“Sanata Evet” Perspektifinden Sanat ve Sanatçının Geçmişi ve Geleceği Üzerine

“Sanata Evet” Perspektifinden Sanat ve Sanatçının Geçmişi ve Geleceği Üzerine
Picture of Tamer Levent Yazdı
Tamer Levent Yazdı

Oyuncu, yazar, yönetmen, “Sanata Evet” kampanyasının kurucusu ve TOBAV Onursal Genel Başkanı Tamer Levent ile yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz.

Çin’deki en büyük edebiyat ödülünü bir yemek dağıtım kuryesi olan Wang Jibing kazandı. Son yıllarda Çin’de ve tabii ki başka ülkelerde de sanat dışı alanlarda çalışan insanların, sanatın farklı dallarında başarılı eserlerle öne çıkabildiği çok sayıda örnek gösteriliyor. Bu gelişmeyi nasıl değerlendirmeliyiz?

Tamer Levent: Öncelikle sanat dışı alanlar ifadesini pek onaylamıyorum. Çünkü sanat kavramı, Antik Yunan’dan itibaren ve daha sonra, Orta Çağ’da gelişme gösteren düşünme biçiminin adıydı. Yani bu düşünme biçimiyle insanların daha iyi, daha güzel ve daha doğru yaşama olasılıklarını yaratmak adına arayışlar söz konusu oldu.

MÖ. 384-322 yılları arasında yaşamış Aristoteles, Poetika isimli eserinde söz söyleme marifetini, iyi, güzel ve doğru, birimleri ile ölçme ve değerlendirme analizi yapmıştı. Bu marifetin ismi Antik Yunancada TECHNE idi. Bu sözcük yapılan işin hem teknik hem de iyi, güzel ve doğru iletişim kurmak adına gösterilen özeni, düşünceyi, ifadeyi, iletişimi, sözcüklerin seçilmesinde gösterilen düşünsel yaratıcılığı analiz ediyordu. Bu özelliğin adı, Latincede “Ars” olarak kullanılıyordu. Tıp biliminin babası Hipokrat (MÖ 460-370) “Ars longa vita brevis. Sanat uzun yaşam kısa” diyerek, sanat kavramının bütün yaşamı kapsayacağını, kendisinin de deneyimler sonucu elde ettiği bilgilerin gelecek kuşaklar tarafından geliştirileceğini ifade etmek istemişti.

Ortaçağda insanların sanat özeni ile düşünebilmesi için 7 öz disiplinden yararlanmaları gereği oluşmuştu. Bu 7 öz disiplin ise, matematik, geometri, gramer, belagat, mantık, astronomi ve müzik olarak ifade edilmişti. Müzik burada doğanın sesini temsil ediyordu. Bence bunların içinde “drama” da olmalıydı. Antik Yunan’da başlayan, Aristo’nun öğretmeni Platon’un Devlet isimli eserinde, devlet yönetimini “sanat” olarak ele alması da hatırlanacak olursa, Ortaçağ’da başlayan ve insanlığın, Rönesans’ı gerçekleştirmesinde SANAT özeni ve titizliği ile, insan yaşamını muhakeme etme kültürü; Salisburyli John (1220-1180) ve Aquinalı Thomas’tan (1225-1274) asırlar sonra Denis Diderot (1713-1784) “Aktörlük hakkında aykırı düşünceler” eseri ile yaşamda insanın bir aktör olarak rol oynamasını, etkili olması gerekliliğini dile getirmişti. Rol oynayacak kişinin objektif düşüncelerini, analizlerinin nasıl çalışabileceğine dair görüşler belirtmişti. Bunu yaparken, zengin fakir insan ayırımı yapmamıştı. Oysa Lorenzo de Medici (1449-1492) kendi çağında, eserlerini sanat düşünce, özeni, titizliği ve yaratıcılığı ile yaratan ressamlara, heykeltraşlara, felsefe ve bilim insanlarına sadece maddi katkıda bulunmamış, hümanizme katkıda bulunacak akademik çalışmalara da destek olmuştu. Floransa onun zamanında altın çağını yaşamıştı. Ölümünde ise, halk ona sahip çıkmasına rağmen, rakip aileler sahip çıkmamıştı. Ancak, onun geliştirdiği sanat kavramını,  kendi güçlerinin temsili olarak kullanmışlardı. Oysa Rönesans sanat kavramını insan düşüncesi ile birleştirmişti.

