2004 yılından sonra yeniden Türkiye’de toplanacak olan NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek. NATO Zirvesi’nin arefesinde NATO’nun geleceğini Prof. Dr. Ali Murat Özdemir ile konuştuk. Röportajı Teori İdari İşler Müdürü Görkem Gözet yaptı.
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO Zirvesi gerçekleşecek. Bu zirvenin NATO’nun geleceğine ilişkin nasıl bir etkide bulunmasını bekliyorsunuz?
NATO’nun geleceğine bakabilmek için onun geçmişine gitmemiz gerekir. Kuruluşundan da öncesine, kurulamayışına… Wilson’un gerçekleşemeyen önerilerinde ucu gözüken ama teorik ifadesini Wilson’dan de önce Kautsky’nin “ultra emperyalizm” kavramında bulan mantığa gitmeliyiz.
Kautsky’nin ultra-emperyalizm kuramı (kendi ulusal sermayelerinin baskısı altında hareket eden) emperyalist devletler arasında savaşın kaçınılmaz olmadığını, bu ülkeler arasındaki çelişkilerin ittifak yoluyla da ertelenebileceğini varsayması açısından önemlidir. Kautsky’nin formülü Lenin tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Lenin, içinde bulundukları klasik emperyalist dönemde temel ilkenin “emperyalistler arası silahlı rekabet” olduğunu, emperyalistler arası çelişkilerin hükümetler arası uzlaşıyla çözülmesini beklemenin bu ilkeyi kavrayamamaktan kaynaklandığını veciz bir şekilde ortaya koymuştu. Lenin haklıdır, klasik emperyalist dönem için…
1945 sonrası dönemde emperyalist pratikler dönüşmek durumunda kalmıştır. Sizin Teori dergisinde geçen gün çıkan röportajda bunun nasıl ve neden olduğunu ayrıntılı olarak konuştuk. İsteyen “Kolektif Emperyalizm” adlı derleme kitaba da bakabilir. 1945 sonrası dönemin mantığı kısaca şu: “Bir ülkenin birden çok uluslararası şirkete kapılarını açtığı, çok uluslu şirketlerin ise kendi emperyalist devletleri ve onun sömürgeleriyle sınırlı kalmaksızın -dünyanın her yerinde, sanki kendi ülkelerindeymiş gibi, benzer hukuk düzenekleri ve devlet yapılarının sağladığı koşullar içinde- sermaye birikimi faaliyetini sürdürebildiği bir düzen.
Bu dönemin emperyalizmi klasik dönemden farklı yani. Her şeyden önce emperyalistler arası silahlı rekabet “ilke” olmaktan çıkmış 1945 sonrasında. Evet çatışma ya da gerilim unsurları var, Süveyş ya da Cezayir olaylarında olduğu gibi ama temel ilke bu değil. Emperyalistler arasında ittifak gözle görünür, somut bir gerçeklik haline geliyor: Bretton Woods’u, GATT’ı, NATO’su, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, NAFTA’sı, AET’si hep buna örnek.
ABD önderliğinde yeni bir düzen oluşuyor açıkçası ve bu düzen (Kautsky’nin beklediğinden de farklı olarak) sadece hükümetler arası anlaşmalarla işlemiyor. Sermaye grupları, “devlet biçimleri” ve “hukuk düzenekleri” birbirine benzetilmeye çalışılan farklı ülkeler içerisinde aynı anda temsil bularak (ve tabii aynı anda da eşitsiz olarak) yayılıyorlar. Ultra emperyalizmde esas olan hükümetler arası diyalog, anlattığımız durumda belirleyici olan sermaye faaliyetinin ve gruplarının sınırlar ötesinde yayılması; devlet biçiminin ve sermaye faaliyetinin aynı anda uluslararasılaşması. O yüzden bu yeni duruma “ultra emperyalizm” diyemiyoruz. Onun yerine ben ve arkadaşlarım bu yeni duruma (aynı etiketi kullanan Samir Amin gibi yazarlardan da farklı olarak) “kolektif emperyalizm” diyoruz.
İşte bu yeni ortam içinde Lenin’in -kendi çağı için haklı olarak- saçma bulabileceği şeyler oluyor. Emperyalistler ortak ordu kuruyor mesela. NATO’dan bahsediyorum. Ya da 1971 senesinden sonra ABD bastığı dolarlar karşısında altın gösterme yükümlülüğünden sıyrılıyor; bir cins senyoraj yetkisi ediniyor. Şunu söylemek istiyorum; NATO ve ABD hegemonyası altında kurulan diğer uluslararası kuruluşlar yeni bir birikim rejiminin yeni bir emperyalist pratikler sisteminin ürünü.
