Batı toplumları Doğu toplumlarını istila ederken onları nasıl anladılar ve yorumladılar? Bu soru Fransız düşünür Michael Foucault’nun ortaya koyduğu söylem analizine dayanan Edward Said’in Oryantalizm eserinden sonra bile hala tam olarak cevaplanmış bir soru değil. “Doğu aklın Batı şehvetin mekânıdır.” Bu söz kulaklara garip geldi değil mi? Zira alışıldık oryantalist literatür tam tersini ifade ediyordu: “Batı aklın Doğu şehvetin mekanıdır.” Bu tezin arkasında Doğu’nun cemaatin, Batı’nın cemiyetin mekânı olduğu, Batı’nın medeni ve ileri, Doğu’nun barbar ve geri olduğu, Batı’nın rasyonel ve mantıklı Doğu’nunsa egzotik ve irrasyonel olduğu, daha ötede Doğu’nun dişi Batı’nın eril olduğu dikotomileri bulunur. Batı emperyalist yayılma döneminde Doğu toplumlarını sömürgeleştirmenin yanı sıra onları epistemolojik olarak da sömürgeleştirmeyi ihmal etmemiş oryantalist çalışmaları oryantal-izm-le takviye etmiştir. (-izm elbette burada Doğu çalışmalarının ‘ideolojik’ yönünü göstermektedir. Bununla birlikte Doğu hakkında entelektüel kıymete sahip çalışmaların olduğunu da göz ardı etmeden elinizdeki yazıda egemen “söylem”e odaklanıyoruz.) Batılı oryantalist söyleme göre Batı toplumları aktif, değişime açık ve çalışkanken Doğu tembel, durağan, pasif ve kapalı toplumları içeriyordu.
Yukarıda ilk yaptığımız yer değiştirmeyi başka bir açıdan da düşünmenin imkânlarını genişletmek adına tekrar yapabiliriz. “Batı her zaman Doğu tarafından sömürülmüştür.” Kulakların alışık olmadığı bir iddia daha değil mi? Söz konusu iddianın aksine Batı hiçbir zaman Doğu tarafından sömürülmemiştir. Sömürgecilik pratikleri bütün bir askeri, teknik, entelektüel ve siyasi gücüyle Batı’ya aittir. Thiery Hentch Hayali Doğu’da Batı’nın ötekisi olarak Doğu’nun nasıl inşa edildiğini, hayal gücünün sonsuz derinliklerinde nasıl resmedildiğini gözler önüne sererken Edward Said aynı durumun entelektüel ve ideolojik düzlemde söylem alanının oluşturulmasıyla gerçekleştirilme tarzını ortaya koyar. En basitinden Napolyon’un Mısır seferleri, Mısır araştırmaları ile kurulan kurumlar Fransa’daki müzelerde karşılaştığınız Mısır’a ait eserlerle sömürünün müzelerde dondurulmuş boyutunu gözler önüne serer.
Sömürgecilik sonrası dönemde entelektüeller Batı’nın Doğu’yu nasıl anladığıyla değil Doğu’nun Batı’yı nasıl anladığıyla ilgilenir oldular. Doğu toplumları için self-oryantalizm hala tüketilmiş bir olgu değil. Elitler vasıtasıyla Doğu toplumlarını modernleştirici güçler ilerici-gerici, modern-geleneksel, akıl-vahiy, bilgi-inanç dikotomileriyle iş görürken eğitim sistemlerinden sanatsal faaliyetlerine pozitivizmin egemenliğinde medenileştirici bir misyon yüklendiler. Öteki problemi, Doğu Batı’nın ötekisi olarak inşa edilirken aynı ülke içinde okumuşların ve aydınların ötekisi olarak cahil halk kitleleri yer aldı. Yerel kültür, folklorik ya da otantik, daha ileri aşamada da turistik bir şey olarak pazarlanırken onurunu Kapitalizmin izin verdiği ölçüde bir nebze olsun koruyabildi. Elitlerin kendi ülkelerini Batı’ya göre modernleştirme ve medenileştirme projeleri sığ bir taklitçiliğin yanı sıra kendi kültürüne karşı körleşmeyi getirirken aydınlar Max Weber-Patrimonyalizm, Karl Marx-ATÜT anlayışıyla kendi toplumlarıyla Batılı toplumları mukayese etmişler, kendi toplumlarında bolca sınıf ve sınıf çatışması aramışlar, kendi toplumlarına Batılı gözlüklerle yaklaştıkları için Batılı Oryantalist teorilerle yeterince hesaplaşamamışlardır. Balkanlarda yenilen ve sürekli olarak geriye çekilen Osmanlı aydınlarıyla da epistemolojik bakımdan da geriye çekilmiş, pozitivizmin kurtarıcılığına inanarak elitler Cumhuriyet mitleriyle yaşamıştır. Hüsamettin Arslan’ın deyişiyle elitler çekice halk örse dönüşmüştür.
Bugün gelinen noktada ABD emperyalizmi benzeri bir ideolojik oryantalist söylemi İnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve demokrasi kisvesi altında sürdürmekte, Doğu toplumlarının yeraltı ve yerüstü kaynaklarını hızla sömürgeleştirmektedir. Medyası, Holywood ve Netflix gibi yayın organlarıyla, internetteki türlü türlü sanal platformlarıyla Amerikan kültürünün aşılandığı yeni kuşaklar Gazze’deki soykırımı kendi kültürlerinden ve tarihlerinden çok uzak bir yerde gerçekleşiyormuş gibi deneyimlemektedirler. Emperyalizmin ve oryantalizmin müşterek özelliği toplumsal duyarlılıkları ideolojik bir potada eritebilmeyi başarmasıdır. Elitler aynı çembere girmemiş değildir. Bugün akademik dünyadaki veri toplamaya dayanan proje ve indeksli yayın çılgınlığını söz konusu süreçleri göz önüne almadan değerlendirmek aynı aydın karanlığının devam ettiğine işaret etmektedir. Dünyadaki bu üniversite ve akademik sıralamaları kim yapmaktadır ve makale kabulü için nazlanan dergiler büyük ölçüde kimlerin elindedir? Kemal Tahir, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Erol Güngör gibi düşünmeyi düşünenler, self-oryantalizmin farkında olarak eser üretenler peki hangi akademik sıralamaya tabi idiler? Sorular zor ve derin. Heidegger çağımızın düşünememekten muzdarip olduğunu ifade ederken geleceği ön görmüş gibidir. Batı’daki teknolojik üstünlük, yazık ki kapital değirmenine veri taşıyan self-oryantalist aydınlar sayesinde daha uzun yıllar sürecek gibi görünüyor.