1605’de Bern de dünyada ilk defa Fikri Mülkiyet Hakkı Enstitüsü kuruldu. Bugün bu enstitü UNESCO bünyesinde WIPO’ya (World Intellectual Property Organisation) dünya fikri mülkiyet hakkını koruma organizasyonuna dönüştü. Yani sanat tek başına tekniğin değil; İyi, güzel doğru özeni ile ve yaratıcılık muhakemesi ile değişmeyen şeyin değişim olduğu dünyaya, Hipokratın dediği gibi, yaşama artı değer katan yaratıcı fikirler geliştirmek demek olarak yeniden anlam kazanmıştı. Bu anlayış daha sonra Reform dönemini yarattı.

1746’da Batteux, MÖ 500’lerden 2300 yıl sonra beyin-fikir ilişkisi ve deneyimlerin analitik sorgulanması süreci ve onun yaşamın her alanında geçerli iyi, güzel, doğru teorisini, Rönesans öncesi zanaat olarak tanımlanan, resim, müzik, tiyatro, dans, edebiyat, mimarlık alanları gövdesine giydirdi. Sanat kavramı adına, bu zanaatlara destek olmak, varlıklı ailelerin kendi konumlarını güçlendirmesinin bir yolu olarak gördükleri, entelektüel (fikirsel/fikri) bir anlayışa da sahip oldukları izlenimini toplumlara geçerli doğru olarak ezberletti. Bir kısım sanat tarihçiler, kitaplarını bu ezber üzerine yazdılar. Oysa bu tutum sanat kavramının varlıklı ailelerin tekeline geçirmekten başka bir işe yaramadı. Sanat genetik olarak bile bu ailelerden gelen kişilere ait olur gibi bir algı da oluştu. Oysa o zamanlarda da, bugün de pek çok sanat örneği, yaşamı sorgulayan kişi böyle ailelerin dışından gelmişti. Bugünün epigenetik bilimi, esasında o zamanlarda da yaşanmaktaydı ama adı konulmamıştı.

Alexander Gottlieb Baumgarten (1714-1762) Aesthetica adlı eseri ile sanat felsefesinin bilimselleşmesi yolunu açtı. Schelling, sanat kavramını “teori ve pratiğin birlikte gerçekleşmesi olarak tanımladı. Bu daha sonra süreç ve ürün olarak da ifade edildi. Yani fikirsel gelişim süreci (intellectual) olmadan sadece pratiğe yönelik tutumlar, sanat kültürüne sahip olmayan,sanat kültünü farkedememiş, kendisinden önce geliştirilmiş bilgiler ile kendi beyninde oluşan gelişim ve değişim etkisini gaipten gelen his olarak gören, sanat kavramının kalp mi yoksa beyin mi, yoksa beyne kaydedilen bilgi ve gözlemlerin zenginliği ile ilgisi olduğu, sanat eseri olarak bu süreçler sonucunda oluşmuş eserler kadar ilgi görmedi. Eser sahiplerinin, eserlerini mucizeler ile yarattığı zannı bugün de etkisini koruyor. Oysa, günümüzde Çin’deki en büyük edebiyat ödülünü bir yemek dağıtım kuryesinin, Wang Jibing’in kazanmış olması, içinde yaşadığımız kaotik dünya için ezber bozan bir örnek oldu. Bu örnek Çin’de toplumun bütün kesimlerine sanat eğitimi verme projesiyle iç içe düşünülürse, insanlık yaşamına, nüfus artışına karşı alınacak önlemlerin, insan imhasından çok; insanların beyin özelliklerinin sanat analizi yapabilir hale gelmesini sağlamak ile mümkün olacağı fark ettirilebilir. Günümüz sorunlarına, hatta yapay zeka gelişimi ile ortaya çıkan korkularımıza yaratıcı çözümler bulmak için geniş halk kitlelerinin de sorumluluk paylaşarak çözüm üretmesine yol açılmış olur. Kaldı ki bu sayede yaşamın içinden çözümler gelme olasılığının daha yüksek olacağı umudunu da taşıyorum.     

UNESCO bünyesindeki sanat ve sanatçı tanımları bugün bu anlayışı ifade edecek şekilde güncellenmelidir. Bertold Brecht, “sanatların en yücesi yaşama sanatıdır.” derken bunu 7’nci, 8’nci, 9, 10, 11, 12, 13………………cü sanat dalı olarak değil, yaşamın bütünlüğünü kapsayan bir sanat anlayışı olarak ifade etmişti bence.