Ancak içinde yaşadığımız bugün, İkinci Dünya Savaşı sonrasına damgasını vuran ve sermaye ile devlet biçiminin eş zamanlı uluslararasılaşması süreçleriyle biçimlenen, kolektif emperyalist dönem, artık tükenme sinyalleri üretmekte; seksen yıl boyunca kendisini gözlemlenebilir kılan düzenlilikleri kaybetmeye başlamaktadır. Kar oranları radikal olarak düşmekte, ittifakı bırakın basit bir anlaşma bile yapamayacak durumda olan rakip merkezler ortaya çıkmakta, emperyalist rantlara el koyma işi güçleşmekte ve güçsüz bırakılmaya çalışılan ülkeler emperyalistlerin istediği gibi bölünememekte ve hatta başarılı direnişler sergilemektedir. Kısacası emperyalistler için işler bir müddettir eskisi gibi gitmemektedir.
Sorunuza gelirsek; kesif yapısal kriz koşulları altında NATO eskisi gibi çalışamayacaktır, burası kesin. Yani, süreç içerisinde NATO’nun sağladığı menfaat NATO ülkelerinde güvenliğin sağlanması ve sermaye birikiminin koşullarını geliştirme hedeflerine hizmet edemez hale gelecektir.
Bu noktadan sonra teşkilatın ortak karar almasını olası kılan emperyalistler arası kolektif uyum daha da bozulacaktır. Sermaye gruplarının farklı ülkeler içerisinde aynı anda temsil bularak “işlemesini” sağlayan düzeneğin yani ilgili devletlerde kendisini anayasal düzeyde ifade etmeyi başaran kurum ve örgütlerin dağılmaya başlamasından bahsettik. Bu durum NATO’yu derinden etkileyecektir.
Avrupa’da yeni hükümetler ve yeni temsiller ortaya çıktıkça söz konusu uyumsuzluk çok daha net bir şekilde görünür hale gelecektir. “Avrupa’yı Avrupa yapan değerler” dedikleri şeyin yanında 80 senedir geliştirilen anayasal ilkelerin kafa karışıklığı içinde tartışıldığı, “ceberrut” çözümlerin tekrar gün yüzüne çıkacağı bir Avrupa’ya doğru gidiyoruz. ABD ise o noktaya gelmiş gibi sanki, anladığım kadarıyla onların gidecek yeri kalmadı.
Bu koşullar altında kolektif emperyalizmin menfaatini korumak ve aynı anda da diretmek için kurulmuş bir örgüt olarak NATO’nun krizini geçici bir şey olarak değerlendirmek mümkün olamayacaktır.
Bu soruyu şöyle bitirelim: Karmaşık sistemlerin krizleri hiç beklemediğiniz bir anda sistemin ani çöküşüyle sonuçlanabilir. Sistem ne kadar karmaşık ise çöküşü de o kadar hızlı olabilir. İkinci sorunuza gelmiş bulunuyoruz.
Önümüzdeki dönemde NATO, emperyalizmi ve hegemonyacılığı idare edebilecek bir örgüt olmaya devam edebilir mi?
Sorunuzun cevabı kolektif emperyalizmin geleceğine bağlı. Bu konuda birkaç senaryo düşünebiliriz. Ben en olası senaryo üzerinden ilerleyeceğim. Bence en olası olan bu, kolektif emperyalist sistem içinde bulunduğu karlılık krizinin (kar oranlarının düşme eğiliminin yarattığı basıncın) altından kalkamayabilir, düzelteyim: Kalkamayacaktır.
Bir başka deyişle ABD küresel düzenlemenin düğüm noktası olmaktan ve dolayısıyla “Batı” merkezli üretim ve tüketim normlarını ve devlet biçimini dünyaya dayatan güç olmaktan çıkacaktır.
Anılan koşullar altında tarihsel devletler için “‘Batı’ya doğru seğirtme” stratejisinin iktisadi çekiciliğini radikal olarak yitirebileceğini de akılda tutalım.
Bu durumda “devlet blokları” arasında silahlı rekabet dönemi gündemi belirleyecektir. Kaç blok varsa o kadar silahlı dayanışma örgütü olur o durumda.
Anılan ortam Lenin’in yetkin bir şekilde tasvir ettiği dünyaya, İkinci Dünya Savaşı sonrasının kolektif emperyalist düzeninden daha yakın olacaktır muhakkak. Ama yine de dikkat: Devlet blokları arasında silahlı rekabet, emperyalistler arası silahlı rekabet dönemine benzese de bununla bir ve aynı şey değildir.
