NATO merkezli bir anlayışla değerlendirildi. Televizyon ekranlarında gazeteci ve siyasetçilerin “Türkiye güçlendi, gücünü gösterdi ve NATO’da lider bir konum aldı” cümlesiyle özetleyebileceğimiz ifadeleri, bir bakıma “teslimiyete devam edebiliriz” fikriyle birleşiyordu. Belki öyle umuyorlar belki de yanlış yorumluyorlar ancak bildiğimiz en somut gerçek, Türkiye’nin NATO içerisinde kaldığı müddetçe, çöken sistemin altında kalacağıdır.
NATO’nun Ukrayna’ya verdiği destek de sonuç bildirgesinde yer aldı. Pek tabii Ukrayna’ya destek vermek, Rusya’yı hedef tahtasına koymaktı. Rusya, yeniden NATO’nun başlıca düşmanı ilan edildi. İlgili kısımda “Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ile istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin devam eden tehdidine karşı koymak amacıyla müttefiklerin Lahey Savunma Taahhüdü’nü hayata geçirdiği” ifade edildi.
Türkiye’nin bu bildiriye imza atması, Rusya’nın Türkiye’yi de tehdit ettiğini kabul ediyordu. NATO’nun 5. Maddesi gereği, NATO üyelerinin herhangi birine tehdit, herkese tehdit demekti. Peki ama Rusya, Türkiye için tehdit mi?
Tarihte Türkiye – Rusya İlişkileri
Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri 15. yüzyılda ticari olarak başlamıştı. Rusların Timurlu hakimiyetinden çıkışı ve Moskova Knezliği’nin merkezileşmesiyle birlikte başlayan sürecin sonunda ilk ciddi temasların -Astrahan Seferi’ni saymazsak- 17. Yüzyıl sonunda olduğunu görüyoruz. Rusya hem batıya hem de güneye doğru ilerleyerek Osmanlı Devleti için tehdit haline gelmiş, ilk savaşların fitilini ateşlemişti. 17. yüzyılın sonundan itibaren başlayıp 1917’ye kadar bilfiil savaştığımız Rusya, sadece tarih sayfalarından bakarsak hala bir düşman olarak görülebilir. Ancak siyaset bugün atılan adımlarla şekillenir. Bu cümleyi ileride tekrar hatırlayacağız.
19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin savaştığı yegane devlet Çarlık Rusya’sıydı. 1806-1812, 1828-1829, 1853-1856 ve 1877-1878 tarihlerinde yapılan savaşlar ve 1914-1917 yılları arasında I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’ndeki muharebeler Rusya ile girilen ve Osmanlı’yı ciddi şekilde yıpratan savaşlar olmuştu. Bir yüzyıl boyunca mütemadiyen savaşılan bir devlet, hiç kuşkusuz toplum için “daimi düşman” algısını yaratıyordu. “Kafir Moskof” Türkler için dost değildi, olamazdı.
Bu fikir I. Dünya Savaşı’nın sonunda değişmeye başladı. 1917 yılında başarıya ulaşan Bolşevik Devrimi ile Çarlık rejimi yıkılmış, yerine Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kurulmuştu. Emperyalizm ve işbirlikçileriyle mücadele ilkesiyle hareket eden SSCB, Çarlık Rusya’sının yaptığı tüm anlaşmaları yok saydığını ilan etmiş, I. Dünya Savaşı’nda aldığı toprakları iade etmişti. Türkiye bu sayede doğudaki sınırlarını kurtarmış oldu. Ardından Türk İstiklal Harbi’ne verdiği siyasi, askeri ve ekonomik destekle birlikte Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir perde açılmış oldu. Atatürk’ün son günlerinde vasiyet niteliğinde söylediği “Sovyetlerle dostluktan ayrılmayın” sözü de bu kapsamda anlamlıdır.
21. Yüzyılda Türk – Rus İlişkileri
Yazımızın girişinde “siyaset bugün atılan adımlarla şekillenir” demiştik. Bu sözün altını doldurmamız lazım. Elbette siyaset yaparken tarihten örnekler verilir, görevler ve dersler çıkarılır, bir bilinç elde edilir. Bunlar gereklidir. Ancak tarih de bugünden yazılır. Yani yazılan tarihi de belirleyen, siyasetin kendisidir. 1930’larda Annales Okulu’nun belgemerkezci yazımına karşı ekonomik ve toplumsal tarihyazımını ortaya atması da 1960’lardaki Marksist tarihyazımı da 1980 sonrası neoliberal/küreselci tarihyazımının ortaya çıkışı da tamamen konjonktürel, siyasi yönelimden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Türk – Rus ilişkilerini de değerlendirirken geçmişe bağlı kalarak değil, bugünkü safları tespit ederek ele almalıyız.