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde ve sonrasında Türkiye’de de toplumun geniş kesimlerini sanat üretimine yönlendiren çabalar oldu. Bu açıdan Halkevleri ve Köy Enstitüleri en bilinen kurumlardı. Şu anda hangi noktada olduğumuz ve ülkemizde nasıl örnekler ortaya çıkabildiği hakkında bilgi verebilir misiniz? Türkiye’nin sanatın yaygınlaşması için planı ve programları var mı?

Tamer Levent: Cumhuriyetin kuruluş sürecinde ve sonrasında Türkiye’de toplumun geniş kesimlerini sanat üretimine yöneltme çabaları elbette oldu. Burada özellikle Köy Enstitüleri bir eğitim sanatı gerçekleştirdi.

Köy Enstitüleri modelinin arkasındaki temel fikirlerden biri, Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilen Amerikalı filozof ve eğitim bilimci John Dewey’nin raporlarına dayanıyordu. Dewey, 1924’te Anadolu’yu gezerek geleneksel sistemlerden farklı, doğrudan yerel halkın ihtiyaçlarına yanıt veren yeni bir eğitim modeli kurulması gerektiğini belirtmişti. Bu vizyon, Sevgili Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla hayata geçirildi.

Köy Enstitüleri o kadar büyük bir başarı elde etti ki, bölgesel ve küresel dengeler içerisinde jeopolitik bir risk olarak görülmüş olabilir. Ne yazık ki dış telkinler ve yönlendirmeler sonucu kapatıldı; karşılığında topluma hiçbir gelişim sunmayan yüzeysel yardımlarla yetinildi. Bu durum, insana verilen değer açısından üzücü bir örnektir.

Ben yaklaşık 50 yıldır eğitimde drama modelini savunuyorum. Köy Enstitüleri deneyimimizin ardından İngiltere’de ve bugün Çin, Güney Kore, Japonya gibi ülkelerde büyük başarıyla uygulanan bir yaklaşımdır bu. Türkiye’de drama hareketi başlangıçta yanlış anlaşıldı; ancak zamanla bunun bir “durum analizi” yapma, insanın kendi durumunu muhakeme etme ve uygulama becerisi olduğu kavranmaya başladı.

Geçmişte Halkevleri (ve İngiltere’deki Community Arts Centers benzeri yapılar) toplumun ayağına sanatı götüren merkezlerdi. Günümüzde yapay zekâ çağını yaşarken, insanın kendi beynindeki yaratıcı düşünme biçimini harekete geçirmesi Türkiye’nin geleceğini garanti altına alacaktır. Sanatla düşünen bir toplum, küresel krizlere ve savaş kaosuna karşı bile barışçıl ve yaratıcı çözümler sunabilir.

Dijitalleşme nedeniyle yakın gelecekte birçok mesleğin ya ortadan kalkabileceği ya da insan emeği ihtiyacının çok azalabileceği konuşuluyor. Teknolojik işsizliğe (bazılarının deyimiyle işlevsizliğe) sanat çözüm olabilir mi?

Tamer Levent: Küreselleşme çağında nedense tek tip modelleri (ABD veya Avrupa modelini) evrensel kabul etme şartlanmışlığı var. Oysa sanat kavramı; insanı, kültürünü, geleneklerini analiz ederek ortak etik değerleri bulma ve toplumun farkındalığını artırma sorumluluğudur.

Eskiden 6 ana sanat dalı kabul edilirken buna 7. sanat olarak sinema, 8. olarak fotoğraf, 9. olarak futbol ve 10. olarak gastronomi eklendi. İşini özenle, titizlikle ve taviz vermeden insanla buluşturma çabasına sanat dediğimizde, bu sayının 10 ile sınırlı kalması için hiçbir neden yoktur.

Sanat bir işin adı değil; bir işin nasıl yapılması gerektiği sorumluluğunun adıdır.

Bir çobanın, bir trafik polisinin, bir şoförün ya da bir hekimin mesleğini icra ederken gösterdiği sorumluluk ve özen; etik, estetik ve adalet değerleriyle ölçülmelidir. İnsan beyni de zaten bu çok disiplinli çalışma yapısına imkân tanıyacak niteliktedir.

Dijitalleşmeyle birlikte doğacak sorunları şimdiden sanat beyni ve analiz gücüyle ele alırsak, teknolojinin getireceği olası krizlere karşı insani çözümler üretebiliriz. Ezberlenmiş “sanat sadece bir meslektir” anlayışını bozup onu bir düşünme biçimi olarak topluma tanıtmamız ve eğitim-öğretim sistemimizi bu çerçevede yeniden yapılandırmamız gerekir.

Sanat üretimine toplumun daha fazla katılması için hangi önlemlere ve politikalara ihtiyacımız var?