Üzerine konuştuğumuz bu senaryoda emperyalist bloğun elindeki silahlı dayanışma örgütü, üyelerin daha “eşit” olduğu silahlı bir çeteye, bugünün NATO’sundan daha fazla benzeyecektir; “istekliler koalisyonu” gibi. Yani, “Yeni” NATO’da böyle bir şeye dönüşür. Tutarlı ve istikrarlı bir birikim rejiminin olmadığı yerde hegemonik güç olmaz ya da şöyle diyeyim: Emperyalizm kendisini sözleşmeler ve ilkeler bütünü altında gizleyip katılımcı ülkelerin kapitalist sınıflarının önemli bir kısmının rızasını topluca üretemez.
Amerika ve Avrupa özelinde, Atlantik İttifakı’nın geleceği için ne düşünüyorsunuz?
Yukarıda yapılan tespitler doğruysa, kolektif emperyalist dönemin sonundaysak, Atlantik İttifakı kendisini olası kılan birikim rejimleriyle birlikte sona ermiştir.
Siyaset alanında Avrupa diye bir bütünlük zaten hiç olmamıştır, bu yanılsama yetmiş sene boyunca (fordist ve neoliberal birikim tarzları altında) kendi sömürü düzenini sürdürebilmiş kolektif emperyalizm tarafından başarıyla üretilmiştir. Hem Roma Antlaşması ve takip eden düzenlemeler hem de 1980 sonrası Avrupa bütünleşmesi süreçleri kolektif emperyalist düzeneğin -farklı birikim dönemlerinde farklı biçimler alan- ürünüdürler.
Avrupa olarak bütünleştirilmeye çalışılan sahanın farklı ülkeleri farklı taraflara gitme eğilimi gösterebilirler, eğer bu alanda entegre olmuş sermaye grupları evlerine geri dönebilirlerse (Almanya’yı ya da Fransa’yı ya da başka birini “yeniden büyük yapma” programları gündeme gelir ve gelmekle de kalmaz bir de iyi işlerse yani). Söz konusu durumda farklı “Avrupa” ülkeleri mevcut blokların içinde ya da çeperinde yer alabilirler.
Sermaye grupları entegrasyon süreçlerinin yarattığı düzeneklerden sıyrılamazlar ise yani “dönemezlerse” -ki bu olasılık daha güçlü- tıpkı ABD’de olacağı gibi Avrupa denilen yerde de (sosyalist tepkiler vermeye yazgılı olmayan) işçi sınıflarının artan kitlesel tepkisi karşısında birbiriyle çelişik farklı siyaset önerileri gündemi kaplar. Bu durumda sermaye gruplarının farklı ülkeler içerisinde aynı anda temsil bularak “işlemesini” sağlayan düzeneğin yani ilgili devletlerde kendisini anayasal düzeyde ifade etmeyi başaran kurum ve örgütlerin dağılmaya başlamasıyla ortaya çıkacak olan istikrarsız ve güvenilmez politik yapılar, içinde bulundukları toplumların enerjilerini kolektif olarak yönlendirme gücünü kaybeder ve toplumları ortaya çıkmakta olan yeni dünyanın çeperine doğru sürüklenirler. Benzer bir senaryonun ABD için de geçerli olduğunu, yani ABD’nin “iç savaşlardan münezzeh bir toplum olmadığını” da vurgulayalım.
Tasvir ettiğiniz bu durumda Türkiye’nin konumu nedir?
Çok genel olarak konuşursak: Tarihsel bir devlet olarak, yani sınırlarını ve toplumsal unsurlarını emperyalistlerin yaptığı anlaşmaların belirlemediği bir sosyal olgu olarak Türk Devleti, ya da en batıdaki Türk Devleti diyelim, egemenlik tatbik etme kapasitesini artırdıkça uluslararası iş bölümü ve güç bölüşümü içerisinde yükselme imkanları bulacaktır. Söz konusu saptama sırf bizim için değil, doğru yerde durabilecek olan bütün tarihsel devletler için geçerlidir.
NATO siyasetini soruyorsanız, “emperyalistlerin işlev yitimine uğramaya başlayan örgütü” olarak NATO’dan çıkma siyasetiniz olması ayrı bir şeydir. Bu siyaseti gerçekleştirme süreci içerisinde tatbik edeceğiniz strateji ve taktikler ayrı şeylerdir. Bir siyaseti gerçekleştirme sürecinde işletilecek stratejiler sonucu radikal olarak etkileyeceğinden çok dikkatli olmak gerekir. Fevri davranıp, -zayıflasa da önemli imkanlar barındıran- bir örgütü ve bir örgüt dolusu emperyalist iblisi karşınızda birleştirmeden bu işi yapabilmek sabır, bilgi ve akıl gerektirir.