Türkiye 2014’ten bu yana bir Vatan Savaşı vermekte. Bu, artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Ancak bunu yalnızca Türkiye’nin attığı bir adım olarak yorumlamamak gerekir. 2000’lerin başından itibaren dünya bir eksen kayması yaşamakta ve geldiğimiz noktada ABD hegemonyasının çöktüğü, emperyalizmin geleceğinin ne olacağının muallak olduğu; bunun yanında Asya’nın ekonomik, askeri, kültürel, bilimsel gibi bilumum alanlarda atağa kalktığı günlere şahitlik etmekteyiz. Çin, Rusya, İran gibi Asya’nın öncü ülkeleri, ABD hegemonyasına karşı verdiği mücadele ve milli faaliyetleri sayesinde bu liderliği kazanmıştı. Türkiye’nin verdiği Vatan Savaşı’nı da bu kapsamda değerlendirmeli, birbirinden ayılmamalıyız. Çünkü Türkiye, bu yeni kurulan dünyada yerini almak için mücadele ediyor.
Gücünü kaybeden her kuvvet, can havli içinde saldırmaya başlar. Aynı köşeye sıkışmış bir kedi gibi… ABD’nin de askeri ve ekonomik saldırılarının yanında psikolojik harp faaliyetlerini, özellikle son dönemdeki çalışmalarını Türk – Rus ilişkileri içerisinde incelersek, ABD-Türkiye ve NATO-Türkiye ilişkilerini anlarız. 2014’ten sonra Atlantik zincirlerini kırmaya başlayan Türkiye önce 15-16 Temmuz darbe girişimiyle mücadele etmiş ardından terörle mücadelesini hız katıp birçok başarı elde etmiş; bununla birlikte uluslararası alanda yönünü Asya’ya çevirerek BRICS ve Şangay İşbirliği Örgütü ile temaslarını artırmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Yeniden Asya Açılımını başlatıyoruz” söylemi, bu sebeple anlamlıdır.
ABD ve NATO bugün, hem Türkiye ile savaşıyor hem de karşı tarafa kaptırılmaması gereken bir kuvvet olarak görüyor. Bu siyaseti güderken terörle mücadele günlerinde mühimmat vermeyerek, CAATSA yaptırımlarını uygulayarak, 2017’deki NATO tatbikatında Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef tahtasına koyarak, 2024’teki NATO tatbikatında Türkiye’yi işgal planı senaryosunu uygulayarak, S-400’ler alındığı zaman F-35 programından çıkarılarak “aba altından sopa göstermenin” ötesinde hem tehdit ediyor hem pratiğe geçiyordu. Türkiye ne zaman Asya’ya dair adım atsa, yanıt ABD’den geliyordu. Türk-Rus yakınlaşması da bu kapsamsa engellenmeliydi.
Avrupa’nın Rusya Tehdidi Paranoyası
Türkiye’nin son 15 yılını değerlendirirken Avrupa’nın durumundan bağımsız konuşamayız. Avrupa devletlerinin NATO’nun kendilerini korumadığı itirafları bir bir yükseliyordu. Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözü birçok NATO’cunun ne yapacağını şaşırmasına sebep olmuştu. Ancak Avrupa gerçekle yüzleşmeye başlamıştı. NATO’dan kopmak, milli olmayı doğuruyor, bu da ABD için tehdit haline geliyordu. Buna karşılık hala NATO prangası altında olan Avrupa içindeki NATO’cu cereyanlar ve ABD, “Rusya Avrupa’yı tehdit ediyor” paranoyası yaratmaya başladı. Bunun propaganda tarafının yanında ekonomik gerçekliği de vardı. ABD ekonomisinin önemli bir bölümü Avrupa’nın silah sanayisi için ayırdığı bütçe karşılıyordu. Avrupa’nın milli sanayiye yönelmek istemesi, kendi silahlarını üretmeye çalışması, halihazırda çöken ABD ekonomisine büyük darbe vuracaktı.
İşte Avrupa’da zuhur eden “Rus tehdidi” paranoyası bu gelişmeler içerisinde anlamlıdır. Özellikle Ukrayna – Rusya savaşı üzerinden Rusya’nın yayılmacı olduğu propagandası, bu tehdit söylemlerinin yegane dayanağı olmaktaydı. Onlara göre Rusya, Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşla yayılmacı bir politika izliyor, bunun devamında Doğu Avrupa’yı işgal etmek istiyordu. Bu sebeple Avrupa, savunma sanayiine daha fazla yatırım yapmalıydı. Halkı da bu plana dahil edip hem ekonomik hem siyasi desteği arkalarına almaya çalışıyorlardı. Bu konunun detaylarını dergimizin Temmuz 2025 sayısı olan “Avrupa’nın Son Çırpınışı: Savaş Sanayisi” dosyasında ele almıştık.
İşte “Rus tehdidi” paranoyasının sebebi budur. O halde sorumuzu yeniden soralım: Rusya, bu denklemde Türkiye için tehdit mi?
Türkiye’nin Zorunlulukları
Somut konuşalım, bugün Türkiye’ye tehdit Rusya’dan mı geliyor yoksa Atlantik cephesinden mi?
15 – 16 Temmuz darbe girişimini Rusya mı yaptı, ABD mi?
Hemen sınırımızda yapılan ve Türkiye’nin bir üyesi olmasına rağmen davet edilmeyen NATO tatbikatında bizi tehdit eden Rusya mı, ABD/NATO mu?
40 yılı aşkın süredir mücadele ettiğimiz terörün finansmanı, askeri eğiticisi, siyasi destekçisi Rusya mı, ABD mi?
Mavi Vatan’daki haklarımız mevzubahis olduğunda karşımıza çıkan ilk kuvvet kimdi, Rusya mı ABD mi?
Türkiye’nin çok değerli aydınlarını, Uğur Mumcu’yu, Bahriye Üçok’u, Eşref Bitlis’i, Abdi İpekçi’yi suikastla şehit eden Rusya’nın istihbarat servisi miydi, NATO Gladyosu muydu?
Türk Akım Projesi’ne sabotaj yapan Rusya mıydı, ABD miydi?
Karadeniz’de ticaret ve balıkçı gemilerimizi vuran Rusya mıydı, ABD destekli Ukrayna mı?
Bu soruları yüzlerce satır uzatabiliriz. Birkaç örnekle yetiniyoruz çünkü Türkiye’nin NATO’ya girdiği 1952 yılından itibaren yaşadığı her şeyin sorumlusu ABD ve NATO’dur. Konuya daha detaylı eğilmek isteyenler Ferit İlsever’in Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Kontrgerilla I-II-III” ve “Günümüzde Gladyo” başlıklı kitaplara bakabilirler.
Türkiye 2014 yılında tarafını seçti, yönünü Asya’ya döndü. Bu karar da pek tabii iki günde alınmadı. Türkiye’nin milli ve devrimci birikimi ile Türk milletinin mücadelesi bu noktaya getirdi. Ancak 70 yılı aşkın süredir içinde bulunduğumuz Atlantik Sistemi’nden kopmak o kadar kolay olmayacak. Türkiye’deki NATO’cular, seslerini çok fazla çıkarak Rusya düşmanlığı propagandası yapıyor ancak bu propagandanın da tutmadığını, tutmayacağını önümüzdeki süreçte göreceğiz. Çünkü herkesin kabul ettiği bir gerçek var: NATO Çöküyor! Türkiye ise çöken NATO’nun içinde, ona biçtikleri gibi “lider konumda ve yeni görevlerde” bulunamaz. Bulunmaya çalışırsa, çöken bir yapının altında kalmaya mahkum olacaktır.
O zaman yeni bir soru soralım, Türkiye kurulan yeni dünyada Rusya, Çin ve İran ile ittifak kurarak yerini mi alacak yoksa çöken Atlantik sistemi içinde enkaz altında mı olacak? Türkiye’nin zorunlulukları hangisinde?
Kaynakça:
Kurat, Akdes Nimet, Rusya Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014.
Kılıç Ali, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, der. Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018.
“Avrupa’nın Son Çırpınışı: Savaş Sanayisi”, Teori Dergisi, Sayı: 426, Temmuz 2026. (Makale/dosya ismi tırnak içinde, dergi adı italik olmalı)
İlsever, Ferit, Kontrgerilla I, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009.
İlsever, Ferit, Kontrgerilla II, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009.
İlsever, Ferit, Kontrgerilla III, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2010.
İlsever, Ferit, Günümüzde Gladyo, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2022.