Tamer Levent: Dördüncü soru, tam da bahsettiğim bu anlayış ve zihniyet dönüşümü gerçekleştiğinde pek çok çözümün önünü açacak niteliktedir.

Sanat, tarihsel süreç içerisinde hem bir süreç hem de bir ürün olarak kabul edilmiştir. Henüz bu anlayışın tam olarak yerleşmediği bir dönemde oturup upuzun bir tedbirler listesi sıralamak gerçekçi olmaz. Ancak “sanatın bir düşünme ve yaşama biçimi olduğu” fikri kabul gördüğü takdirde, uygulanabilecek pek çok somut politika ve proje rahatlıkla geliştirilebilir.

Sizin önerinizle “Sanata Evet” hareketi ortaya çıkmıştı. “Sanata Evet” bu tartışmalar içinde neyi ifade ediyor?

Tamer Levent: “Sanata Evet”, bu tartışmaların tam ortasında daha yaşanabilir bir dünyanın oluşabilmesi için en sıradan insandan en sıra dışı insana kadar herkesin ortak akılda buluşmasını ifade eder. İnsan kıyımı yerine “önce insan” diyerek değere ve çözüme odaklanan bir zihniyet inşasıdır.

Bu yaklaşım, kendi haline bırakılsa bile zamanla toplumsal bir ihtiyaç haline gelecektir. İster 2030 ister 2040 olsun; bu zihniyetin yaşama çözüm getireceği anlaşılacaktır. “Sanata Evet”,  insanlığın varoluş felsefesinin fabrika ayarlarını esas alarak gerçekleşecek bir düşünsel güncellemedir. 7.yydan günümüze filozların, düşün insanlarının, sanat sosyologlarının geliştirdiği düşüncelelerde olduğu gibi, günümüz dünyası sorunlarına bu gözle bakma önerisidir. Bu çağın sosyal ve teknolojik gelişmelerine çözüm getirecek, yaşamı bütün bileşenleri ile analiz eden bütünsel düşünme biçiminin adı olmalıdır.

Sosyal yaşamın ve felsefi derinliğin zayıfladığı bu çağda, dünyalı bir anlayış geliştirmek zorundayız. Kendi yerel ve folklorik değerlerimizi, küresel bakış açısıyla harmanlayarak çok disiplinli bir analiz süzgecinden geçirmeliyiz. İşte bu çabanın kendisi zaten sanattır.

“Sanata Evet” derken hayal ettiğim şey; insana, yaşama ve yetenekli çocuklarımızın geleceğine güvenle bakabilmektir. Ülkemizden dünyaya sosyal anlamda yaratıcı çözümler sunabileceğimize inanıyorum.

Bugün bu söylediklerimizi komik bulanlar ya da ezberleri bozulduğu için direnenler olabilir. Zamanla bu anlayış uygulandığında, birçoğunun “Ben zaten baştan beri bunu savunuyordum” diyeceğine şahit olacağız. Önemli olan bu anlayışın ortak bir kültür haline gelmesi ve kutuplaşmadan, tatlı bir yarış içerisinde geleceğe taşınmasıdır.

Jules Verne Deniz Altında 20 Bin Fersah ya da Balonla 5 Hafta, Aya Yolculuk, Dünyanın Merkezine Yolculuk eserlerini yazdığı zaman (1928-1905) dünyada bunların olması mümkün görülmezdi. Jules Verne kendinden önceki yaşam, geleceği düşünürken doğadan etkilenmesiyle bu eserleri yarattı. Jules Verne, bilim adamı mı sanat adamı mı? Jules Verne sanat adamı idi. Fikir yaratma yeteneği ve yaratıcılığı mucize değil. Bastırılmamış kimlik, özgüven, merak ve araştırmacılığın bütünsel  örneği. Bugün, toplumun içinde insanların “sanat” yaratıcılığını uyandırmak, gelecekte yaşanacak sorunlara, yaşam pratiği içinden gelen insanların da çözüm üretme sorumluluğunu paylaşmasını sağlayacaktır. Bugün Çin’de başlayan uygulamanın tüm dünyaya yayılması ihtiyaç haline gelecektir düşüncesindeyim. Eskiden doğadan etkilenen insanın, bugün robotlardan etkileneceği düşünülürse, çağımız, halk içinden sosyal çözümler üretecek Jules Verne’leri yetiştirmelidir. Epigenetik bunun olabileceğini söylüyor.

Sanata evet de bu bütünsel düşünme biçiminin ismi.

Paylaş
Paylaş: